..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Hiçbir zaman karakterlerimin hüzünlü olduklarını düşünmedim. Tersine yaşam dolular. Trajediyi seçmediler, trajedi onları seçti. -Juliette Binoche
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Karakterler Üzerine > Oğuz Tepe




25 Şubat 2015
Şans ve Dans (Onuncu Bölüm)  
Oğuz Tepe
Yazdığım ilk romandır.


:EEC:
Onuncu Bölüm



I



Ocak 2006

Selim Bey, salondaki divanın arkasındaki duvarda asılı duran, takvimin yaprağını kopararak sehpanın üzerine bıraktığında, yeni yıldan dört günü de geride bırakmış olduğunu anladı. Yeni yıla girdikleri gece, oğulları Aziz, Tuncay, gelini Yasemin ve torunu Cem ile birlikte çok eğlenmiş olduğunu anımsadı. O gece oğlu Tuncay ile de hasret giderdiğine çok sevinmişti. İstanbul’a geldiği günden bu yana, sabahları Aziz ve Yasemin işe, torunu Cem’de yuvaya gitmeden önce onlarla birlikte kalkıyor ve kahvaltısını yapıyordu. Kahvaltıdan sonra, evde tek başına kalıyordu.

Sabahları kapıcı Rüstem Efendinin, sabah servisinde getirdiği ve kapının önüne bıraktığı günlük gazeteyi aldığında, hemen gazetenin ön sayfasındaki başlıklara üstün körü göz atıyor ve ardından kapıyı kapatarak, gazetede okunmadık yer kalmayıncaya kadar da okuyordu. Gece uykusunu tam olarak aldığı günlerde, gazetesini okuyup bitirinceye, kadar soluksuz okuyabiliyor ve uyuklamıyordu. Ancak gece uykusunu tam olarak almadığı günlerde ise bir süre sonra, elinde gazeteyle birlikte uyukluyordu.

Gazete okumasını bitirdikten sonra, buzdolabını açarak, gelini Yasemin’in bir gün önce işten geldiğinde yapmış olduğu, hazır yemeğin içinde bulunduğu tencereyi çıkarıp, ısıttıktan sonra yemeğe başlıyordu. Öğlen yemeğini yedikten sonra da dışarıya çıkıyor ama çok dolaşmadan eve geri dönüyordu.

Apartmanların birbirine yaslanarak yükseldiği sokaklarda dolaşırken, binaların sanki kendi üzerine geliyormuş hissine kapılıyor ve bu duruma da canı çok sıkılıyordu. İstanbul’un gün geçtikçe artan nüfusu ile birlikte çoğalan araç sayısı yüzünden, zorunlu kalınmadığı sürece, yaşanılacak bir şehir olmadığını daha iyi anlıyordu. Dışarıya çıkmadığı ve evde durduğu zaman da, evin duvarlarının kendi üzerine geldiği hissine kapılıyordu.

Bu durum karşısında, biraz daha sabırlı olması gerektiğine, dün gece uykuya dalmadan önce yatakta karar vermişti. İçinde bulundukları ayın ikinci pazar gününün gelmesine, on gün kadar kalmıştı. 1999 yılından beri, yeni yıla girdikten sonraki ikinci pazar günleri, onların günleriydi. Yine 2006 yılının ilk Pazar günü, yılbaşı gecesinin ertesi gününe rastladığı için, o pazar gününü es geçmişlerdi. Kendisine ayrılmış olan odasına giderek, yatağının yanındaki, bavulunu yerden kaldırarak, yattığı divanın üzerine bıraktı. Bavulunun kapağını açarak, en üstte duran ve terzi Halil’in, özenle diktiği siyah renkli takım elbisesini çıkartarak, odadaki elbise dolabındaki, boş askılardan bir tanesine dikkatlice yerleştirdi. Daha sonra açık olan bavulunu kapatıp, aldığı yere koydu.

