..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Yaşam hoştur, ölüm rahat ve huzurludur. Zor olan geçiştir. -Asimov
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Fantastik Roman > Osman Altınbaş




6 Ekim 2014
Cypraqual: Kolye 2. Bölüm 2. Kısım  
Osman Altınbaş
Diğerlerinden onları ayıran ve özel kılan en önemli özellikleri ise pis bir koku yaymalarıdır.Bu, onların hem savunmasında hem de saldırılarında etkilidir.Kendi türleri için zararsız olan bu salgı,diğer canlılar için zehirli ve solundukça ölümcüllüğü de artar ki bu yüzden ejderhalar onları hizmetkar olarak kullanmaz.


:FGG:
Üçlü yürüyordu.
“Bana bakma Soriol,ben de tam olarak emin değilim hatta hiçbir fikrim yok nereye gittiğimizden.Marju, bu şekilde benim yanıma geldi ancak bana da herhangi bir şey söylemedi ve senin yanındayız işte,”
“Sabredin dostlarım. Siz gidin ve bir an önce ‘yolculuk kıyafetlerinizi’ giyinip gelin. Döndüğünüz de anlatacağım.”dedi ve onlara işaret etti Marjuarane herhangi bir söz beklemeden.
Savaşçı, onları bekleme durumunda fazla kalmadı zira kendisi gibi aynı nitelikteki iki arkadaşı ‘yolculuk kıyafetleri’ ni kuşanarak gelmişti.Üçünde de kılıç bulunurken Soriol da ek olarak ok ve yay vardı.Marjuarane de bulunan hançer ve diğer ikisindeki bıçaklar mücadele esnasında ek önlem olarak rakiplerinin niyetine göre kolaylıkla durumu kendi lehlerine döndürebilecek şekilde görünmeyecek yerlerdeydi.Üçü de sağlam, dayanıklı, kaslı ve de iri yapılıydı.

Birbirlerini yıllardır tanıyan bu savaşçılar son zamanlarda daha sık bir araya gelip diğer şehir savunucuyla beraber Siyahın yardakçılarıyla mücadele ediyorlardı.Yurtlarının içine sızmaya çalışan düşmanları ufak çapta da olsa başarmışlardı ancak bu,şu an için tehlike olmaktan uzakta seyrediyordu.Baskı gitgide artarken nasıl ki karşı taraftan zaiyat oluyorsa savunucular tarafından da oluyordu.Şehrin içinde bu kuşatmadan sıkılan az sayıda olanlar vardı ancak onların sesleri kısıktı.Burayı her taraftan saranlar bazıları hariç dışarıya çıkışa izin vermiyorlardı bundan dolayı şehrin yardım alması pek muhtemel görünmüyordu.Gizli yollarla gönderilen istekler ise sonuçsuz kalmıştı.Kimse çağrılarına yanıt vermiyordu çünkü onlar siyahın adamlarıyla ve dolayısıyla ejderhayla ters düşmek istemiyorlardı ki bunlar onun adamlarıyla önceden kendilerine göre anlaşma yaptıklarını sananlardı.Siyahın umurunda deği di bu akitler,herkes biliyordu ki onun bölgesinde arzu etmediği herhangi bir şey olmazdı.Nekadar umursamaz görünse de kendisine yapılacak olan etkili bir müdahalenin farkına varırdı. Şu an için Chrubergine şehri daha vızıltısı rahatsız verecek dereceye ulaşmayan sinek gibiydi.

Batının sahibi olarak kendini gören Siyah, diğer iki büyük ejderhayla yeterince mücadele etmiş,hakimiyet bölgeleri belirlenmiş ve ateşkes yapılmıştı.Dinlenmek istiyor ve herhangi bir şekilde bunun bozulmasını arzu etmiyordu.Adamları onun kanatları gölgesinde hakimiyet bölgesini idare ediyordu ve onlar kendisinin hükmettiği yerlerden onun bilgisinde vergi alıyorlardı.Açıkcası ejderha için alınanın ne olduğu önemli değildi ehemmiyet arzeden ise ona tabi olmalarını bu şekilde göstermeleriydi.Eğer herhangi bir yerde sorun çıkarsa ikinci adamı devreye girer,çare olmazsa birinci adamı,o da sonuç alamazsa bizzat kendisi duruma el koyar ve oraya cezasını kati bir zalimlikle verirdi.Diğer şekilde hizmetkarları onu rahatsız etmekten korkarlardı.

