..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Işık verirseniz, karanlık kendiliğinden yitecektir. -Erasmus
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Fantastik Roman > Osman Altınbaş




20 Nisan 2015
Cypraqual Kolye: 12. Bölüm 2. Kısım  
Osman Altınbaş
Kendilerini tekrardan tamamlayan achianların öldüğü zaman dönüştükleri yaratıklar birbiri ardına beşerli sıra oldular.Bir tanesi yerden bir başka ölüyü aldı ve sıra başından biraz geriye çekildi.İlk baştaki cesedin ayaklarını ikinci sıradaki ise kafasını tutuyordu.İkisi onu çevirmeye başlarken yerden çıkan oldukça ateşli yaratık yeniden dirilen ejderhaları gelen atlıların üzerine gönderdi.Arada hızlıca dönmeye devam eden hangi ırka mensup olduğu önemli olmayan ölünün ayakları birleşmeye kafası sivrilmeye başladı.Sanki bir mızrağa dönüşen cesedin ayaklarını yaratığın kafasını da diğeri kendine batırdı.Mızrak üçüncüye,dördüncüye ve beşincisine de aynı şekilde girdikten sonra hepsi onun sayesinde birbirine yapıştı.


:IAF:
BÖLÜM 12 KISIM 2

Koşuyordu…

Hızlı hızlı nefes ala ala koşuyordu. Ara ara arkasına dönüp korku ve heyecan karışımı gözleriyle geriye göz atıp ilerlemeye devam ediyor ve adımlarından adeta fışkıran telaşla tepeyi tırmanmaya gayret ediyordu.Zirveye çıkınca geriye doğru kafasını çevirip bir kez daha baktı ama kendisini neyin kovaladığını bir türlü göremedi.Niye kaçtığını, neden kaçtığını tam olarak anlayamazken ardını bırakıp ayağı takılarak toz toprağı da giysilerine desen niyetine ekleyip üstünden ter boşanırcasına sanki isimlendiremediği bir canavardan kaçarcasına koşmaya devam etti.

Tepeden aşağıya indiğinde etrafına bakarken gözlerinin aralığına uçsuz bucaksız bir alan giriryordu.İlerledikçe yoğun bir yanık kokusu burnuna sürünürken biraz soluklanıp koşarken barındırdığı kesif duyguları üstünden attı ve bulunduğu yere daha dikkatli bakmaya başlayınca tozlu yüzünde engel olamadığı gözyaşlarının aniden ıslak dokunuşlarını hissetti.Sanki sonu yokmuş gibi görünen alanın her karesinde bir ölümlünün cesedi vardı.Gözyaşları durmak bilmezken çatlak toprakların üzerini yüzlerce canlının daha bir çok ırka ait ölümlünün boydan boya geniş yer kaplayan ejderhaların ölüleri mesken tutmuştu adeta.Kimileri vahşice parçalanmış, kolları, bacakları, kafaları ayrı ayrı oraya buraya savrulmuş,kiminin bedenleri kavrulmuş,bir çoğunun dumanı hala üstünde tüterken korkunun en derin dehlizlerine sürüklense de gözleri ölülerin arasında dolaşmaya devam ediyordu.

Bu, baktıkça ölçülemez büyüklükteki arazinin üstünde yatan bütün ırkların mensupları aynıydı hepsi ölüydü.Kafası yerinde olmayanlardan bir tanesinin kandan kurumuş ellerindeki yarı parçalanmış parmaklarından biri aniden onun sol ayağının bileğine yapıştı.Ne olduğunu anlamadan bu beklenmedik dokunuşla ürpermesi geriye çekilmesine ve bunu gerçekleştirirken de başka bir ölüye takılıp düşmesine sebep oldu. Hemen kendini yerden kaldırıp toplayarak kılıcını çıkarıp tam olmayan o parmakları kesti.Ne olduğunu anlamadan cesetlerin bir çoğu canlanıyor gibi bazılarının kemiği çıkmış kanlı parmakları yapışmaya başladı ayak bileklerine. Bir bir ateş saçan kılıcıyla deneyimli bir savaşçının çevik,duygusuz ve soğukkanlı bir şekilde haliyle hepsini hızlıca kesip biçti.Teker teker ayağa kalkıp dirilen ölüleri doğramaya devam ederken dikkatini farklı hareketler sergileyenler çekti.