Odasından salona geçerken, eve yakın olan parkın karşısındaki caminin minaresindeki hoparlörlerden yayılan ezan sesini duyduğunda, öğle olduğunu anladı. Bir an için duraklayarak ve her iki avucunu da açarak, “Yarabbi, beni kötülüklerden koru. Beni elden ayaktan düşürüp, ele güne muhtaç etme. Sana sığınıyorum.” Diye dua ettikten sonra, ellerini yüzüne sürdü. Pencerenin tül perdesini aralayarak, gökyüzüne baktığında, güneşin bulutların arasında yüzünü bir gösterip, bir sakladığını fark etti. Evin giriş kapısının olduğu yere doğru yöneldi. Gelini Yasemin’in kendisine bıraktığı ve masanın üzerinde duran anahtarı alarak, önce ayakkabılarını sonra da paltosunu giyerek, dışarıya çıktı. Parkın bulunduğu yöne doğru yürümeye başladı.

Çocukların sallandığı iki salıncak ile kaydıkları bir kaydırak bulunan parkın içinde dolaşırken, yerlerde bulunan poşet ve çekirdek kabuklarını görünce, çevre temizliği konusun da ne kadar çok duyarsız insanlar olduğuna, içten içe kızarak, salıncakların arka tarafında bulunan boş banka oturdu. Semtin gürültüsüne katkı da bulunan parkın, yanındaki caddede, yavaş, yavaş giden, mavi renkli arabanın içinden gelen, yüksek debili müzik sesini duyduğunda ise, çevre kirliliği dışında, gürültü kirliliğinin de ileri boyutlarda olduğunu anladı. Toplumun yaşam alanlarını, kendi özel yaşam alanları olduğunu, sanan bu düşünceye sahip insanların, azalması umudunu, içinde her ne olursa olsun, yaşatması gerektiğine olan inancını kaybetmemiş olmasını da, geliştirdiği çevre bilincinin, kişilik zaferi olduğunu, daha iyi olarak anladı.

Bankta oturmaktan sıkıldığını hisseden Selim Bey, oturduğu yerden kalkarak, parkın dışına doğru yürümeye başladı. Bir yandan yürürken bir yandan da ‘Semt pazarına gitsem mi?’ Diye düşünmeye başladı. Semt pazarı parkın iki sokak aşağısında kuruluyordu. Aziz ile birlikte çoğu zaman semt pazarına gittiği olmuştu. Daha sonra bu düşüncesinden de vazgeçerek, parkın etrafında bir tur attıktan sonra eve dönmeye karar verdi. Eve girmeden önce, sokağın köşesindeki bakkalın kapısından içeri girdi.

--- Selam, Orhan.

--- Hoş geldin Selim amca. Diyen Bakkal Orhan, oturduğu yerden kalkarak ve Selim Bey’in yüzüne gülümseyerek:

--- Bugün nasılsın. Diyerek sözlerini tamamladı.

--- Sağ ol Orhan. Allah’a şükür iyiyim. Sen nasılsın?

--- Ben de iyiyim, Selim amca.

--- Allah iyilik versin.

--- Sağ ol. Buyur ne istedin. Yardımcı olayım.

--- Şuradan iki ekmek ver bakalım. Ayrıca torunumun şekerinden de vermeyi unutma.

--- Tamam, Selim amca. Dedikten sonra bakkal Orhan, ekmekleri ve Selim Bey’in, torunumun şekeri dediği, lolipopu bir poşetin içine koyarak Selim Bey’e uzattı.

--- Buyur Selim amca. Başka bir isteğin var mı?

--- Yok, Orhan. Ne kadar tuttu.

--- Üç lira, Selim amca. Derken, karşısında duran Selim Bey, kendisine uzatılan poşeti aldıktan sonra, pantolonunun arka cebinden çıkardığı cüzdanından, beş lira alarak, Orhan’a uzattı.

Kasasını açan Orhan, paranın iki lirasını geri verirken:

--- Buyur, Selim amca. Paranın üstü. Bu arada, Aziz nasıl, iyi mi? Diye de sormayı unutmadı.

Bakkal Orhan’ın, uzatmış olduğu parayı, pantolonun cebine koyan Selim Bey, elindeki poşeti tutarak:

--- İyi, Orhan. Haydi, hayırlı işler, görüşürüz.

