..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Hala çevrende bulabileceğin güzellikleri bir düşün ve mutlu ol. -Anne Frank
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Fantastik Roman > Osman Altınbaş




7 Ekim 2014
Cypraqual: Kolye 3. Bölüm  
Osman Altınbaş
Kız konuşmaya devam ederken gülümsemesi daha da genişledi.Tuzağın büyüsüne kapılan savaşçılar onun peşi sıra ilerliyordu.Sanki onun sesi bir kızak yol arkadaşlarının adımlarını çekiyor ve kız da onları belirli bir yöne götürüyordu.O, hiç susmadan üç arkadaşın ulaşmak istedikleri nehre onları getirdi.


:GEI:
Üç arkadaş, daha önce yürüdükleri patikalardan daha yeşil olanının eşiğine geldiler.Ormanın içindeki bu keçi yolunda yürümeye başlarken Soriol bir anda titredi.

“Siz de farkında mısınız beyler,hava sabaha göre daha soğuk,” dedi hoşnutsuzca. Bu soğuğun etki edici ilk ısırığı diğer ikisini de es geçmemişti.

Üçünün fark ettiği şekilde hava,kamp ateşini söndürdüklerinden bu yana onlar ilerleyişine devam ettikçe yavaş yavaş soğumaya başlamıştı ancak o, daha rahatsızlık verecek kadar olmamıştı ta ki savaşçılar bu patikanın başlangıcına gelinciye kadar, bir nevi onun kendisini hissettirişi uzaktan görünen bir silüetin yaklaştıkça bir şekle bürünmesi gibiydi.Aslında mevsim sonbaharı üzerinden çıkarıp kışı kuşanmaya hazırlanıyordu ki bu durum acayip olan bir şey değildi ancak garipsenecek olan onun kışı çok çabuk ve ani giyinmesiydi.

Artık rüzgar tamamen kendisini göstermiş,onların yolculuklarına eşlik etmeye başlamış ve uğultusu yanlarında olduğunu sertliğiyle kabul ettiriyordu adeta.Yol arkadaşları da soğuğun peşi sıra ya da onun içinde barınmaktan sıkılıp dışarı çıkan rüzgarın sert dokunuşuna maruz kalıyor bir de üstüne üstlük beraber yürümeye zorlanıyorlardı.Ağaçları hırpalayan,kuşların ezgisel seslerini gücüyle hakimiyeti altına alan ve bir çok canlının çığlığından kaçmasına sebep olan rüzgar, daha da şiddetlendi ve en nihayetinde üçlüyü yürüyemez hale getirdi.Ağaçlardan.çalılardan kopan parçalar onların etrafında fır dönüyor ve oradan oraya evsiz kalan insanlar gibi savrulup duruyordu.Rüzgar da onlara eziyet edip evlerinden kaçıran sadist biri gibiydi.

Uçuşan bitki parçalarından korunmak için yüzlerini kapayan ve buna sebep olan ani rüzgarla şaşkınlığa uğrayan savaşçılar sığınma ve ısınma amacıyla birbirlerine tutundular.Ve şu söz havada süzülüyordu adeta ‘Ne kadar cesur,gözüpek ve sert bir savaşçı da olsan doğaya mertlik olmaz.’
Onlar bir adım dahi atamazken bununla paralel dudakları da titremekten başka bir şey yapamıyordu.Öte yandan rüzgarın doğurduğu bu ortam kötü niyetli yaratıkların av zamanın da başlangıcını teşkil ediyordu.Zira diğerlerini bastıran bu sesin ardına sığınıp,daha kolay saklanıp ani bir manevrayla avlarının başına çöreklenebiliyorlardı.Bir süre sonra,etraflarındaki bir çok çeşit ağacın dört döndüğü bu havanın yılışık sırıtışı kötü adamların kahkahası misali ‘kar’ olmuştu.
Yeni gelen,ilk ziyaretini onların bulunduğu ormana gerçekleştirmişti.Önce küçük adım atan tanecikler daha sonra büyüdü ve bir anda davetsiz misafir misali beliren önceki gibi kar yağışı da çok yoğundu ancak bu, rüzgar kadar rahatsız edici değildi.

Yol arkadaşları kar yağışının başlamasıyla biraz ısındıktan sonra tatlı sert dokunuşuyla beraber tekrar yürümeye başladılar.Beyazla kaplanmış yolda adımlarının izlerini bırakıyorlar ancak kar onları kapatıyordu.Ve orman tamamen gelinliğini giyindi.

