..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
"Sevgi bilmekten doğar." -Mevlana
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Fantastik Roman > Osman Altınbaş




11 Ocak 2015
Cypraqual Kolye: 11. Bölüm  
Osman Altınbaş
Ametistin içinden çıkan leylak rengi ışınlar madalyona dokundukça belirlenen alanın yukarısında birer birer koyu tonlarda kapalı saydam beş kapı oluşuyordu.Topuzlar arasında yolculuk yapan morun açılmış hali rengindeki ışınlar liçlerin hapsedildiği yere açılan geçitlere temas ettikçe onlar maddeleşip birer birer kapalı halinden kurtuldu.Aynı alemdeki cezalandırılmış olan liçler bir anda ortaya çıkan tek kapıyı görünce beşi de hemen girmek için harekete geçti ancak ametisten çıkan beş tane mor renkli zincir -ölümlülerin dünyasında beş adet ancak lanetlenmişlerin bulunduğu yerde bir adet- kapılardan geçip liçleri tam girecekken ayaklarından yakaladı.


:GIG:
“Büyücünün kulesinin yıkılmasından sonra oradan kıl payı kurtulmuştuk. Ardından, cücenin bize verdiği haritaya göre hareket ederek Laphlan ile buluşacağımız Undewald adındaki bu şehirdeki küçük ormana geldik.Sen yorgunluktan dolayı bir ağaca dayanıp uykuya dalarken ben kamp ateşi yakmak için kullanılacak birkaç şey bulmaya gitmiştim. Sonrasında bu durumdayız.” Dedi Swaclon anlattıklarını sonlandırarak.

Öte yandan Marjuarane elfin söylediklerinin üzerinden defalarca geçiyor düşünceleriyle kafasında ama bu anlatılanları kendisinin yaşadığına dair herhangi bir belirti bulamıyordu.Hafızasındaki kazanı karıştırıyordu ama düşüncelerini zorlayıp karıştırmaya devam ettikçe her çabalayışında yeni bilinmezlere beynindekilerini sunuyordu adeta.Ne Arcwund kasabasını ne orada olanları ne cüceyi ne insanı ne de büyücüyü hatırlıyordu.En çok hafızasında kendine yer edinen elf kızının ağacının onu boğmasına ramak kalmasıydı.Sonrasında ise sırtında başka bir ağacın temasıyla uyanmış, önünde iki ork cesedi ve karşısında daha önce hiç görmediği bir elf ve onun anlattıkları… Bir kez daha kafasında bu düşündüklerini muhakeme ettikten sonra bu durumu daha fazla irdelememeye karar verdi zira onun için önemli olan Dacassyre’ nin o değerli taşını almaktı.

“Sanırım kuleden kaçarken farkında olmadan bir taş falan çarpış olmalı kafama… Haklısın o kaçık büyücünün elinden nasıl kurtulduğumuzu sen anlatınca daha da hatırladım… Ne zaman gelecekti beklediğimiz misafirimiz.Bir an önce şu ini bulmak istiyorum.” Dedi basitçe

“Sevindim o geçici de olsa beni ve yaşadıklarımızı hatırlamama durumundan kurtulmana.Bu arada o taşıdığın kolyeye dikkat et.İkimiz ve onun sayesinde diğer tutsaklarda kaçtık ama… Tanrılara ait bir malzemenin daha neler yapabileceğini kim bilebilir.Bir de şu anda üstünde görünmeyen ama var olan iplik parçası görünümlü zırh var tabii.”

“Haklısın kolyeme ve diğerine de dikkat etmeliyim.Ne zaman gelecek—“ diye devam edecekti ki sözlerine savaşçı, elf onu ‘sus,’ diye parmağıyla uyardı.Sessizce yerinden kalkarak arkalarında bulunan çalılıklara hızlı bir şekilde giderek az önce duyduğu çıtırtının sebebini buldu.Yanında kapişonlu biri vardı.Marjuarane nin yanına geldiğinde;

“Bakalım bizi dikizleyen kimmiş?” dedikten sonra elf kapüşonu indirdi ve şaşkınlıkla geriye düştü.

“Senin burada ne işin var?”
     
“Ben bir prensesim nereye istersem oraya giderim,” dedi yakaladığı sinirle ve ona değil aksine savaşçıya dik dik baktı.Marjuarane onun bakışlarından rahatsız olmuş bir şekilde Swaclona ‘ne iş’ diye işaret etti.

“Tek başına burada ne yapıyorsun.Bizi niye takip ediyorsun.Senin beni sürgün eden babanın yanında ve Recnat denen o elfle… Neyse…” dedi Swaclon,hem kızgın hem de üzgündü konuşurken.

“Sizi takip etmemi sağlayan yanındaki insan. Ne yap—“

“Hey! Orda dur bakalım. Ben seni daha önce hiç görmedim dolayısıyla da seni tanımıyorum. Hem benim bir elf prensesiyle ne işim olur.”

Swaclon da şaşkındı prensesin söylediklerinden sonra. Konuşamadan ikisini takip eden müdahale etti.

“Nasıl ya… Sen beni nasıl hatırlamazsın. Akşam vakti yanındaki, ormandaki keçi yoluna girmiş ve peşindeki iki elften kaçarken kenardaki çalıların arkasından onları izliyordun.Ben seni yakaladım o ikisi iki orkla dövüşürken.Sen bana hiç duraksamadan sanki peşinden birileri koşarmışçasına kim olduğunu ve yardım edecek birine ihtiyacın olduğunu söylemiştin.Ben de iki elfin kovaladığı Swaclonu o ikisinden kurtar, bunun altında kalmaz sana yardım eder demiştim.Ve seninle, benim sizi takip etmem için bana kırıntılar bırakacağına dair anlaşmıştık ama sen yanındaki ile beraber nehirdeki taşların üzerinden geçerken bir anda kayboldun.Orada bir ki gün sizi ararken daha önce aynı yerden geçmeme rağmen görmediğim bir kulenin yıkıntılarından kaçarken farkettim sizi.Nereye gittiniz anlayamadım.”

Bu duyduklarından sonra her ikisi de şaşkındı.Marjuarane nin kafasında bilinmezler çoğalıyordu.Tanımadığı bir elf daha çıkmıştı piyasaya ve diğeri gibi onu tanıdığını,kendisiyle konuştuğunu ve anlaşma yaptığını bile söylüyordu.Savaşçı ne olursa olsun,yaşamadıkları bile olsa ne için burada olduğunu bir kez daha hatırlattı kendine.

“Ah yine aynı geçici sıkıntı. Doğru seninle anlaşmıştık. Ben tam olarak ikinizin arasında ne olduğundan emin değilim ama dediğin gibi prenses,Swaclon bana yardım edeceğine dair söz verdi.Kaybolmaya gelirsek: ikimiz söz ettiğin taşlarda yürürken bir şelale gördük,yorgunduk ve arkasında fark ettiğimiz mağarada dinlenebileceğimizi düşündük.Tabii bu bir tuzakmış büyücünün elinden çıkan.Sen böyle bir şelaleyi görmemişsin çünkü yoktu sadece bizi yakalamak için büyücünün kullandığı bir ilüzyondu.Sonrasında ‘görünmeyen kulesi’ nden zor da olsa kurtulduk.Ve burdayız.” Dedi savaşçı, söylediklerine ise kendisi inanmıyordu.

Casus ikisi arasındaki antlaşmaya bozulmuştu ama onlara buna dair herhangi bir görünüş yüzünden yansıtmadı.Evet, karakteri gereği ve macera için savaşçıya yardım edecekti ama;

“Tamam şöyle oldu,böyle oldu, anladım da prensesim bizi niye takip ettiğini açıklamıyor bunlar.Hem baban nasıl oldu da gitmene izin verdi?”