Üçlü kalabalık yolların birinden geçerken yolculuk hakkında Marjuarane nin ağzından herhangi bir söz kurtulmaya vakıf olmuş değildi.Manilla ve Soriol ona sormaya yeltendiklerinde onlara ‘birazdan’ demişti.Onun gözleri, diğer ikisinin aksine devamlı tetikte gözüküyor ve kulaklarını da en ufak ses için bile dahi olsa hazır tutuyordu.Dar, tenha bir sokağa saptılar.Onlara farklı bir gözle bakan olmamıştı ama Bilgenin dediğine göre bazı gözcüler vardı ve bu yolculuktan sadece dördünün haberi olmalıydı.

Diğer ikisi tam sıkılmış ağızlarını açacakları sırada;
“Beni dinleyin! Bu yolculuk çok gizli ve bir o kadar da önemli! Kuleler Şehri’ ni hiç duydunuz mu?” diye sordu sonuna doğru daha da ciddileşerek. Diğer ikisi başlarını salladılar.Soriol hemen atıldı;
“Hiç duymadığımız bir yere mi gidiyoruz,” dedi muzipçe. Kafa sallama sırası Marjuarane deydi.
“Hayır, oraya gitmiyoruz,sadece bilip bilmediğinizi merak etmiştim.Gideceğimiz yer; Kırmızı ejderha Dacassyrenin diyarı,”dedi basitçe.
Bunu duyduktan sonra arkadaşlarının yüzü ‘Nasıl! Kırmızı ejderha mı! Sen ne dediğinin farkında mısın!’ diyordu adeta.
“Tamam, sakinleşin ve sessiz olun.Bilge beni çağırdı ve büyücünün yanına götürdü.İkisi size sorduğum Kuleler Şehri hakkında konuştular.Burası, metamorfozun ilk zamanlarında ayrılan birkaç yüz insan,elf ve cüce tarafından kurulmuş ve birkaç yüzyıl sonra terk edilmiş.İkisinin söylediğine göre şehirde on tane koruyucu liç varken bir de bunlara ek olarak bazı kötü elf ruhları da oranın sakinleriymiş.Yani demek istediğim; Bilge,Ascander denizinin çok ötesinde var saydığı bu şehre insanlarımızı götürmek istiyor,”
“Ne yani Siyahtan bu şekilde kaçarak mı kurtulacağız.Peki sen böyle bir şehrin var olduğuna ikna oldun mu? Sen ,tamam diyorsan bizim için sorun yok değil mi Manilla,” dedi Soriol güvenceyle, diğeri de onayladı.
“Evet orasının varlığına inanıyorum.Bilge, büyücünün masasına her birinde bu şehrin bilgileri olan bir çember olacak şekilde dokuz tane ve bir de merkezine bir tane kitap koydu.Büyücü de kapakların üzerine kum taneleri serpiştirdi ve şehrin saydam görüntüsü oluştu.Amacımız,şu an düşündüğünüz gibi şehri bulmak değil zaten oraya gitmek bir işimize yaramaz zira söylediğim gibi şehri koruyan liçlerimiz var ve onları öylece geçmek bir ölümlü için imkansız.İşte, yolculuk bu konuda devreye giriyor.Bu lanetlenmişleri alt edecek onların seviyesinde başka güçlü ruhlar varmış ki bunlar da Bilgeye göre ejderha ruhları,”
“Ejderha ruhumu,sakın—“
“Yok yok, düşündüğün gibi değil Manilla. Ejderha falan öldürmeyeceğiz zaten neyse… Kırmızı ejderha Dacassyre de Bilgenin dediğine göre ejderha ruhlarını barındıran yeşil bir ziynet ya da bir bir taş bulunuyormuş,”
“Ve…”
“Biz de bu ziyneti getireceğiz öyle mi,” diye tamamladı Manilla’nın sözlerini Soriol.