Beyazlığın salınışı yavaşlarken onların ilerleyişi de hızlanıyordu.Havanın bu geçiş sürecinde üşümenin etkisiyle yol arkadaşlarının arasında hiçbir konuşma geçmezken tek yaptıklarıysa soğuğun onlara sunduğu titremenin istemeden de olsa cazibesine kapılmaktan kendilerini alamamaktı.

Sessiz ve sakince ilerlerken nehre yaklaşıyorlardı.
Bir süre sonra kar yağışı da sona erdi ancak ona yerine vekalet etmesini söyleyen soğuk emanetçinin gidişiyle tekrar ortamda hissedildi.Yanında getirdiği ayazla beraber üçlüyü tekrar durdurdu.Savaşçılar davetsiz misafirin yeniden gelmesiyle etrafa bakışlarını daha da keskinleştirdiler.Suskunlar ve üşüyorlardı.

Bir anda duydukları ani bir çığlıkla irkildiler zira ayazın şiddeti dahi bunu bastıramamıştı.Hızlı hızlı gelen adımlarla beraber sesin şiddeti daha da yoğunlaşırken buna ek olarak ta daha ağır tonları yakınlaşıyordu.Kuvvetli soğukla mücadele eden yolarkadaşlarının görüş mesafesine girdi çığlığın sahibi: Ağaçların arasından soluk soluğa gelen ve bağırmaya devam eden dişi bir insandı.Onun peşinden gelenler ise biri cüce olmak üzere dört kişiydi.

Dişi insan hızlı hızlı koşarken önündeki kütüğü fark etmedi ve savaşçıların ayaklarının dibine düştü. Soriol, güçlükle yerden kızı kaldırdı.Üç insan,tüm heybetleriyle soğuğa da aldırmayıp kızı da yanlarına alıp gelenlerin karşısına dikildiler.

Dişi insanı kovalayanlar onlara göre daha zayıf görünüyordu ancak soğuğa dayanıklı kalın ve ağır kıyafetler giyiyorlardı ve içlerine rahatlıkla kesici aletleri saklayabilirler ve yol arkadaşlarına sürpriz yapabilirlerdi.Cüce dışında diğerlerinin yüzü siyah bir bezle örtülüydü.Bu gelenlerden cücenin üçlüye bakışı: ‘kızı verin ve defolun gidin’ diyordu, ‘tersini yaparsanız sonuçlarına katlanırsınız’ diye de yüz ifadesini sertleştirerek onlara sunuyordu.Savaşçılar ise duruşlarını hiç bozmamış ve bakışları cüce ve diğer üçü dahil ‘biz sizin gibi çapulcu takımına olanak verecek kadar niteliksiz değiliz.’ Diye cevabı yapıştırıyordu.

Bakışların karşılıklı sert konuşmasından sonra gelenlerden biri elindeki zinciri sallaya sallaya Marjuarane e yöneldi.Savurduğu zincirin halkaları savaşçıya temas etmeden onun elindeki kılıcı tarafından kesildi.Şaşkınlığa uğrayan saldırının sahibi karşısındakinin bir yumruk darbesi davetini geri çevirme lüksüne olmaksızın kabul etmek zorunda kalıp örtülü yüzüne yedi.Diğerleri yol arkadaşlarının beklemediği bir şekilde ‘bunlar güçlü’ deyip kaçıp gittiler.

“Pöh!” diye alaycı bir şekilde sırıttı Manilla. Diğer ikisine nazaran Marjuarane; ‘sanki bu kadar kolay olmamalıydı,’ diye şüphe içine düşmüştü.Manilla ve Soriol onun bu düşünceli halini görse de umursamadı.

Kız kurtulmuştu -onu kovalayanların bu kadar korkak olduğuna dair herhangi bir düşünce geçmezken kafasında- önceki korkmuş hali yavaş yavaş kurtarıcılarının yanındayken evden atılan kiracı misali onu terk ediyordu.Onun üstündede kalın giysileri gören Marjuarane’ nin kafasındaki şüphe koridorunda ‘Bizim üstümüzde daha inceleri varken neden bunlarda kalınları bulunuyor,’ diye ikinci yolcu da yürümeye başlamıştı.Yine de kızın giydikleri onu kovalayanlar kadar kalın olmasına rağmen narin bir kızın taşıyabileceği kadar daha hafif ve daha iyi görünüyordu.