--- Görüşürüz. İyi günler, Selim amca. Diyerek bakkalın kapısını açıp dışarı çıkmaya çalışan Selim Bey’e seslendi. Bakkaldan çıkan Selim Bey, bakkalın bulunduğu bina ile aynı paralelde olan ve dört bina ötedeki oğlunun evinin olduğu apartmanın önüne doğru ilerlemeye başladı. Apartmanın önüne geldiğinde, içeri girerek, beş katlı apartmanın, üçüncü katında ki daireye ulaşmak için, merdiven basamaklarının, kendisini zorlamaması için, yavaş, yavaş çıkmaya özen gösterdi. Üçüncü kata geldiğinde, yine de nefes nefese kalmış olsa da, bir an soluklandıktan sonra, kapının anahtar deliğine paltosunun cebinden çıkardığı anahtarı yerleştirip, kapıyı açarak içeriye girer girmez, elindeki poşeti, yanda duran küçük dolabın üstüne bıraktı.

Önce ayakkabılarını ve ardından da paltosunu çıkardı ve yerlerine yerleştirdikten sonra, küçük dolabın üstünde ki poşeti alarak, mutfağa geçti. Mutfağa girdiğinde mutfağın köşesinde duran masanın üzerine poşeti bırakıp, buzdolabının kapağını açarak içinde süt bulunan şişeyi alıp, buzdolabının kapağını kapattı. Elinde ki süt şişesini masanın üzerinde duran bardağın içine boşaltıp, süt dolu olan bardakla birlikte tekrar eline almış olduğu süt şişesini salona doğru yürürken ve buzdolabının önünden geçerken, buzdolabını yeniden açıp, süt şişesini yerleştirdikten sonra kapatıverdi.

Salona girip televizyonun karşısındaki divana oturmaya hazırlanırken, çalan ev telefonunu açmak için aynalı mobilyanın üzerindeki telefona doğru yönelerek, telefonun ahizesini kaldırdı.

--- Alo

--- Baba, merhaba.

--- Merhaba kızım.

--- Nasılsın, ne yapıyorsun?

--- İyiyim kızım. Dışarıya çıkıp biraz dolaştım. Eve dönerken de bakkala uğradım.

--- Anladım baba.

--- Hayırdır kızım, sen bu saatte aramazdın, bir şey mi oldu?

--- Bir şey yok, baba. Merak etme. Cem’in gittiği okuldan aradılar. Bugün Cem’i erkenden getireceklermiş, sana haber vermek için aradım.

--- Anladım kızım. Neden erkenden getiriyorlar. Yoksa Cem hastalandı mı?

--- Baba, merak etme, Cem hasta değil.

--- Oh! İçim rahatladı. Tamam kızım. Ben evdeyim. Ne zaman istiyorlarsa, o zaman getirsinler.

--- Teşekkür ederim baba. Akşama görüşürüz.

--- Görüşürüz kızım. Dedikten sonra elindeki ahizeyi yerine koydu. Bir an için, Cem’e bir şey olduğunu zannederek, heyecanlanmıştı. Ama Gelini Yasemin’in söylediklerinden sonra kendisini daha iyi hissetmeye başladı. Televizyonun üzerindeki uzaktan kumanda aletini almak için, televizyonun yanına giderek, uzaktan kumanda aletini aldı ve televizyonun karşısındaki divanın üstüne oturdu. Elinde tuttuğu bardaktan bir yudum süt içmesinin ardından, diğer elindeki uzaktan kumanda ile açma tuşuna basarak, televizyonu açtı. Açtığı televizyon kanalında, reklamları görünce, günlük haberleri izleyebileceği bir kanalı arayarak buldu. Sonra da bardağındaki sütten, bir, iki yudum daha içerek, boşalan bardağı da divanın yanındaki sehpanın üzerine bıraktı.