“O izin vermedi ki ben habersizce kaçtım.Bana niye böyle davranıyorsun,ben senin sürgün yemeni ister miydim.Benim Recnat gibi birini sevmediğimi ve sen den başkasını… Babam ikimizi öğrendi ve hiçbir şekilde bunu onaylamadı.Benim senin de bildiğin gibi Recnat denen asilzadeyle evlenmemi istiyordu ama ben seni sevdiğim için bunu istemiyordum.Babama karşı çıktım lakin beni seni kullanarak zorladı.Bana dedi ki: ‘Eğer Recnat ile evlenirsen casus sevgilini krallıktan sürgün ederim ve ölümden kurtulur ama aksini yaparsan onu zindana atarım ve orada aniden canını veriverir.’ Ona dedim ki kızgınlıkla; ‘Swaclon, senin için bu kadar değersiz mi.Krallıktaki en iyisi o. Nasıl bir anda paçavra gibi benim yüzünden onu atarsın.Bunu yapamazsın baba.’ Bana güldü ve; ‘Hah! Ben bir kralım her zaman casus bulurum ve en iyisi yaparım.Sen benim için her şeyden önemlisin. Senin mutlu olmanı istiyorum.O yüzden canım kızım dediğimi yapacak ve Recnatla evlenmeyi kabul edecek ve ben de sözümü tutup casusu sürgün edeceğim bir daha krallığıma ayak basamayacak.Bu da son sözümdür sana.’ Ne kadar çabalasam da daha fazlasını elde edemedim.Biraz daha üsteleseydim sen burada olmazdın şimdi.Bundan dolayı sürgün oldun.Seni niye takip ettiğimi de biliyorsun.”dedi yüzü konuştukça ne kadar farklı denizlerin dalgalarından da gelse duyguları hep aynı sahile vuruyordu.

Marjuarane açısından bu konuşulanların önemi yoktu.Kafasındaki ordan oraya kartopu misali savrulan düşünceleriyle haşır neşirdi.Casus ise prensesi sonuna kadar dinlemiş, bir süre sessizce ve dalgınca etrafa bakmıştı.

“Yani benim için kaçtın. Recnatla evlenmeyeceksin öyle mi.Baban deliye dönmüştür ve seni bulmaları için kesinlikle birilerini takmıştır ardına ki bunlar eminim gizli işleri benim gibi halledenlerden.Benden ayrı olarak her türlü yolu kullanarak tabii.Peşindekiler eninde sonunda seni dolayısıyla beni bulacaktır.Onlar iyi iz sürücüdür.Düşünüyorum da şimdiye kadar seni nasıl bulamadılar anlamış değilim.”

“Babamın gizli işlerini yapanlar m? Onlar da kim?”

“Sonuçta Wairacas bir kral diğer kanadınki gibi.Bahsettiklerim dört kişi. Kimse sütten çıkmış ak kaşık değil yani baban da öyle. Dacassyrenin ‘Kızıl Göz’ adındaki grubuna mensup adamlarla işbirliği içinde olanlar bu söz ettğim dört kişi ve baban da diğer kanadınki de buna dahil. İki kanadın kralı da ejderha ile anlaşma halinde olmak zorunda yoksa tahtta oturamazlar.Beni anladın mı!”

“Yani anlattığına göre bizi asıl yönetenler elfler değil ejderha ve adamları öyle mi? Peki ben saraydayım ama hiç ejderhanın adamını görmedim.Sonuçta onlar elf değil, haklı mıyım?”

“Sana anlattıklarımı bilen çok az kişi var.İçinde elf olanlar da var,insan,cüce daha farklı ırklardan olanlar da var.Elf görünümünde ejderhanın adamı olan babanın danışmanları da var.Neyse artık sözde krallık beni ilgilendirmiyor.”

“Bu nasıl olur. Babam nasıl böyle davranır.Halkına bunu nasıl yapa—“

“Aranızdaki koyu sohbete girmek istemem ama karşıdan bize doğru biri geliyor.” Dedi işaret ederek Marjuarane.

Diğer ikisi geleni gördükten sonra sustu.Laphlan konuştukları vakitte söylediği yere gelmişti.Prenses Desurun’ u görünce savaşçı ve casusa ‘bu kim?’ diye sorarcasına bakış attı.Bunu fark eden prenses;

“Ben Doğu ve Batı kanadı olarak ikiye ayrılmış elf krallığı Diameldin doğusunun prensesiyim,”

“Vay be… Daha önce bir elf prensesi görmeye vakıf olamamıştım. Hadi be… Bir prenses hem de elf… Şaka yapmayı bırakın bu kapüşonlu hanım efendi kim?” dedi gülerek Laphlan.

“Doğru söylüyor.O, bir elf prensesi. Bizimle beraber. Senin gelip gelmeyeceğine dair içimizde şüphe yok değildi ama burada olarak sen bunu çürüttün.Bize neler anlatacaksın?” dedi düz bir şekilde Swaclon.

“Beni affedin. Hiç beklemiyordum böyle bir karşılaşmayı.Sözlerimi mazur görün.(Eğilip selam vererek) benim adım Laphlan,” dedi mahcup bir şekilde.Sonra sözlerine; “Dediğim yerde bana bilgiyi verecek kişiyi buldum.Onunla konuştum.Bana aradığımız kişinin Moorchalt bölgesinin başka bir şehrinde ki burası adı kötü bir şöhretle anılan doğunun en berbat şehrinin batı komşusu olan bir yerde bulunduğunu söyledi.Bu şehirde yaşamak daha güvenli tabii ama Dacassyre’ nin ‘Kızıl Pençe’ adındaki şövalye takımının karargahlarından biri burada.Onlar her gün devriye atıyorlar .Bizim bunlara dikkat ederek herhangi bir olayla karşılaşmadan topraktan yemek kapları yapan insanı bulmak zorundayız.”

“Sana söylenilen yer bulunduğumuz yerin ne kadar ya da kaç günlük mesafesinde?”

“Şu an Undewald şehrindeyiz.Burası Parcland bölgesiyle bizim gideceğimiz yerin ait olduğu bölge olan Moorchalt ile sınır diyebilirim.Küçük ormandan sonra düz bir ova var.Önümüze çıkacak olan dağı geçtikten sonra Moorchalt bölgesindeyiz.”dedi dinleyenlerine, sanki anlatış şekli yeni edindiği bir bilgiyi sunan biri gibiydi.

“Çok fazla bir gün alacağa benzemiyor anlattıklarından.O zaman bir an önce gidelim, daha fazla bekleme yapmadan.Sen kardeşine ben de almak istediğime kavuşayım.(İkisine göz kırparak) Elfler de maceraya kulaç atsın.” diye söyleyip hareketlendi Marjuarane ovaya giden tarafa doğru.Orman küçük olduğu için ovanın başlangıcı seçilebiliyordu ağaçların arasından az da olsa.

Dörtlü önde üç erkek arkada kapüşonlu prenses yürümeye başladılar.Hem ilerliyorlar hem konuşuyorlardı ancak prenses suskun ve casusla ettikleri sohbetlerinden dolayı düşünceliydi.Onları takip ediyor ama konuştuklarına dahil olmuyordu.Sadece dinlemekle yetiniyordu.

“Topraktan yemek kapları yapan adamımızın yeri tam olarak neresinde şehrin?” diye sordu Swaclon ovaya ayak basmışlarken.

“Bana anlattığına göre bu şehir doğudaki diğerlerinden farklı olarak mesken bakımından daha fazlasına sahipmiş.Onun yeri,orada söz sahibi olanlardan sadece bulunduğu yerde belli bir gücü olan Niakaf adındaki birinin evinin bulunduğu sokağın sonundaki yoldan dönülünce karşımıza çıkacak olan küçük bir Pazar yerinde bulunan bir dükkan.Söylediğine göre burada daha çok sergilerini yere hazırlayanların yaptığı ticaret oluyormuş.Yani hedefimiz ordaki bi kaç dükkandan biri.”

“Peki şu şövalye takımının karargahı nereye düşüyormuş?”

“O konuda herhangi bir şey söylemedi bana ama şunu ifade etti.Doğu üç bölgeye ayrılıyormuş ve Moorchalt bölgesinin sorumlusu ‘Kızıl Göz’ grubundan Lord Thalmane adında biriymiş.”

“Lord Thalmane ismini bilmenin ne anlamı var ki. Niye sana bunu söylemiş?”

