..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
"Ne elbiseler gördüm, içinde adam yok, ne adamlar gördüm sırtında elbise yok." -Mevlana
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > İyileşme > Şenol Durmuş




4 Ocak 2012
Canım İzmir 2  
Şenol Durmuş
Küçüklüğüm aklıma geldi. Oğlum Erbil’e ne kadarda benziyordum. Zavallı oğlum babasını cezaevi ziyaretlerinde görmekten helak olmuştu. Bir defasında “Babacığım sen hırsız mısın diye sormuştu. Bir gün babacığım sen amma da televizyonlardaki katil amcalara benziyorsun demişti. Babacığım lütfen annem komşuların merdivenlerini silmesin. Babacığım ben küçük Emrah olmak istemiyorum, lütfen buradan çık” diyordu. Benim oğlum küçük Emrah olmamalıydı. Canım oğlum diye iç geçirirken ben de aşağıya indim. Zangır zangır titreyen saatime baktığımda saat beşti. Neler oluyordu Allah’ın belası şehirde.


:ABBA:
İzmir,in muhteşem otogarı bana bizim eski Topkapı otogarını anımsattı. Yürüyen bütün insanlar mutsuzdu. Erkekler sanki, bu dünyaya niçin, neden niye hangi akılla geldiklerinin üzüntüsü bir yana o pişmanlığın vermiş olduğu derin düşünce ile yürürken, kadınlar da bu koca dünyada bu zavallılara nasıl denk geldiklerini adeta sorguluyordu. Hele seyyar satıcılar, simitçiler, gazozcular tam bir felaketti. Kendimi bir ara geçmiş yıllarda gördüm. Sağ sol çatışmalarının yaşandığı yıllardı. Bu seyyar satıcılar da onların arasında satışını yapıyordu. Kısa boylu, yamuk yumuk adamların suratları aylardır traş yüzü görmemişti. O buhranda işte bir medeniyet gördüm. Çok sevinmiştim. “Kamil Koç” tabelası bana bakıyordu. “Asırlardır sizin peşinizde sizi takip ediyoruz. Büyük bir sevecenlikle” diyen kelimelerle süslü bir yazı da vardı.

Gişe memuru olan bir bayan tavşan kızlardan farksızdı. Eti butu yerinde, çok sevimli, ele avuca gelebilen tipik bir Anadolu kadını görüntüsünü yansıtmıştı. Erkek memur ise asık derin çizgili suratı ile geçmiş yılların bir tombalacısından farksızdı. İstanbul dedim, aracınız müsait mi? Her saat, her an dedi. “Elli lira rica edeyim lütfen” derken bilet elimdeydi. Bir hırsızdan daha da çabuk cebimde ki parayı kapmıştı. Bu davranış şekliyle onun da pis kokusunu almıştım. Yıllar boyu süren bir muavinlikten sonra bu makama yükselmişti. Hayatta bir baltaya sap olamayan bir adamdı. Bizim saf, masum, temiz Anadolu kadınının o koca geniş kalçalarının hatırına o bileti aldığımdan habersizdi, hırsız herif. Nerede bu otobüs diye sorduğumda Peron 32 haykırışı yükseldi.

Koşar adım giderek o rakamın altında duran İstanbul çerçeveli otobüse bindim. Biner binmez de o iğrenç leş kokuya dalmışım, kambur Rızanın ahırına dalarcasına. Adeta bir bekar odasına girmiştim. Kesinlikle emindim. Bu yolcuların birçoğu aylarca yıkanmamıştı. Muavinin sesiyle o dünyadan koptum. “Nerede ineceksiniz” diyordu. "İstanbul" dedim. "Ama bu otobüs Isparta’ya gidiyor" dedi sertçe. "Ama bana 32 nolu perondaki otobüs bineceksin demişlerdi" diye cevap verdim.Ayağa kalktığımda ise “O otobüs yolda geliyor, in aşağı, Marmaris yazana bineceksin, her önüne gelen otobüse de sakın binme” diyordu.