Televizyonda, haberleri sunan bayan spikerin, ağzından çıkan her sözcüğü dikkatle dinleyerek, haberleri izlemeye başladı. Haberlerin iç açıcı olmadığını düşünerek, elindeki uzaktan kumanda ile yayındaki diğer kanalları dolaşmaya başladı. Televizyon kanallarının arasında hızlı bir şekilde gezinirken, o an yayında olan birçok kanalın, aynı anda ve oldukça uzun süreli olan, reklamları gördüğü zaman, reklam yayınları ile ilgili olarak, olumsuz düşüncelere sahip olmasında ne kadar çok haklı olduğunu bir kere daha anladı.

Televizyon izlemekten vazgeçince, televizyonu kapatarak uzaktan kumandayı divanın üzerine bıraktı. Yerinden kalkarak, sehpanın üstündeki boş bardağı da alarak mutfağa gitti. Bardağı mutfak tezgâhının üzerine bırakmasının ardından da, torununu getirecek olan servis aracının, gelip gelmediğini anlamak amacıyla, mutfak penceresine doğru yaklaşarak, perdeyi araladı. Servisin gelmemiş olduğunu görünce, biraz rahatladı ama nedense içine bir huzursuzluk girdi. Anlam veremediği huzursuzluğunun eşliğinde, servisi, pencerede beklerken, karşı apartmandaki pencereden birinde, sokakta ki oğluna yüksek bir sesle seslenen şişman kadının, bir yandan da, bakışlarını kendisine çevirdiğini görünce, aralamış olduğu perdeyi yavaşça kapattı. Sokaktaki evlerin bir birine bu kadar yakın olmalarının, hoş olmadığı kanısına vararak, yeniden salona dönerek, salonda amaçsız bir şekilde dolaşmaya başladığında, kendisini hapishanenin hücresinde sıkışıp kalan bir mahkûm gibi hissetti. O anda, buluşacakları günün bir an önce gelmesini ve ardından da İstanbul’dan ayrılacağı anı, büyük bir özlemle, yeniden içinde hissetmeye başladı.



II



Masasının üzerindeki dağınıklığı düzelttikten sonra, internete girerek, baktığı ve hiçbir ikramiyenin isabet etmediğini gördüğü, Milli piyango biletlerini de ortalarından yırtarak, masasının altında duran çöp kutusuna attı. Koltuğunun üzerinde duran çantasını eline alarak omzuna astıktan sonra, Aslı’nın odasına doğru ilerlemeye başladı. Aslı’nın odasının önüne geldiğinde, açık olan oda kapısını bir kere çaldıktan sonra, masasında yoğun bir şekilde çalışmaya devam eden Aslı’ya bakarak:

--- Güzelim, ben çıkıyorum. Diyen Sibel’in sesini duyduktan sonra, çalıştığı masadan başını kaldıran Aslı, dağınık olan saçlarını iki eliyle arkaya doğru atıp topladıktan sonra, geriye doğru hareket ederek oturduğu koltuğa iyice yaslandı.

--- Tamam canım. Sana iyi akşamlar, kendine iyi bak.

--- Sen de kendine iyi bak Aslı’cığım. İşlerin çok ama sen de kendini bu kadar hırpalama, biliyorsun ki iş, güç bitmez. Aslı hafiften gülümseyerek:

--- Tamam, tamam bende biliyorum. Diyen Aslı, oturduğu koltuğundan kalkarak, yanına gelmiş olan Sibel’e, sarılıp onu yanaklarından öptükten sonra:

--- Bu arada unutmadan söyleyeyim. Almış olduğun Milli piyango biletlerine baktın mı? Dedi.

--- Bakmaz olur muyum hiç, baktım ama amorti bile yok. Dedikten sonra, o da, Aslı’nın yanaklarından öperek:

--- Ben çıkıyorum, yarın sabah görüşürüz. Demesinin ardından işyerinden çıkmak üzere kapıya doğru yönelmeye başladığında, arkasından kendisini, bakışlarıyla takip eden Aslı’ya, geri dönüp bakarak:

--- Çıkarken, Zeki Bey’in odasını son bir kere daha kontrol etmeyi unutmazsın değil mi? Diye hatırlattı.

--- Tamam canım. Sen merak etme, kontrol ederim.