Kız, kendini güvende hissedip rahatladıktan sonra, kafasındaki kapüşonu indirdi ve;
“Beni o ‘caniler’ den kurtardığınız için size çok minnettarım,” dedi çekiciliğiyle boyanmış zarafet tablosu gülümsemesiyle.Sesi tatlı ve leziz yemek sonrası gibi haz veriyordu.Sanki kızın sesi dinleyenlerini etki altında bırakıyor ve onlara büyüleyici nağmeler sunuyordu ki o konuşmaya devam ettikçe ve üç arkadaş buna kapıldıkça beyinlerindeki bir düşünce ‘etki altındasınız’ diye onları uyarıyordu ancak ondan kopamıyorlardı.Marjuarane nasıl anladığını kavramıyordu ama kızın kendilerini büyülediğinin farkındaydı ve bunu ona yansıtmıyordu.O koridora bir yolcu daha adım attı. ‘onu kurtardığımız halde neden o bizi büyülüyor?’

Kız konuşmaya devam ederken gülümsemesi daha da genişledi.Tuzağın büyüsüne kapılan savaşçılar onun peşi sıra ilerliyordu.Sanki onun sesi bir kızak yol arkadaşlarının adımlarını çekiyor ve kız da onları belirli bir yöne götürüyordu.O, hiç susmadan üç arkadaşın ulaşmak istedikleri nehre onları getirdi.

Hava kararma noktasına biraz daha yaklaşmışken kız ve üçlü soğukla katılaşıp buza dönmüş nehrin üzerindeydi.O, hem konuşuyor hem de onların silahlarını topluyordu ancak Marjuarane nin kılıcını ve giysisinin altındaki kolyeyi almaya kalktığında şaşkınlığa uğradı zira savaşçı ona karşı koymuştu.O, büyünün etkisinde yeterince değildi ve de şuuru açıktı ama kız bunu bilmiyordu.Onun ellerini sertçe tuttu ve onu buzun ilerisine itti.Diğer ikisi de onun sesi kesildiği için hemen silahlarını alıp üstüne yürürken kız bir anda anlamadıkları dilde bir şeyler söyleyerek ortadan kayboldu.
Onun gidişinin hemen ardından üçlünün kulağına kanat sesleri hücum etti.Yukarıya baktıklarında tam üstlerinde dört kuzgunun uçtuğunu ve bir çember çizdiklerini gördüler.Kuşlar bir tur döndükten sonra onlar katılaşmış nehirden kaçamadan bulundukları kısmın haricindeki buz çatladı. Bir tur daha döndüler ve tabandaki su çemberi oluşturacak şekilde sütunlar halinde yükseldi ve onlar içinde kaldılar.Soriol onun içinden geçmek için hareketlendi ancak duvar niteliğine bürünen su ona geçit vermedi.Kuşlar bir tur daha dönerken su, ateşe meylediyor ve onlar üçüncüyü de tamamlayınca sütunlar tamamen alevlendi.Daha yakma derecesine gelmeyen ateşten aniden çıkan kıvılcımlı eller onların silahların alamaya çalışırken o esnada Marjuarane bilinçsizce kılıcını uzanan ellere kaldırdı ve elindeki ışıldamaya başladı.O. ne yaptığının farkında değildi sanki her şey durmuş büyünün sahnesinde sadece kılıç hareket ediyordu ki onlar onun giysisinin altına uzanırken silahın darbesiyle kesildi.Marjuarane nin kızın sesinin etkisi altında kalmamasını sağlayan kolyenin kılıca bahşettiği güçle ondan çıkan ışıltılar alevlere temas etti zira çember yakıcı nitelikte daralmaya başlamıştı.Bu dokunuşlar ateş çemberini tekrar suya çevirip sütunları ortadan kaldırdı ve büyüyü tersine döndürdü. Kuzgunlar da kaybolmuştu.