“Şöyle düşündüm de bunu söyleyerek şunu anlatmak istemiş olabilir.O zaman ejderhanın sadece insanlardan oluşan askeri kanadı kızıl pençe, yönetici kanadı kızıl göz grubunun emrinde.”

“Şu an için Laphlan kardeşim bu çıkarımında bi anlam ifade etmiyor.Öyle değil mi?” diyerek Marjuarane e baktı ama savaşçı elf ve diğerinin sohbetine katılmamıştı.Swaclon;

“Dostum sen ne düşünüyorsun.Sen de katılsana bize.Bekliyorum,bekliyorum ama herhangi bir şey söylemiyorsun.” Dedi sitem ederek.

“Kusura bakmayın arkadaşlar kafam biraz meşguldü de o yüzden size katılamadım.Ne diyordunuz.”

Marjuarane diğer ikisi konuşurken kolyenin iplik parçası hakkında beynine fısıldadıklarını dinlemişti.Tanrısal malzemeden edindiği bilgileri yeri gelince kullanmak üzere hafızasında ‘iplik parçası’ adı altında daha önce açmış olduğu bir odaya –ihtiyaç olunduğunda acil kullanılacak şekilde- sanki savaşta konumlandırma konusunda masanın üzerine serilen plan misali yerleştirdi.Sonra da iki yoldaşı arasındaki konuşmaya dahil oldu.Prenses sessiz sessiz ovada yürüyüp kafasında yurduna dair ve Swaclona dair düşüncelerle onları izlerken birkaç küçük böceğin ölüsüne basıp geçmişti.Yol arkadaşları dağın başlangıcına yaklaşıyorlardı.Bir süre daha yürüdükten sonra bir anda kendilerini aşağıya düşerken buldular zira yürüdükleri yer çökmüştü.

Prenses Desurun böcek ölülerine basıp geçtiği anda onların ilerisinde bir yerde arazinin altından bir kafanın yarısı çıkmış ve onları fark etmişti.Hemen aşağıya inip dağın eteklerine doğru açılmış olan koridorda yürüyüp alt katmanlarda büyük bir tahtta oturan ucube yaratığın yanına gelip haber vermişti.İğrenç yaratığın duyduklarından sonra dudaklarında gülümseme oynaşmıştı.’Nerdeyse bir haftadır insan eti yemiyorduk.Hadi bakalım sizi kokuşmuş yaratıklar misafirlerimizi karşılama hazırlıklarına başlayalım.’ Diyerek sinsi sinsi sırıttı.Hemen adamlarına emir verip ağızı açık kafesi işaret verildikten sonra yani böcek ölülerine basıldıktan bir süre sonra arazinin çökecek olan yol arkadaşların düştüğü yere yerleştirmişlerdi.

Dörtlü ne olduğunu anlayamadan toz toprak içinde bir kafesin içinden parmaklıkların arasındaki boşluklardan etrafa bakıyorlardı.Kafesin dışındaki daha önce görmedikleri tıknaz yaratıkların iştahlı bakışları sağlam köklerden oluşmuş parmaklıklar arasından üzerlerine hücum ediyordu adeta.

“Bunlar da ne?Böyle küçük ve pis yaratıkları daha önce hiç görmedim.” Dedi canı sıkılarak savaşçı.Diğerleri de şaşkınlıkla onları hapsedenlere bakarken köklerin tabanından çıkan uzantılar onların ayaklarına doğru hareketlendi.Etraflarında salınan büyülü sesin esintisinin arasına onların kafesin gerisine giden ayaklarını sürümelerinin sesi karışırken köklerin içlerinden çıkan örümcekler bu uzantıların üzerine yolcu olarak biniyordu.Bir kaç tanesi de kafesin parmaklıkları arasını örüyordu.Marjuarane ve Laphlan kılıçlarını çıkarmış ayaklarına dolanan kökleri kesiyorlardı.Swaclon ve prenseste yaylarıyla örümceklere vuruyorlardı ama gitgide hareket edemez hale geliyorlardı.Nerdeyse örümcekler araları kapatmış uzantıların üzerinden yol arkadaşlarının elbiselerine tırmanmaya başlamıştı.Marjuarane hemen beynindeki ‘iplik parçası’ adı altındaki odaya girip masanın üzerine serdiği küçük kağıtlara hücum etti.Dudaklarından ‘Mia Rander’ diye iki kelime süzüldü.Ardından da ‘Animres’ dedikten sonra üzerindeki görünmeyen elbiseden minik bir kaplan figürü şeklindeki saydamlık çıkıp kılıcın kabzasına doğru yönelirken alevlendi ve oraya yerleşti.Savaşçı kılıcını her hareket ettirdiğinde nesne ateş saçmaya başladı.Diğerleri örümceklerle uğraşırken Marjuarane kılıcına iplik parçası ve dolayısıyla kolyenin verdiği güçle bütün ağları onun darbeleriyle alevler içinde bıraktı ve kökleri örümcekler dahil ateşler içinde bıraktı.Diğerlerinin soran bakışlarına ‘sonra’ dedi.Kurtulduktan sonra özellikle de kılıçtan kaçan pis yaratıkların bazıları yol arkadaşları tarafından etkisiz hale getirildi.Kaçanları takip ederek onların girdiği dağın altına giden koridorlara ayak bastılar.Takip devam ettikçe daha da koridorlar ilerliyor ve dağın altındaki yürüyüşleri hızlanıyordu.Nihayetinde küçük yaratıkların nereye kaçtıklarını buldular.Onların girdiği kapıdan girince geniş bir alana çıktılar.Yaratıklar onlardan daha büyük bir yaratığın oturduğu tahtın önünde viyaklayıp duruyorlardı.Tahtta oturan Ork yol arkadaşlarını görünce hemen hareketlenip odanın diğer çıkışından sıvıştı.Dörtlü hemen onun ardına düşüp küçük kirli yaratıkları orda bıraktı.Ork kaçtıkça kaçtı en sonunda büyülü sesin esintisinin sahibine yani büyücü başka bir orka onları getirdi.

İki elf orku görür görmez oklarını salmıştı ancak onlar yaratığa isabet etmeden görünmez bir duvara çarpıp düşmüştü.Büyücü ork yeni bir büyüye başlamadan Marjuarane kolyenin iplik parçası hakkındaki fısıldadıklarından bir parça daha alarak önce ‘Animres’ ardından ‘Mia Rander’ dedi.Kabzadaki kaplan deseni tekrar figür halinde ordan çıkıp savaşçının üzerindeki görünmez elbiseye döndü.Savaşçı hiç duraksamadan Önce ‘Mia Rander’ ve hemen akabinde ‘Puchander’ dedi.Küçük bir vaşak figürü üstündeki ölümlülere görünmeyen elbiseden çıkıp onların bulunduğu yere atlayınca normal bir hayvan şekline dönerek büyüdü.Hiç beklemeden direk büyücünün üstüne atladı ve orkun ördüğü duvar bu büyülü yaratığın darbesiyle çatladı.O daracık oluşan boşlukları gören ve bu gördüklerinin şaşkınlığını hemen üzerinden atıp tekrar orka kanalize olan Swaclon ve Desurun bir kez daha oklarını saldılar ve yaratığı bu sefer avladılar.

Ork büyücüsü, savunmasız kalıp defalarca elflerden yediği oklar yüzünden tahttan düşerek karanlıkla kucaklaşırken yol arkadaşlarının peşlerine düştüğü diğeri ise çoktan sıvışmıştı.Laphlan, kovaladıklarının ardına düşmek için hareketlenmişti ki Marjuarane onu durdurdu. Bu arada iplik parçası üzerinde bulunanın hakimiyeti altında bu ölümlülerin dünyasında ondan bağımsız hareket edemeyen büyülü yaratık vaşaktan savaşçı hariç diğerleri uzakta duruyordu.Somut anlamda bu dünyada bulunabiliyorken soyut anlamda diğerleri puma,çita ve kaplan ile kendi alemlerinde yaşıyorlardı.Ölümlüler her hangi bir şekilde onları öldüremezler ancak iplik parçasına sahip olanın isimlerini zikretmesine gerek olmadan bu dünyada kalmamalarını sağlayacak şekilde zarar verirlerse kendi boyutlarına gönderebilirlerdi.Bunların Cypraqual dünyasına maddesel anlamda uyum sağlama şekilleri hayvanların formuydu.Öte yandan kendi alemlerinde ise tipleri farklıydı.

