..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. -Atatürk
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Fantastik Roman > Osman Altınbaş




24 Ekim 2014
Cypraqual: Kolye 8. Bölüm  
Osman Altınbaş
Daha çok ilkbahar görülür ve o, han için yaramaz ve sevimli bir çocuk gibiydi.Yazın da hiç ayrılmadığı oluyordu ki çoğunlukla han onu ağırlamaktan keyif duyardı.Sonbahar da sohbet koyulaştıkça kalkamayan kadınlar gibi gitmek istemedi mi gitmezdi.


:GAB:
Elf, olanca hızıyla koşuyordu…

Cypraqual Dünyasının ortasında bulunan Doğu ve Batı olarak iki kanada ayrılmış elf krallığı Diameld’ den sürülmüştü.Batı kanadı Siyah ejderhanın doğusu ise kırmızı ejderhanın gölgesi altında kendi içlerinde bir krallıktı. Yani iki kanatta ejderhalara vergi vermek zorundaydı. Elfi sürgüne gönderen doğu kanadının kralı Wairacas,bununla da yetinmemiş ve onu kanun kaçağı olarak adlandırmıştı.Bundan dolayı sürgün yiyen bir daha o topraklara adım atamayacaktı.Wairacas tarafından kanun kaçağı sınırdışı edilmesine rağmen onun ceza yemesine sebep olan elf asilzadelerden Recnat, peşine iki gözüpek adamını takmış öldürülmesini istemişti.Kralın bundan haberi yoktu ki zaten iki kanadınki de toprakları dışındaki orman elfleri dahil diğer kalanlarla ilgilenmezlerdi.Bundan dolayı da dağ cüceleriyle orman elfleri arasındaki gerginlikten haberleri yoktu.Kızı Desurun ise,Swaclon adındaki iki kanat arasında casusluk yapan bu elfin sürgün yemesini hiç istememiş ve bundan dolayı da büyük bir cesaretle babasına karşı çıkmış ama sonuç alamamıştı.Nitekim prenses,onun ardından gizlice krallıktan ayrılmıştı.

Swaclon hiç soluk almadan doğu kanadının batı ile olan sınırına yakın ormana doğru kaça dursun Recnatın adamları ona gittikçe yaklaşmaktaydı ancak o, oklarının atış menzilinin dışındaydı.Ormanın içerisinde küçük bir keçi yoluna sapan elf, sonuna vardığında bir harabeyle karşılaştı.Vakit gündüzü devirip geçici tahtına akşamı getiriyorken harabede soluklanıp yorgunlukla uykuya daldı zira yürüyecek hali kalmamıştı.

…

“Sen de bir koku alıyor musun?”
“Senin pis kokundan bahsediyorsan,tabii ki alıyorum . Seni—“
“Hayır,seni beş para etmez ork. Bu insan kokusu.”
Birinin yüzünde kılıçla çentilmiş iz bulunan diğerinin de bacağının birinde yaralanma olan ve karınları zil çalan iki ork yürüyordu.Gözlerinin mesafesine ağacın birine dayanmış bir insan girdi.Baltalarını ağızlarının suyu akarak hazırlarken insan bir anda irkildi ve iki orktan biri diğerine ‘sessiz ol’ diye fısıldadı.Aynı duruma geçince karşılarındaki, iyice yaklaştılar.İnsanın gözleri kapalı görünmesine rağmen orklar kafasına baltalarını indirecekken bir anda hareketlenip yana yuvarlandı ve ayağa kalkıp ‘ejderha’ diye bağırdı.Orklar hemen sinip etrafı gözleriyle kolaçan ettiler ama yaratığa dair en ufaz iz bile görmediler.Önlerindekine iştahla tekrar dönüp saldırıya geçtiler.İnsan darbeleri karşılayarak kılıcıyla savuşturdu.Orklar bu hareket karşısında şaşkındı zira ilk etapta silahsız görünmüştü.Biri diğerine sataştı sanki ben sana uyumadığını söylemiştim der gibi. Avları ‘ejderha’ diye bağırdıktan sonra sırtına elini atmış ve gözleri hala kapalı olmasına rağmen kılıcını ustalıkla kullanmıştı.Sanki kendini savunuş şekli daha önce yapmış olduğu bir mücadeleye ait gibiydi.Bu darbelerin geleceğini biliyor iki yaratık ne yaparsa yapsın karşılığını veriyordu.Öte yandan da hiç saldırı pozisyonuna geçmiyordu…

Marjuarane bir anda ürpertiyle uyandı.Ağacın birine dayanmış uyurken önünde iki ork cesedi görünüyordu.En son hatırladığı elf kızının onu ağaca asıp dallarının kendisini boğmaya çalışmasıydı.Sonrası burdaydı.Kolyeyi kullandığını ya da onun kullanılmak istediğini hatırlıyordu ama… ‘Bu orkları ne zaman öldürdüm ve kılıcım da kanlarıyla lekelenmiş.Buraya nasıl geldim.’ Diye düşünürken bir anda çıtırtı duydu ve düşünmeyi bırakıp hemen teyakkuza geçti.Sesi çıkaran karşısından geliyordu ve yürürken ki davranışı sanki daha önce onu görmüş edasındaydı.Adımları da ince izler bırakıyordu.
Yabancı yaklaşırken;