“Aynen öyle arkadaşlar. Bu, hiç kolay değil hatta size imkansız da görülebilir ancak düşünün biraz, şehir daha ne kadar dayanacak. Bir an önce bu taşı alıp,lanetli koruyucuları bu ruhlar sayesinde altedip halkımızı oraya taşımamız gerekiyor.Siyah, kaçınılmaz olarak yurdumuzu yakıp yıktığında ki bunu engelleyebileceğimizi hiç sanmıyorum kaçmış olmamız gerek.Anladınız mı?”
“Anladık anlamasına da bu yolculuk uzun ve çok tehlikeli.O kadar basitçe anlatıyorsun ki bu kadar uzun yolu kat edeceğiz hem de en kısa sürede, koca kırmızıdan ziyneti alıp ki bunu nasıl yapacaksak geriye dönüp onu Bilgeye vereceğiz… Diyorsun ki halkımızın kurtuluşu için bunu yapmak zorundayız. Peh! Belki Kuleler Şehrine vali oluruz,” dedi Manilla somurtarak.
“Evet dostum durum bundan ibaret, ne diyorsunuz var mısınız ?”
“Tabii ki yanındayız ne kadar da tehlikeli olursa olsun bu yolculuk, seni yalnız bırakmayız. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için,” diye şevklendi bir anda Soriol
“Yalnız bir sorunumuz var; şehir kuşatma altında nasıl çıkacağız,”
“Bilge kaçışımızı da ayarlamış.Hapishane de gizli bir yol var ve adamı bizi orda bekliyor,” dedi rahatlayarak Marjuarane.
“Bilgenin mahkumlarla ne işi olabilir ki?”
“Dostumuz suçlu değil bir gardiyan.Bilge, onu orman elflerinden bir asilzadeden gizlice şarap almak için kullanıyormuş.Elf, ona şarap veriyor o da onlarla alakalı kitapları.Onun leziz içeceği nasıl getirttiğini sanıyorsunuz.İşte o gizli yoldan gidip elflerin ormanına gireceğiz.Onun bana söylediğine göre,o gizli tünelin çıkışında bizi bekleyen elf asilzadenin iki hizmetkarı olacakmış.Gardiyan diyara girmeden kitapları verip şarabı alırmış ancak biz ormanın onların bulunduğu kısımdan geçeceğiz.Bildiğiniz gibi mağrur elfler topraklarına kendilerinden başkasını almazlar ama biz farklıyız,”
“Nasıl yani!”
“Onun bizi diyarından geçirebilmesi için tabii ki biz de ‘elf’ olacağız.Şaşırmayın hemen,orayı geçtik mi eski halimizdeyiz,”
“Biliyor musun Marju; eğer sen ve Soriol olmasanız elf kılığına falan girmem,”
“Bundan kesinlikle emin olabilirsin çünkü elf kılığına girmeyeceğiz onlar gibi olacağız.Bilgeye göre asilzade bize üç bileklik verecekmiş ve biz ‘elf’ olacakmışız.Bu yoldan gidemezsek ana kapı bizi bekliyor,”
“Hadi be sende! Halkımız için elf de mi olacağız,” dedi bariz bir memmuniyetsizlikle Manilla.
“Orası sonraki iş. Peki hapse nasıl gireceğiz?”
“Sakın söyleme Marju,tam tahmin ettiğim gibi Bilge onu da ayarladı değil mi.”
Savaşçı gülümsedi.

Bilgenin adamı gardiyan hiç şaşırmadan onları hemen tanıdı ve hiç duraksamadan onları hücreye götürdü.Burası ‘lanetli’ olarak işaretlendiği için mahkumlar koyulmazdı.O, Marjuarane e kitabı verdi.
Adam, hücrenin köşesindeki çatlağa üç kez dokundu aslında bir kez temas ediyordu ancak yanında üç kişi olduğu için ve de bu sayıya göre çalıştığı için kapı ortaya çıktı.Üçlü tünele girdikten sonra kapandı ve hücre eski haline döndü.