“Arkadaşlar kovaladığımız ork gitmiş bulunmakta. Peşine düşüp onu yakalamamız bana gereksiz görünüyor.Vaşağı peşinden göndersem de bir şey elde edeceğimizi sanmıyorum.Ayrıca bu kadar korkmayın; kolyenin bana fısıldadığına göre onlar sizin için tehdit oluşturmuyor.O yüzden ürkmeyin,” dedi savaşçı güven verici ifadeyle.

“Peh! Bak şimdi çok rahatladık bunları senden duyduktan sonra. Umarım sen de kendi kontrol altındasındır dostum.Kolyenin seni ele geçirmesine izin verme,” diye onu uyardı dudaklarına biraz da alay serpiştirerek Swaclon.

“Sen merak etme dostum,ben kendimden eminim öyle bir durum olmayacak,” dedi gülümseyerek.

Orku kovalarken girdikleri koridorlardan birinde yürüyorlardı.Önlerinde vaşak,yanında Marjuarane varken diğerleri de ikisinin arkasındaydı.
“Birbirimize bu yolculukta güvenmemiz gerek.Savaşçı bize tam olarak bu dediğinin ne olduğunu ya da kolyenin sana fısıldadıklarını bize anlatabilir misin?Seninle ilerlerken neyle karşılaşacağımızı bilelim ki bir sıkıntı yaşamayalım,” dedi Laphlan

Marjuarane,vaşağı keşif için ileri gönderdikten sonra geriye onların yanına geldi.

“Sizin göremediğiniz bu büyülü yaratıkların biçimsel desenleri olan bir zırh var üzerimde.Aslında iplik parçası şeklindeki bu tanrısal malzemeyi taşıyanların üzerinde zırh olarak görünüyormuş ama bendeki bir diğer tanrısal nesne kolyenin gücü sayesinde bu kalkıyormuş ve de siz göremiyormuşsunuz.Beynimdeki fısıltıların bana ilettiği kolyenin gücü öbüründen büyükmüş, o yüzden onun kontrolü altında hareket ettiği için böyle oluyormuş,”

“Ya kolye olmasaydı,”

“O zaman kötü karakterli biri misali iplik parçasının karanlık gücü ortaya çıkıyormuş.Ve taşıyanın ruhunu ele geçirip, kendi gücünün esiri yapıp onu kontrol edebiliyormuş,Eğer bir kişi bu tanrısal malzemeyi kendisinden daha güçlüsü olmadan üstünde taşırsa zırh olarak belirginleşip hayvan desenleri de üzerinde oluyormuş.Artık onu kullanacak kötü kişilikli birine dönüşeceği için hayvanların kontrolü de karanlık yüzünü gösterecek,”
Onlar koridorlarda konuşmaya devam ederlerken dağın altlarında bir yerde başka bir insanın yol arkadaşlarının duyamadığı ayak sesleri eskiden cüce krallarından birinin tahtının bulunduğu salon olan varış noktasına doğru ilerliyordu.Metamorfozdan yaklaşık bin yıl sonra saklandıkları yerlerden çıkan orklar ve yandaşlarının cücelerle yaptıkları uzun süren kanlı savaşlardan sonra sakallı,tıknaz yaratıklar bu dağın altından sürülmüştü.Onun ulaşmak istediği salonda şu anda üç tane kara cübbeli büyücü gelecek olanı bekliyordu.Yüzleri görünmüyor ve üzerlerine giydikleri şekli bol koyu cübbelerden dolayı da fiziksel görünüşleri seçilemiyordu.Bu dünyada yaşayan en güçlü büyücülerden olan şu an salonda bekleyenler doğunun hakimi kırmızı ejderha Dacassyreye hizmet edenlerdi ve burada buluşmalarının bir anlamı vardı.Üçü de üçgen şeklinde konumlanmış olup ortalarında dış tarafı granitten yapılma ve iç kısmı buna uygun daha yumuşak bir maddeden olma bir kaide görünüyor ve üzerinde de içerisinde kabarıklığından dolayı ne olduğu belli olmayan bir örtü bulunuyordu.Büyücüler, aynı anda birbirlerine bakış atıp hareket ederek ve aynı ismi telaffuz ederek üstünde bazı işaretlerin resmedildiği –ki bunlar koruma için olandı- örtüye dokunup bir anda kaldırdılar.Çok güçlü olmalarına rağmen hemen geri çekilerek kaidenin üzerine örtüyü örterek getirip koydukları ametist taşından gelecek olan ışıltılardan kendilerine korudular çünkü kaidenin bulunduğu yeri daha önceden sahip oldukları güçleriyle sınırlandırmışlardı.Kendilerini taşın etkilerinden korudukları bölgeden ayrı duran büyücüler yine birbirlerine rahatlamış bir şekilde bakış attılar.

Kaidenin üzerinde bulunan ametist taşı metamorfoz sırasında belli bir plan doğrultusunda tanrıların yeni oluşan dünyanın çeşitli yerlerine savurdukları malzemelerinden birisiydi.Onlar gittikten sonra büyü dünyada kalmıştı sebebi ise o oluşum esnasında açığa çıkan enerjinin bir kısmı ve tanrılara ait olan malzemelerin verdikleri güçtü.Bunlar ölümlülerin boyutunda kristalimsi taşlar olarak bulunuyordu ancak sahipleri olan tanrıların boyutunda ise şekilleri çok daha farklıydı.Hatta bir kaçında onlar tarafından cezalandırılan bazı kötücül yaratıkların maddesel formları ölümlülerin boyutuna uygun olarak bu kristalimsi taşların içinde saklanmıştı.Son birkaç yüzyıldır dünyadaki biçimiyle bu tanrısal kristaller yavaş yavaş kendilerini önceden yapılan plan doğrultusunda göstermeye başlıyorlardı. Bunlardan biri olan ametist taşı büyücüler tarafından bulunmuş ya da bulunmak istemiş ve üzerinde araştırma yapılarak üstünde korunma işaretlerinin bulunduğu bir örtüyle getirilmişti.Amaçları efendileri kırmızı ejderha Dacassyreye çok daha güçlü hizmetkarlar oluşturmaktı.Ejderhanın bir şey planladığını tahmin ediyorlardı ama Dacassyre bile bunu onlardan saklamıştı.

Üç güçlü büyücü, sapının başlangıcından koyu olarak devam edip uç taraflarına doğru gittikçe açılan topuzları gri asalarını belirledikleri alanın gerisinden kaideye doğru yataylandırarak tuttular.Onlar sınırlandırılan alana girer girmez ellerinden kurtulup topuzları ametist taşına dokunmayacak şekilde kaidenin üzerinde havada serbest halde yerleşti.Büyücülerin asaları taşın yaydığı morun daha koyu hali olan rengindeki ışınların içine girmişti.O esnada büyücülerden biri salonda bulunan kırık dökük tahtın üstündeki Dacassyre nin emriyle aldıkları beş emici klanının şeflerinin kanlarının bulunduğu kadehi aldı.Asaların topuzlarının ışınların içinde bulunduğu süre arttıkça birbirleri arasında gidip gelen ışınlar yavaş yavaş renk anlamında açılmaya başladı.Büyücülerden bir diğeri de cebinden çıkardığı madalyonu taşın üstüne doğru attı ve nesne onun üzerinde topuzlardan gelen ışınların içinde dönmeye başladı.