“Kısa bir süreliğine yanından ayrıldım ama sen hiç rahat durmuyorsun tıpkı Arcwund’daki handa olduğu gibi.İlginç bu üstündekileri de ne zaman giyindin ve neden bana doğru kılıç tutuyorsun?” dedi umursamazca.
“Sen de kimsin? Seni daha önce hiç görmedim. Dünya tehlikelerle dolu tanımadığım birini kucaklayacak değilim herhalde.”
“Hadi dostum,böyle tehditkar olma ve şaka yapmayı da bırak,indir şu kılıcı! Beni nasıl tanımazsın.Sen bana yardım ettin ben de sana edeceğim.”
“Ne Arcwundu ne yardımı… Seni ilk defa gördüğümü söylüyorum sen neden bahsediyorsun.Bir daha soruyorum. Kimsin sen?” dedi. Kılıcını sıkı sıkı tutuyor ve gittikçe sabrı azalıyordu ve sertçe bir kez daha yeniledi; ‘Konuş , yoksa—“
“Ben Swaclon. Sana ilk karşılaşmamızda sürgün yemiş bir elf olduğumu söylemiştim.Nasıl hatırlamazsın beni!” !” dedi elf bu şakadan sıkılmış bir halde.Ancak Marjuarane aynı durumda ve beklentiyle;
“Devam et bakalım. Ben seni hatırlamadığım halde sen beni tanıyorsun. Bu durum baya ilgimi çekti.Madem beni tanıyorsun adımı söyle!”
“Beni korkutmaya başlıyorsun, indir şu kılıcı artık!”
“Madem beni biliyorsun, adımı söyle dedim sana.Bir daha tekrar etmeyeceğim!”
“Tamam sinirlenme hemen. Adın Marjuarane ve batıdan geliyorsun.Morlonklar mağarada iki arkadaşını öldürmüş ve sen de kırmızı bir ejderhadan zor kurtulmuş ve kaçabilmişsin.Dacassyre isimli ejderhanın inini arıyormuşsun.Oradan alman gereken yeşil ziynet mi ne varmış.Beni kurtardıktan sonra bunları anlatmıştın.Nasıl hatırlamazsın kaçık büyücünün elinden beraber kurtulmuş—“
Savaşçı, elfin söylediklerini duydukça şekilden şekile girdi.Onun hakkında söyledikleri doğruydu ama ne büyücüsü ne kurtulması…
“Yeter!” diye bağırdı. Kafası allak bullaktı.Elf yine de devam etti;
“Dostum sana ne oldu bilmiyorum,geçici hafıza kaybı mı geçiriyorsun nedir bilmiyorum.Burada kamp yaptıktan sonra başka biriyle daha buluşup beraber ini arayacaktık.” Swaclon bunu söyledikten sonra yerden bir iplik parçası aldı.Savaşçı kılıcı az da olsa indirmiş onun söylediklerini düşünürken nesneyi ona uzattı.”Al bunu,”
Savaşçı, irkildi fakat sanki bir güç onun iplik parçasını almasını istemişti.Onu almasıyla iplik parçasının kaybolması bir oldu.Marjuarane bunu fark etti ve tekrar kılıcını kaldırarak; “Bana ne verdin ve nereye gitti!” dedi sinir katsayısı biraz daha yükselerek.
“O, çok değerli bir zırh.Merak etme kötü niyetli olmadığın sürece zararlı değil.Sakinleş ve şu kılıcını indir artık! Bunu büyücüden nasıl—“
“Yeter! Bana en ayrıntısına kadar anlat her şeyi.Ben de beraber gidip gitmeyeceğimize karar vereyim zira in konusunda yardıma kesinlikle ihtiyacım var!”

…


“Daha hızlı olsana seni uyuşuk Azet! Kaçağı kaçıracağız. İhtiyaç molası verecek zaman mı şimdi,çabuk bitir işini!”
“Tamam Zell, bitti sayılır.Hem nereye kaçabilir ki!”
Kanun kaçağı olarak adlandırılan Swaclon adındaki elfin peşindeki Recnat’ ın adamları konuşuyordu.
“Senin yüzünden kaybettik Onu. Unutma, kaçağı kesinlikle sağ bırakmamamız gerek aksi halde Recnat gözümüzün yaşına bakmaz.”
“Yanılıyorsun kaybetmedik.Bak bakalım yerde ne var: küçük kaçağımızın izleri…” dedi alayla Zell isimli olanı.

İkisi Swaclon’ un saptığı keçi yolnun başındaydı.Ay ışığından başka bir ışık olmayıp sanki bunların kötü niyetli olduğunu sezer gibi önlerine de düşmüyordu.Sessiz görünen keçi yolu bundan dolayı karanlıkla sevişiyordu.Bunlar, Recnat denen asilzadenin en gözüpek adamlarındandı.Azet’ te kılıç diğerinde ise yay vardı.Yine de buralarda karanlıkta tetikte olmak gerekirdi.

İki cesur elf,iki pis kokulu orkun nereden geldiğini tam olarak anlayamadılarsa da karşı koymada da gecikmediler.Bu iki yaratık onların dillerini nerde olsa tanırlardı.Keçi yoluna girdiklerinden beri onları takip ediyorlardı.Orklar fevri olmalarıyla bilinirlerdi ancak ayrık otları da yok değildi.Karanlığın tamamen yerini sağlamlaştırmasını bakleyip en uygun anda saldırmaya karar vermişlerdi ki amaçları silahlarına davranamadan onların işini bitirmekti.Nitekim en müsait anı buldular ki bu, ay ışığının keçi yolunu tamamen terk ettiği ve onun da kendisini karanlığın kollarına bıraktığı zamandı.