--- İyi akşamlar. Dedikten sonra da, iş yerinin kapısını açarak merdivenden aşağıya doğru hızlıca inerek, binadan dışarıya çıktı. Dışarı çıkar çıkmaz kısa süreliğine olduğu yerde durmasının ardından, canının eve gitmek istemediğini anlayarak, Taksim meydanına doğru yürümeye başladı.

Taksim meydanına geldiğinde, sağ tarafında yan yana dizili olan otobüs duraklarından bir tanesinde, otobüs bekleyenlerin oluşturduğu, kalabalık ve kıvrılarak uzayan sırayı fark ettiğinde, sırayı oluşturan insanların, Kolo[1]dansını edercesine hareketlerde bulunduklarını gördü. Taksim meydanını geride bırakıp, İstiklal Caddesinin girişine geldiğinde, çantasındaki cep telefonunun sesini duyunca, çantasından çıkararak, ekranına baktıktan sonra, cep telefonunu açarak:

--- Efendim, Tuna” demesinin ardından yaya kaldırımının kenarına doğru çekildi:

--- Abla neredesin?

--- Taksimdeyim. Hemen eve gitmek istemedim.

--- Anladım ablacığım. Zamanla ilgili sorunun yoksa taksiye binerek, Ortaköy’e gelir misin?

--- Hayırdır canım. Gelirim gelmesine de, sesinden çok neşeli olduğunu anlıyorum. Bilmem gereken bir şeyler olduğunu sanıyorum.

--- Evet, doğru söyledin ablacığım. Sen hemen gel. Geldiğin zaman açıklama yaparım. Gerçi sen de gördüğün zaman, bugün neden neşeli olduğumu anlayacaksın. Haydi, bekliyoruz.

--- Bekliyoruz! Hım peki anlamaya çalışıyorum, tamam hemen geliyorum, görüşürüz diyerek cep telefonunu kapatarak, çantasına koydu. İstiklal caddesinin girişinden, geriye dönerek taksiye binmek için meydana doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Meydandaki Atatürk heykelini geçerken, kırmızı ışıkta durmuş olan ve içinde müşterisi de bulunmayan taksinin arka kapısını açarak bindi.

--- Merhaba, Ortaköy’e gideceğiz.

--- Merhaba hanımefendi. Dedikten sonra, gözleriyle yanmakta olan ışığın, yeşil renge dönmesini takip etmeye devam eden taksi şoförü, yeşil ışığın yanmasıyla birlikte taksiyi hareket ettirerek Ortaköy yönüne doğru ilerlemeye başladı.

İstanbul’da ki akşam trafiğinde kendisine ilerlemek için yol aramaya çalışan taksi şoförünün, yaptığı işten pek hoşnut olmadığını, şoförün yüzündeki asık ifadeyi görüp anlayan Sibel, İstanbul’da taksi şoförlüğünün zor bir meslek dalı olduğunu ve herkesin de kolay, kolay taksi şoförlüğü yapamayacağını da yaşayarak, anlıyordu. Dolmabahçe Sarayının arkasındaki ağaçlı caddeyi geride bırakıp, Beşiktaş’ı da geçtikten sonra, tarihi çınar ağaçlarının gölgesinde, Ortaköy’e doğru yaklaşırken, yavaş ilerleyen trafiğin, bir an önce açılmasını, taksi şoförü kadar, kendisi de çok istiyordu. Bir an önce Ortaköy’e vararak, Tuna’nın yanında kimin olduğunu, görmek istiyordu. Cep telefonunu kapattığı andan itibaren, bunu çok merak ediyordu. Tuna’yı bu kadar heyecanlandıran ve kendisinin de bilmediği bu kişi, kim olabilirdi ki?