Bu inişe sevinmiştim o koku yüzünden. Ama saate baktığımda on dakikadan beri bekliyordum. Sinir katsayım tavan yapıyordu. Kendi kendimi motive etmeye çalıştım. Lütfen kızma, hayata olumlu bak, sen medeni insansın, çevren her ne kadar çeşitli mahlukatlar ile sarılmışsa da sen onlar gibi türkü, davul zurna dinlemiyorsun. Pink dinledin, şimdilerde Rammstein takılıyorsun. Lütfen sinirlenme diyordu iç sesim. Peron 32’deki yirmiden fazla otobüs içinde Isparta otobüsüne girmiştim. Birden ani frenle durdu Marmaris otobüsü. “İstanbul yolcusu kalmasın” diyordu. Çevreme baktığımda sadece kendimi gördüm. Basamaklardan adım atmaz olsaydım.

Paltolu, fırça bıyıklı bir adam üstüme çöktü. “Dur gardaş fırsat bu fırsat bir sigara içeyim” diyordu. Kenara çekilip ona yol vereyim derken “Dur gardaş” diyenlerin sayısı arttı. Sekiz on kişi birden aynı kılıktaki adamlar yuvarlanırcasına o basamaklardan aşağı indi. İçeri girdiğimde ise yeni bir şok geçirdim. Allahım diye yalvardım, Isparta otobüsü şimdi nerelerde acaba diye düşündüm. Değil yayılan dehşet koku, otobüsün içindeki insanların dehşeti tüylerimi diken diken etmişti. "Seni kesinlikle büyük bir bela bekliyor koçum" dedim. İç sesim ise “Şimdi kafana göre takıl ama yinede çoluk çocuğun var sakın unutma bunu. Ben aradan çekiliyorum bana müsaade ” diyordu.

Aşağıda sigara içme yarışına giren yedi sekiz kişinin kalan diğer arkadaşları arka koltuklarda cep telefonlarıyla konuşuyordu. Bu otobüs Marmaris’ten değil de sanki Mardin’den gelmişti. Neler oluyordu? Yüce rabbim bir deprem mi oldu da vilayetler yer mi değiştirdi acaba diye sormuştum. Oturduğum koltukta çaresiz duruma düşen küçücük bir tavşandım ben. Ah toplama kampları, ah Himmler, ah Göbel ki ah nerelerdesiniz siz diyordum. Bir ara kendimi kurban bayramı için İstanbul’a satışa götürülen kamyonda hissettim. Bunlar da İstanbul’a yılbaşı için giden diğer türler miydi acaba?.Yoksa Taksim meydanı, Beyoğlu bunların yetişmesini mi bekliyordu.Arka sıralardan duyulan telefon konuşmaları, kelimeler, bağırtılar, haykırmalar birbirine karışmıştı.


Adeta gök gürlüyordu. “Oğlum ibnelik yapma, ben sana ne dedim şerefsiz, ulan baldızın alt katında oturana diyom, yetişmeye çalışıyoruz daha İzmir’deyiz”. diyordu.. Saat dört buçuktu, muavinler ve şoförde onlara katılmıştı. Sigara partisinden sonra hadi kalkıyoruz binin İstanbul yolcusu kalmasın naraları ile herkes yerini aldı. Otobüs hareket ederken kazağımı burnuma çektim ve hayatımda ilk kez Mevlana’yı düşündüm. Acaba bu yol nasıl bitecekti. Derin bir düşünceye daldım. Her şeyi artık hayal meyal görüyordum. Zehirlenme aşamasında son anlarını yaşayan bir ölü gibiydim. Ateist olmama rağmen kaderden kaçılamayacağına artık inanmıştım. Otogardan çıkmıştı otobüs. Gözlerime, kulaklarıma inanamadım. Birden yolun kenarına çekildi otobüs. Şoförler, muavinler ve aynı adamlar yine indi. Yine neler oluyordu yüce tanrım diyordum. Yine sigaralar yakıldı, telefonlar çalışıyordu. Elim ayağım titremeye başladı. Bu anlarım da kolay kolay olmazdı aslında. Ama bu anlar olduğunda da soluğu hep Bayrampaşa cezaevinde almıştım.