İki ork, elflerin üzerine atlayıp saldırıya geçmişlerdi ancak onların gece görüş yeteneklerine sahip olduklarını unutmuşlardı.Azet, hemen karşılık verip orkun salladığı baltasından kurtulduktan sonra onun yüzünü kılıcıyla çentti.Yaratık tabansızca viyaklayarak kaçtı.Diğeri de yaralı bacağıyla onun ardından sıvıştı.İkili bu gecikmeden rahatsız bir şekilde yollarına devam etti.Zaman ilerliyor ve vakit akşamın yeni gelen saatlerini ağırlamaya hazırlanıyordu.Bir çıtırtı duydular ancak bu ses bir daha ortaya çıkmadı.İkili ayışığının nazından vazgeçip yardımıyla ve görüş yetenekleriyle harabeyi buldu.Uyuyan kanun kaçağını gördüler ve sessiz adımlarla yanına yaklaştılar.Azet, kılıcıyla Swaclonu sertçe dürttü. Bu rahatsız edilmeyle casus uyandı ama hali, karşısında onları gördüğüne hiç şaşırmamış edasındaydı.Azet ise bu görünüşe dikkat etmeyip hazırlıksızca yakaladıklarını düşündükleri kanun kaçağını ayağa kaldırıp sıkı sıkıya tuttu.Hiç akıllarına gelmedi bir casusun bu kadar kendini açık edebileceği. Nitekim Azet, istemeden de olsa bir anda acı acı çığlık atmak nasıl olurmuş davranışını icra etti çünkü koluna çok zarar verici nitelikte nereden geldiği belli olmayan bir ok saplanmıştı.Diğeri de davranamadan silahına aynı okun ikizi ona saplandı ve ikisi yerde kıvranmaya başladı.Onlar yerde acı ile yeni figürler göstere dursun elinde yayla bir insan göründü harabenin dışından.Swaclonun kurtarıcısı onun keçi yoluna girdiğini görmüş ve kovalayanları fark etmişti.Birine ihtiyacı vardı aklına ona yardım edersem o da bana yardım eder düşüncesi beynindeki şüphelerin bulunduğu koridorun yanındaki diğer koridorda adımlamaya başladı.Bunların bıraktığı iz ise onu takip etmesi ve harabede uyarmasıydı.

Zell acı acı; "Sende nerden çıktın insan pisliği. Ne diye bir elfe yardım ediyorsun.Elfler, insanlardan ve siz pislikler de bizden nefret edersiniz.Ayrıca bu okların şekli—“ devam edemeden insandan okkalı bir yumruk yedi ve bayıldı.

“Haklısın sevmeyiz birbirimizi, özellikle senin gibileri…” dedi insan cevaben ve bakışları iki elfin suratlarına tükürmeye ramak kaldığını gösteriyordu.İnsan ve elf onları orda bırakıp harabeden ayrıldılar.

İkisi gittikten sonra oraya pelerinli ve adımları narinliğini ifade eden biri geldi.Uçlarında zehir olup bir süre sonra etkisini göstererek hareketleri kitleme gücüne sahip olan bu oklar vücudun her tarafına yayılıyor ve kurbanlarını yavaş yavaş öldürüyordu.Bu ok uçları sadece elf kraliyet ordusu mensuplarında bulunurdu ve yeni gelen onları aldıktan sonra yerde yatan ve son anlarını yaşayan iki elfin yüzüne hiç bekleme yapmadan tükürdü ve öndeki ikiliyi takibe başladı.

İzlendiklerinin farkında olmayan insan ve elf ilerlerken;
“Benim adım Swaclon.Ya senin ki?” İnsan, elfin sorusuna cevap vermedi. “Hey sana diyorum, eğer yardım edeceksem bir şekilde seslenebilmeyim. Adın ne diye sormuştum!”
“Ne dedin kafam biraz meşgulde.Sen de gördün mü önümüzde dans eden elfler var sanki.Beni çağırıyorlar kafamın içinde ve Rollin,Rollin diye uğulduyorlar.”
“Şu an Rolnotsk ormanın içlerine ve güney doğuya doğru gidiyoruz ve burada benden başka elf yok.Hayal görüyorsun sen. Burada ikimizden başka kimse yok.” Dedi sakinleştirici tonda ve bir daha yineledi; “Adın ne?”
“İsmim Marjuarane.Ben bir savaşçıyım ve Batıdan geliyorum.Haklısın bir an boş bulundum. “
“Bana yardım etmenin tam olarak sebebi ne!”
“Söyledim ya seni kurtarırsam bana bir inden kristal bir taş almak için yardım edecektin.”
“Sanki zor bir şeye benzemiyor küçümseyici söylediğin.Nasıl bir in!”
“Yani işte basit bir ejderha ini,”
“Ejderha mı! Nasıl yani bir ejderhanın ininden bir şey mi alacağız.Meraklanmaya başladım doğrusu zaten yurdumdan da kovuldum geriye de dönemem.Başka,”
“Bu in doğudaymış ama yeri belli değilmiş.Yani yaratığın inleri varmış,hizmetkarları da çokmuş. Eee bu söz ettiğim inlerin sahibi bir kırmızı Ejderha ve duydun mu bilmiyorum da adı Dacassyre.”
“Kim bilmez bu ismi,sen bana şaka mı yapıyorsun.Dacassyrenin ininden kristal bir taş çalacağız öyle mi.Başta söyleseydin Recnatın adamlarına teslim olurdum kesinlikle.Ve sadece ikimiz varız.Sana yardım edeceğime söz verdim ve kahretsin ki ondan dönemem.Peki, bu taşın içinde ne varmış,” dedi son cümlesinde sakinleşerek.
“Ejderha ruhları.Bütün bildiğim bu görevim de bu.”
“Peki bu taş ne işine yarayacak.”
“Orası bende kalsın. Sen bana yardım edeceğine söz verdin.”
“Tamam merak eden gitti. O zaman ormanın doğu çıkışından Arcwund kasabasına doğru ilerlemeliyiz.Handa belki bilgi alabiliriz.Dikkatli hareket etmeliyiz zira Kırmızının bölgesinde bulunmaktayız.