Bazı elflere,insanlara,cücelere,orklara… ait cesetler infilak etti. Parçalar havada dönmeye başlayıp içlerinden çıkan uzantılarla yerde yatan ölülerden aldıkları derileri toplayarak beşerli gruplar halinde kendilerini yeniden tamamlaya çalışırken uzaklardan üç tane kapkara ata binmiş üç karanlık şekil tozu dumana katarak ilerliyor ve namevtleri havaya atıp onları bir hortuma çevirerek hızla yol alıyordu. Onun içinde ölüler öyle hızlı dönüyordu ki artık seçilemez oldular.Atlıların üzerindekilerden bir tanesi kılıcını çıkartıp hortumu kabzasına çekti ve içerisindekilerin tamamını kesici silahına aldı.Bir anda yer yarıldı ve altından oldukça iri cüsseli dev ebatında her tarafı ateş yüklü bir yaratık ayaklarını cesetlerin üzerine basıp onları yakarak sahnede yerini aldı.Yerdeki ejderhaların ölülerine doğru buket buket alev gönderdi.Teker teker onları yiyen hayvanların cesetleri tamamen ateşli bir şekilde dirilmeye başladı…

Kendilerini tekrardan tamamlayan achianların öldüğü zaman dönüştükleri yaratıklar birbiri ardına beşerli sıra oldular.Bir tanesi yerden bir başka ölüyü aldı ve sıra başından biraz geriye çekildi.İlk baştaki cesedin ayaklarını ikinci sıradaki ise kafasını tutuyordu.İkisi onu çevirmeye başlarken yerden çıkan oldukça ateşli yaratık yeniden dirilen ejderhaları gelen atlıların üzerine gönderdi.Arada hızlıca dönmeye devam eden hangi ırka mensup olduğu önemli olmayan ölünün ayakları birleşmeye kafası sivrilemeye başladı.Sanki bir mızrağa dönüşen cesedin ayaklarını yaratığın kafasını da diğeri kendine batırdı.Mızrak üçüncüye,dördüncüye ve beşincisine de aynı şekilde girdikten sonra hepsi onun sayesinde birbirine yapıştı.O beşli, tek bir vücut olmaya çabalarken savaşçının geldiği tepeden beş tane kara pelerinli yaratık sahnede rol almak için olanca hızıyla ilerlerken…

Marjuarane kan ter içinde uyandı daha doğrusu uyandırıldı.

Savaşçı, yatarken vücudunda hissettiği sert temasla gözlerini aniden açıp yerinde doğrulmaya çalıştı.Gördüğü rüyanın daha doğrusu kabusun haleti ruhiyesi üstünde sabahın ilk ışıkları odanın içinde gezintiye çıkmışken etrafına baktı.Karşısında yüzünün yarısı aydınlıkla yıkanan yarısı gölgede kalan birisi vardı.Gözleri uykunun verdiği uyuşukluk halini üstünden atmış ve bakışlarında onu uyandıranın neye benzediğine dair yüzünün yarı aydınlık kısmındaki görünen sivri kulaklar ve pürüzsüz ten cevabını bulmuştu.Kılıcını arama dürtüsü aniden ağır bastı ama silahının alındığını gelenin yanındaki aynı ırka mensup ikisinin birinde görünce hareket etmeyi bıraktı.Sessizce eve giren elflerin ikisi onun arkadaşlarını kılıçlarıyla dürterek uyandırıyordu.Bir tanesi prensesi uyandırırken gördüğü yüz karşısında saygıyla eğilip geri çekildi.Swaclon ve Laphlan da diğeri tarafından dürtüldü.

“Prenses Desurun,” dedi saygıyla eğilen. Diğer iki elf ise onun bu hareketi karşısında daha dikkatli bakışlar eşliğinde evin içindekilere gözlerini yönlendirdiler.Sabahın armağanı aydınlık odayı yavaş yavaş kaplarken uyandırmadan önce dörtlünün silahlarını toplayan elf, prenses hariç diğerlerine hitaben;

“Siz kimsiniz, burada ne arıyorsunuz ve bu evi nerden buldunuz?Prenses,onun koruması olarak düşündüğüm bir başka elf ve iki insan.”

Dörtlü birbirine bakış attı ve sözcü olarak seçilen prenses kelimeleri narin dudaklarından dökmeye başladı.