Duvardan meşaleyi alan Marjuarane tünelin karanlığını loş bir aydınlık olsa da açtı.
“Bu tüneli kim yapmış, Bilge değildir herhalde,”
“O kadarını bilmiyorum ama tahminimce böyle bir yolu keşfetti,” dedi Soriola cevaben Marjuarane.
“Buldu, keşfetti ya da yaptı. Hiç fark etmez sonuçta fark edilmeden ayrılmamızı sağladı,”
Tünel onları şehrin doğusuna düşen,kimsenin girmeye gönüllü olmadığı ya da umursamadığı elflerin ormanına götürüyordu.Orası şehre çok da yakın olmadığı için yürüdükleri yerde geçen zaman da buna müteakip uzundu.Onlar,hapishaneye girdiğinde güneş yavaş ve sakin adımlarla dağların ardına yol alıyordu.
“Ne bitmez tünelmiş,kesin gece olmuştur.Şimdi ne güzel savaş yaralarımı yine yeniden Sarmina’ ya gösteriyordum,” diye hayıflandı Soriol.
“Üzülme yakışıklı dostum, illa ona mı göstereceksin.Sen de bu görünüş ve bu yakışıklılık varken görmek isteyenlerin sayısı fazla olacaktır.Sanki bu yolculukta hiç mi handa konklamayacığız.Eminim barmen kızlar seni gördükleri anda üstüne atlamak için birbirlerini ezeceklerdir,”dedi Manilla arkadaşını teselli etme çabasında olarak.
“Ben de Çıt—“
“Sakın Marju, devamını getireyim deme!”
“Tamam,kızma hemen ben sadece—“
“Sadece benimle cücenin senin tamamlayamadığın o kelimeyi söylediği gibi dalga geçecektin öyle değil mi. Sakın dostum telaffuz etmeye kalkma o kelimeyi bir daha,tahammül edemiyorum onu duymaya,”
“Susun, geldik beyler.”

Diğer ikisi Soriolun işaretiyle tünelin sonundaki kapıyı gördüklerinde hemen Marjuarane ‘konuşmayın’ ben halledeceğim diye onları uyardı.Ardından kapıya belli vuruşlarla bir ritm tutturup vurdu.Bunu sadece Bilgenin adamı bilebilirdi.İkisi sessizce beklerken kapı açıldı ve karşılarında iki hizmetkar giyimli elf buldular.Onlar, savaşçılara dikkatle baktıktan sonra parolayı sordu.Doğru cevabı duyduktan sonra kitabı onlardan aldı ve bilekleri üçlüye verdi.

Yol arkadaşları onları taktıkları anda görünüş olarak değişip incelip,narinleşip sivri kulaklı oldular ve sakal,kıl,tüy falan kalmadı.Bilgenin dediği gibi bu bileklikler onları elf gibi göstermiş ancak insanların bu değişimini sadece onlar görebilecekti zira bir insan onlara bakmış olsa kendi gibi olduklarını anlayacaktı tıpkı savaşçıların birbirlerine bakarken gördükleri gibi. Elflerden biri;

“Bunlar sizi bizim gibi göstermiş olabilir ancak bu sadece bizim gözlerimize böyle,kendi aranızda sizin ırkınız ve diğerleri için farklı değil.”dedi umursamazca.

Savaşçılar da onun bu konuşma tarzındaki tavrını umursamadı.Orman elflerinin diyarında başka ırktan olanlar olmadığı için bu tehlikeden uzaktılar.İki elf ve üçlü asilzadenin evinin tabanındaki merdivenlerden yukarıya doğru çıktılar. Elflerin evleri devasa ağaç tepelerine kurulmuştu ve onun evi de bunlardan birisiydi.Üç arkadaş hiç vakit kaybetmeden o elfin yardımıyla ormandan hiçbir sorunla karşılaşmadan geçip gittiler.Gökyüzü de baya kararmıştı.

Ormanın diğer kısmında başka yaratıklar da vardı.