Yol arkadaşları artık buzla kaplı olmayan nehrin kıyısında buldular kendilerini.
“En son hatırladığım şey duyduğum leziz sesti,”
“Benim de,”
“Aynen,”dedi Marjuarane monotonca
“Anlamıyorum ne için bizi büyülesin ki… Biz onu kurtardık, böyle mi teşekkür edilir,”
“Hiçbir fikrim yok,”
“Bence bunu yapan her kimse ya da neyse amacı bizim silahlarımızı almaktı.Üçümüzünde sağlam ve gözüpek olduğumuzu fark etti ve onları büyü yoluyla alamaya kalktı artık niye istiyorsa,”
“Öyle mi Soriol. Sence bizim kılıçlarımızın ne özelliği var ki diğerlerinden,”
Üçü de bu konuda herhangi bir sonuca varamadı.
“Bu arada biz büyüden nasıl kurtulduk?” ikisinin bakışı da Marju’nun üzerindeydi.
“Bana ne bakıyorsunuz. Nasıl kurtulduğumuz hakkında hiçbir fikrim yok.”Onun hatırladığı en son şey kızın kolyeye almaya çalışırken… Daha ötesini hatırlamıyordu.Ve kıyıda bulmuşlardı kendilerini.

Onlar tam olarak ne olduğunu anlayamadan ve soluklanamadan üstlerine geniş bir gölge çöktü ve bu onlara ‘kaçın’ diyordu adeta.

Bu gölgenin sahibi onları insan formunda takip eden kırmızı ejderhaydı.Yaratık, yol arkadaşlarının maruz kaldığı büyünün oluşumunu ve sona erişini izlemiş ve ardından homurdanmıştı.Ve şimdi de gerçek şeklinde onların üstünde fink atıyordu.

Savaşçılar onu fark eder fark etmez hızla karanlığa doğru kaçtılar.Nehrin karşısına geçmeleri gerekiyordu ancak ejderhanın aniden ortaya çıkması durumu değiştirmiş ve onları mağaralara doğru gitmek zorunda bırakmıştı.Onların mağaraya girişini gören ejderha homurdandı ve bunu da inin ağzını kapatarak onlara gösterdi.İnsan formuna dönerek bir ağaca dayandı ve beklemeye başladı.

Yol arkadaşları,kendilerini soğuk ve ürpertci,kapkaranlık bir mağarada buldular.


“İnsan pislikleri mağaraya girdi. Sakin ve kendinize hakim olun yoksa insan eti tadamazsınız. Uzaktan onların kokusunu aldığımız anda burayı biraz aydınlatacağız… Homurdanmayı da kesin! Ormanda ejderhanın yaptığı gibi sustururum sizi.” dedi mağaranın içlerinde bir yerde orklardan birisi.

Mağaranın içi zifiri karanlıktı çıkışının kayalarla kapanmasından dolayı.Yol arkadaşları birkaç deneme yapmıştı kayaları kaldırmak adına ama yerlerinden oynatamamışlardı.

“Ben size söyledim beyler bu kayaları oynatamayacağımızı,” dedi Marjuarane sıkkınlıkla.

“ilk aklımıza gelen buydu ama olmadı,”

“Daha fazla vakit kaybetmeden bu mağaradan başka bir çıkış bulmalıyız. Belki hava bacası falan vardır.Korkarım ki burada yalnız değiliz,”

“Aman ne güzel!”

“Bizler savaşçıyız,karanlık bize engel olamaz,yolumuzu bulacağız ve burdan kurtulacağız.”dedi Marjuarane umutla ve ileriye doğru ilk adımı atan o oldu.
Üç insan yavaş ve emin olmaya düşündükleri adımlarla yürümeye başladı
mağaranın duvarlarına tutuna tutuna.İlerledikçe yol aşağıya doğru çok az meyil veriyordu. Ayaklarına birkaç tane kuru kafa takılmıştı.Onlar aşağıya meyil veren mağaranın içlerine doğru ilerledikçe karanlık yavaş yavaş açılmaya başladı.Üçünün de kılıcı ellerinde tamamen saldırıya hazır bir şekilde ilerliyorlardı.

“Siz de benim aldığım kokuyu alabildiniz mi?”

“Evet Soriol aldık bu yüzden tetikte olun,”

“Yine mi orklar! Şu an yedi tane sayabildim,”

“Biz onları görüyorsak onlar da bizi görüyor. Onlar bizim etimizi çok sever,her daim menülerinde isterler… Neden saldırmıyorlar?”

“Hiçbir fikrim yok Manilla. Bize saldırmamaları ve öylece takip etmeleri beni daha çok tedirgin ediyor.Daha hızlı yürüyün!” dedi Marjuarane telaşla.