Küçüklüğüm aklıma geldi. Oğlum Erbil’e ne kadarda benziyordum. Zavallı oğlum babasını cezaevi ziyaretlerinde görmekten helak olmuştu. Bir defasında “Babacığım sen hırsız mısın diye sormuştu. Bir gün babacığım sen amma da televizyonlardaki katil amcalara benziyorsun demişti. Babacığım lütfen annem komşuların merdivenlerini silmesin. Babacığım ben küçük Emrah olmak istemiyorum, lütfen buradan çık” diyordu. Benim oğlum küçük Emrah olmamalıydı. Canım oğlum diye iç geçirirken ben de aşağıya indim. Zangır zangır titreyen saatime baktığımda saat beşti. Neler oluyordu Allah’ın belası şehirde. Şoför sigarasını derinlemesine çekerken telefonla konuşan adamlardan birine isyan ediyordu. “Ama bu kaçıncı ya, her yerde olmaz ki” diyordu. Adam ise “Tamam buldum oğlum çabuk gel lan dışarıdayız nereden bileyim nerede olduğumuzu, sen de tam lahmacun yiyecek zamanı buldun, olmazsa bir taksi tut çabuk buraya gel” diyordu. “Hayrola şoför bey” diye sordum. “Sorma bir arkadaşlarını kaybetmişler, o kadar da söyledik onlara otobüsün kenarından sakın ayrılmayın ” diye.

“Bak hemşerim dedim, benim canımı sıkmayın saat dörtte hareket edecek diye bu bilet bana verildi. Saat şimdi beş. Üstelik bu bileti bana satan arkadaşınız da aktarmalı gideceğini bana söylememişti.” diye çıkışırken elimdeki biletten daha fazla ayaklarım titriyordu. Sakin olmalıydım. Benim oğlum küçük Emrah olmamalıydı. Şoför de muavinler de sessizdi. Tüm gücümle sabır duvarını parçalarcasına o cümleler ağzımdan bir kedi gibi miyavlarcasına çıkıyordu... “Sizin otobüsünüze binmiyorum, size iyi yolculuklar” dedim. Arkamdan bana şaşkınlıkla bakarlarken üzüldüklerini de hissetmiştim. Çünkü telefon ile konuşan adam isyan ediyordu. “Çabuk gel lan şerefsiz senin yüzünden millet otobüsten iniyor” diyordu.

O öfkeyle bana bileti satan hırsızın karşısına dikildim. Az önceki saf Anadolu kadını olarak gördüğüm memuru da artık bir pavyon, bir kerhane karısı olarak görüyordum. Çünkü aldatılmıştım. Hırsızın bakışları çok keskindi. “Bana ne kardeşim, bilet iadesi olmaz, inmeseydin, fazla da uzatma git kime şikayet edeceksen et” diyordu. Üstelik kabadayı tavırlarla. Yağmurdan kaçarken doluya tutulma anı yine gelmişti. Kendi kendime yine küfür ettim. Benim ya genlerimde, dna’larımda atalarımda mutlaka bir bozukluk vardı. Kesinlikle vardı. Dedem öleceği güne kadar zaten sürekli demiyor muydu hepinizin kanı bozuk diye. Eğer benim iyi bir atam olsaydı ben şuan bu hırsızın önünde değil de bu otobüs acentasında hiç değil, dünyanın herhangi bir ülkesinde olmam gerekiyordu. Sınırlarını aşamamış beyinsiz sürülermiş atalarımın çoğu diye yeniden düşündüm. Hırsızın o davranışı, bakışları gerçekten korkunçtu.

