..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Yaşamım boyunca, ondan birşey öğrenemeyeceğim kadar cahil bir adamla karşılaşmadım. -Galilei
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Fantastik Roman > Osman Altınbaş




15 Kasım 2014
Cypraqual: Kolye 9. Bölüm  
Osman Altınbaş
Sinsice bekleyen düşman misali –Karanlık olmasaydı iyilik kendi doğasından gayrı meşru karanlık doğrururdu- kötü karakteri içinde var olan iyi olanı lağv edip hayalkırıklığının getirisiyle beraber hiddetine kat kat karanlık kuleler dikti ve sinsilik tamamiyle kimliğini zehirledi.Çok horlanmıştı,çok aldatılmıştı ve inanmışlıkla kendi kendisini kandırmış bu yüzden bu duruma karşı koyacak gücü yoktu.


:GEJ:
Taumberk’ in gözleri yabancının üzerindeki elbiselerdeki işlemelere takılmıştı.Onlar bakışlarını etekleri rüzgarda dans eden kızlar misali kapmıştı.Bu durum onu, gerçeğin koylarına ulaştıracağını düşündüğü bir denize yelken açmasına sebep olmuştu.Sirnatal köpürüyordu sanki ve onun sinir dalgaları bakışlarının üzerine binmiş dört nala koşan atlar misali adama doğru koşuyordu. “Hay böyle talihe!” diye homurdandı. Kutlaması yarım kalmıştı da…

Ateşin yanına doğru götürülen yeni gelen Taumberk’ e bir sorun çıkacağını gösteriyordu.Elbisesindeki o garip işaretlerin anahtarı onun beyninde kapıyı açmaya başlamıştı.Sirnatal’ ın sinirden fırsat bulduğu anda dikkatini mutfağın yanındaki diğer kişi çekmişti.Tıpkı onun diğer yabancıya gösterdiği ehemmiyeti kadın da ona gösterirken kafasında kapişonu olan hareketlenip yanındaki masada oturan kendi aralarında konuşmaya devam eden ve yeni gelenle ilgilenmeyen insan ve elfin yanına yanaştı ve bir sandalye çekti onların onayıyla.Diğer yandan Cheimenda ve Ratmay sanki tiyatro izlermişçesine yeni gelen yabancının hareketlerini takip ediyorlardı. Adam onların masasının yanına oturtuldu.

Mutfağın yanındaki adam kulak misafiri olduğu Marjuarane ve Swaclon’ un masasına oturduktan sonra;

“Pardon! İstemeden konuştuklarınıza kulak misafiri oldum.İzin verirseniz sohbetinize katılmak istiyorum,” dedi ikisinin duyabileceği kısık bir sesle.İkili birbirine bakış atarak onay verdiler.

“Konuştuklarımızla neden ilgileniyorsun ve hangi kısmıyla ilgileniyorsun?” diye sordu savaşçı. İzin vermişlerdi çünkü onun ve elfin de bilgiye ihtiyacı vardı.

“Öncelikle izin verdiğiniz için teşekkür ederim size katılmama.Dacassyre kısmıyla ilgileniyorum çünkü o ejderhanın adamları benim kardeşimi kaçırdılar.Böyle göründüğüme bakmayın ben bir çiftçiyim ve kardeşim onun adamları tarafından biz onlara karşı koyduğumuz için kaçırıldı.Ben bir başka arkadaşımın yardımıyla kurtulabildim.İlgimin sebebi konuşmalarınızdan anladığım kadarıyla Dacassyre nin inini arıyorsunuz,” Sesini alçaltarak sözlerine devam etmişti.

“Haklısın baya iyi bir dinleyiciymişsin. Kardeşin için üzgünüm ama… Sen kardeşinin onun inine götürüldüğünü düşünüyorsun öyle mi?Doğru muyum yanlış mıyım?” diye sordu elf ciddiyetle.

“Evet doğru anlamışsınız.Ben de onun birçok ini olduğunu biliyorum ama hangisine götürüldüğünü bilmiyorum tabii.Anladığım kadarıyla sizde herhangi bir ininin nerede olduğunu bilmiyorsunuz.O yüzden belki birbirimize yardım edebiliriz,”

“Haklısın biz de buna dair bilgi arıyorduk.Bizden nasıl bir yardım istiyorsun?”

“Öncelikle ben de inlerinin nerede olduğunu bilmiyorum ama bilen birini tanıyorum daha doğrusu o beni bilen birilerine götürecek.Ona güvenip güvenmemekte kararsızım.Eğer benimle birlikte bilen kişilerin yanına gelirseniz ini bulmanız adına yardımım olmuş olur.Ben de sizden karşılığında kardeşimi kurtarmamda yardım etmenizi istiyeceğim,”

İkili birbirine bakış attı.Onun söylediklerini düşünüyorlardı.Marjuarane bir an önce o taşı alıp yurduna götürmek istiyordu ve bu adama güvenip güvenmemek konusunu bir kenara bıraktı. Elf zaten ona yardım ediyordu.Kararı verecek olan savaşçıydı.Marjuarane kısa bir süre sonra bir kez daha elfe baktı ve adamın teklifini kabul etti.

“Ben birazdan beni birilerine gönderecek olanın yanına gideceğim. O, Hanzbrand kasabasında bulunuyor.Sizinle sabahleyin Choarah Pazarında küçük eşyalar satan Darlande adındaki cücenin dükkanında buluşuruz.Zaten kendisini kolayca bulursunuz kime sorsanız söylerler.” Dedi ve ikisinin onayını alarak masadan kalktı ve hancıya ücretini ödeyip kapıdan çıkıp gitti.

“Daha adamın adını bile bilmiyoruz.Sence doğru mu yaptık!”

“Adı önemli değil elf.Benim en kısa sürede o ini bulmam lazım.Sen bana yardım eden bir maceracısın senin için çok bi anlam ifade etmiyor ama bu görev benim için çok önemli. O yüzden önemli olan üzümcü değil bize verdiği ve vereceği üzümler,”

“Belki de Kırmızının adamıdır ve belki de birazdan diğer arkadaşlarıyla hana doluşurlar ya da kardeşi gerçekten kaçırılmıştır,”

“Bekleyip görelim.”

Onlar ve diğer müşteriler kendi aralarında sohbetler icra ederken yeni gelen yabancıya olan ilgilerini de bir süre sonra kaybetmişlerdi.Ancak doğum günü kızı ve diğer üç arkadaşı için bu geçerli değildi.Onların merak kafesine kapatıldığı yanlarına oturtulana bakışlarından belliydi çünkü bu tip yabancılar kasabaya gelen gezginler de dahil handa çok rastlanan kişiler değildi.Taumberk, kafasını ellerinin arasına almış kukumav kuşu gibi düşünüyordu.Adamın üzerindeki elbiseden Arcwundda hiç görülmemişti çünkü üstündeki işlemelerden biri kafatasına ucu kıvrılıp kancalaşmış ve dikey geçirilmiş bir kılıcı sembolize ediyordu.O, nerdeyse bu işlemelerdeki işaretleri kafasında çözmüştü ancak elbisedeki yıpranma ve bazı yerlerindeki yırtılma onu tam sonuca götürmekten alıkoyuyordu.Cheimenda ise;

“Buralı olmadığınız aşikar ve bu kadar nefeslendiğinize göre çok koştuğunuz belli.” Dedi heyecan içermeyen bir söyleyişle. Adam bir bardak suyu sülük gibi çektikten sonra yarım yamalak kelimeleri şekillendirmeye başladı.O da sanki birinin sormasını bekler gibiydi. “Her—fin—zel “ dedi duraksayarak.Adam sadece bunu söyleyebilmişti.Taumberk’ in bu kelimeyi duyduktan sonra kolu masadan kaydı ve bu hareket onu komik bir duruma düşürdü.Nitekim Sirnatal ve Ratmay bunu gülerek belgelediler yanlarındaki masada oturan bazıları da bir kaç paragraf daha ekledi kahkaha atarak.Tek dahil olmayan genç büyücüydü.Taumberk diğerlerine hiç renk vermeden kolunu düzelterek;

“Herfinzel mi? Orası Arcwundun oldukça uzağında ve ünü de çok karanlık olan bir yer.Kötülüğün üçgeni olarak adlandırılan lanetin başkenti.O uğursuz bölgeden buraya nasıl gelebildin,” dedi inanmakta zorluk çeken bakışlarla.Cheimenda ve Ratmay arkadaşlarına şaşkın bir şekilde baktılar zira onlar bu cümleleri duymayı hiç beklememişti.Sirnatal’ ın da katılımıyla bu bakışlar arkadaşlarına devam etmesi yolunda yoğun istek olduğunu gösteriyordu.