Ormanın doğu çıkışına varmadan ağaçları birbirinden ayıran Arcwund yoluna doğru yürüyorlardı.Ağaçların sık olmadığı O yol ormanın çıkışından sonra kasabaya doğru biraz daha ilerliyordu ancak sonunda iki yol daha çıkıyordu: biri Arcwund kasabasına giden diğeri ise buraya bağlı ticaretin daha çok rağbet gördüğü Choarah pazarına.

Doğuya kış ayak basmıştı ancak bugün sonbaharın kıyıda köşede unutulmuş günlerinden biri yaşanıyordu.Rüzgar bir konçerto misali iken yapraklar da keman çalıyordu adeta.Rolnotsk ormanında sık olmayan bu ağaçları birbirinden ayıran sözü edilen bu yolun kenarlarındaki diğer yapraklar ise bu müzik eşliğinde dans ediyordu.Rüzgar, ormanın derinlikleriyle de ilgilenip hemen her yerinde gezintiye çıkmış ve ağaçlara da kuble kuble o etkileyici nefesinden bahşediyordu.Sincaplar da bu ses eşliğinde diğer arkadaşlarını oyun oynamaya davet ederken bazıları bundan ziyade kaçamak yapıyordu.

Rüzgarın ara vermesini fırsat bilen ormanın derinliklerinden yola doğru konserde şarkı söyleyen sanatçılar gibi kuşların ezgisel ve büyüleyici sesleri salınıyordu.Bülbüller özgün dilleriyle yoldan geçen ziyaretçilere hoş sedalar bırakırken bu dinlendirici melodilere inat akordu bozuk tınılar da yürüyenlerin kulaklarına kapıyı çalıp kaçan veletler gibi muamele ediyordu ancak zil biraz uzun çalıyordu. .Ayrıca bu rahatsız edici seslerin sahiplerinin tanımadıkları akrabaları da araya girmekte hiç zorlanmıyordu.

Arcwund yolu olarak bilinen bu yolun sonunda ayırdığı iki noktadan biri Choarah Pazarıydı.Burada gıda maddelerinin ticaretinden başlayıp her türlü envai çeşit malzemenin alım satımı yapılabilmekteydi.Pazar, Arcwund kasabasının ve onun bağlı olduğu Parcland bölgesinin en önemli ticaret noktalarından birisiydi.Demir satanlar,demirden yapılan araçlar gereçler,daha çok sahtesi olan kazara aslı da çıkabilen mücevherler,kılıç kınları,kılıçlar ve hatta kahramanlara ait olduğu söylenen ama şişirme olanları da, alım satımı yasak da olsa büyü parşömenleri ve başka eşyalar satılmaktaydı.Bazı büyücüler görkemli akıllarını dalavereye çalıştırıp basit büyülerin bulunduğu kağıtları ve büyülü kelimelerin yazılabilmesi için uygun olan ofnorl yaprağına işlenen kelime parçalarını görücüye çıkarmaktaydılar.Parcland bölgesindeki bir çok genç insan büyüye aç gözlerle bakıyor ve bu tip büyüyle alakalı malzemelerin bazılarının kullanıldığında yan etkisinin görüldüğü bilinmesine rağmen onları kaçırmamak için böyle pazarlarda cirit atıyorlardı.

Yaprakların artık sessizleştiği Arcwund Yolunda,üzeri pespaye görünüşlü yamalı bohçası elinde,şapkası delik deşik olmuş gibi kafasında durmakta olan ve kargalara bile acı çektirecek kadar kart bir sesin sahibi yaprakların huzurunu tekrardan bozuyordu.Onlar sanki yolun daha da kıyısına kaçıyorlardı.Rüzgar bile yön değiştirip tüymüştü.Pejmurde asasını yerlere vurarak ağzı açık yürüyen sesin sahibi yaşlı adam tıpkı bir dilenciye benziyordu.Hareketleri de oldukça gülünçtü.Yırtıkları ve delikleri es geçersek tüylü bir elbise uygun görmüştü kendisine bugün.Nerdeyse başparmağı sırıtan ayakkabılarının da bu sefil şeklinin oluşmasına katkısı büyüktü.

Bu yol, ormanın sığ tarafında olmasına rağmen yine de tehlikeliydi.Derinliklerden ayyaş olmuş bir insan misali yolunu kaybetmiş yırtıcılar buraya nadiren uğrarlardı.Bunlardan daha çok görülenler ise haydutlardı.

Arcwund kasabasında bulunan Choarah Pazarı’ nın ziyaretçileri bu kasabadan ya da komşusu Mircandden değil Parcland bölgesinin bir çok yerinden gelenlerdi.Bu bölgedeki ünlü olan Pazar yerine ulaşmak isteyenler ya ormanı ayıran yoldan ya da bölgede kötü bir üne sahip olan Hanzbrand tarafından gelebilirlerdi.Arcwundun bir diğer komşusu Camcrand ile arasında bir sınır gibi olan bu yere kasabanın sakinlerinin yolu düşmez ola ki gidenler döndüklerinde evlerine suçlu gibi görünür ve onlara bir nevi kınama cezası verilirdi.Hanzbrandden bölgedeki hiç kimse memnun değildi ama burasının Parcland bölgesinin ekonomisine faydası da yadsınamazdı.Burasının ününü bilmeyen yabancı tüccarlar o yönden gelip pazara ulaşmak istedikleri takdirde büyük bir hata yaptıklarını Hanzbrandden çıplak olarak ayrıldıklarında anlarlardı.Bu yerden sonra pazara ulaşmayı sağlayan bir diğer yolda uzakta olmasına rağmen engebeli ve çetrefilli dağdan geçendi yine de tercih edenler için bir seçenekti.Bunların dışında Choarah Pazarı’ na giden bir yol daha vardı ki sadece büyücülere aitti.En çok tercih edilen yol ise Arcwund Yolu idi.