“Biraz dinlenelim de sabah yola koyuluruz.Orman gece tehlikeli olabilir,” dedi Marjuarane.
“Niye o sivri kulaklılar bizi daha fazla konuk etmediler,”diye söyleniyordu Manilla
“Bizi geçirdiklerine dua et gerçi tanrılar kayıp ta… Artık elfleri ilgilendirmiyoruz.”
“Arkadaşlar duyduğuma göre bu ormanda garip kokulu yaratıklar dolanırmış,”
“Pöh! Kokulu yaratıklarmış, kocakarı masalları. Seni kandırmışlar dostum,”
“Onlara morlonk derler,”diye uğursuzca geldi Marjuarane nin sesi kulaklarına.
“Morlonk mu?” ikisi de omuzlarını silkti.
“O zaman dinleyin de ben ne tür yaratıklar olduğunu size anlatayım,”
Kamp kurmuşlardı ve yanlarında getirdiklerinden götürüyorlardı.
“Çok kişi tarafından bilinmeyen bu yaratıklar oldukça vahşi tabiatlıdır. Sizin gibi savaşçıların bilmemeleri garip değil.Bütün derileri kıllı olup ayaklarında ve ellerinde sivri çıkıntılar vardır ki bu pençeler onların vücutlarının algıladığı tehlikeye göre ya çıkarlar ya da çıkmazlar.Gündüz avlandıkları görülmeyen bu canlılar için gecenin karanlık ortamı av zamanıdır. Gözleri karanlıkta elflere göre daha net görür ve günışığı tıpkı emiciler gibi onlara da iyi gelmez.Diğerlerinden onları ayıran ve özel kılan en önemli özellikleri ise pis bir koku yaymalarıdır.Bu, onların hem savunmasında hem de saldırılarında etkilidir.Kendi türleri için zararsız olan bu salgı,diğer canlılar için zehirli ve solundukça ölümcüllüğü de artar ki bu yüzden ejderhalar onları hizmetkar olarak kullanmaz.Yaşam alanlarını ormanlar ve mağaralar oluşturan,yer altına indikleri söylenmeyen,ufak topluluklar halinde yaşayan ve amaçları sadece beslenmek olan bu akıllı yaratıkların sayısı azdır ve onlar bağımsızdır.Kendi türleri dışındaki her canlı onlar için besindir.Boyları insanlardan çok da uzun olmamasına rağmen vahşi ve dengesiz olan bu morlonklar oldukça da güçlü yapıdadırlar.Son bir nokta; Hiçbir zaman bunlardan biriyle kapalı bir yerde mücadele etmemek ve bununla aynı oranda çok fazla vakit kaybetmeden açık alana çıkmak gerek çünkü zaman uzadıkça salgıladıkları kokunun etkisi öldürürü dereceye yaklaşmaya başlar.”
“Bu kadar şeyi de nerden biliyorsun. Sus artık sıkıldım,”
“Bilgenin yanına gittiğimde kütüphane de her tarafımda kitap var.Ben de onu beklerken sıkılmamak için onları karıştırırım sevmememe rağmen ne yapayım önümdeki yemek bu… Biliyorsunuz ben gördüğümü kolay kolay unutmam,yine onlardan birini karıştırırken—“
“Anladık, yeter!”

İlk nöbeti Marjuarane almıştı ve önündeki yanan ateşi seyre dalmıştı.
O sözlerini bitirmeden son olarakta ola ki bir morlonkla mücadele olursa yanlarına fazla yaklaşmamalarını,topuzlarına dikkat etmelerini,ağızlarını bir bezle kapatmalarını ve ara ara nefes almalarını söylemişti.Bunları anlatırken iki arkadaşı uykuya dalmak üzeriydi.Sonra Manillanın fısıltılı sesi rüzgarda hışırdayan bir yaprak misali ‘biz silahlıyız,bize saldırmayı iki kez düşünmeleri gerekir ’ diye gelmişti.