“Herfinzel,Chiassua ve Lianchurt adındaki bu yerler üçgenin kenarları(*).Chiaasua, var olduğu bilinen ama nerede olduğu kanıtlanamayan bir yer ve drathnor olarak isimlendirilen inanışa göre suyun normal akış yönünün tersine akan,rengi kırmızı toprak olan nehrin civarında olduğu kabul ediliyor.Ayrıca bilinmeyen karanlık büyücülerin en üst grubunun kulelerinden birisinin orada olduğu sanılıyor.Oraya nasıl girildiği ve kapısının nerede olduğu bilinmiyor ancak söylentilere göre drathnor nehrinin girişte maymuncuk olarak kullanıldığı ifade ediliyor. Büyücüler ve lanetli üçgenin aynı sudan beslenildiği de düşünülüyor.”

“İlginç senin bunları bilebileceğini hiç tahmin etmemiştim.Biz sanatlarımızla uğraşırken sen boş vakitlerinde kütüphanelere gidip bilgi mi ediniyordun yoksa gezginlerle muhabbete mi dalıyordun?” dedi genç büyücü gülümseyerek.

“Büyücüye katılıyorum dostum. Gezginlerin muhabbetleri işte.Döndü dolaştı bizim hana da uğradı,”
Yabancı sessizdi ve Taumberk te konuşmayınca Ratmay de suskunluğunu bozup dinleme pozisyonundan sıyrılıp konuşmaya katıldı. “Bu gezginlerden biri tahmin ettiğim kişi olmasın —“

“Büyük gezgin Cyernadel,” diyerek iri ayarı arkadaşı onu söz paketinin kalanın açmıştı.Üç arkadaş ve dış kapının mandalları olan bazı kulak kabartanlar ellerini salladı; ‘O budalaya inanırsan… Onun ağzında laflar sakız gibi laçlkalaşır.Pöh! O, kendi elbisesini bile giyemeyen ahmak moruğun tekidir’ der gibiydi bakışları.Bundan sonra Taumberk’ in suratı ne üzülen ne acınan ne de gülen ilginç bir hale büründü.Yabancı sessizliğini bir kenara bırakarak ‘Dur!’ dercesine sahnede yerini aldı.”Lane—“ diye tamamlayacaktı ki hanın kapısı sarsıldı ve tekmelerle yerinden koparıldı adeta.Bunu yapanlar üç kişiydi ve tabiri caizse kapının boyuna nazire yaparcasına uzundular.Cheimenda ‘bu saygısızlığı hana nasıl yaparsınız’ diyerek hareketlendi, gençlik ateşi işte.

“Siz ne hakla—“ diye başlıyordu ki sözlerine gelenlere bakınca bir anda sindi.Yine de önünde durmaya devam etti.Handaki diğer müşteriler de tedirginleşmeye başladılar ama savaşçı ve casus da herhangi bir hareketlenme yoktu.Sirnatal,Taumberk ve Ratmay sanki bir arbede çıkacağını sezmişçesine hazırlandılar.Nitekim gelenlerden biri genç büyücüyü yere doğru itti.

“Çekil yolumdan çocuk! Seninle ya da diğerleriyle işimiz yok.Şu yanınızda oturan sudan çıkmış balığı alıp gideceğiz.Bize zorluk çıkarmazsanız kolaylıkla işimiz hallolur.” Dedi hareketi sergileyen kahkahaya benzer bir süprüntü sundu izleyenlere.Gelenlerin ayakkabıları geniş ve sivri görünüyordu.Uçları rahatlıkla bir süngü yerine kullanılabilirdi.Ve yanlarında kancalı demirler vardı.Giyinişleri koyuyken yürüdükçe salınan elbiseleri çok soğuk havada esen ve insanın suratına tokat gibi çarpan rüzgar gibiydi.Taşıdıkları kılıçlar oldukça büyüktü. Handa yanan ocaklardan birisi bu esintiden dolayı diğerine sönmeye dair işaret veriyordu adeta.Cheimenda bu civarda sevilen birisiydi ve diğer müşteriler onu korumak adına yeni gelenlere müdahale amacı içinde sandalyelerden kalktılar.Öncü birkaç kişi bunu gerçekleştirmek adına yumruk ve tekme çeşnisi sundular karşılarındakine ama onlar ellerini bir böceği kovarcasına sallayıp birkaç adım atınca hareketlenen pelerinlerinden öyle bir ayaz çıktı ki önlerindekiler hanın bir kaç yerine savruldular.Gözleri korksa da elf ve arkadaşı hariç handaki diğerleri yine de saldırdılar ancak rakiplerinin birkaç yumruğu işlerini görmüştü.Savrulanlardan bir tanesi Marjuarane ve Swaclon’ un masasına düşmüş ve onun üzerindeki içeceği savaşçının üstüne dökmüştü.Yeni gelenlerin istedikleri yabancı o esnada Sirnatal ve Taumberk tarafından hanın ikinci katına kaçırılmıştı.Kavga yoluna devam ederken büyücü ve Ratmay de onların ardından yukarı çıkmıştı.Masa ve sandalyeler havada uçuşurken yeni gelenlerden biri kaçan dörtlüyü fark etmişti ve peşlerine düştü önüne çıkanları merdivenlerden atıyordu ki bir anda hareket edemez oldu.

Marjuarane bu duruma çok sinirlenmiş ‘bizi ilgilendirmez’ diye kendisini tutan elften kurtulmuş ve onlara doğru saldırıya geçmişti ancak kısa bir sürede güçlü bir savaşçı olmasına rağmen bertaraf edilmişti.Öfkesi tavan yaparken kolyedeki dört yapraktan aniden çıkan ölümlülerin görmesinin mümkün olmadığı uzantılar kenarlardaki fenion ağaçlarının köklerine doğru yola çıktı.Onlar her bir kökün ucuna dokunduğunda kökler uzadı,uzadı… Yeni gelen üçlünün farklı noktalarda da olsa ayaklarına sarıldı.Üst kata çıkan merdivendeki gibi diğer ikisi de hareket edemez oldu.Handakiler bu duruma şaşkınlık içinde bakarken uzantılar kolyeye dönmüş ancak kökler siyahlıların vücudunu da sarıp boğazlarına kadar gelmişti.Diğer yandan elf göz gezdirirken etrafta gördüğü kökler de hiçbir değişiklik yoktu.Köklerin ucu onların ağızlarından girip iki gözünden çıkıp kafalarını parçalamıştı.Üçü de bulundukları yerde vahşice öldü.Müşterilerden hiç kimse ne olduğunu anlamadan bir anda onların kafalarının parçalanması görmüş ve dehşet içinde kalmışlardı. Herkes bir an önce handan neresi olursa çıkarak burayı bir anda sessizliğe gömdüler.Elf ve savaşçı şaşkınlık içinde binanın kapısından çıkıp korkuyla bakanların yanlarından geçip gittiler.Geceleyin bir yerde kalıp sabahleyin buluşmaya gitmeleri gerekiyordu.

Pazardaki dükkanlar uyanmış yeni yeni gözlerini açıyordu.İkili hala gecenin nahoş şaşkınlığıyla Darlande adındaki cücenin yerini buldular.İçeri girdiler ve cüce onları karşıladı.Bir süre sonra bekledikleri handaki şahsiyet teşrif etti.