Tuna’nın, bu zamana kadar, bu konuda kendisine hiç bir bilgi vermemesi de aklını kurcalıyordu. Tek başına yaşamaya başladığı andan itibaren, ailesinden ayrı kaldığı günler çoğalmaya başlamıştı. Bu bir gerçekti ama ailesini de unutmuyor ve ilgileniyordu. Artık bu hayatı da kabullenmişti. Annesiyle neredeyse her gün telefonla görüşüyor, bu görüşmelerinde, Tuna’da sürekli olarak yer alıyordu. İçindeki merakın, son bulabilmesi için de, Ortaköy’e varmasına çok mesafe kalmamıştı. Yolun sağındaki otobüs durağındaki levhayı fark ettiğinde, Ortaköy’e geldiğini anlayarak, düşüncelerinden kurtulup taksicinin ücretini ödedikten sonra, taksiden indi.

Taksiden indikten sonra, otobüs durağını geride bırakıp, Ortaköy iskelesine giden sokağa saptı. Hafta ortası olduğu halde sokak kalabalıktı. Sokağın sağında ve solunda kurulu olan tezgâhlardan alışveriş yapan insanlar ile tezgâhları başında, ürünlerini satmaya çalışan satıcılar arasında, yaşanılan sıkı pazarlıklarda kulağına kadar geliyordu. Cep telefonunu çıkartarak, Tuna’yı aradı.

--- Ablacığım neredesin?

--- İskeleye doğru ilerliyorum, siz neredesiniz?

--- Biz de, iskelenin orada, denizin kenarındaki bankta oturuyoruz.

--- Tamam geliyorum. Dedikten sonra cep telefonunu kapatarak, çantasına koydu. Az ileride görünen Ortaköy vapur iskelesine doğru ilerlemeye devam etti. Beşiktaş’a taşındıktan sonra, Cumartesi günleri, özellikle Ortaköy’e gelmekten çok hoşlanıyordu. Cumartesi günleri Ortaköy’e geldiğinde, iskelenin bitişiğindeki Ortaköy camisinin de bulunduğu meydanda ki bir cafe de oturarak sütlü neskafe içmekten ve bazen de kumpir yemekten ayrı bir haz alırdı. Ara sokaklarda kurulu olan tezgâhları gezdikten sonra da Beşiktaş’a kadar yürümeyi de çok severdi. İskelenin olduğu yere vardığında, sokağın bitiminde sol tarafındaki restoranlar kendisine tanıdık geliyordu ama şu anda oralara uğramadan, caminin yanındaki meydana ulaşmalıyım diye düşünürken, kendisini meydanın girişinde buldu. Bir an soluklanmak için durduğunda, kendisini karşılayan Tuna’yı gördü. Tuna’ya doğru yaklaşırken yanında duran, kot pantolonunun üstüne krem renginde mont giymiş olan ve başındaki berenin kenarından uzun siyah saçları sarkan, genç kız hemen dikkatini çekmişti.

--- Ablacığım hoş geldin.

--- Hoş buldum, canım.

--- Abla tanıştırayım, bu bayan arkadaşım Pelin. Dedikten sonra Pelin, Sibel’e elini uzatarak:

--- Merhaba, hoş geldiniz Sibel abla. Diyerek, yarı utangaç bir ifadeyle gülümsedi. Pelin’in, uzatmış olduğu eli sıkan Sibel, Pelin’in gülümseyen yüzünden, hoşlandığını belli ederek:

--- Hoş buldum, canım. Sizleri biraz beklettim ama ancak gelebildim. Bildiğiniz gibi, hafta ortası olması ve yoğun olan trafiğin de etkisiyle biraz geç kaldım. Diyerek Sibel de gülümseyerek, kardeşi Tuna’ya dönüp yüzüne baktığında, onun da, yüzündeki tebessümü görünce, birden bire, kendisini mutlu hissederken Tuna, Peline dönerek:

--- E! Nasıl yapalım, sana daha önce, ablamın kumpir yemekten hoşlandığını anlatmıştım. Derken, aniden ablasının omzuna dokunarak:

--- Abla, kumpir yiyelim mi? dedikten sonra, bu sefer yanında duran Pelin’in omzuna da elini koydu ve her ikisi de Sibel’e, bir an için pür dikkat bakmaya başladıklarında, Sibel:

--- Tuna, bu çok güzel bir teklif oldu. Karnım da acıkmıştı zaten. O zaman caminin arkasında ki yere gidelim. Pelin sen kumpir sever misin?