“Beni tanıdınız en azından biriniz.Ben Diameld’ in doğu kanadının kralı Wairacas’ ın kızıyım.İfade ettiğin gibi korumam değil.Beni tanıyan elfler bilir ben dünyayı dolaşmayı diğer ırkdaşlarımın ormanlarına gezinti yapmayı severim.O yüzden iki insanda yolculuk esnasında tanıştığım dostlarım.Üzerinizdeki turkuaz yeşil karşımı elbiselerden anladığım kadarıyla siz üçünüz kuzeydeki Lavierenna ormanındansınız.(Savaşçıyı uyanıdırana hitaben) senin giysinin üzerinde birbirine geçmiş kılıç ve ok simgesi olduğuna göre kraliyet muhafızısın.”

“Haklısınız ben muhafızım diğerleri de yardımcım.Bu ev kaçakçıların kanunsuz şehre girmek için kullandıkları bahçedeki kuyunun olduğu yerde.Prensesten dolayı kaçakçıya benzemiyorsunuz.Nasıl buldunuz burayı?”

“Biz bir şekilde bulduk da sizin bu kadar uzakta ne işiniz var?” dedi Swaclon kaşlarını çatarak

“Hangi pozisyonda olduğunuza bakarsanız zira silahsızsınız cevap vermesi gereken sizlersiniz.Prenses Desurun hariç diğerleriniz umrumda değil.Konuşacak mısınız yoksa adamlarıma emir vereyim mi dilinizi daha dikkatli kullanmanızı anlamanız için.” Dedi ses tonunu tehditkar olduğu sözlerinin yanında yardakçı yaparak.

“Yeterince vakit kaybediyorum zaten, daha da olmasına tahammülüm yok.Benim adım Marjuarane, bir yolculuğa çıktım ve bu esnada iki arkadaşımı kaybettim.Benim amacım Kırmızı Ejderha Dacassyre’ nin inini bulmak.Prenses ve (casusu eliyle göstererek) Swaclonu yolda bir şekilde tanıdım.Diğer insanı da aynı şekilde.Onlar benim ini bulmama yardımcı olan maceracı dostlarım.Ve bu şehre bize Lasmendia şehrindeki adını sormayı unuttuğumuz çömlekçi bir insan bu yolla girmemesi söyledi.Bir demirci arıyoruz siz gelmeseydiniz onu bulmak için yola çıkacaktık.Ne siz bizimle ne de biz sizinle ilgiliyiz.Bakın sizi uyarıyorum daha fazla vaktimi almayın silahımı da gasp etmiş olsanız da bu evden canlı çıkamazsınız!” Dedi Marjuarane ses tonu bunu yapabilecek karakterde tehlikeliydi.

Gelenlerden biri alayla gülecekken bu sözler karşısında diğeri ise Prensese bakış attığında savaşçının ne kadar ciddi konuştuğunu onun yüzünde gördü.Yine de;

“Peh! Silahsız bir insan bizi tehdit ediyor.Prenses hariç diğerlerini bağla—“

“Bence onu dinlemelisiniz.Ayrıca Onlara yapılan bana yapılmış demektir ki bütün elfler bilir bir prensese kötü davranmak hiç de hoş karşılanmaz ailesinde.Bana zarar vermiş sayarım ve yolculuğum bitip de evime gittiğimde bunu da kral ve kraliçeyle paylaştığımda, sizin efendiniz Armarenin kulağına yaptığınız terbiyesizlik babam tarafından ulaştırıldığında gerisini tahmin edebilirsiniz.Gerginliğin lüzumu yok siz yolunuza gidin biz yolumuza gidelim.”

“Hah! Elimizden kurtulursan eğer. Bunu da bağlayın,” dedi muhafız olan.Diğeri söyleneni yapacakken Desurun’ u tanıyan ona engel oldu.

“Sen ne yaptığını sanıyorsun.Emrime karşı mı geliyorsun Saraneit” dedi hırçınlıkla muhafız olan.

“O bir prenses. Saygısızlık etmeyelim. Bırakalım gitsinler. Hem bu insan silahsız olmasına rağmen pek kolay ellerini bağlamak için vereceğe benzemiyor.Biz de vakit kaybediyoruz. Şeyet ‘bir şekilde’ bu durumu duyarsa Kral Wairacas barbarlarla,orklarla ve melezlerle, cücelerle savaşırken bir de kendi ırkımızla uğraşmayalım.”