Bu madalyon metamorfoz gerçekleşmeden önce Malkierno adındaki bir büyücüye aitti.İçerisinde beş liçin gücünün barındığı bu nesne ve benzer büyülü materyaller -tanrılarının kendi aralarındaki münakaşalarının doğurduğu metamorfoz adındaki o devasa depremde açığa çıkan enerjinin bir kısmı dört dünyada yaşayan içlerinde Malkierno ve Ansomal adındaki ve diğer güçlü büyücülerin yok olmalarını engellemek için vadedilen zaman kadar ruhlarının konulduğu ‘Ölüler Han’ ına girerken onların sahip oldukları- dünyada kalmıştı.Eski bir eşya misali liçlerin gücünün bulunduğu madalyon öksüz bir çocuk gibi bir kenara atılıp öylece bırakılmıştı ta ki günlerden bir gün bir başka büyücü onu bulana kadar.Nesne, uzun yıllar o taşıcıdan bu taşıyıcıya gide gele kendini muhafaza etmişti.Yeni bir taşıyıcı daha bulmadan bu üç karanlık büyücünün birleştirilmiş gücü sayesinde liçler tamamen hapsedilip lanetlenmişlerin bulunduğu yere gönderilmişti.

Ametistin içinden çıkan leylak rengi ışınlar madalyona dokundukça belirlenen alanın yukarısında birer birer koyu tonlarda kapalı saydam beş kapı oluşuyordu.Topuzlar arasında yolculuk yapan morun açılmış hali rengindeki ışınlar liçlerin hapsedildiği yere açılan geçitlere temas ettikçe onlar maddeleşip birer birer kapalı halinden kurtuldu.Aynı alemdeki cezalandırılmış olan liçler bir anda ortaya çıkan tek kapıyı görünce beşi de hemen girmek için harekete geçti ancak ametisten çıkan beş tane mor renkli zincir -ölümlülerin dünyasında beş adet ancak lanetlenmişlerin bulunduğu yerde bir adet- kapılardan geçip liçleri tam girecekken ayaklarından yakaladı.Ve onların sahip olduğu saf kötülüğün gücünü çekip taşa nakletti.Üç büyücünün izlerken fark etmediği ise cezalandırılanların yerinde iken kristal zincirlerden çıkan ufak uzantıların liçlerden çok daha fazla kötü güce sahip olan Charmalle adında bir başka lanetlenmişin gücünü de çekip taşa göndermesiydi.Bu yaratık zaman ilerledikçe bu sayede kendini ölümlülerin dünyasında şekillendirecekti.
Liçlerin gücünü çektikten sonra zincirler tekrar ametiste döndü ve kapılar dolayısıyla da onlar yok oldu.Madalyon da toz hainde taşın içine döküldü.Bu tanrısal malzeme liçlerin gücünü ve büyücülerin fark etmediği karanlık bir tanrı tarafından lanetlenmiş olanı da içine almıştı.Bunlar olurken beklenilen insan da gelmişti.

“İstediğimizi getirdin mi?” diye fısıldadı bir tanesi.Taşın gücünden etkilenmemesi için onu salonun dışına çıkarmışlardı.

“Eee-vee-tt ef-ef-en- dim, ge-tir-dim,” dedi büyücülerden kendisine bir şey yapacaklarını bekler korkusuyla.Elinde tuttuğu içerisinde elf,insan ve cüce dahil,dünyada çok nadir bulunan ırklar da dahil on tanesinin kanının karıştırıldığı ‘sıvı’ bulunan kavanozu hiç duraksamadan verdi onlara.

“O, çatlak büyücü Lossimo sana nasıl verdi bunu?”

“Ooo verme-me di ki.Be—“

“Titremeyi kes! Sana bir şey yapmayacağız! Doğru düzgün anlat şunu,”

“Ben sizin bana söylediklerinizi ona ilettiğimde beni hemen yakaladığı diğer ırkların tek tek konulduğu parmaklıkların içine attı,”

“Nasıl vermez sana. Aslında aptal ilüzyon testlerine kendisini sokacaksın. Zaten Dacassyrenin bize verdiği emirle biz ondan istedik farklı farklı ırkları toplamasını,kanlarını alıp sahip olduğu o büyülü nesneyle güçlendirmesini.Eğer bunu yapabilirse ona Büyücüler Meclisinin alt üyelerinden biri olabileceğini söylemiştik.”

“Bence onun aklını çelen üstündeki o desenlerin bulunduğu elbisenin gücüdür.” Dedi sinirle biri.

“Sonra o üstündeki bahsettiğiniz elbisedeki desenler canlanıp hayvan şeklinde parmaklıkların önünde muhafız durdular—“

“Uzatma artık, onları biliyoruz.Sen kavanozu nasıl aldın onu söyle!”

“Bir gün onun illüzyon testlerinden geçmeye vakıf olmuş bir insan ve bir elf düştü parmaklıkların ardına.Bir sonraki gün ise insan boynundaki kolyeyi çıkarıp parmaklıklardan büyücüye doğru fırlatınca bir anda nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde büyücünün üzerindeki elbise ortadan kayboldu.Hayvanlar yok olurken de kule çökmeye başladı.Ben de o esnada kırılmadan kavanozu alabildim,”

“Kolye neye benziyordu?”

“Çok seçemedim ama şekilli kristaller vardı.”

“Şekilli kristaller… Sence Enpheiram, bu kolye şu batının sahibi Siyah ejderhaya hizmet eden dişi büyücü Sameria’ nın aradığı olmasın.Söylentilere göre uzun süredir haber alamadığımız Chrubergine şehrindeki şu kızıl büyücü ondan çalmıştı ya… Hani kırmızı ejderha Allinord’ dan almasını istemiş o da bir başka büyücüye söylemiş, o alamayınca kırmızı kendisi müdahale etmiş ama o da becerememiş ya… Anlatılanlara göre ejderha alev kusunca kolyeyi taşıyan bir anda yok olmuş…”

“Duyduğuma göre Chrubergine şehri hayalete dönmüş,”dedi sesi dişi olduğunu gösteren bir diğer kara.

“Aman boşverin, o olmuş bu olmuş biz işimize bakalım.” Dedi önceki konuşanın Enpheriam diye hitap ettiği.

“Yani Lossimo öldü öyle mi.Diğer tutsaklara özellikle kolyeyi taşıyana ne oldu?”

“Efendim o kadarını bilmiyorum.Ben kavanozu alıp hızla kaçıp gittim.”

“Neyse…” dedikten sonra kara cübbelilerden biri insana orada kalmasını söyleyerek ondan elindekini alıp ametistin gücünün döndüğü yere tekrar geldiler.

Karalardan biri tahtın üstündeki kadehi tekrardan aldı ve kaidenin etrafında belirledikleri alanın içine döktü.Kavanozun içindekini de bir diğeri aynı bölgenin farklı bir yerine döktü.Taşın çekim gücüyle kanlar birbirleriyle karışarak ve akışa geçerek tekrardan kaidenin etrafında birleşti.Onun üstünden tırmanarak taşın içine ulaştı.Ametistin damarlarında gezindikten sonra hem lanetlenmişlerin gücünün hem de iki tane tanrısal malzemenin gücüyle yüklü kan üst taraftaki taşın bulunduğu yerdeki delikten kaidenin içindeki yumuşak maddeye yerleştirilen bir diğer kavanozun içine döküldü.Büyücüler hemen örtüyü ametistin üzerine sahibinin ismini bir kez daha aynı anda söyleyerek -ad tek bir ses gibi çıkmalıydı- atıp kapattılar.İyice sarmalayıp kaideden indirdiler.En son olarak da üstündeki bölgeyi açıp içinden kavanozu aldılar.

Karanlık büyücüler ametistin ve bir nebze de olsun iplik parçasının etkisiyle beraber liçlerin gücünü karıştırılmış kana yükleyerek ölümlüleri değiştirme gücüne çevireceklerdi.Tekrar insanın yanına geldiler.

“Bu, içerisinde sıvı bulunan kavanozu iki gün sonra Valbritma şehrinde olacak olan Lord Thalmane’ nin oğlu Gillantirre ye vereceksin.Ona bizim gönderdiğimizi ve bunu içtiği takdirde bizden istediği ‘Çok güçlü olmak istiyorum!’ arzusunu gerçekleştirebileceğini söyleyeceksin.Tabii her gücün bir bedeli vardır; içtikten sonra kan arzusu duyacak.Kurbanlarından kanı alması için onları boyunlarından ısırması gerek.Ancak bu sayede açlığını giderebilir.Hayal bile edemeyeceği güçlere sahip olacağını söyle ona.Ayrıca hizmet ettiğinin Dacassyre olduğunu da hatırlat.Çok yakında onunla görüşeceğimizi de söyle.Son olarak burda konuşulanları ve Enpheiram ismini unut.Bu kavanozu ivedilikle götür ve canından daha fazla koru zira bunun bir damlasını bile harcarsan seni öyle bir şeye çeviririz ki… Sen düşün…”

İnsan son söylenenleri duyduktan sonra titreyerek koşarak gitti.