Dilenci pinti adımlarla yürümeye devam ediyordu.Her ne hikmetse yolun ormandaki kısmında sadece kendisi bulunuyordu ve çok az da olsa kuşların cıvıltıları ve vokalde de yılan tıslamaları duyuluyordu onun paytak adımlarına eşlki eden.Dilenci geriye dönüp baksaydı uzaklardan iki kişinin daha geldiğini görebilecekti.Yaşlı adamın gözleri etrafı kolaçan ederken diğer yandan kulağı oldukça hassastı çünkü sırıtan baş parmağına doğru ilerleyen bu bölgede zehirli takımından olup Pernet diye anılan yılana asasıyla büyük bir cesaretle çatallı diline meydan okuyarak onun birkaç acıyla gidip gelmesine sebep olup diğer kuzenlerine de gözdağı vermişti.Çok yakın sürelerde etrafında oluşan çıtırtıları yapraklardaki hışırtıları keskin kulakları hiç kaçırmazken yol onun kart sesi dışında sessizleşmeye başlamıştı.Yolların kenarlarındaki kaya görevi gören asırlık ağaçların köklerinden birine yalpalaya yalpalaya giderek oturacakken önünde aniden İzbandud gibi biri bitiverdi.

Şapşal görünüşlü dilenci suratlı yaşlı adamın bir şeyler beklediğini kulakları ona haber vermişti lakin bu şekilde biriyle karşılaşmak düşüncesi aklının ucunda bile kendine yol bulamamıştı.Kara tenli,uzun boylu ve kapı gibi olan yeni gelenin kasları sanki üzerinde bulunan az elbiseden fırlamıştı. Bacaklarının kalınlığı yıllanmış ağaçların dalları gibiydi.Yaşlı adam onu bir hırsıza benzetti.Üzerindeki giysiler onunkinden bir gömlek daha üstündü.O ‘gösterişli’ şaşkınlığından sonra yaklaşma dercesine kırık dökük asasını kaldırdı.Karşısındaki ise sanki bir müzayede de açık arttırıma sunulan mallar misali sapsarı dişlerini göstermeyi ihmal etmeyerek bu hareketten sonra pis pis sırıttı.

“Beni onunla mı durduracaksın moruk.Açıkcası yaşlılara zarar vermek kişiliğime uymaz ama zahmet olmazsa değerli eşyalarını veriver ve çekgit buradan.”
Bu sefer yaşlı adam güldü. “Değerli eşya mı? Beynin kasların kadar çalışmıyor herhalde sence şu halimle değerli bir eşya taşıyacak durumda mıyım? Görmüyor musun nerdeyse başparmağım fırlayacak ayaklarımdan.” Dedi ve asasını aynı pozisyonda tutmaya devam etti.
“Kes sesini! Martaval okuma bana. Sizin gibi dilenci görünen zenginleri bilirim ben.Fakirlere yardım etmemek için bu yollara başvurursunuz, siz akıllı geçinen ahmaklar toplulu—“
“Orda dur bakalım iri zeytin.Kimse bana ‘ahmak’ diyemez! Şimdi ben senin—“ diye devam edecekti ki durmak zorunda kaldı.Karşısındakinin yanına teni beyaz olan ve elbiselerinin kara tenliden kalır bir yanı olmayan; birinin sol gözünün üstünde sola doğru kıvrılan ve sol kulağının kıyısına kadar inen derin bir çizik bulunan iki kişi daha gelmişti.Yaşlı adam ve üçünü izleyenler şu an için sadece sincaplardı.Onlar ağacın birinde toplanmış bahis oynayan insanlar gibi pür dikkat olanları seyrediyordu.Bir tanesi üçü kazanırsa yaşlı adam karşısında üç fındığını alırım der gibiydi.

Uzakta görünen Marjuarane ve Swaclon dörtlünün bulunduğu yolun o kısmına daha da yaklaşıyordu.
“Daha ne kadar var şu kasabaya? ” diye sordu Savaşçı
“Ormanın çıkışından sonra yol biraz daha var.Şu ilerideki görünen dörtlü ne yapıyor orada!”
“Boş ver ne yaparlarsa yapsınlar biz yolumuza bakalım,” Dedi Marjuarane ve bizi ilgilendirmez dercesine elfe baktı.
“Bu civarlardansalar hana beraber gidebiliriz onlarla.Her yerde birbirine sevmeyen ırklar olacak diye bi şey yok.Öyle değil mi? Ben bir casusum ve bilgi kaynaklarım sadece elflerle sınırlı değil.”
“Haklısın! Nitekim eski zamanlarda… Neyse… Hana gidelim bakalım,”
“Ne dedin tam anlayamadım. İleride bazı hareketlenmeler var da,”

Yaşlı adamın karşısındaki benzer üç-dört kişilik gruplar Arcwund Yolunda haydutluk yapıyordu.Son zamanlarda tekinsizlik derecesi artan bu yol,onlarla beraber daha da tehlikeli olmaya başlamıştı.Kasabanın bazı cesur insanları böyle gruplarla mücadele edip onları yakalayıp teslim ediyorlardı ancak her nasılsa bunlar kodesten çıkıp mesleklerine kaldıkları yerden devam ediyorlardı.Dilenci görünen adam da bu tiplerden bir gruba yakalanmıştı ya da…

Kara tenli olan yaşlı adama devam et bir şeyler ağzında takılı kaldı der gibi işaret etti. Sonradan gelen iki kişiden biri;
“Neyi bekliyoruz. Halledelim şu moruğu.” Dedi ancak üçüncüsü; “Bence bu babalık dilenci zenginlere hiç benzemiyor. Bunda değerli bir eşya olduğunu pek sanmıyorum.Boşuna uğraşmayalım bu morukla.Orman tarafından bize doğru gelen iki kişiye yoğunlaşalım .”dedi
“Akıllı insanları severim,” dedi bu cümleden sonra dilenci diğer ikisini umursamadan.
“Kes sesini Ancorf! Sana fikrini soran olmadı.” diye tersledi kara tenli olan.