“Nasıl yani kuzeyde savaş mı var?” dedi Swaclon heyecan kat sayısı yüksek bir ses tonuyla

Muhafız niye burada olduğu konusunu yoğun bir şekilde hatırlayarak adamlarına onları bırakmasını söyledi.Marjuarane nin yüzüne baktıkça içinde garip bir korku oluşması da ve Prensesin ola ki burdan kurtulup olanları anlatması düşüncesi de bu kararını almasında etkili olmuştu.

“Evet savaş çıkmak üzere.Elfler,Cüceler,Barbarlar ve Orklar,diğerleri arasında.Biz de demirciyi arıyoruz ki o bir silah ustası elf.Muhtemelen aynı kişiyi arıyoruz buraya gelen ve buradan bizi şehre sokan dostlarımızdan öğrendiğimize göre kentte tek bir demirci varmış.Adı Milendia olan bu elf demirci silah ustasından malzemeler almaya geldik.” Dedi muhafız ve dörtlüye tekrar silahlarının verilmesini söyledi adamlarına.

Bu ani dönüşümden ve silahının geri verilmesinden sonra Marjuarane görünmez elbisedeki hayvanlardan birinin ismini telaffuz etmeyi düşünmeyi bıraktı.Diğer arkadaşlarına bakarak evden çıkmalarını işaret etti.Swaclon onu durdurarak;

“Aynı kişiyi aramıyor muyuz? Belki de onlar yerini bilerek buraya gelmiştir.Dün gece o ne idüğü belirsiz uzuvları parçalandıkça yerine gelen yaratıklar yine karşımıza çıkabilir.Yanımızda üç savaşçı daha olsa kötü mü.” Dedi sadece savaşçının duyacağı bir sesle.

“Haklısın fazla nefer göz çıkarmaz. Bu arada Swaclon, prensese ne oldu, çok garip görünüyor.”

“Milendia adındaki demirci onun silah ustası eğitmeniydi. Ta ki benim gibi topraklardan Wairacas tarafından atılana kadar.”
Tam Savaşçı ikisi arsındaki konuşmaya devam edecekken prenses;

“Ne konuşuyorsunuz sessiz sessiz. Savaşın neden olduğunu öğrenmek istiyorum.Sakinleştiğimize göre konuşabiliriz o yüzden ikiniz de oturur musunuz. Öte yandan Laphlan hiç konuşmamış etrafına bakıyordu.Elfler ya da savaş onun umurunda değildi.Kardeşini kurtarmak için Demirciyi bulmaları gerekiyordu.Onun için önemli olan tek şey buydu.

Marjuarane kapıdan geriye döndü.Casusun söyledikleri aklına yatmıştı ve tek başına da gitmek istemiyordu zira Swaclon da savaşın neden çıktığı konusunda meraklıydı ve birlikte gitmekten yanaydı.

“Siz ve biz aynı kişiyi aradığımıza, iki taraflı tehditkar olmayı ve konuşmayı bıraktığımıza göre konuşabiliriz.Günlerden bir gün beş tane cüce bizim ormanımıza girmiş.Ağaçlarımıza zarar verip sınır boyundaki okçuların bazılarını öldürmüş.Bizim cücelerle aramızda barış vardı ama bu durum her şeyi alt üst etmişti.Olanları gören sınır boyundaki olaya dahil olmayıp uzaktan fark eden ki müdahale şansını bulamadan cüceler bir anda anlattığına göre ortadan kaybolmuş.Garip şeylerde söyledi onlara keskin okçularımızın saldırıları zarar vermesi gerekirken yerden bitme yaratıklara isabet eden oklar hiç etki etmemiş.Kalkanları da yokmuş ve oklar saplanmasına rağmen yere düşmemişler.Onlardan hiç beklenmeyen bir şekilde çok hızla işlerini görüp talan edip kaybolmuşlar.Efendimiz Armare bunu duyunca çok sinirlendi ve aradaki barışı unutup cücelerin dağlarına saldırı düzenlemek için karar aldı ancak eşi buna izin vermedi.Sebebini öğrenmek adına bir elçi gönderilmesini dile getirdi.Şayet sonuç alınmazsa o zaman saldırıyı düzenlemesini istedi ondan.”dedi uzun konuşmasının ardından boğazı kurumuştu muhafızın.