“Böylelikle o kendini beğenmiş Thalmane dersini alacak,” diye yankılandı büyücülerin sesi salonda.

Onların bilmediği ise hem kullanılan tanrısal malzemelerin ne tür sonuçlar doğuracağını tahmin edememeleri hem de bu kan dönüşümü sayesinde bu boyuta ait olmayan çok güçlü bir karanlık yaratığın,lanetlenmişin ölümlüden ölümlüye taşınacak olması yoluyla kendini şekillendirebilecek daha doğrusu ısırılınca dönüştürülecek birinin içinde var olabilecek olması…

Cypraqual Dünyası karanlık bir çağa girmiş ve yapısı çoktan değişmeye başlamıştı.

Lord Thalmane’ nin oğluna mesajı iletecek olan haberci dağın çıkışındaki mağaradan şehre doğru yol alırken diğerleri dağın öbür tarafından buldukları çıkıştan etrafını dolanarak aradıkları adamın bulunduğu şehrin kapısına doğru yaklaşıyorlardı.

Marjuarane, yanındakilere kolyenin fısıldadıklarını anlatmıştı.İfade etmediği ise nesnenin verdiği başka bir gücün ne olduğuydu.Kolyenin hayvanların çağrılması için söylenen isimlerin tersi söylenildiğinde onun kılıcına bahşedeceği dört elementin gücünden bahsetmemişti.Niteki kaplanın ateş etkisini kılıcına verdiğini kafesten kurtulurlarken görmüştü.Kılıcının kabza kısmına baktığında kaplan deseninin orada olduğunu da fark etmişti.

Dörtlü dağdan çıkarken bu dünyada kalabileceği süreyi bir daha çağrılacağı zamana kadar tamamlayan vaşak görünmez elbiseye dönmüştü.

Doğu üç bölgeye ayrılmıştı; Birinci bölge Parcland yol arkadaşlarının girmek için yürüdükleri şehrin bölgesi Moorchalt ve bir diğeri Wrendruk Denizine bakan kıyı şeridindeki yerlerdi.Bu bölgelerde çoğunluk insanlardan oluşuyordu ve tamamıyla Dacassyrenin adımlarının yönetimindeydi.Belli yerlere konuşlandırılmış Kızıl Pençe askerleri asayişi sağlarken Thalmane gibi Lordlar ise yönetimi sağlıyordu.

Prenses ve casus arkada ve iki insan önde ilerliyordu.Yüksek duvarlarla çevrili - doğudaki şehirlerin bir çoğunun girişi böyle idi- kentin dağ tarafından girilen ana kapılarından biri önlerindeydi.Kapıdaki muhafızların gözetiminde gün ortası selam verirken buraya, şehre girdiler.Adı Lasmendia olan bu yerde giriş için her hangi bir ırk sınırlandırması yoktu ancak kötücül yaratımlar Valbritma şehri hariç buna dahil değildi.Doğudaki komşusundan daha geniş olan bu yerde bina daha fazlaydı ve oradan çok daha güvenliydi.Valbiritma da kötü niyetli yaratıkların barınmaları ve şehirde yaşamaları kısıtlanmazken burada kalmalarına izin verilmiyordu.Şimdiki bulundukları bölgede ejderhanın kızıl pençe adındaki sadece insanlardan oluşan askeri takımının karargahlarından birisinin olması burada güvenliğin olduğunu gösteriyordu sanki.

Dörtlü kapıdan geçip şehirde dolaşmaya başlarken onları özellikle Swaclon’ u girerken gören muhafızlardan biri hareketlenip sanki çok acil haber vermek istercesine atına atlayıp şehrin sokaklarında karargaha bağlı noktalardan birine doğru ilerliyordu.Dörtlü birkaç tane sokak öylece etrafta dolanarak vakit harcadıktan sonra bir kenara çöküverdi.Çok yorgundular ve kendilerini bir duvarın sırtına dayadılar.Şehir sakinleri hayat telaşında oradan oraya savruluyorken muhafız atıyla hızla yaklaşıyordu birkaç birliğin konuşlandırıldığı noktaya.Haberci, köprüden geçerken yol arkadaşları da ayağa kalkmış hiç bilmedikleri bu yerde daha önce görmedikleri birini arama çabalarına devam ediyorlardı.En nihayetinde aradıkları hakkında bilgi alabilecekleri bir yer olarak düşündükleri hanı buldular.Onlar binaya girerken muhafız atından iniyordu.Ön kapıda bulunan askere selam vererek içeri girdi nefes nefese.’Komutan Talstan,Komutan Talstan,” diye bağıra bağıra ilerliyordu.Tam kapıyı açıp çığlık attığı kişinin bulunduğu yere girecekken dörtlü hanın sahibi ile konuşuyordu.

“Biz topraktan ev eşyaları yapıp satan birini arıyoruz,” dedi Laphlan, cüce hancıya.

Cüce, homurtuyla gözleriyle masaları tarayarak ve bir noktada bakışlarını durdurarak boş bir bardağı alıp sabitlediği yere fırlattı.Laphlan atılan tarafa dönerek hayran bakışlarla bardağın isabet ettiği noktaya baktı.Masada oturanlardan biri kağıt oynadığı arkadaşlarına hile yapmak üzereydi.Ardından uzun sakallı cüce onlara dönerek;

“Bu şehirde o işi yapan çok kişi var.El becerileri yüksek olanların yaşadığı yerdesiniz.Daha açık bilgi var mı?”

“Aradığımız kişinin yeri Niakaf adındaki birinin bulunduğu evin oralardaymış.”

“Tam olarak emin olmamakla birlikte orası şehrin doğusuna düşen uzak noktalardan birinde.Oraya gitmeniz için size binekler lazım.İsterseniz size atları bulabileceğiniz yeri söyleyebilirim,” dedi hancı ve onların fark etmediği bakışlarla köşedeki masalardan birinde bulunan insana işaret etti.

“Peki bulabileceğimiz yer nerede.Önerdiğinize göre eminim ki bizi yönlendirebilirsiniz,” dedi Laphlan alayla.

Cüce bu tavrı fark ettiyse de umursamadı.Onun işaret ettiği çoktan kapıdan çıkıp gitmişti.Onlara karşılarındaki sokağa girmelerini ve sonundaki evin kapısını çalmalarına söyledi.

Dörtlü, handan çıkarken muhafızın haberiyle kontrol noktasından ayrılan küçük bir askeri birlik ve iki tane elf şehirde onları aramak için hareketlenmişti.Elflerin Doğusunun Kralı Wairacas, kızı Desurun kaçtıktan sonra peşlerine ikisi elf ve ikisi de halkı tarafından fark edilmemesi için elf kılığında iki insan takmıştı.Swaclon’ un ormandayken prensesle konuşurken bahsettiği kralın adamlarından olan iki elf burada diğer ikisi ise Valbritma şehrinin güneyine düşen liman bölgesindelerdi.Bir yerden sonra bu dörtlü iki elf ve iki insan olarak ayrılarak devam etmişlerdi arayışlarına. İnsanlar, Moorchalt bölgesinin bir çok yerine gitmiş peşlerindekine dair iz bulamamışlardı.Şehirlerdeki kapı muhafızlarına eşgalleri verilmiş bir diğer taraftan onlar da aramayı sürdürüyordu.İki elf ne kadar iyi iz sürücüler olsa da aradıkları prenses ve casus ise onlar kadar iz bırakmama konusunda başarılılardı.Bu yüzden takipçi elfler ve iki insan ikisinin uğrayabileceklerini tahmin ettikleri doğudaki noktalara haber salmış eğer görülürlerse kendilerine bildirilmesini istemişlerdi.Dokuz kişiden oluşan grup yol arkadaşları dört tane at satın alırken onlar hancıdan aldıkları bilgilerle eve doğru hareketlenmişti.