Azar yiyen Ancorf ile diğeri yaşlı adamın etrafını sardı ki dilenci sanki bilinçli bir şekilde yolun ortasına gelmişti.İkisinin elinde yarı küt yarı keskin iki bıçak vardı.Kara tenli olan ve diğerleri tam saldıracakları sırada Emlis adındaki yüzü çizik olan serserinin uyluğuna aniden bir ok isabet etti ve o da acıyla feryat etti.Bu arada Marjuarane ve Swaclon onları seçebilecekleri kadar yakınlaşmışlardı ve bu sesten sonra durup kenardaki ağaçlardan birinin arkasına saklandılar.Hem oku atanı gözleriyle ararlarken hem de yolu izliyorlardı.

Sincaplar fıldır fıldır dönen gözleriyle sahneye giren okun sahibini arıyorlardı.Ardından bir tane de aralarındaki en iri olan kara tenliye isabet etti ancak onu sıyırdı.O ve Ancorf isimli olan atanı aramaya koyuldular ama sincaplar gibi hezimete uğradılar.Sanki ok yoktan var olmuştu. Yaşlı adam yerinde sabitti ve dudaklarına doğru alaycı bir ifade yola çıkmıştı.

Kara tenli olan,ilk oku yiyeni dilencinin yanında bırakıp Ancorf adındaki tıknaz arkadaşıyla uzaklaşıp etraflıca aramaya başlayacakları sırada Emlis’in bir kez daha feryadını duydular zira o iyice yere yapışmış ve üzerinde ise kahverengi-sarı karşımı saçları omuzlarına dökülen parlak renk cübbeli bir gencin ayağı duruyordu.Yerdeki haydut bir şeyler söylüyordu buna dönüştü dercesine.Diğer ikisi bunu görünce afalladılar ancak ne ağacın arkasında saklananlar ne de sincaplar hiç şaşkın değildi.Genç adamın elinde bir asa vardı ancak sapasağlamdı.Bu ‘dönüşüm’ den sonra etrafta tiz bir kahkaha duyulmuştu ancak serseriler şaşkınlıklarından fark edememişti ve bir anda sesin sahibi arkalarında bitivermişti.Elindeki yayı kafalarına vurarak onları sersemletti ve genç adamın yardımıyla ikili üçünü de halledip bağladı.Üzerlerindeki alabildikleri ne varsa aldılar.

Yayı olan;
“Bu kadar oyun oynamaya ne gerek vardı. Bir an önce hana gitmeliyiz zira bugün Sirnatal’ ın doğum günü eğer geç kalırsak dilinden kurtulamayız.”
“Adamın şaşkınlığını görmeliydin.Bizim yaşlı Mayanchu rolünü de iyi oynadı ama.Eğlenmenin kime zararı var.Bak işte sincapların fındık atması için suratlarına, hedef tahtası yaptık.Gerisini—“ diye tamamlayamadan sözünü Ratmay’ın işaretiyle geriye döndü.Marjuarane ve Swaclon yanlarına gelmişti.
“Af edersiniz! Biz dinlenmek için bir han arıyoruz da.Bizler gezginiz de,” dedi elf basitçe.
Genç adam ve yayı olan ikisine ve giyimlerine baktı ardından umursamadan; “Bizi takip edin. İleride bir kasaba var,oradaki bizim takıldığımız handa dinlenirsiniz,” dedi cübbeli olanı ve kasabaya doğru yürümeye devam etti. Savaşçı ve elf te onların ardında gidiyordu.Okçu ve cübbeli için önemli olan onları takip eden insan ya da elfin birlikte takılması değil hancıya iki yabancı müşteri daha götürmeleriydi.

Gün zamanın havalı yatağında gecenin karşısında soyunmaya başlıyordu. Han, her zamanki gibi çok kalabalık ve çalışan garsonlar ilk kattaki büyük salonu yine birçok defa kat ediyorlardı. Müşteriler beklenildiği gibi çok fazlaydı ve bu durum hancının yüzünde bol bol gülümsenin önce tohumlarını atıyor,müşteriler ona yaklaştıkça filizleniyor ve ödemeler geldikçe de meyve veriyordu.

Hanın adı ‘Şakıyan Sarmaşık’ olup kapısına yaklaşmadan önce bir direğin üzerindeki levhada sarmaşıklar ve onların üstünde de şakıyan bülbüller resmedilmişti.Üç katlıydı ve Arcwund kasabasındaki en yaşlı ve en dayanıklı iki fenion ağacına sırtını dayamış ve iki kenarı sarmaşıklarla sarılıp süslenmişti.Onlara, bunu yapan bülbüller ve süslemenin sergisi de kuşların sesleriydi.Sarmaşıklar hanın yapımında kullanılan malzemeye dört elle sarılmışlardı sanki.Onlar ön taraftaki kapının üzerinden mağaralardaki sarkıtlar gibi salınıyordu.Soğuk hava sarmaşıkların davetsiz misafiriydi ve o varken bülbüller onlara konmak istemezdi.Sıcak ve ılık hava kuşların dört gözle bekledikleri,sevdikleri misafirdi.O, bülbüllerle güne gelmiş kadınlar gibi beraberce oturup o gün hoş beş ederdi.Fenion ağaçlarının yaprakları yolda su misali akarken rüzgar da onların üzerinde çırpınıp yükselir ve sarmaşıklara konardı.Bülbüller de onun tınılarıyla beraber melodik bir senfoni sergilerdi.Rüzgar, bazı zamanlar randevusuna geç kalınca kuşlar solo yapmak zorunda kalır ve bu durum ayrı bir tat bırakırdı melodide.