Eğer o tepkiyi ona verirsem diğer personel ile birleşerek beni dövme planları yapıyordu. Böylelikle geçim derdini, karısıyla olan sorunlarını, çocuklarına veremediği babalık görevini, vicdanını bir nebze de olsa rahatlatabilecekti. Akşam üzeri de bir meyhanede arkadaşlarına dövdüğü o serseri müşteriyi anlatacaktı. Böylelikle onlardan da iki belki de üç şişe bira bedavadan içme şansına sahip olacaktı. Beni bu yüzden gözüne kestirmişti. Genç yaşlarda kibar konuşan bir lavuktum onun için. Benim gibi her Allah’ın günü böyle yüzlerce labunya delikanlı görüyordu. Hala tepemde dikilme lan diyen bakışlar ile karşılaştım.

Ona bu yüzden çok acıyordum. Benim bir cehennem geldiğimi ne yazık ki diğer kurbanlarım gibi oda bilmiyordu ve habersizdi. Hayat hikayesi değişen insanları da tahmin edemiyordu. Cezaevlerinde, koğuşlarda yatan psikopatların, bitirimlerin korkulu rüyası, ağrı kesici bir ilacı olduğumu da elbette tahmin edemezdi. Onu bağışlamak zorundaydım. Çok şanslıydı hırsız. Bir İngiliz soğukkanlılığı ile ona cevap vermek zorunda kalmıştım.“Pekala ben gidiyorum şikayete, elbette gerekeni yapacağım” dedim. Sert bakışlarım bu kez kadının üzerine çevrilmişti. “Evet gülüm” dedim. "Aşağılık fahişe seni, Yeşilçam filmlerinden sonra bir de burada gördüm ya pes doğrusu" diye düşünürken elimdeki telefonda fabrikanın şoförüne haykırıyordum. “Çabuk geri dön Allah’ın belası herif, otogarın giriş kapısında bekliyorum, havaalanına gideceğiz” diye bağırırken yanımdan geçen insanlar ise sağa sola kaçıyordu.

Saat altı civarı havalimanına girmiştim. Türk Hava Yolları’ndan bir bilet aldım ve oturdum. İki saatlik bir zamanım vardı. Yanımda oturan genç bir bayanın verdiği manevi huzurla bir dergiyi okuyordum. Çevreye dikkatle baktığımda yine paltolu, poturlu, bıyıklı tiplerin koca valizlerle koşturduğunu fark ettim. Bir tanesi elindeki valizi bir cüzdan gibi hostese doğrultmuştu ve tartışıyordu. Yer hostesi on beş kilogram limit eşya alma hakkınız var bu yirmi beş kilo, olmaz, diyordu ama adam inatla direniyordu. Tam bu sahneye gülümserken başka bir adamın bas bas bağırması ile yanımdaki hanımefendi ve diğerleri panikle baktık. Güzel yurdumuzun fındık yöresinin bir insanıydı. Gişe memuru hostesin çağırdığı güvenlik görevlisinin de ikna çabaları da boştu. Adam adeta böğürüyordu.

“Ne diyosun sen, bana dayılanma. Benim işim gücüm var. Bir buçuk saattir bekliyorum. Bana hala öyle de ters ters bakma. Bana ne lan rötardan, geçen hafta bileti satarken bana niye rötar yapacağınızı baştan söylemediniz?” diyordu. Bu defa ise yüce İsa demeye başladım. Yine sinir, yine öfke nöbeti başladı. Yanımdaki genç bayana adamı anlatmak istedim. “Hanımefendi bu adamın bağırmasından lütfen korkmayınız, o çok iyi biliyor ki onu kimse dövmeyecek. Bunu bildiği için de caz cuz yapıyor. İnanın şimdi ayağa kalkıp bu adamın yanına gitsem, ona iki tane sağlı sollu tokat atsam bir saniyede kuzu gibi olup ayaklarıma sarılmazsa bir daha yapmayacağım abi demezse de şerefsizim” dedim. Lafım biter bitmez hanımefendi ayağa kalktı. Bana şaşkınlıkla bakarken çantasını alır almaz başka bir yere oturdu. Eh dedim, sana boşuna hanımefendi demişiz. Hanım evladı seni. Umarım becerildiğinde de fazla çığlık atmıyorsundur dercesine bakışlarımı fırlattım. Anonsların birinde o ismi duyunca kulaklarıma inanamadım.