“Geleceğinizi açıkçası hiç tahmin etmiyordum.”

“Bizim de şüphelerimiz vardı senin hakkında.Ne sen bizim ne de biz senin adını dahi biliyoruz.Senin ve bizim içinde önemli olan orayı nasıl bulacağımız,”

“Adım Laphlan.Dediğim yerde söylediğim kişiyle görüştüm,”

“Ne öğrendin peki.Bu arada benim adım Marjuarane ve arkadaşımınki ise Swaclon.”

“Bu kasaba Cursan Şehrine bağlı.Burası da Parcland bölgesine.O beni başka birine daha yönlerdi ki onun bulunduğu yer Moorchalt bölgesine ait bir şehirde ki burası doğunun içlerinde..Bu kişi Kırmızının adamlarından birinin yerini bize söyleyecek ki o inlerinin birinde bulunmuş.”

“Bunu sana söyleyene güveniyor musun ve de seni yönlendirdiği kişiye dair bir bilgin var mı? Sana sadece onu nerede bulacağını söylemiş.Doğru olduğu nereden belli.”

“O kadar emin değilim ama bana bilgiyi verecek kişi Güney’ in sahibi olarak kendini gören Beyaz’ ın adamlarından biri.”

“Bunun anlamı ne? Ayrıca Beyaz’ ın adamının ne işi var kırmızının topraklarında?”

“Ejderhaların adamları işte kim bilir belki de casustur emin değilim.Sonuçta üç ejderha da birbirinden nefret ediyor.Sahibi olduklarını düşündükleri diyarlarda birbirlerinin adamları olabilir.Nihayetinde hepsi bir ejderhaya hizmet ediyor.Zaten önemli olan onlar için aldıkları ücret değil mi? “

“Sen yerini öğrendin diyelim biz ne yapacağız?”

“Moorchalt bölgesi,Parcland bölgesinin şehirlerinden biri olan Undewald adındaki küçük yerin sonrasında bulunuyor.Ben sizinle bir mani olmazsa o şehirdeki küçük bir ormanda buluşurum.İki gün sonra görüşemezsek siz de yolunuza bakarsınız.Kaybedecek bir şeyiniz yok öyle değil mi?”

“Öyle, sen gelmezsen bile biz daha da doğuya yaklaşmış olacağız.Oraya nasıl gideceğiz?”

“Darlande size nasıl gideceğinizi anlatacak.” Dedi ve cüceye işaret ettikten sonra dükkandan ayrıldı.

…

“Hey! Kayalarla ayağının buluşmasını iyi ayarla aksi halde suyla kavuşursun,” diye uyardı batılı savaşçı yol arkadaşını.

“Sen önce kendine bak! Az kalsın düşüyordun,”

Marjuarane ve Swaclon cüce Darlande’ nin onlar için verdiği haritanın güzergahında ilerliyorlardı.Karşı tarafa geçmek için suyun üzerine konulmuş kayaların üzerinde yürüyorlardı ve çok geçmeden diğer tarafa geçtiler.Geldikleri yerin yukarısında şelale görünüyor ancak ona ulaşmaları için tırmanmaları gerekiyordu.İkili yukarı çıkarken Swaclon düşünceliydi; ‘İlginç,bunların oluşumu sanki şelaleye davet ediyor.’ dedi içindeki ses.Bir süre sonra sesi duymazdan gelerek sanki bir paçavra gibi düşüncelerinden attı: ‘kayaydı işte bu şekilde oluşmuştu’ diye de kararını pekiştirdi.
Şelaleye çıktıktan sonra savaşçı,ardındaki boşluğu fark etti. ‘Elf, şurada dinlenebiliriz’ diye de işaret etti.

“Yine de, burada beni rahatsız eden bir şey var. Bence yolumuza devam edelim,” dedi yeniden şüpheye düşmüştü.

“Bırak şu casusluk kuruntularını. Ne farklılığı var ki bunun diğerlerinden, biraz dinlenelim işte,”

“Bence buradan hemen gidelim.Başka bir yerde dinlenebiliriz,”

Savaşçı konuşmaya devam etmedi,omzunu silkip şelalenin arkasındaki kayanın birine sırtına dayadı.Diğeri ise hala ayaktaydı.

“Çok yoruldum elf, otur şuraya.Uzun süredir yürüyoruz… Ben biraz şekerleme yapacağım sen de kuruntularınla vedalaş ta dinlen biraz,”

“Bu yere güvenmiyorum, biraz daha dolanacağım,”

“Nasıl istersen,”

Swaclon şüpheleriyle dolandı,dolandı… Sonunda yorgunluğu ağır bastı ve arkadaşının yanına oturdu.İkili dinlenme seansına başladılar.Keşke haritaya bir kez daha baksalardı…

İkiliyi Rolnotsk ormanından beri takip eden narin adımlar onlar şelalenin arkasında konuşurken suyun üstündeki taşlarda yürüyordu.Şaşkınlığa düştü; ‘Az önce önümdelerdi, nereye kayboldu bunlar’ diye söyleniyordu.Telaşla uzaklara bakarak sola doğru kıvrılan suyun üzerinde ilerleyişine devam etti ve bir süre sonra tekrar toprağa ayak bastı.Onları takip etmesini sağlayan ekmek kırıntılarını bulamıyordu.Savaşçı ve casusun hana girişini görmüştü ama o içeri girmemişti.Bir süre sonra handa gürültü hasıl olmuş bazı müşteriler pencerelerden atlamıştı ama o sadece dışarıdan olanları izlemişti.Sabah olunca etrafta onları ararken Choarah pazarına gelmiş ve ikiliyi cücenin dükkanına girerken görmüştü.Onların çıkışının ardından kaldığı yerden takibine devam etmişti ancak şu an bulunduğu yerde ikiliyi kaybetmişti.Halbuki Marjuarane ikisini izlemesi için ona kırıntılar bırakıyordu.’Nereye gitti bunlar! Niye bir insana güveniyorsun ki!’ diye kendini azarladı.Takip ettikleri ise dinlenip kalktıktan sonra dayandıkları kayaların arkalarında değil de önlerinde olduğunu gördüler.

Kayalar ikilinin önündeydi ama onlar yanyana değildi.Elf ve diğeri ayrı yerdelerdi ve ikisi de karanlıktaydı çünkü bulundukları yerde arkaları kapalıydı.