Fenion ağaçları aynı yumurta ikizi gibiydi. Tarihi oldukça eskilere dayanan hatta dünyanın var oluşundan beri onların Arcwund’da olduğu düşünülen bu ağaçların dalları hanın çatısını kolluyordu.Kuşlar hanın simgesi gibiyse onlar tılsımıydı.Yaprakları geometrik şekillerle yakın akraba olan bazen de uzaktan olabilen bu ağaçların kökleri hanın içerisindeki mekanda müşterilere ayrı bir dekoratif zevk sunuyordu.Yaprakların renkleri yeşilin en açık tonuyla en koyu tonu arasında geçişler yapıyor ve de mevsimlerle uygunluk göstermede becerikliydi.

Han açıkken pencereleri hemen hemen hiç kapanmazdı.Arcwunda kış pek fazla uğramazken onun gezinti noktalarında burası son sıralarda yer alıyordu.Daha çok ilkbahar görülür ve o, han için yaramaz ve sevimli bir çocuk gibiydi.Yazın da hiç ayrılmadığı oluyordu ki çoğunlukla han onu ağırlamaktan keyif duyardı.Sonbahar da sohbet koyulaştıkça kalkamayan kadınlar gibi gitmek istemedi mi gitmezdi.Bu durum yapının bazen yüzünün gülmesini sağlar bazen de onu buruşturmasına sebep teşkil ederdi.Ortalama ılık hava gezindiği için kuşlar sarmaşıklarda bulunmaktan memnuniyet duyardı.

Gün gecenin kollarında gündüzü unutmanın ilk safhalarındaydı.

Han, Arcwund’ un en değerli hanıydı ve kasabanın bağlı bulunduğu Cursan şehrinin ve hatta Parcland bölgesinin en kıymetli yerlerinden birisiydi.Buraya gelen gezginler sayesinde ünü birkaç şehre kadar daha sıçramıştı.Hancı, müşterilerinin artmasından oldukça memnundu ve görecekti ki buraya gelenlerin sayısı gittikçe artacaktı.

Büyücüler hancının bilgisi dahilinde içeriye alınırdı ama o davetsiz gelenlerden pek de haberdar değildi zira zihni onların gelişini anlayamazdı.Aslında burasının davetsiz büyücüler için ortak buluşma noktası olduğunu ve onların bazı grupları tarafından izlendiğini bilseydi…

Hanın kapısı en özellikli tahtadan,malzemeden yapılmış olup çift kanatlıydı.Şekli sekizgen olup onun orta kenarları dışa doğru uzatılmış ve tabanı düzdü.Kapının üst kenarlarından sarmaşıkların dalları sarkıp müşterilere sarkıntılık ediyor ve kimi zaman da onları selamlıyordu.

Çift kanatlı kapı açıldı.Girişte dört silüet belirdi ve hanın içine girdikçe daha da belirgin oldular.Bir tanesinin elinde yay vardı ve bu yapının içindeki köşenin birinde yanan ateşin ve tam karşısındaki yoldaşının ışığında belirginleşiyordu.İkincisinde ise bir asa seçilebiliyordu.Onun tepesindeki kristalden çıkan ışıma muhabbet etmekteydi ocakta yanan ateşin loşluğuyla.Asa basit bir tahtadan mamul olup büyücülere belli bir eğitimden sonra verilirdi.Diğer iki silüet te onların ardından hana girdi.

Dörtlü hanın ilk katındaki en büyük salonundalardı.Cübbeli ve yayı olan gözleriyle bildik masayı araştırıp ki orası salonun en güzel yeri olan iki ateşin ortasındaydı.İkisinin yüzleri masaya yaklaşırken acıklı bir tavır içindeydi: cezayı hakkettiklerinde direnen ancak suçlarını saklayamayan çocuklar gibi.Marjuarane ve Swaclon da yeni boşalmış bir masaya geçtiler.

Diğer ikisinin yaklaştığı masada oturanlardan biri;
“Bak sen büyücü dostumuz Cheimenda ve ok cambazımız Ratmay teşrif edebildiler ,” dedi iğneleyici bir şekilde sarışın,mavi gözlü iri bir adam.Onun yanında oturan ise saçları kara ve omuzlarında salınan bir kadındı.Arcwundda ve civar kasabalarda hatta Cursan’da birçok erkeğin yüzünün gölgesi onun yüzüne dökülmek için birbirliyle yarışırdı.Bu durum handa şu anda vuku bulmaktaydı.O, pas vermez çoğunu es geçerdi.Dikkatine aldıkları ise içindeki zevklere yoldaş olurdu ki bu ‘arkadaşlık’ onun kontrolünde başlayıp yine onun kontrolünde sona ererdi.Daha çok pantolon giyer ve onun renkleri de mat olurdu.Elbisedeki bu matlığa karşın gözleri aynı oranda parlaktı.Namını duymayan ve onu tadanlar Hanzbrand’ e girmiş gibi hissederlerdi kendilerini ancak halleri o kasabadan çıkışlarından daha beter olurdu.O, takıldığı, yanında oturan,Cheimenda ve Ratmay in olduğu dörtlü grubun en hırçınıydı ve lakabı ‘keskin’ di.Dövüştüğü zaman altta kalmayı hiç istemez ve kılıcı da onunla olmaktan memnuniyet duyardı.Daha çok sert çizmelerinin altında inleyen vücutlar olurdu.Sesi, bütün bu sert duruşuna nazire yaparcasına yumuşak ve tınısı narinken bunun içinde haksızlık çadır bile kuramazdı.O tını biraz yükseldi;

“Sonunda gelebildiniz. Bugün günlerden neydi hatırlaya bildiniz mi? Biliyoruz dediğinizi duyar gibiyim.Bir kez de erken gelin! Ben ve Taumberk sizin bu hallerinize alıştığımız için kutlamayı geciktirdik ama siz yine geç kaldınız.Bir kere de ikimizi yalancı çıkarsınız olmaz mı?”
Cheimenda ve Ratmay süt dökmüş kedi gibiydiler.İkisi kendilerini savunmak için ağızlarını açacakları sırada handaki bütün bakışların oluşturduğu koro ; ‘sizin konuşmaya hakkınız yok, susun!’ der gibiydi.