Marjuarane ve arkadaşları çoktan sokaklarda at koşturmaya başlamıştı bile.İki elf ve kontrol noktasının sorumlusu atlı, diğer altı kişi ise yaya olarak peşlerine takılırken komutanları onlara emirlerini vermişti.
Yol arkadaşlarına atları satan kırklı yaşlarındaki insan bu şehirle alakalı kısa ama önemli olduğunu düşündüğü bilgiler sunmuştu.Aradıkları topraktan ev eşyaları yapan adamın ve benzer el işleri ile alakalı olanlarının daha fazla olduğu grubun şehrin ikinci kısmında bulunduğunu söylemişti.Burayı ayıran en önemli noktanın terk edilmiş bir kaleden ibaret olduğunu ifade etmiş şu an için kentin birinci kısmında olduklarını,ikinci kısıma geçmeleri için sokaklarda doğuya doğru ilerledikçe önlerine geniş bir alan çıkacağını ve onun kuzey doğu doğrultusunda gittiklerinde kenarda kalan çiftlikler ve tarlalara ulaşacaklarını,o yolda düz devam ettikçe bir nehirle karşılaşacaklarını,ardından da onun üzerindeki köprüyü geçtikten sonra kaleyi göreceklerini anlatmıştı.

Gidiş güzergahının nasıl olduğu ile alakalı konuşmalar dörtlü arasında atlar üzerinde kendilerini bir ağızdan bir diğerine sevilmek için bir kucaktan bir diğerine gidip gelen çocuk misali atarken onların peşindeki iki elf ve diğerini casus fark etmişti.Onları görür görmez arkadaşlarına ve prensese işaret ederek atları daha da hızlandırdılar.Şehrin birinci kısmındaki sokaklarının bir çoğu o kadar dardı ki onlar tozu dumana katıp etrafta döndürürken ayrılmak zorunda kaldılar.Laphlan ve Marjuarane bir tarafa öte yandan Desurun ve Swaclon diğer tarafa ayrıldı.Birbirlerinden koparken nehrin üstündeki köprünün başında buluşacaklarına dair anlaştılar.Wairacas’ ın adamları olan iki elf bulmak istediklerinin peşlerine düşerken yanlarındaki insan ise diğer ikilinin ardına takıldı.Sokaklar arasında kovalamaca süre dursun vakit akşamın ilk noktalarına öpücük kondurmak için yaklaşıyordu.

Konuştukları alanı ilk bulan Marjuarane ile Laphlandı.Ardındaki kızıl pençe askerine ise dört atlı daha katılmıştı.Hızla alandan ayrılıp kuzey doğuya yönelip çiftliklere doğru giderken peşlerindeki atlılar çok yaklaşmıştı.Bir kaç tane çiftlikte bağlı halde bulunan oldukça yapılı ve sivri dişli köpekler atlıları görünce havlamaya başladı ve tarlalarda koşan nalları fark etti sahipleri.Ancak Kızıl Pençe işin içinde olduğu için pek bir itiraz da bulunamadılar.Köpeklerin asap bozan havlama seslerine atların toynakları karışırken mısır tarlalarına giren atlılar onları ezmesine rağmen çiftlik sahipleri müdahale etmekte çekiniyorlardı.Beş atlı öndekileri yakalamış ve onları bineklerinin üstlerinden düşürmüştü.Marjuarane ve Laphlan mısır tarlarının içinde koşmaya devam ederken peşlerindekiler onlara ulaştı.İkisiyle Laphlan ve üçüyle de Marjuarane kılıç kılıca mücadele ediyordu.Deneyimli batılı savaşçı çok zorlanmadan askerleri alaşağı etti ve Laphlana da yardım ederek diğer ikisini de halletti.Laphlanın koluna bir kılıç darbesi gelmiş ama çok da zarar vermemişti.İkili koşa koşa köprüyü buldu.Biraz bekledikten sonra casus ve prenses onları takip edenlerle uzakta göründü.

“İkimizin atları kaçtı.Şimdi elfler buraya geldiğinde onlarınkine atlayıp köprüden nehri geçeceğiz,”

“Tamam,” dedi Laphlan hiç tereddüt etmeden.

Elfler yanlarına geldiğinde Marjuarane ve Laphlan onlara işaret edip arkalarına atladılar.Köprüden geçerken elfler ve onlara katılan yeni askerler peşlerindeydi.Köprünün sonuna geldiklerinde sol taraftaki Kalenin kapısını fark ettiler.Sağ taraflarına baktıkları zaman ise on beş kişilik bir grubun ellerinde meşalelerle onlara doğru yöneldiğini gördüler.Hiç vakit kaybetmeden Kalenin kapısına doğru hareket ettiler. Peşlerindekiler birleşti ve onlar kaleye girerken kapısına yaklaştılar.Yol arkadaşları kalenin içerisinde kendilerine pozisyon alabilecekleri noktalar buldular.Yapının içinde belirgin bir loşluğun bünyesinde Marjuarane öncelikle ‘Mia rander’ dedikten sonra vaşak için ‘Puchander’ ve bir kez daha aynı iki kelimeyle başlayıp puma için ise ‘Valadius’ dedi.İki büyülü yaratık kalenin içerinde Marjuarane nin elbisesinden çıkıp maddeleşti.Yol arkadaşları saklanmıştı.Marjuarane kılıcındaki kaplan deseni için gereken ismi yani ‘Animres’ diye telaffuz ederken kabzadaki o kısım biraz alev rengine büründü ve seslendirme bittikten sonra orası eski haline döndü.Kılıcı her darbesinde alev saçacaktı. Yaklaşık otuz kişi kaleye girdi.İki elf ve diğerleri önce kalenin avlusunda toplaştılar ve kaçakları aramaya başladılar.Marjuarane kılıcını hazırlamış saldırabileceği anı beklerken hayvanlar onun direktifleri doğrultusunda şu an için karanlık köşelerde dolanıyordu.Swaclon kılıcını prenses yayını ve Laphlanda mısır tarlasında hallettikleri askerlerden birinden aldığı palayı hazır tutuyordu.Yol arkadaşları farklı farklı noktalara dağılmış bekleme durumundalardı.Bir süre sonra askerler aniden ortaya çıkan vaşak ve pumayı gördüklerinde neye uğradıklarını şaşırdılar.Yol arkadaşları da piyasaya çıkmış onlarla mücadele etmeye başlamıştı.Hayvanlar parçalarken Marjuarane ve Swaclon iki elf ile kılıç kılıca mücadeleydi.Prenses zehirli oklarıyla bir bir avlarken Laphlan da karanlık köşeler hariç diğerlerinin onu görebilecekleri kısımlarda daha farklı mücadele ediyordu.Kuytularda bir çiftçiden beklenmeyecek atiklikle palasını kullanıyor ve düşmanlarının işini bitiriyordu.Savaşçı ateş saçan kılıcıyla kısa zamanda elfi halletti.Diğeri Swaclonu köşeye şıkıştırmış tam kolunu koparacakken kılıcını havaya kaldırmış zor durumdaki casusu halledecekken Prenses Desurun onun kılıç tutan elini saldığı okla vurmasına rağmen hala kolu inmiş değildi.Marjuarane müdahale etmek zorunda kaldı.’Ben halledebilirim,’ işaretlerine rağmen elfin, savaşçı onun rakibinin de işini bitirdi.

Hayvanlar tekrar elbiseye döndüler ve yol arkadaşları kaleden çıkıp şehrin ikinci kısmına adım attılar.

Akşamın geceye yakın vakitleri bu şehre uğrarken yol arkadaşları yorgunlukla yürüyordu.Prenses ve casus rahatlamış bir şekilde ilerliyordu zira peşlerinde oldukları, düşündükleri elfler ölmüştü.

“Bu mücadelenin haberinin duyulmasının pek zaman alacağını sanmıyorum.Bir an önce kapalı bir yer bulup sabahı orda karşılamamız lazım ve aradığımız kişiyi de daha sonra araştırmamız gerek,” dedi Marjuarane arkadaşlarına.