Elf,kayaların yanından geçti. Onun gözleri arkadaşına göre karanlıkta daha net görüyordu.Yine de önündeki yol tam olarak görünmese de bazı şeyleri seçebilecek durumdaydı.Savaşçıyı yanında göremeyince iki tarafı duvarlarla kaplı yerde onun ismini telaffuz etmiş ama bir sonuç alamamıştı.Az da olsa önünü görmeye gayret göstererek yürürken kendi kendine söyleniyordu ‘Keşke içimdeki sese kulak verseydim.O kayalardan kolay çıktık. ’ İçinden düşünmesine ve sessizce dudaklarını hareket ettirmesine rağmen sözleri etrafında aynen yankılandı.Duraksadı… Sözlerin devamı gelmemişti.Tekrar ilerlemeye başladı ve düşünmeye de devam ediyordu.Yürüdükçe düşündükleri birebir yankılanıyordu.O da zihinini boşaltarak düşünmemeye karar verdi.Bulunduğu yer engebeli,tümsekli ya da çukurlu değildi o yüzden hiç takılmamıştı.Yolun genişliği daralmaya başlarken çok az elleri temas ediyordu duvarlarla.Üzerinde hiç korku emaresi yoktu zira karanlık ortamlardan korkacak şekilde bir yapıya sahip değildi.Hatırı sayılır bir casustu ve Recnat onu yakalatmamış olsaydı Diameldin batı kanadı ile doğusu arasında casusluk işine devam edecekti.İşini icra ederken bir çok defa karanlıkla yüz yüze gelmiş ölüm onu yakalamadan yanından geçip gitmişti.Karanlıkta gözleri etrafı loşlaştırıyordu sanki buzlu camın ardından bakmak gibiydi görüşü.
Tünele dönüşen yolda sessizlik hüküm sürmeye devam ederken ayaklarının altındaki zemin aşağıya meylediyordu.Bir süre sonra tekrar düzlüğe çıktı.Arkası kapalı olduğu için önünde ne varsa onu tüketmeye devam ediyordu gözleri.Eğim yok denecek kadar azalırken sessizliğe meydan okuyan bir vızıltı onun kulaklarına hücum etti.Bir böceğin kanat çırpışlarının çıkardığı bu ses kulaklarına şiddetli derecede vuruyor ve bu onu çok rahatsız ediyordu.Vızıltıyı çıkarını takip eden gece görüş yeteneğine sahip gözleri onu hapse aldı ve hiç vakit kaybetmeden elleriyle minik yaratığı duvara mıhladı.Onun vızıltısının böylelikle kesilmesinden sonra tünelde şiddeti daha fazla, başka bir gürültü daha peydah oldu bir anda.Arkası kapalı iki yanı duvar olan bu yerde kapanı kısmıştı.Yakınlaştıkça artan bu sesin sebebi bir su kütlesiydi.Onu görür görmez beyhude geriye koştu ama su tünelde yükselmeye başlıyor ve eninde sonunda her tarafı dolduracak ve bir şeyler yapmazsa boğulacaktı.Suyun neden geldiğine dair sebebini düşünecek vakti yoktu ve ceplerini karıştırmak geldi aklına.En gözde elf büyücülerinden tehlikeli durumlarda kullanmak için aldığı şişeciği buldu.Bunun içinde ortama göre davranmayı sağlayan ve bir defa da kullanılan iksir mevcuttu.Çok değerli elflere verilen şişeceğin içindeki sıvıyı kafasına dikti.Su tamamen kapalı alanı doldurmasına rağmen o boğulmamıştı zira iksiri içtikten sonra balık gibi davranmıştı.Şimdilik bu sorunu halletmişti ancak bu akvaryumdan nasıl çıkacaktı? En nihayetinde iksirin etkisi geçecekti.Suda karada yürüdüğü gibi yürürken aklında bu soru tek başına dolanıp duruyordu.

Elf hızlıca hiç vakit kaybetme lüksü olmadığını bilerek bu çıkmazda her tarafı araştırarak çıkış arıyordu.İçine şelaleye yaklaştıkları zaman kapısını çalan şüphe aynı yüz ama farklı bir kılıkla tekrar geldi: ‘Bu suda bir gariplik vardı.Berraklığı çok azdı.’ İki kez kapıya vuran bu düşünce aklına bir şey getirdi.Su da elini dalga yapmayı düşünerek salladı ancak beklediği olmadı.İksirin gücü azaladursun şüphenin gücü artıyordu.Kafasında bu düşünceler birbirlerine kartopu atan çocuklar gibi oynaşırken iki tarafındaki duvarlardan birinde bir nokta dikkatini çekti.Böceğin bir kanadının kopmuş bir şekilde yapıştığı yerde bir kapak vardı ve yaratık onun üzerindeydi. ‘Nasıl olur? Daha önce baktığımda burası böyle değildi?’ diye yeni şüpheler aklında kartopu savaşına dahil olurken tam kapağı açacaktı ki sanki güneş misali ortaya çıkan içgüdüsü bütün karları eritti ve oyuncular kayboldu.Casusluk önsezilerinden yararlanarak kapağı açmaktan son anda vazgeçen elf bekledi,bekledi… İksirin gücü geçmesine rağmen boğulmadı ve dolayısıyla ölmedi.Anladı ki aslında bu su bir illüzyondu ve çıkan gürültü başka bir şeye aitti.Çıkarımı şöyle oldu: Kapağı açıp bu akvaryumdan kurtulacaktı ama çıktığı yer acaba neresi olacaktı? Elf büyücülerinin yanında daha önce bir çok defa bulunan casus ilüzyonu zor da olsa fark etmişti.Anladı ki nereye düştüyse burada yalnız değildi.Bu ancak bir büyücünün elinden bu şekilde çıkabilirdi ki bir süre sonra tünel ve su da ortadan kayboldu.Bir anda kendisini yukarı çıkan bir merdivenin başında buldu.Önündeki basamakları kontrol etti ve onların gerçek olduğunu anladı.Bulunduğu yerde sadece onları görebiliyordu zira diğer taraflar tamamen kopkoyu karanlıktı .Bu zifiri karanlığı gözleri açamazdı çünkü doğal değildi.Ne, basamaklarda onu neyin beklediğini ne de kalan yerde neyle karşılaşacağını bilmiyor ve de düşünmek istemiyordu.Babasının sözü olan ‘En çok korkulan şey bilinmeyenin korkusudur.’ cümlesini düşündü bir anda.Acaba diğer yandan da ‘Girsem ne olur?’ diye de şüpheyle tekrar buluştu.Babasının sözüne uyarak merdivenleri çıkarken aklına arkadaşı geldi.

Marjuarane de karanlıkla başbaşaydı.Onun da önünde gördüğü zifir karanlıktı ancak gözleri karanlığı loşlaştıran elfinki gibi değildi.Duvarları dokunarak fark edip tutunarak ilerlemekten başka çaresi yoktu çünkü onun da arkası kapalıydı.Arada kulağını ‘bir ses duyar mıyım’ diye duvara dayıyordu ama beklediği olmuyordu.’Keşke bir meşalem olsaydı’ diye düşündü.Aynı düşünce engin karanlığın içinde kulaç atmaya başladı ve bir süre sonra da önündeki yol bir nebze olsun loşlaştı.Artık duvarlara tutunmasına gerek kalmadan yürürken arkadaşlarının ölümünü düşündü.Ancak gelen yankı ‘Onlar senin yüzünden öldü’ diye farklı bir şekilde oldu.Bir anda irkildi ama yürümekten başka çaresi yoktu.Tedirginliği ve endişesi artarken karanlık ilerledikçe biraz daha loşlaştı ve bir süre sonra yolun genişliği daraldı.Nereye gittiği hakkında hiçbir fikri olmadan ilerlerken düşündüklerinin yankısı sona ermişti.Zemin aşağıya doğru meyledip daha sonra düz oldu.Burada da kesif sessizlik sefasına sürerken onun keyfini bozan bir vızıltı ortaya çıktı.Marjuarane az da olsa bu vızıltıyı duymaya başladı ve de hemen sonlandırmak adına birkaç denemeden sonra sahibi olan böceği sağ yanındaki duvara mıhladı.Daha önce arkadaşının ismini seslendirmesine rağmen sonuç alamamıştı.Tekrar denedi ama hiç ses seda yoktu elfe dair.Böceğin buraya nasıl geldiğini ya da duvara çaktığında neden kan olmadığını düşünemedi zira kafası buradan nasıl çıkacağı ve arkadaşının ne olduğu ile ilgili düşünceler bakımından meşguldü.

O düşünceleriyle sohbetteyken bulunduğu yerde aniden bir gürültü istenmeyen bebek misali doğdu.Tavanın çökmesinden dolayı gelen bu gürültü ona bir an önce bu sorunla ilgilenmesini haber veriyordu yoksa dümdüz olacaktı.Tavan sistemli bir şekilde yere doğru yavaş yavaş inerken savaşçı kayıp tanrılara dua etmeye başladı.Belki tanrılar onu duymadı ama boynundaki kolye bir anda ısındı.Marjuarane bunun ne anlama geldiğini bilmeden etrafı gözleriyle kolaçan etti ve bir kanadı kopmuş bir şekilde duvara yapışan böceğin bulunduğu kısımda daha önce bakıp da fark edemediği çıkıntıyı gördü.Tavan onun pestilini çıkaracakken çıkıntıya dokundu ve duvarın o bölümü açıldı.Ve kendisini geniş bir odanın içinde buldu.Onun gelişiyle duvardaki meşaleler yandı.Savaşçı burada kesinlikle yalnız olmadığının farkına vardı ki durup dururken tavan çökmezdi. Odanın içinde ‘bir an önce elfi bulmalıyım’ diye düşünürken orası daha da aydınlanmaya başladı.