Ormandan tekin olmayan ve meşum sesler sanki orada onların olduğunu bilircesine koşa koşa gelmesine rağmen Marjuarane ve arkadaşları rahattı. İkisinin düzenli nefes alış verişleri bu uğursuz seslere inat süzülürken ayrıca karanlığı loşlaştıran kamp ateşi de onları koruyordu.Gece ilerliyordu ve hiçbir şekilde kendilerine tehlike olacak bir durumla karşılaşmamışlardı ve silahları da kamp ateşinin yanındaydı.Bir süre sonra Marjuarane, Manillayı uyandırarak nöbeti ona devretti.Gün alacakaranlık sefasına otururken kamp ateşi söndürüldü ve üç gözüpek savaşçı tekrar yola koyuldular.

Onlar kamp yerinden ayrıldıktan sonra kıllı bir yaratık savaşçıların bulunmuş olduğu yere yaklaştı.Ağaçların arasından kendisine benzer iki yaratık daha çıktı geldi.Üç morlonk gece boyunca onları izlemiş ama saldırıda bulunmamışlardı çünkü avları iri yapılı,kuvvetli ve silahlıydı ki bu durum onları av olmaktan şimdilik kurtarmıştı.Kendi uğursuz tınılarla yüklü dillerinde konuştuktan sonra üçlünün ardına gölgeden gölgeye vakit kaybetmeden düşüp onlara zayıf bir anlarında ya da yalnız yakaladıkları zaman saldıracaklardı.Orman oldukça genişti ve daha mağaralar vardı.Aralarındaki konuşmanın açılımıydı bu.

Üç arkadaş,sabahın ilk ışıkları ormanın süslerken ve ağaçların yapraklarına sim misali güzelliğini bırakırken patikanın birinde ilerliyorlardı.Kendi aralarında gülümsemelerin birbirlerinin yüzlerinde misafir olup gezindiği koyu bir sohbete dalmış yoldan ayrılmayıp bir arada yürüyorlardı.İzlendiklerinin hiç farkında değillerdi.
“Orman gündüz çok daha iyi görünüyor.”dedi Soriol sohbetlerinin sonunda.

Bir süre sonra tekrar konuşmaya başladılar.
“Bugün bu yeri terk etmeliyiz,her geçen an aleyhimize.Dün gece morlonklar bizi ziyarete gelmedi ama bu gece de burada konaklarsak uğramaktan zevk alacaklardır.Burası gündüz de olsa tehlike yüklü bu yüzden birbirimizden fazla aralıkla yürümeyelim,” diye uyardı Marjuarane etrafa dikkat dolu bakışların nezninde.
“Pöh! Biz savaşçıyız. Her türlü tehlikeyle karşı karşıya geliriz!Bilge nereden ve nasıl gideceğimize dair bir harita vermiş olmalı sana,”
“Evet bir haritamız mevcut dostlarım,”

Arkada ikisi önde biri yürüyordu.Marjuarane onlara,ormanın çıkışında bir nehir olduğunu,onu geçtikten sonra Surmidan Tepeleri,ardından geniş bir düzlük ve Partiran dağ sırasının geldiğini söyledi.Anlattıkları yerleri haritada gösterirken ormanda küçük hayvanların seslerinden başka bir ses duyulmuyordu.

Gölgede kırmızı gözlü şu an insan görümünde olan bir ejderha sinsice onların ayak izlerine basıyordu.Yanında homurdanan yaratıklara baktı ve hepsi bir anda sus pus oldu.

Eylül 2009



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın fantastik roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Cypraqual Kolye: 14. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual Kolye: 14. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 13. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual Kolye: 13. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 12. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual: Kolye 10. Bölüm
Cypraqual Kolye: 12. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 11. Bölüm
Cypraqual: Kolye 1. Bölüm
Cypraqual: Kolye 6. Bölüm

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ağlasın Güz [Şiir]
Üç Yamalı Bohça [Şiir]
Sensin Yar [Şiir]
Bana Bir Sen Ismarlarsın [Şiir]
Sökük: 3 [Şiir]
Gözyaşı Kırıkları [Şiir]
Kaygan Yol [Şiir]
Perde [Şiir]
Bağ Bozumu [Şiir]
Bütün Dillerime Aykırısın Sen [Şiir]


Osman Altınbaş kimdir?




yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Osman Altınbaş, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.