--- Seviyorum, Sibel abla. Tuna ile daha önce geldiğimiz zamanlarda, kumpir yemeden, buradan ayrılmıyoruz demesinin ardından Tuna’nın elinden tuttu.

--- Tamam, o zaman hanımlar, şu anki rotamız kumpirci! Diyen Tuna’nın ve yanında ki Pelin’in neşeli hallerinden haz duyan Sibel’de, Tuna’nın diğer tarafına geçerek, kumpir yiyecekleri yere doğru yürümeye başladılar.



III



Yatak odasındaki sönük ışığın altında, giysi dolabının kapağındaki aynanın karşısında, üzerine giydiği göğüs dekoltesi çok fazla açık olmayan, etek boyu, diz kapaklarının hizasına gelen ve uçlarında kırmızı tül dantelleri olan, çok sevdiği kırmızı elbisesinin, kendisine çok yakıştığını gördüğünde, içten içe seviniyordu. Bir hafta sonra buluşacakları gün, giyeceği elbise konusunda kararsızlıklar yaşamış olmasına rağmen, sonunda üzerinde bulunan elbiseyi giymeye karar vermişti. Boy aynasının karşısında arkasını döndükten sonra, başını yeniden boy aynasına çevirip elbisenin, üzerinde nasıl durduğuna dikkatlice bakmaya devam etti. Elbisenin arkadan görünümünde, sırt dekoltesi olmaması da, sevincini ikiye katlıyordu.

Bu neşeyle, etrafında bir iki kere döndükten sonra, yeniden boy aynasına yüzünü çevirdiğinde, yatak odasının kapısında belirmiş olan Hakan’ın, içeriye girmesinin ardından, Hakan’a yaklaşarak, her iki kolunu Hakan’ın boynuna dolayarak sıkıca sarıldı. Yatak odasına girdiğinde, Türkan’ın üzerindeki kırmızı elbiseyi gören Hakan, elbiseyi beğendiğini söylemeye fırsat bırakmayan, Türkan’ın dudaklarına, dudaklarını teslim etti. Türkan’ı bir yandan dudaklarından öpmeye devam ederken, diğer yandan da her iki elini Türkan’ın beline dolamıştı. Bir süre öpüşmeye devam etmelerinin ardından, Hakan’ın dudaklarından, dudağını ayıran Türkan:

--- Aşkım, elbisemi beğendin mi? Dedikten sonra, kollarını Hakan’ın boynundan indirerek ve belini saran Hakan’ın elinden tutarak, kendi bedenini biraz geriye çekti.

--- Hayatım, içeri girdiğimde seni görür görmez, ‘Harikasın’ diyecektim ki, sen buna izin vermedin. Ama şimdi tekrarlamak isterim ki:

--- Harika görünüyorsun

--- Hım, demek öyle! Beyimiz beğenmiş demek, çok teşekkür ederim aşkım. Dedikten sonra Hakan’ın yüzüne doğru yüzünü yanaştırarak, dudağına öpücük kondurduktan sonra yeniden geri çekildi. Hakan’ın kendisine sunduğu bu güzel övgülerin, bir ömür boyu sürmesini isteyen Türkan, bu dileğinin yerine geleceği konusunda umutlu olmasa da, kendisini mutlu hissetmeye devam ederken de mutluluğunun bir ömür boyu sürmesi için de, tanrıya dua ediyordu.

--- Aşkım eğer, çok yorgun değilsen, dışarı çıkıp deniz kenarına gidelim mi? Diyen Türkan, dudaklarını şımarıklık yapmış bir çocuk edasıyla, çocuklar gibi büzmeye başladı. Bu yüz ifadesi karşısında, teklifini, Hakan’ın kabul edeceğinden emin görünüyordu.

--- Tamam, hayatım gidelim. Sen üstündekini çıkart, ben de banyoya giderek, saçımı başımı düzelteyim. Deyince Türkan, zafer kazanmış komutan edasına bürünerek, Hakan’ı tekrar dudaklarından öpmesinin ardından.