Elleri demir kelepçelerle duvara perçinlenmiş iki kişi karşısında asılı durmaktaydı.Marjuarane onları görünce çok şaşırdı çünkü giydikleri elbiseler iki arkadaşının ölmeden öncekilerle aynıydı.Yanlarına yaklaşıp kafalarını kaldırdı ve bir anda geri çekildi çünkü gördüğü iki yüz arkadaşlarınınkine aitti. Daha da geri çekilerek; ‘ Bu yüzler… Olamaz… Onlar morlonklarla savaşırken öldü… Bu gerçek olamaz… Bu bir rüya…’ diye sanki bir kekemenin konuşmaya çalışması gibi düşünürken kelepçeler yılana dönüşüyordu.Çatallı dillerini duvardakilerin boğazına yaklaştırırken savaşçı dayanamadı ve çıplak elleriyle onları tuttuğu gibi yere fırlattı.Asılı durumda kalanlar kafalarını kaldırdı ve duvardan kurtulup tekrar nesne haline dönen kelepçelere doğru gittiler.O, daha da geriye çekilerek tetikte kaladursun ikili onunla hiç ilgilenmiyordu.Kelepçeleri yerden alıp Marjuarane konuşma fırsatı bulamadan ona doğru fırlattılar ve tekrar yılana dönüşüp üstüne doğru atılanları görünce savaşçı kılıcı kullanarak onları hızlı ve kıvrak bir şekilde ardı ardına çapraz hareketlerle kesip atmıştı.Onunla uğraşan kimse savaşçıyı çok öfkelendirmişti.Marjuarane onlara tekrar baktığında iyice şaşalamıştı çünkü karşısında iki morlonk vardı ve hiçbir tepki göstermiyorlardı.Onun aklından kapalı bir mekanda en son geçireceği hatta hiç istemediği canlı türüydü bunlar.Yaratıkların bir şey yapmasına gerek yoktu kendilerine müdahale edilmedikçe zira hem savunmalarında hem de saldırılarında kendi türleri hariç diğerleri için öldürücü etkisi olan salgıladıkları zehrin kokusu zevk için adam öldüren katil gibiydi.Bunlarla açık alanda karşılaşılırsa havadaki rüzgarın yardımıyla kurtulabilme şansı vardı ama kapalı alandı bu geçerli değildi.Koku iyiden iyiye yoğunlaşırken savaşçı dizlerinin üstüne çöktü kesinlikle ölecekti.Nefes alması zorlaşırken daha önce bu yaratıklarla hiç karşılaşmamış olanların fark edemeyeceği koku odada kol gezen öldürücü nitelikteki olandan başkaydı ki öksürürken bunu anlamıştı.Hemen yeni bir güçle yerinden kalkarak iki morlonku kılıcıyla kesti ya da öyle olduğunu sandı zira kendisini yukarıya doğru çıkan basamakların önünde bulmuştu.Şayet hiçbir şey yapmadan morlonklara karşı koyamacağını zehrin etkisi altında kalarak düşünseydi ve orada dursaydı başka birinin kokusundan ölecekti.

Savaşçı yeni bulunduğu ya da getirildiği yerde sinirden küplere binmiş homurdanıyordu.Birisi ya da birileri onunla oynuyordu ki bir tanesi kesinlikle bu ilüzyonu gerçekleştirebilecek kapasitede olan bir büyücü olabilirdi.Hem onu öldürmeye çalışıyor hem de onunla oynuyordu.Elfi bulup bir an önce buradan kurtulmalıydı.Önündeki basamaklar dışında kalan taraflar tamamen karanlıktı.Basamakların gerçek olduğunu anladı.Onun için görebildiği yol gidebileceği yoldu.O da arkadaşını tekrar düşündü.
Elf basamaklara değil de karanlığa adımlasaydı arkadaşını görecekti ki Marjuarane de karanlığa girseydi aynı durum olacaktı.Bilinmeyenin korkusu her ikisini de bundan alıkoymuştu.

Swaclon ve Marjuarane birbirlerinin farkına varmadan yanyana basamakları çıkıyorlardı şayet ilk başta girselerdi şu anda duvar niteliğine bürünen karanlık ortadan kalkmış olacaktı.
Yine sessizliğin eşliğinde elf basamaklardan yukarı doğru bir bir çıkıyordu.Son bastığı basamak bir anda çatladı.Aşağıya doğru düşerken son anda parmaklarıyla öndeki basamaklardan birinin alt tabanına tutunmayı başardı ve düşmekten kurtuldu.Yere doğru baktığında sivri uçlu demirlerin olduğunu gördü şayet tutunamasaydı onlarla haşır neşir olacaktı. Şöyle düşündü; ‘Acaba gördüklerim illüzyon mi ki? Şimdi parmaklarımı bıraksam da düşsem ölüm müyüm? Belki de gerçektir.’ Bunların sonucunda tutunmayı bırakmamaya karar verdi.İlüzyon ya da gerçek karışmıştı,emin olamıyordu.Biraz bekledikten sonra yaptığı seçim onu kurtarmıştı zira demirlerin bulunduğu yerde aşağıya doğru inen yeni basamaklar vardı.

“Her kimsen benimle oynamayı kes!” diye beyhude karanlığa bağırdı.Basamaklar bitti ve ne olacağını beklerken önündeki karanlık açıldı ve biri demir parmaklı bir hücrenin diğeri bir odaya açılan iki kapı göründü.İkisine de dokundu ve gerçek olduklarını anladıktan sonra demir parmaklıklı olanı seçti.Hiç tereddüt etmeden hücreye girdi ve yine kendini yukarı çıkan merdivenlerde buldu. ‘Hücre ilüzyondu ama oda gerçek miydi acaba? Onu seçseydim başıma ne gelecekti ki ya da neyle karşılaşacaktım.’ Diye düşünmeden edemedi.Basamaklardan yukarı çıkarken; ‘Bu oyun benim seçimlerime göre mi ilerliyor yoksa bunu yapanın seçimlerine göre mi?’ diye kafasını allak bullak etmeye devam ederken neyin gerçek neyin illüzyon ya da neyin doğru neyin yanlış olduğunu karıştırmıştı.İçindeki ses konuşmaya devam ediyordu; ‘Belki diğer kapıyı seçsen ölecektin belki de hiçbir şey olmayacaktı…’ Yine daha önce duyduğu tanıdık vızıltı sessizliği bozdu.’Yine aynı böcek.Öldürsem mi öldürmesem mi? Öldürürsem yine bir sorunla karşılaşır mıyım ya da…’ Her ne olursa olsun böceklerden nefret ederdi ve yine onu öldürdü.Basamaklar aniden sona erdi ve önünde bir başka kapı daha belirdi.Kapıyı açıp açmamayı düşünürken kendini içerde buldu.Zaten geriye de dönemezdi çünkü karanlıkla kapalıydı.Odadaki eşyalara bakarken bunu yapana lanet okuyor ve eline geçirirse ne yapacağının planlarını kuruyordu.Hepsine dokundu ve gerçek olduklarını anladı.Artık görünen hiçbir şeye inanamıyordu.Pencereye yaklaştı geriye dönüp baksaydı bir koltuğun yerinin değiştiğini görecekti.