“To get out your plane Mr. Mehmet Zurna, Where are you?” Benim öykü kahramanı olan Mehmet Zurna mıydı o adam? Elbette imkansızdı, gülümsedim. Memlekette üç dört milyon Mehmet olduğuna göre on binlerce de Zurna’sı vardır diye düşündüm ve yine gülümsedim. İhtiyar bir teyze ise karşı sıramda gözlüklerinin arasında beni izliyordu. Bir deliye bakarcasına şaşkındı teyze... Anonslar peş peşe, hemen her uçak kalktığında yapılıyordu. Mehmetler, Hasanlar, Rüstemler, Fatmalar, Nuriler, Nuriyeler aranıyordu. Ya insanlar bineceği uçağı bulamıyordu, ya da uçaklar yolcusunu. Allah senin belanı versin Tunç Okan dedim. Senin o Otobüs’ün bırak yolları, şimdilerde hava taşımacılığına başlamış dedim. Bir insanın dünya yolculuğunu yaşıyorduk bir ülke olarak. Yasalar, kurumlar, ilim, bilim, insanlık, uçaklar, otobüsler o adamı takip ediyorduk.Hepimiz o adamın peşinde sürükleniyorduk. Bir küfür saydırdım yine o adama. Ama bu kez şanslıydım. Bizim uçağın yolcuları tam zamanında yer almıştı. Turistlerin sayıca fazla olması nedeniyle belki de bu şansı yakalamıştık.

Yanımdaki can kenarındaki yolcu ile az da olsa bir gülümseme ile selamlaştık. Üçlü koltuklarda orta sıralar boştu. Ama bu boşluk o adamın benden uzaklaşmasını sağlayamazdı. Otuzlu yaşlarda, hafif tombul, kırmızı yanaklı, kısa saçlı, traşlı, kibar giyimli adam şimdiye kadar gördüklerimin arasında bir Romalı asilzadeden farksız duruyordu. Kıllarını kontrol altına almayı başaran nadide canlı türlerimizden birisiydi o. Ve o bu özel ilgiyi hak ediyordu. “Merhaba” dedim. “Siz de şu kırmızı ışıklarda duran iyi insanlardan mısınız?” diye sorunca gülümsedi. Tekrar sordum. Sık sık gider misiniz İstanbul’a? Yine gülümsedi. “Evet gidiyorum, bir şirkette mühendisim” diyordu. İşte bu tam adamımdı. Başıma gelen olayı ve sonrasını büyük bir heyecanla anlatınca çok güldü. Bir bakıma ben de bir tiyatrocu olarak tek seyircisine oynayan bir oyuncu gibi olmuştum.

“İnsanlarımız diyordum beyefendi. Ne yazık ki ayılama kültürden ve o hislerden kurtulamıyor. Siz de üniversite camiasında yer almışsınız eminim, size oradan bir örnek vermek istiyorum. Doksanlı yılların başlarında Beyoğlu’nda Kemancı bar ve Hayal Kahvesi çok sık gittiğim yerlerdi. Üniversiteliler de sürekli gelirdi. Hani sizin gençlerin uzun saçları, keçi sakalları, yırtık kotları, küpeler falan her neyse, o kılıkları davranışlarını gördüm..Yani modern insanı hani O Avrupai yaşayan gençliğimizi diyorum.Aslında istenilen şeyin bizim insanımızın yine bir çakma hareketi olduğunu fark ettim.. Maalesef o gençler o modern kılıkta saklanan Kadir İnanırlar sürüsüydü. Yani gençliğimiz modern gözükse de o Kadir ruhundan bir bakıma köylülükten kurtulamıyor bir türlü. Dans eden kız arkadaşlarını koruma çabaları, sağa sola kin ve nefretle bakmaları, filmlerdeki Hayati Hamzaoğlu karakterini aratmayan hareketler ve davranışlardı. Son olarak bunu gördüm. Bu toplumun eğitimden, ekonomiden, medeniyetten önce ruhunun ıslah edilmesi şarttır. Siz ne düşünüyorsunuz diye sorduğumda bana hak verdi.