“Haklısın dostum. Hadi bir han bulalım!”

Şehrin bu bölümündeki bina sayısı daha azdı.Sokaklar daha geniş ama birinci bölüme göre alan olarak daha küçüktü.Sabah olunca tekrar yola çıktılar.Dolaşırken sabahın ilk vakitlerinde devriye atan askerleri yürüdükleri yolun köşesinde bulunan kütüphanenin kapısının önünden geçerken gördüler.Kızıl Pençe askerleri onları dikkat etmeden yanlarından geçip gitti.Onlar şaşkınlıkla hızla yürürken bir anda geri dönüp peşlerine düştüler.Yol arkadaşları hızla ordan oraya kaçarak sergilerini yere sermiş olanların daha çok olduğu küçük Pazar yerini buldular.Dükkanın birinin ön tarafında çömlek yapılan eşyalar konulmuştu.Nefes nefese oraya girdiler.Dükkan sahibi paldır küldür gelenleri görünce ‘Ne Oluyor,’ diye bağırdı.Laphlan hiç vakit kaybetmeden ‘Bizi Zandarel gönderdi,’ dedi hızlı hızlı nefes alışlarla.Dükkan sahibi ismi duyduktan sonra hemen kapıya giderek,etrafı kolaşan ederken askerleri buldu gözleri.Dükkanın içine doğru ilerleyerek yol arkadaşlarını merdivenlerden aşağıya gönderdi ve ‘burada ekleyin!’ diye komut verdi.

Askerler çömlekçinin kapısını vurdu ve açılmasıyla içeri girdi. “İki elf ve iki insan arıyoruz!” dedi biri hiç vakit kaybetmeden hırıltılı hırıltılı.

“Ben çömlekçiyim ne işim olur sabah sabah aradıklarınızla.Zaten şehrin bu kısmında kaç tane elf yaşıyor ki ikisi bana gelsin.Görmedim!” dedi sıkkınlıkla.

“Bana bak çömlekçi; eğer bize yalan söylüyorsan bunun sonuçlarına katlanırsın!”

Ellili yaşlarına merdiven dayamış ama saçlarına ak düşmeyen, gözleri kahve olan ve bakışları askerlere baktıkça sertleşmeye başlayan korkusuz bir şekle dönüşen siması, gelenlere yaklaştıktan sonra onlar sanki çok soğuk bir rüzgara rastgelip tir tir titreyenler gibi korkuyla geri çekildiler.Dükkan sahibinin gözleri kahveden daha farklı bir renge dönüyordu onlara bakarken.Askerler arkalarına bile bakmadan kaçıp gittiler.Adam yüzündeki korkutucu maskeyi silip yeni bir yüzle aşağıya doğru indi.Yol arkadaşlarının yanlarına gelirken Desurun bir anda ürperdi ama bunu kendine sakladı.O bir prensesti ve güçlü görünmeliydi.

“Ne oldu yukarıda. Bir gürültü duyduk da,”

“Peşinizde olanlar sizi aramaya gelmiş ama ben burada olmadığınızı söyledim ve onlar da gittiler.Gürültü onların ayak sesleridir,”

“Peşimizde askerlerin olduğunu nereden çıkardınız?”

“Hadi ama yemeyin beni şimdi.İçeriye nasıl girdiğinizi gördüm.Neyse gittiler onlar.Zandarel sizi niye bana gönderdi?”

Laphlan cebinden üzerinde ‘z’ harfi bulunan küçük bir odun parçası çıkardı ve adama uzatarak ‘bunu size vermemi söyledi,’ dedi.Hüzünle onun elinden aldı ve;

“Ne istiyorsunuz?” diye sanki gözleri duvarda açılan bir geçitten çok uzaklardaki bir şehre bakar gibi dalgınlaşmıştı soruyu sorarken.

“Bana verdiğini kendisi getirecekmiş ama annesi hastalanmış ve gelememiş.Ben de ondan yardım almak için gittiğimde bana verdi.Hem de sizin bana güvenebilmeniz için gerçeği söylediğim anlamında bir işaret olacağını söyledi.”

“Ne için yardım?”

Dükkan sahibi ve Laphlan konuşuyor diğerleri dinliyordu.Diğerleri odun parçasını görünce şüpheyle birbirlerine baktılar ve buradan çıktıktan sonra onunla neden sakladığı hakkında konuşacaklardı.

“Biz Dacassyrenin inlerinden birini arıyoruz özellikle kendisinin sıkça bulunduğu olanından. Onun adamlarından Thalmane’ nin oğlunun grubu benim kardeşimi kaçırdı.Yanımdaki üç kişi ile onu kurtarmak için inin nerede olduğunu bulmamız gerek.Sizin bilgi vereceğinizi söyledi,”

Adam bahsedilen üçlüye şöyle bir göz gezdirdikten sonra;

“Ben daha önce bulundum inlerinden birinde ama gözlerimi kapatmışlardı.Beli bir yere kadar gözlerim açık gittikten sonra her taraf karanlık olmuştu.Ama orada tanıştığım iki kişiden biri inin nerde olduğunu ve nasıl gidildiğini bildiğini söylemişti yanındakine.”

“Onların gözü kapalı değil miydi?”

“Öyleydi ama söylediğine göre yetenekleri varmış yolu bulma ve tanıma konusunda.Ben sizi ona yönlendireceğim zira tarif edemem,”

“Ama beni gönderen—“

“Hıh! O, her şeyi bildiğimi sanır ve de abartır.”

Savaşçı canı sıkkın bir şekilde; ‘buraya boşuna mı geldik,’ dedi.İki elfte bir hareket yoktu.Laphlan ise umudunu kaybetmemiş bir şekilde Marjuarane e dönerek; ‘daha bitmedi,’ der gibiydi.

“Peki bu yetenekli kişiyi nasıl bulabiliriz?”

“Bu şehrin komşusu olan Valbritma adındaki yerde bir demirci dükkanında çalışıyor.En son konuştuğumuzda öyle demişti.Burası şimdiki bulunduğunuz şehir kadar büyük değil ama çok tehlikeli.Doğudaki göreceğiniz en berbat bölge.Eğer gidecekseniz ana kapıdan zarar görmeden girmeniz çok zor.Zira yabancılar,şehre yeni gelenler nedense hemen fark edilebiliyormuş.Duyduğuma göre bazıların gözcüleri dolanıyormuş etrafta,”

“Yani…”

“Bana verdiğin şu odun parçasını sana geri vereceğim.Şehre girmeden bir koru var.Ordaki ağacın birinde aynen bunun üzerindeki gibi bir iz var.O ağacı bulup bu izleri birbirine dokundurduğunuzda içine açılan bir kapının anahtarını bulacaksınız…”

Sonrasını onlara anlatırken iki elfte gülümsüyordu.Zira söyledikleri daha fazla macera sunuyordu önlerine.

Yol arkadaşları arka kapıdan çıkarken dükkan sahibi Laphlan’ a ‘umarın kardeşini bulursun,’ diye umut verirken ikisinin yüzünde birbirine bakarken diğerlerinin fark etmediği sinsi bir gülümseme dolanmıştı.

KASIM 2014-OCAK 2015



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın fantastik roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Cypraqual Kolye: 14. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual Kolye: 14. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 13. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual Kolye: 13. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 12. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual: Kolye 10. Bölüm
Cypraqual Kolye: 12. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual: Kolye 1. Bölüm
Cypraqual: Kolye 6. Bölüm
Cypraqual: Kolye 9. Bölüm

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ağlasın Güz [Şiir]
Üç Yamalı Bohça [Şiir]
Sensin Yar [Şiir]
Bana Bir Sen Ismarlarsın [Şiir]
Sökük: 3 [Şiir]
Gözyaşı Kırıkları [Şiir]
Kaygan Yol [Şiir]
Perde [Şiir]
Bağ Bozumu [Şiir]
Bütün Dillerime Aykırısın Sen [Şiir]


Osman Altınbaş kimdir?




yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Osman Altınbaş, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.