Marjuarane de elf gibi önünde ne varsa onu yemek zorundaydı.Bir şekilde bu oyuna katılmışlardı.
‘Demek ki casus, bu kayaların oluşumuyla ilgili söylediklerinde haklıymış. Kurtulduk derken yakalanmışız.Bir an önce bu durumdan sıyrılıp ini bulmalıyım.’ Diye düşünürken her bir basamağa tek tek basıyordu.Son bastığı çatırdayarak çöktü.Önceki de aynı yolu izleyince aşağıda bulunan ucu sivri demirlerin üzerine düşmeden tıpkı arkadaşı gibi kurtuldu.Şüpheye düştü o da ‘Acaba aşağıdakiler gerçek mi?’ diye.Biri onunla dalga geçiyordu ama neden bunu yaptığına dair hiçbir fikri yoktu.O, elfin yaptığını tersini uygulayıp aşağıya doğru bırakınca kendini ucu sivri demirlere değil aşağıya inen basamaklarda bulmuştu.Ancak elf bunu yapmış olsaydı demirler onun için gerçek olacaktı.İkiliyle uğraşan aynı yöntemi uyguluyordu ama seçimler başkaydı ya da oyunculara göre farklılık gösteriyordu ya da oyunu kuranın seçimlerine göre ilerliyordu.Öfkeyle basamakların sonunu buldu ve önündeki karanlık açıldı.Tıpkı elfteki gibi demir parmaklıklı ve ahşap iki kapı belirdi.İkisinin de dokunarak gerçek olduğunu anladıktan sonra oda kapısına doğru yöneldi.Tam kulbuna dokunacaktı ki sanki bir güç onu durdurdu ve bir anda vazgeçip diğerine yöneldi.Demir parmaklıklı kapıyı açıp hücreye girdi ve yine yukarıya doğru basamakların başlangıcında buldu kendisini.Yukarıya doğru çıkarken davetsiz misafir böcek vızıltısı kulaklarının kapısını yine çaldı.Hiç tereddüt etmeden büyüyle yaratılmış yaratığı parmaklarıyla ezdi.Önünde yeniden bir kapı peydah oldu ve dişlerini sıka sıka lanetler yağdıra yağdıra odanın içindeki sırtı dönük pencereye bakan arkadaşıyla karşılaştı.Ancak bulundukları yer mağaraya dönmüştü.Üç orktan oluşan misafirleri vardı ve onlar da hiç vakit kaybetmeden davetsiz ortaya çıkanları halletti.Ne olacağını beklerken mağara zindan olmuştu.Hücrenin parmaklıklarından etrafa baktıklarında başka hücrelerin de olduğunu gördüler.

Diğer hücrelerde bir çok ırktan yaratık bulunuyordu.Her birinde farklı bir canlı vardı.Kötü niyetli bilinen ırklardan da vardı.Hatta dünyada ender rastlanan, canlıları baştan çıkarıcı niteliklere sahip avcı türü olan Diamondel de vardı.

“Sonunda bitti,” diye nefeslendi elf.

“Evet bitti. Bir hücredeyiz sanırım bütün ırklardan kendine koleksiyon yapan bir manyakla karşı karşıyayız.Bir ejderha eksik katalogta,”

“Haklısın,bunu anlamak için etrafına bakmak yeterli,”

İkili sinirli bir şekilde sohbet etmeye devam ederken zindana ulaşmayı sağlayan merdivenlerde bir gölgenin ayak sesleri duyuldu.Gölge büyüdü ve üzerinde büyücü cübbesi olan birisine dönüştü.Siyah cübbenin üzerinde gümüşümsü olarak işlenmiş hayvan motifleri vardı.İnsan tek tek hücrelere bakarak ikilinin önünde olanda durdu.Kapüşonunun içinde kapkara gözleri görünüyordu sadece.Parmaklarında hücrelerin sayılarıyla orantılı yüzükler mevcuttu.

“Demek bizimle oynayan ucube buymuş.” Diye konuştu elf, savaşçıya.

“Ucube! Bizi niye burada tutuyorsun.Seni onun bunu çocuğu…”diye onlara bakan yeni gelene tüm sinirini boşalttı.Hücrenin dışındakinin hal ve tavırları onun sözlerini dikkate aldığını hiç göstermiyordu.Sadece ikiliye baktı ve memnun bir şekilde onların yanından ayrıldı.Üzerindeki elbisenin işlemelerindeki yaratıklar ışıldadı ve giysiden ayrılıp hücrelerin önünde dört tane yırtıcı hayvan canlandı.Bunlar muhafızdı.Büyücü hiç konuşmadan geldiği gibi gitti.

“Bu tiple nasıl başa çıkacağız? Oldukça güçlü gibi görünüyor,”

“Haklısın Swaclon. Biraz zorlanacağız!”

“Zorlanacağız demekle neyi kastediyorsun.Tutsağız ve manyak bir büyücü bize ne yapacaksa çaresizce onu bekliyoruz.Hadi hücreden bir şekilde kurtulduk diyelim de bu büyülü yaratıkları nasıl altedeceğiz?”

“Sen bunları düşünme! Bizi kolye kurtaracak,” Marjuarane boynundaki dört yaprak şekilli kristal yapılı nesneyi gösterdi.

“Benimle dalga mı geçiyorsun! Gördüğüm alalade bir kolye.Nasıl bir özelliği var ki bizi kurtarsın,”

“Bu kolye büyülü… Benimle konuştu ve endişelenmememiz gerektiğini söyledi,”

“Sen ciddi misin.Hadi ordan bence aklını yitirmişsin.Bir kolyenin konuştuğunu da ilk defa senden duyuyorum.Büyülü bir nesne ısınır,ışıldar ne biliyim ya da her neyse… Ama konuşanını da ilk kez senden duyuyorum,”

“Konuştu derken beynimde fısıldayışları gezinip duruyor.Bekle ve gör dostum. Onun bana fısıldadığına göre büyücünün üzerinde gördüğün elbise ve hücrelerin önündeki yaratıklar büyülü… Elbiseyi üzerinden çıkarırsak yaratıklar ortadan kayboluyor ama yok olmuyor.Büyücü bütün gücünü giysisinden alıyormuş. O olmadan bir hiçmiş,”

“Bu anlattıklarını kolye mi ya da her neyse o mu söyledi.Elbisenin ve yaratıkların büyülü olduğu aşikar da büyücünün bütün gücünün elbisesinden geldiğine şaşırdım.Demek elbise çıkınca büyücü tehlike arzetmiyor öyle mi.Ateş topu,yıldırım,uyku büyüsü ne bilim başka bir büyü bilmez mi bu,”

“Bütün hepsini,ilüzyonlarını… elbiseden aldığı güçle yapmış.Aslında üzerindeki bir giysi değil iplik parçası görünümde bizim dünyamıza ait olmayan büyülü bir nesneymiş,”

“Bu dünyaya ait olmayan… Bu da ne demek.Bizim dünyamızdan başka dünyalarda mı varmış.Bunları ben sıkılmayayım diye anlatıyorsun değil mi? Söylediklerin çok ütopik.Sen bu boynundakinin gerçekten kolye olduğundan emin misin?Belki içinde dev bir yaratık vardır.Ne diyorsun sen ya…”

“İster inan ister inanma bunları uydurmuyorum.Bu bahsettiğimiz parça tanrıların boyutuna aitmiş.Orada bulunan bir tanrınınmış.Kolye de tıpkı onun gibi tanrısalmış ki bunu yeni öğrendim,”

“Tanrılar mı… İyice saçmaladın Marjuarane.Onlardan 1450 yıldır hiç ses seda yok.Okuduğum kitaplara göre metamorfoz sırasında bütün tanrılar tüymüş. Tanrı manrı yok dostum bu dünyada.Bence boynundaki seni kandırıyor ya da biz gevezelik ediyoruz.”

“Peki bunları nasıl bilebiliyorum sence.Durup dururken bir anda nasıl uydurabilirim bunları.Onlardan hiçbir işaret yok ama büyücüler güçlerini tanrılardan alırlar.Şayet tanrılar tamamen terk etmişse dünyayı büyücüler nasıl büyü yapabiliyor?”