Orklar, savaşçıların bulunduğu yerde toplanmaya devam ediyor ancak onlardan beklenmedik bir şekilde herhangi bir atakta bulunmuyorlardı.Yaratıklar onların arkasında yavaş yavaş birikmeye devam ederken insanlar çok daha hızlı koşmaya başlamıştı.Arkasındakiler ve sağ ve sol taraflarında çoğalmaya başlayan orklar sadece onları kovalıyordu.

“Sanki koyun gibi bizi sürüyorlar,”

“Haklısın dostum da yapacak bir şey yok. Sayıları çok fazla koşmaya devam edin!”

Yaratıklar insanların ön tarafları hariç diğer kısımlarda onları kovalamaya devam ediyordu.Kısa yüksekliklerle inilip çıkılan ve birkaç dönemeçle devam eden bu kaçış onları geniş bir alana çıkardı.Bir anda orkların tamamı mağaranın kenarlarındaki iç kısımlara kaydı.Marjuarane ve Manilla önde Soriol hemen arkalarında kaçıyorlardı.Aniden öndeki ikili durdu ve diğeri onlara çarptı.Savaşçıları durduran üç morlonktu; ikisi önde biri arkadaydı.

“Şimdi yandık işte! Ağızlarınızı hemen bir bezle kapatın! Hemen saldırmamız ve bir önce bunlardan kurtulmamız gerek yoksa salgıladıkları zehirli kokuya maruz kalacağız çünkü kapalı alandayız,çok fazla vaktimiz yok!” dedikten sonra Marjuarane öndeki ikisinden sağdakine Manilla da soldakine saldırıya geçti. Soriol da arkalarındakine doğru harekete geçti.İkisinin aynı anda saldırısında Marjuarane nin kılıcı rakibinin kıllı ve açığa çıkmış pençeli elindeki topuzunu kaldırdığı vakit onu kağıt gibi kesti ve morlonk geriye doğru sendeledi ancak Manillanın kılıcı diğer morlonkun sivri çıkıntılı topuzu ile engellendi ve kendisinden daha güçlü bu yaratık tarafından geriye gitmek zorunda bırakıldı.Soriolun ki daha dişli çıkmış onu yere düşürmüştü.Tam topuzu karnına yiyeceği sırada kılıcını kaldırdı ve ileri hamle yaparak rakibini geriye doğru itti.İnsanlar ve morlonklar yapısal güç anlamında birbirine denkti ancak savaşçılar nefes konusunda ölümcül derecede dezavantajlıydı.

Yol arkadaşları bu kapalı alanda morlonklar arasında sıkışmıştı. Mücadele ilerledikçe soludukları havadaki zehrin etkisi artıyordu.Ağızlarındaki bez bunu bir nebze olsun engellese de daha fazla koruyamıyordu.Morlonklardan Marjuarane nin rakibi onun kılıç darbeleriyle yaralansa da diğer ikisi de dahil savunma pozisyondalardı ve onları oyalıyorlardı. Yaratıkların taktiği belliydi kapalı alanda; savunma pozisyonunda kal zamanı gelince saldırı durumuna geç.Manilla ve Soriol’ un hareketleri iyice yavaşlamış ama Marjuaranen durumu onlara göre daha iyiydi.O karşısındakinin işini hemen hemen bitirmişti ama aniden saldırıya geçen iki morlonkun darbelerine arkadaşları zehrin iyice işlemesiyle yeterince engel olamamışlar ve yaralanmışlardı. Marjuarane tam onu bırakıp diğerlerine yardım edeceği sırada rakibi zorda olsa onu ayaklarından yakalamış ve kendine çekmeye başlamıştı.O, yere düşerken elinden kayan kılıcına uzandı ve can çekişen morlonku karanlığa gömdü.O,kendisini kurtarmaya çalışırken diğer iki morlonk arkadaşlarını sivri topuzlarıyla ve pençeleriyle çoktan parçalamış ve ikisini yemeye başlamıştı.Onları ne ölen kendi türü ne de nefes almakta iyice zorlanan Marjuarane ilgilendiriyordu.Plana uymuş ve kolyeye sahip olanı bırakmışlardı.Ödülleri olan insan etini tatmışlardı ki onlar için önemli olan buydu.

Marjuarane şu an arkadaşlarını midelerine indiren yaratıklara müdahalede bulunsa devamını getiremeyecekti çünkü çok zor nefes almaya başlamıştı.Diğer iki morlonk onun türünün ikisini yerken ona aç gözle baksalar da müdahalede bulunmadılar ve yemeklerini tatmaya devam ettiler.Kenarlardan orklar yavaş yavaş gelmeye başladı çünkü onlar morlonkların kendileri için bıraktıklarını tadacaklardı tabi gittikten sonra.