--- Yaşasın, aşkım beni gezmeye götürecekmiş. Diye, sözlerini tamamlayarak, üstündeki elbisesini çıkartmaya başladı. Bu arada da, banyoya giden Hakan’ın arkasından bakarak, ‘keşke yıllarca her istediğimi yapan birisi olsaydın.’ diye Hakan’ın duymayacağı şekilde kendi kendine mırıldandı. Elbisesini üzerinden çıkartıp, dolabın kapağını açarak, askıya astığı elbisesini, özenle dolaba yerleştirdi. Az önce yatağının üzerine bıraktığı siyah kotu ile fıstık yeşili kazağını giymesinin ardından, kazağının içinde kalmış olan saçlarını da, iki eliyle havalandırarak kazağın dışına çıkardı.

Yatak odasının ışığını kapatarak, holden salona doğru yürüyüp, salondaki yemek masasının üzerine bıraktığı çantasını alıp salonun ışığını kapattı. Kendisini bekleyen Hakan’ın, daha çok beklememesi için, siyah çizmeleri yerine, siyah çizmelerin yanında duran, spor ayakkabısını aceleyle giyerek evden çıktıktan sonra, Hakan’ın, evlerinin kapısını kapatmasını beklemeye başladı. Hakan’ın kapıyı çekip, elindeki anahtar ile kapıyı kilitlemesinin ardından, Hakan’ın elinden tutarak, asansöre doğru el ele ilerlediler. Asansörün kapısına geldiklerinde, bulundukları kata gelmesi için asansörün düğmesine bastı. Kısa bir süre beklemelerinin ardından, asansörün, yukarı katlara doğru çıkmaya başladığını gördüklerinde, birbirinin yüzüne bakarak, merdivenlerden inmenin en akıllı yol olacağı konusun da gözleriyle anlaştılar. Merdivenlere doğru yine el ele tutuşarak yürüdüler. Aşağıya indiklerinde Hakan, binanın dış kapısını açarak eşine yol verdikten sonra, tekrar el ele tutuşarak Kapalı garajın merdivenlerinden, inmeye başladılar. Adımlarını her atışlarında, ayakkabılarının çıkarmış olduğu sesler, birçok arabanın yan yana park ettiği kapalı garajın içinde yankılanıyordu. Hakan’ın park halindeki siyah renkli arabasının yanına giderken, attıkları her adım sonrasında yankılanan sesi, geçen gece seyrettiği korku filmindeki zavallı kurbanın, ayak seslerine benzeterek, Hakan’a daha fazla sokuldu. Arabaya geldiklerin de, Hakan elindeki kumanda ile kapıları açar açmaz, arabaya bindiler.


[1] Kolo: (Sırbistan) Daire, çember anlamına gelen Sırp ve Hırvatlarda, salonda başlayıp sokağa yayılan, uzun bir halka oluşturarak sıçrayarak atletik gösterilerle yapılan, Slovenya’da genellikle şarkı eşliğinde oynanan Slav halk dansı.



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın karakterler üzerine kümesinde bulunan diğer yazıları...
Şans ve Dans (İkinci Bölüm)
Şans ve Dans (Altıncı Bölüm)
Şans ve Dans (Dokuzuncu Bölüm)
Şans ve Dans (Onbirinci Bölüm)
Şans ve Dans (Sekizinci Bölüm)
Şans ve Dans (Üçüncü Bölüm)
Şans ve Dans (Yedinci Bölüm)
Şans ve Dans
Şans ve Dans (Dördüncü Bölüm)
Şans ve Dans (Beşinci Bölüm)

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Umudun Adı Var. [Öykü]
Yaşam Parkı [Öykü]
Telaşe Memurluğu Sınavı [Deneme]
Yaşım Tuttu. [Deneme]
Dikmek [Deneme]
Yazdım. [Deneme]
Boyumun Ölçüsünü Aldım. [Deneme]
Takılmak… [Deneme]
Oyunbozanız. [Deneme]
Kuytu Bir Köşede... [Deneme]


Oğuz Tepe kimdir?

. . . . .


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2019 | © Oğuz Tepe, 2019
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.