“Haklı olabilirsin büyücülerin büyü yapma güçlerini tanrılardan aldığı konusunda.Ama onlara ait şu zamana kadar hiçbir işaret görmedim.Sen de görmedin öyle değil mi.Yine eski kitaplardan okuduğuma göre –elflerin kütüphanesi çok büyük de – metamorfoz sırasında büyük bir enerji açığa çıkmış ve bunun bir kısmı dünyada serbest olarak kalmış ki büyücülerin büyü yapmaları içinmiş,”

“Peki bu enerjiyi tanrılar salmışsa…”

“Tamam tanrıları boşver artık. Kolye bizi nasıl kurtaracakmış onu anlat,”

“Büyücü tekrar geldiğinde ben onu boynumdan çıkarıp üstüne doğru atmalıymışım.O da temas ettiğinde elbiseye nesne iplik parçasına dönüyormuş.Ancak bu durum gerçekleştiğinde yani elbise büyücünün üstünden kolyenin dokunmasıyla çıktığında burası tamamen çöküyormuş.Kule gücünü elbiseden alıyormuş.İplik parçasını alır almaz kaçmalıymışız ya da çıkabileceğimiz en yakın yerde bu işi halletmeliymişiz,”

“Ne kolyeymiş be…”

Metamorfozdan önce dünya dört boyuta ayrılmış haldeyken İnsanların boyutu olan Paradruin de Malkierno(*) adında bir genç insan büyücü olmaya kararlıymış…

On sekiz yaşındaki genç, büyücü adayı büyücülük akademisindeki son dersine geç kalmak üzereydi.Akademide, onların sonrası olan konsorsiyumlara girmek için gerekli olan sınava alınabilecek yedi öğrenci seçilecekti.Büyücülerin en yüksek seviyesinden aşağıda olan konsorsiyumun,yüksek seviye olanların sistemine göre her bölgeden gelen yedi öğrenci,kendilerinin bilmediği ancak büyücülerin bildiği bir yere getiriliyor ve orada bir süre daha eğitim görüyorlardı.Ve bunun sonunda seçilen kırk dokuz öğrenciden yedisi sınava girmek için hak kazanıyorlardı.Kalanlara ise iki seçenek sunuluyordu: ya eğitimden vazgeçin ya da devam edin…

Shandrall bölgesindeki akademinin -rengi koyu mavi ve şekli çift kanatlı olan,kenarları beyaz altı tane demir dikmelerle oluşturmuş- kapısı göründü.Dikmelerin üzerine bazı büyücülerin yüzleri işlenmişti.Malkierno o kapıdan giren şanslı biri olduğunu düşünüyordu… Akademinin ustasının konsorsiyumlara girmesi için gerekli olan sınava öncesi eğitime tabi tutulacak kırk dokuz öğrencinin arasına katılacak yedi öğrencisini seçmesi için ihtiyacı olan sürenin son günüydü bugün.Yine de ustalar az çok kimi seçeceklerini öğrencilerine hissettirirlerdi.

O gün Malkierno nun şimdiye kadar geçirdiği 18 yıllık hayatındaki en kötü zamanıydı.Bayan Tierna’ nın dudaklarından ismi dökülmemişti.O gün akademiye devam etmeyeceğinin kararını verdi.
Hayal kırıklığına uğradığı o zaman hiddetine ve kibrine yenik düşüp akademiyi terk etmişti.Yine de az da olsa içinde kıvılcım kalmıştı büyü adına.Seçilemediği için eğitim ve getirisi büyücülüğü elinin tersiyle itmişti.O kadar çok istiyordu ki seçilmeyi… İstediği olmayınca ustasının onun ismini söylemeyen dudaklarını söküp ayaklarının altında ezmeyi arzulamıştı.O gün akademiden öfkesine yenilip ayrılmakla hayatındaki en büyük dönüm noktasını gerçekleştirmiş olup yol haritasından büyüyü çıkartmıştı.Gelecek ise onunla aynı fikirde değildi.

Adada yapılabilecek,hayatının rotasını değiştirebilecek ve ona büyüyü unutturabilecek bir çok unsur vardı.Balıkçıların yanına gidip orada çalışabilir ya da sal yapımında iş bulabilirdi.Çiftlikte de hayatına yön verebilirdi ki onu seçti.Çiftliğin sahibinin kızına aşık oldu, büyüyü falan unuttu ancak kız onunla dalga geçmişti.Babası onu sevdiğine vermediğinden dolayı ona oyun oynamıştı.Babasına mektup yazmış ve Malkiernonun kendisine sarkıntılık ettiğini ve onu kaçırdığını ifade etmişti.Nitekim kız ile Malkierno adanın kıyısına gelmişler ve kızın sevdiği Pinerra tarafından onun kafasına sopa vurulmuş ve sevdiğini sandığı ile onun sevdiği adadan kaçmışlar ve ihale ona kalmıştı.

Malkierno adanın kıyısında kızın babasının adamlarının kovalamacasından kaçarken kendisini harabelerde bulmuştu.Geldiği yer adanın doğu kıyısının sonunda bulunan ve iç taraflara giren sık ağaçların arasına saklanmış bir kulenin kalıntılarıydı ki o nasıl buraya nasıl geldiğini çok sonra anlayacaktı.Adadakilerden çok fazla kişi dillendirmese de uzun boylu ve kızıl saçlı bir kadın büyücü yaşarmış kulede.O zamanlarda korsanlarla ada sakinleri arasında bir savaş olmuş.Korsanların ekibinin içinde etten kemikten olmayan,büyücülerin marifetleriyle oluşturulmuş insandan bozma yönlendirilebilir yapıda mahlıuklar varmış.Bu zorba takımı adaya baskın düzenlediği zaman daha öncelerinde en üst seviye büyücülerin bulunduğu yerden kovulmuş bu büyücü kulesinden çıkıp insanlara yardım etmiş ve korsan gemileri batırıp, suyu yakıp iğrenç mahlukların üzerine boca edip cayır cayır yakmış ancak bu savaştan sağ kurtulamamış.Kimilerine göre bu baskında korsanlar yüksek seviye büyücülerin kuleye yok etmek için paravan olarak kullandıklarıymış.

Kızıl saçlı büyücü,büyü yaparken konsantrasyon esnasında aldığı bir ok yüzünden ve ardından da bir başka korsanın ‘büyülenmiş’ mızrağı yüzünden can vermiş.Onun kulesi yıkılmış ve bedeni yıkıntıların arasında kalmış.Cesedi bulunamamış ama ölümü herkes tarafından kabul edilmiş.

O zamandan bu yana harabelere basan ilk insandı Malkierno.Yüzüne bir anda kulenin yapı taşlarından biri olan,hala savaşın izlerini taşıyan dışı kararmış bir taşın içinden hüzme yansıdı.Onun içindeki karmaşık duygular hızla taşa doğru adımlarını yönlendirdi.Bunda en büyük pay sahibi ise yaşadığı hayata karşı katıksız öfkeydi.Daha önce ruhunun bir yerinde hapis bulunan güç kıvılcımları,hırsları ve tutkuları aniden onu zorlamaya başladı.Onları uyandıran her ne ise kilitlerinden de kurtarmıştı ve önünde duran muhafızları bir bir yıkmış ki en büyük yardımı da hayal kırıklığından almıştı.Karakterinin üzerine güç bulutları çöküp bunların içinden hırs,tutku ve aç gözlülük ruhuna sağnak halinde yağmaya başladı.Artık kafasında iyilik adına yaptığı şeyleri,inanmışlık adına düşündüklerini kötü duygularından boşalan hapse göndermiş ayrıca öfkesi,hayal kırıklığı ve hırsı bütün iyimserliğini,iyi duygularını ruhunun en derin dehlizlerine postalamıştı.Sinsice bekleyen düşman misali –Karanlık olmasaydı iyilik kendi doğasından gayrı meşru karanlık doğrururdu- kötü karakteri içinde var olan iyi olanı lağv edip hayalkırıklığının getirisiyle beraber hiddetine kat kat karanlık kuleler dikti ve sinsilik tamamiyle kimliğini zehirledi.Çok horlanmıştı,çok aldatılmıştı ve inanmışlıkla kendi kendisini kandırmış bu yüzden bu duruma karşı koyacak gücü yoktu.