Sözü diğeri aldı;

“Cüce Kral elçiye bu durumdan haberdar olmadığını dolayısıyla da o beş cücenin hem yukarıda ne aradıklarını bilmediğini akabinde onları teslim etmek gibi bir halin ortaya çıkmadığını belirtti.Aralarındaki barışa göre ne cüce ne de elf karşı tarafın ve kendi kralından izinsiz topraklara adım atamayacaktı.Elçi eli boş döndü.Armare hemen saldırı emrini verdi.Ve—“

“Barbarlar ya da orklar nasıl dahil oldu peki,” dedi prensesi tanıyanın daha da uzatmasına fırsat vermeden casus.

“Bizden beş tane elf barbarların çadırlarına girmiş ve kadınları, çocukları öldürmüş.Armare bir yandan cücelere saldırı düzenlemeyi düşünürken bu haber ulaşınca kendisine ve cüceden talep ettiğini barbar insanlar ondan etmeyip direk topraklarımıza girince işler iyice karıştı.Kesinlikle savaş çıkacağını haber alan civardaki orklar ve birkaç tane trol de dahil oldu bu karmaşaya.Ne o beş cüceyi ne de beş elfi gören var.Ortada bir oyun döndü ama ne olduğunu hiçbirimiz anlayamadan ya da aramızdaki nefretin bu şekilde tekrardan önünün açılmasına fırsat vererek saldırdık.”

“ Belli ki sizin de aceleniz var.Bir an önce demirciyi bulalım da siz yolunuza biz kendi yolumuza gideriz.” Dedikten sonra Marjuarane yerinden kalktı,ardından Laphlan da ona uydu ancak elfler ise beklemede kaldı.Savaş, prensesin de casusun da canını sıkmıştı.Marjuaranenin bir süre sonra elfler de kalkıp peşinden gelirken savaşçı, sanki gönülsüzce hareket edermiş gibi Prenses Desurun’ un ayrılabileceğini düşündü.’Swaclon şayet sözüne sadık bir elf ise gerçekten benimle kalacaktır.’
Dörtlü ve Üçlü, ayrı gruplar halinde aynı yolda yürümeye başladılar.Gelenler net olarak aradıklarının yerini bulabileceklerini söylediler.Üç elf ve Desurun kendi aralarında konuşurlarken Swaclon, Marjuarane’ nin yanına geldi.Ona ve Laphlan’ a hitaben prensesin yanlarından gidebilme ihtimali olduğunu ama kendisinin kalacağını söyledi.

“Sen rüyanda ne gördün ki kan ter için uyandın!”dedi aniden elf konuyu değiştirme manevrasıyla

“Tam bir kabustu dostum.Yerde yatan yüzlerce ceset vardı…” diye devam etti sözlerine batıdan gelen savaşçı.Laphlan ise prensesin ayrılacağına hiç üzülmedi.Deneyimli ve üstünde büyülü malzemeler taşıyan bir savaşçı, kılıcını ve yayını iyi kullanan bir elfle hedefine daha da yakınlaşacaktı.Tekrar yüzüne sinsi olmasına çaba gösterdiği bir gülümseme yerleşti.

Valbritma’ nın sorumlusu Lord Thalmane’ nin artık insan olmaktan çıkmış insanüstü özelliklere sahip olan yeni tür achianların lideri Gillantirre, evinde parti veriyordu.Akşam karanlığı sanki elbiseyi kuşanan çıplak beden misali şehrin havasını giyinmeden önce gün içinde yöneticisi olduğu üç kişiye bölüştürdüğü yerin bölge sahiplerini evindeki partiye icabet etmeleri için üç achianı -kendilerine sahip olmaları konusunda uyarmayı ihmal etmeyerek- göndermişti.Yavaş yavaş davet edilenler evine gelmeye başlarken kendi türünden olan elf görünümlü achian sabırsızca ‘ne zaman başlayacak bu şölen’ diye bakışlarla evin sahibini tahrik ediyor ve gelenleri aç gözlerle izlemekten geri durmuyordu.Cevap olarak ta liderinden ‘biraz daha sabret’ cümlesiyle yetinmek zorunda kalıyordu.Sözde, şehrin üç bölgesinin sorumlularını aralarındaki gerginliğin son bulup uyum içinde çalışmaları konusunda düzenlenen bu gecede yavaş yavaş zaman adımlaya dursun Marjuarane ve arkadaşları,diğer üç elf demirci dükkanındalardı.Swaclon ve Desurun,üç elf, silah ustası olan Milendia’ nın yanındalardı.Prenses silah ustası eski eğitmenini görünce biraz şaşırmıştı ama ikisi arasındaki samimiyet yoğun ve içten olduğu için sanki birbirlerini görmeleri üzerinden uzun zaman geçmemiş gibi kısa bir süre önce görüşmüşcesine birbirlerine karşı olan davranışları sıcak bir sarılmaya dönüşmüştü.Daha sonra demirci dükkanının sahibi elf casusla ve yanlarında gelen beklediği diğer üç ırkdaşı ile tanıştı.İki insanla pek ilgilenmedi açıkçası. Onlar burada çalışan diğeriyle muhattaplardı.