Savaşçı zorda olsa yürüyerek ordan kaçmak zorunda kaldı çünkü biraz daha dursa nefessiz kalacaktı.Nereye kaçtığının farkında olmadan mağaranın kapanan çıkışına doğru koştukça nefesi normalleşerek oraya ulaştı ve şaşkınlıkla kayaların atılmış olduğunu gördü.

Ağaca dayanıp insan formunda bekleyen ejderhanın yanına orklardan birisi gelip planın başarılı olduğunu söylemişti.O da hemen gerçek şekline dönüp insanı karşılamak için kayaları mağaranın çıkışında tabiri caizse toplamıştı.

Mağaradan çıkar çıkmaz Marjuarane birebir ejderhayla muhattap olmak zorunda kaldı.Yaratığın istediği şey kolyeydi; büyücü almayı başaramayınca kendisi olaya müdahil oldu ve morlonklarla bu planı gerçekleştirdi.Kötü kokulu yaratıklar istediklerini aldı sıra -kendisine oldukça güçlü ve tanrılara ait bir büyülü nesne olduğu söylenen- kolyeyi almaya gelmişti.Onun amacı bu güçle doğunun sahibi Kırmızı Ejderha Dacassyre ye meydan okumaktı.

Kolyeyi almak için pençelerinden birini insana doğru savurdu ancak boşluğu buldu çünkü öldürmek istediği ortadan kaybolmuştu.

Kolye devreye girmiş, savaşçıyı kurtarmış ve bu yol sayesinde onun en çok istediği olmuştu.Yaşayanların hiçbiri farkında olmasa da artık bundan sonra Cypraqual dünyası yeni bir çağa girecekti.

Marjuarane yeniden ortaya çıktı ancak bulunduğu yer ejderhayla karşı karşıya olduğu mağaranın çıkışı değildi.Bir ağaca dayanmış şekilde duruyordu ve önünde onun kılıcında kanları bulunan iki ork cesedi vardı.Ayağa kalktı ve silkindi.Şaşkındı zira en son hatırladığı şey; bir elf kızının onu ağaca asıp dallarınında boğmasıydı.

‘Buraya nasıl geldim’ diye düşünürken bir çıtırtı duydu ve hemen teyakkuza geçti.Sesi çıkaran karşısına geldi ve;
“Kısa bir süreliğine yanından ayrıldım ama sen hiç rahat durmuyorsun ayrıca bu üzerindeki elbiseleri de ne zaman giyindin ve neden bana doğru kılıç tutuyorsun?”

“Sen de kimsin? Seni daha önce hiç görmedim ama sen beni tanıyor gibisin,” dedi tedbiri elden bırakmadan.

“Beni nasıl tanımazsın! Bana yardım ettin ben de sana yardım edeceğim.Adım Swaclon ve sana bir casus olduğumu söylemiştim sen de batıdan geldiğini ve Dacassyrenin inini aradığını anlatmıştın.Beni iki kanada ayrılmış elf diyarından kovan batı kısmının hakimi Wairacasın görevlendirdiği Recnat’ın peşimden gönderdiği iki adamından kurtarmıştın. Nasıl hatırlamazsın kaçık büyücünün elinden beraber kurtul –“

“Yeter!” diye bağırdı Marjuarane. Tam anlamıyla kafası allak bullaktı.

Mart 2010



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın fantastik roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Cypraqual Kolye: 14. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual Kolye: 14. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 13. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual Kolye: 13. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 12. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual: Kolye 10. Bölüm
Cypraqual Kolye: 12. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 11. Bölüm
Cypraqual: Kolye 1. Bölüm
Cypraqual: Kolye 6. Bölüm

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ağlasın Güz [Şiir]
Üç Yamalı Bohça [Şiir]
Sensin Yar [Şiir]
Bana Bir Sen Ismarlarsın [Şiir]
Sökük: 3 [Şiir]
Gözyaşı Kırıkları [Şiir]
Kaygan Yol [Şiir]
Perde [Şiir]
Bağ Bozumu [Şiir]
Bütün Dillerime Aykırısın Sen [Şiir]


Osman Altınbaş kimdir?




yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Osman Altınbaş, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.