Savaşçı ve casus ise mutfak kapısına yakın bir masayı tek başına zaptetmiş kafası kapüşonlu birinin yanındaki masaya çökmüşlerdi.Bir şeyler sipariş verdikten sonra kendi aralarında konuşmaya başladılar.Cümlelerin içerisinde geçen in,Dacassyre,kristal taş kelimeleri yanlarında oturanın dikkatini çekmiş ve o da fark ettirmeden ikisini dinliyordu.

Hancı her müşterisine ‘hoş geldin’ demekten yüksünmez,oldukça güleç ve neşeli bir insandı.Sevecenlikle onunla yarışacak sadece biri daha vardı ki onun adıda Cyernadel di.Mazbudluk onun ruhunda her zaman girmekten hoşlandığı bir sokaktı.Bir diğer yandan han köklü bir tarihe ve bunun akabinde üne sahipti bu yüzden de burayı idare etmesi de kolay iş değildi onun için.

Sirnatal, sonunda arkadaşlarının masaya oturmasına izin vermişti.Onların yanına garsonların en güzeli – bu düşünce hana gelen birçok müşteri tarafından tescillenmişti- kutlama için gerekli olan pastayı getirdi.Ardından hanın ünlü böğürtlen karışımlı şarabından iki kupa daha yanına ekledi.Burasının çok tercih edilmesinin sebeplerinden biri de çalışanların özellikli seçilmesiydi.Buna paralel de masalar her zaman temiz olurdu.Fareler için burası konaklayabilecekleri bir yer değildi çünkü onlar böyle bir bir teşebbüse kalkışacaklarsa eğer ani ölüm tehlikesini göze almak zorunda kalacaklardı.Bu yüzden ufak hayvanlar başka hanlarda kira vermeden keyif çatıyordu.

Hancı Hartmund, dört arkadaşın yanından ayrılarak diğer müşterileriyle ilgilenmeye devam etmek için onlara doğru seyirtti.O gittikten sonra Cheimenda;
“Dostlarım kızmayın bu kadar.Arcwund yolunda haydutların saldırısına uğradım ve Ratmay beni kurtardı.Bundan dolayı geciktik,” dedi ve yüz ifadesi acınma barındırıyordu.
“Ratmay ni seni kurtardı. Senin kurtarılmaya ihtiyaç duyduğunu pek görmedim büyücü,”
“Bırakın artık bunları,önümüzde pasta var.Kutlamaya başlayabiliriz,” dedi gülümseyerek doğum günü sahibi.O, tam mumları üfleyeceği sırada üstü başı tozlanmış,ara ara ıslanmış,bunların getirisi hırpalanmış ve yıpranmış omuzunda maymun sarkan biri hana girdi.Bütün yüzler hemen ona çevrildi. Elf ve insan da yabancıydı ama hiç dikkat çekmemişlerdi.Ayakkabılarının kaplaması da çamurdu.Hancı ve çalışanlar tarafından durdurulup pis ayakkabıları alındı ve yerine terlikler verildi.Giren ,hancının rehberliğinde köşenin birinde yanan ateşin yanına yaklaştırıldı.Handakiler kafeste şaklabanlık yapan sirk maymunu gibi adama bakmaya başladılar.

Onun ‘yabancı’ olduğunu söylemesine gerek duyulan bir rehbere ihtiyacı yoktu zira elbiseleri bunu açıkça ifade ediyordu.Arcwunddaki oturanların hiçbiri garip işaretler ve ilginç işlemelerle dolu elbiseler giymezdi.Yabancı, mutfak kapısına yakın ve şu an yanındakilerin konuşmalarına kulak kesilmiş biri tarafından değerli bir mücevhere bakan hazine hissedarı gibi takip ediliyordu.Maymundan eser yoktu ya da o zaten adamın omzundan sarkmıyordu. Loşlukla algılanan gölgenin biçimlenmeseydi ya da maymunun gölgeye karışma yeteneği vardı.Adamın sırtında siyah ve çok derin koyulukta mavinin ortaklaşa oluşturduğu ancak siyahın hissenin fazla olduğu renkte bir çanta bulunmaktaydı.

MAYIS 2009



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın fantastik roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Cypraqual Kolye: 14. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual Kolye: 14. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 13. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual Kolye: 13. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 12. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual: Kolye 10. Bölüm
Cypraqual Kolye: 12. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 11. Bölüm
Cypraqual: Kolye 1. Bölüm
Cypraqual: Kolye 6. Bölüm

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ağlasın Güz [Şiir]
Üç Yamalı Bohça [Şiir]
Sensin Yar [Şiir]
Bana Bir Sen Ismarlarsın [Şiir]
Sökük: 3 [Şiir]
Gözyaşı Kırıkları [Şiir]
Kaygan Yol [Şiir]
Perde [Şiir]
Bağ Bozumu [Şiir]
Bütün Dillerime Aykırısın Sen [Şiir]


Osman Altınbaş kimdir?




yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Osman Altınbaş, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.