“Çok haklısınız, ne yazık ki ilkel, kaba ve görgüsüz insanların sayısı bir hayli fazla” diyordu. Samimiyetle sohbet ilerleyince öykü yazarlığımdan ve edebiyattan bahsettim. Şaka amacıyla sordum. En son kaç sene önce kitap okudunuz diye. Birden şaşırdı. Düşünüyordu. Yalan söylemeyi bile beceremeyen bir insandı... O düşününce esprinin dozunu biraz daha arttırmak istedim. “Bana kalırsa en son yirmi sene önce okumuşsunuzdur, öyle değil mi? Ama şaka yaptım. Şakayı çok severim de ondan,” dedim. O da güldü. Hostesin yemek servisiyle sohbetimiz bölündü. Havayollarının tablot yemeğini görünce yine şaşırdım.

Havayolları da tabiri caizse cimrilik sınırını aşmıştı. Beş gramlık küçük bir salata kabı, aynı boyda bir muhallebi tatlısı, bir de kahvelerde, okeyciler için satılan küçük sandviçten vardı. Yemekte konuşulmaz kuralına uyduk. Yaşadığım sorunlardan olacakki iştahım kesilmişti. Tepsi önümde bana bakıyordu. Bir şey sormak için ona döndüğümde gözlerime inanamadım. İki kolunu da sıyırmıştı. Bizim mühendis sanki günlerdir aç kalmışçasına tepsiye yumulmuştu. Neler oluyor diye şaşkınlıkla ona bakarken küçük sandviçi bir seferde yuttu.

Bu adam ne yapıyor yahu diye düşünürken tepsiyi bitirmişti. “Beyefendi isterseniz benim tepsiyi de yiyebilirsiniz” dediğimde o sesi duyunca dehşet içersinde kaldım. “Sağol gardaş ama fark etmez. Ziyan olmasın günahtır ver yiyeyim bari” diyordu.Yıllar önce esrarı bırakmıştım, acaba etkisi hala sürüyor muydu? Yoksa hava boşluğundan falan beynim hasar mı görmüştü, uçak mı sarsıldı diyordum. Aniden suratında tüyler belirdi, bıyıkları çıkmaya başladı. Sakalı çıkıyordu, büyüyordu, bıyıklarında, domates biber parçaları dolaşıyordu. Gömleği birden çiçekli desen olmuştu. Bir tesbih ayaklarımın dibine düşünce iyice şok oldum. Diğer eliyle onu kavradığı gibi tesbihi bana uzattı. “Al gardaş canın sıkılıyorsa inene kadar salla. İyi yaptın sen de otobüsten inmekle. O şerefsizlerle yolculuk mu yapılırmış?” diyordu...



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın İyileşme kümesinde bulunan diğer yazıları...
Canım İzmir

Yazarın öykü ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Kurtarın Beni
Hırsızlar Kralı
Güzel İstanbul
Sarıgöl Roman Mahallesi 2
Pavyon Sokakları
Gel Abi...
Dilenciler Köyü
İdam İsteriz
Emret Başkanım
Cafer Kalfanın İsyanı 2

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Kurtlar Sürüsü [Şiir]
Ego - [Şiir]
Çingeneler Zamanı [Şiir]
Açım Ben [Şiir]
Olmalı [Şiir]
Zaman Geçsin [Şiir]
Konstantin Ağlıyor... [Şiir]
Hani [Şiir]
Kuyu [Şiir]
Sen Gidersen [Şiir]


Şenol Durmuş kimdir?



Etkilendiği Yazarlar:
CERVANTES


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © Şenol Durmuş, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.