Bu ruh haliyle taşa dokunur dokunmaz o parçalandı bu sayede içerisinde bir kürenin olduğu açığa çıktı.O, hiç düşünmedi bu kadar kalın bir taşın içinde kürenin nasıl olduğunu ya da bu kararmışlığından nasıl olup ta sıyrılıp hüzmesinin gözlerine gireceğini.Aslında harabelerdeydi ama büyülü ve canlı bir varlık gibi kürenin yaptığı yanılsamanın içinde dolanıyordu ve bunun farkında değildi.Onun dış tarafı saydam bir maddeden yapılmıştı ve titrerken Malkierno ellerini yaklaştırdı.Dokunduğunda onun aurasını ruhunun en ücra köşelerinde ve en köhne yerlerinde bile hissetmişti.Kürenin yüzeyi akışkan hale geçmiş ama şeklinde bir bozulma olmamıştı.Malkierno, içinde grinin tonlarına bürünmüş beş tane kristale iki eliyle temas ettiğinde onların hareketlendiğini ve biribirlerine hüzmeler gönderdiklerini gördü.Aslında kristallere dokunan eller değildi onlar sadece araçtı çünkü nesneler dokunan kişinin ruhunu ve içinde barındırdığı kötü niyetleri sezercesine hareketlenmişti.Hüzmeler dumana dönüşüp,kütle halinde birleşip beş kısma ayrıldı ve her bölüm yüzleri ‘karanlık’ bir saydam suretin önceden ruhuna giyindiği elbiseleri gösteriyordu.Kara cübbeleri üzerinde göreni içine alırcasına çeken bu suretlere Malkierno körlemesine bakıyordu.Bir süre sonra kristaller yok olup şekil değiştirip yine grinin tonlarından mamul madalyonlara dönüştü ve kara cübbeliler tek tek beş tane madalyonun içine girdi.Malkierno bu yanılsamaya gittikçe gömülürken nesneler birbirinin üzerine geçip birleşti ve simsiyah bir madalyon oluştu.Onu aldıktan sonra kürenin içi boşaldı.Ve böylelikle Malkierno yanılsamayı gerçekliğe dönüştürmüştü.Bu sanrıdan ibaret olan dönüşüm kötücül amaçlarının rehberliğinde ruhunda katılaşıp yine orada çözünecekti.

Gerçekte olan ise kürenin içi boştu.Onun içindeki kristaller hırs,aç gözlülük,ihanet,kin ve öfkenin ya da benzer kötü duyguların maddeleşmiş haliydi.Tek madalyon ise katıksız kötücül gücü ifade ediyordu.Yani bu oluşum kötülük dolu kürenin karanlığının maddeleşmiş safhalarıydı ki bunu onun sayesinde gerçekliğe dönüştürmüştü ya da Malkiernonun kötü duyguları olmasını sağlamıştı.
Malkierno ruhuna madalyonu taktıktan sonra –boynunda maddesel anlamda böyle bir nesne yoktu- işaretleri fiziksel özelliklerine,yapısına yansıyıp gözleri irileştikten sonra gri renge büründü ve daha önceki rengi olan maviyle beraber kaynaşıp oldukça korkutucu bir hal aldı.Bu kürenin kötücül aurasına kapılıp ruhuna takarak madalyonu; Ansomal adındaki büyücünün ve şamanın ellerindeki haritaların gösterdiği yapraklara(kolyenin birleşmeden önceki tek tek olmuş hali) ulaşmak ve içlerindeki gücün kendilerine akmasını isteyen beş tane başıboş büyücünün ikisinden çalıp elde ettiklerinde onların gücünü kontrol edemeyip liçlere dönüşen bu silüetlerin içlerinde barındırdığı kötülüğü serbest bırakmış ve kendisine aktarmıştı.Madalyon onun ruhuna liçlerin kötülüğünü salacaktı ve Malkierno onlar tarafından yönetilen bir büyücü olacaktı.

Ansomal ve Malkiernonun ruhu Metamorfoz sırasında ölen diğer büyücülerle beraber o esnada açığa çıkan enerjinin bir kısmının tuttuğu ‘Ölüler Hanı’ adındaki yerde asılı durumda bulunuyor.

İp parçası da tıpkı bu madalyona benziyordu. Swaclon ve Marjuarane i tutsak eden,bir çok ırktan koleksiyon yapan büyücü de tıpkı Malkierno gibiydi.Bir gün kendisini terk edilmiş,işe yaramaz ve kullanılmış hissettiğinde bu iplik parçasını bulmuştu ya da o, bulunmak istenmişti.Nesne onun ruhunu emmiş,güçlü bir büyücü yapmıştı ama insan tamamiyle ruhunu kaybetmişti.Ona güçler bahşetmiş ve bu kuleyi oluşturmuştu.İplik parçasının daha doğrusu onun sahibi olan tanrının dünyadaki gizli müritlerinin bir planı vardı ki bu çeşitli ırklara mensup oldukça güçlülerinden oluşmuş bir ordu kurmaktı.Büyücü de bu iş için kullanılmıştı.

Bu tanrısal parça kişide bulunduğu sürece üstüne bir kıyafet olarak bürünür.Giysi oluştuğunda üzerinde ejderhalar hariç yırtıcı hayvanların onun gücüyle canlanabilen desenleri olurdu.Kişi tehdit algıladığında kıyafet devreye girer ve onu korurdu.Eğer taşıyıcının üzerinde kendisinden daha güçlü tanrısal başka bir nesne varsa onunla işbirliği halinde görünmez bir şekilde olur ancak onun ruhunu ele geçirip güçler bahşemezdi çünkü diğeri daha güçlü bir tanrınındı.Aslında tanrılar bu dünyadan gerçek anlamda gitmişlerdi ama onların ‘emanetleri’ dünyanın bir çok yerine atılmıştı ve kullanıldığında etkileri ölümlülerin dünyasında kendi boyutlarından çok farklıydı.

Bir sonraki gün büyücü tekrar göründüğünde zindanda hücrelerin önündeki yaratıklar elbiseye geri döndü ve tekrar motif haline geçtiler.Marjuarane kolyenin istediğini yaparak onu görür görürmez nesneyi parmaklıklar arasından üstüne doğru fırlattı.Kolyedeki yapraklar havada serbest halde durup ondan çıkan ölümlülerin göremediği siyah renkteki uzantılarla büyücü arkası dönükken elbiseye yapıştı ve iplik parçasının gücünü içine çekti.Elbise iplik parçası haline döndü.Parmaklıklar ortadan kalktı ve ikisiyle beraber diğer tutsaklar kaçmaya başlarken kule çöküyordu.Marjuarane iplik parçasını kolyenin direktifiyle aldı ve diğerleriyle beraber kulenin içinden yukarıdan düşen molozlardan çeşitli akrobatik hareketlerle kurtularak dışarıya çıktı.Büyücü yıkıntıların arasında kalarak öldü.Onun tutsak ettiği Dacassyreye hizmet eden büyücülerden birisinin i adamı da ölen büyücünün bir emici üzerinde deney yapıp onun kanından mamul –o bilmese de iplik parçasının gücünün dokunduğu- bir şişeyi almıştı.

MAYIS 2009



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın fantastik roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Cypraqual Kolye: 14. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual Kolye: 14. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 13. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual Kolye: 13. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 12. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual: Kolye 10. Bölüm
Cypraqual Kolye: 12. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 11. Bölüm
Cypraqual: Kolye 1. Bölüm
Cypraqual: Kolye 6. Bölüm

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ağlasın Güz [Şiir]
Üç Yamalı Bohça [Şiir]
Sensin Yar [Şiir]
Bana Bir Sen Ismarlarsın [Şiir]
Sökük: 3 [Şiir]
Gözyaşı Kırıkları [Şiir]
Kaygan Yol [Şiir]
Perde [Şiir]
Bağ Bozumu [Şiir]
Bütün Dillerime Aykırısın Sen [Şiir]


Osman Altınbaş kimdir?




yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Osman Altınbaş, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.