“Hep arzu etmişimdir prensesimi eğiten ünlü silah ustasını görmeyi. Uzun zaman önce baban tarafından benim gibi sürgün edilmişti sırf batı ile doğu arasında savaş çıkmasına engel oldu diye.” dedi Swaclon hüzünle

“Prensesim?” silah ustası sadece bu kelimeyi umursamıştı ve Desurun’ a soran gözlerle baktı.Sonuçta elfler prensesim derdi krallarının kızına ama bu ‘prensesim’ sözünün tonlama şekli onun kafasında oluşan düşüncelerini gözlerine yansıtmış o da bu bakışlarını eğittiği güzel kıza yönlendirmişti.Prenses’ te silah eğitmenini tanıdığından yüzündeki gözlerinden yansıyan şüphe içindeki görünüşün ne ifade ettiğini anlamıştı.

“Milendia bakışlarını anlıyorum. (‘ne demek istiyor’ dercesine) O, topraklarımızdaki (silah ustası bu aitlik ifade eden kelimeden sonra ‘artık benim evim değil’ şeklinde bakış atarken) en tecrübeli casus.Yüzünden anladığım kadarıyla bunca zaman sonra hala görünüşümden hissettiklerimi okuyabiliyorsun.Düşündüğün gibi ben onu seviyorum.”

“Evet sevdiğinin yüzünde de bunu görebiliyorum.Onun da seni sevdiği belli.Önemli olan her zaman istediğin gibi( –ben de senin yarı baban sayılırım- şeklindeki sıcak ve sevecen temasıyla kızın omzuna dokunarak) mutlu olman.”

Casus bir süre ikisinin konuşmasının arasına girmedi.Bu arada üç elfte demircinin verdiği işaretle silahları almak için arka tarafa gitmişlerdi.Swaclon araya girip konuşmaya yeltenirken Marjuarane ve Laphlan hızlı hareketlerle onların yanına geldi.Yüzleri biraz asıktı.Prenses’ e ve casusa hitaben;

“Aranızdaki gördüğüm kadarıyla –kusura bakmazsanız bize lazım olanla konuşurken sizin tarafa ara ara bakış atmıştım- sıcak sohbeti bölmek zorundayım.Bir önce bu geceyi geçirebileceğimiz bir yer bulmalıyız.Burdan çıkalım yolda anlatırım.” Dedi itiraz beklemeden.

Swaclon ikisinin asılmış suratlarına bakarak bekledikleri bilgiyi alamadıklarını anladı.Prenses’ e işaret etti gitmek konusunda.Desurun ise silah ustası ile konuşurken onlarla maceraya devam edip etmemek ve üç elfle beraber gidip kuzeyde savaşıp onlara yardım etmek konusunda ikilemdeydi.Swaclonun sözüne oldukça bağlı olduğunu kendisini çok sevse de insanlarla beraber gideceğini biliyordu.Hem onu bırakmak istemiyor hem de üç elfle gitmek istiyordu.Casus, yanlarına gelmekte olan iki insana baktığında silah ustasına bu durumu açmış ve ondan aldığı cevapla ini bulmak konusundaki maceraya devam etme kararı almıştı.’Bir kişi ne kadar değiştirebilirdi ki savaşı’

Dörtlü, dükkanın kapısından çıkarken şehirdeki başka bir evde kapılar ve pencereler kilitlenmişti.Gillantirre Achian, bütün davetliler geldiğinde bahsedilen şölenin başlaması adına kendi türündeki adamlarına emir vermiş ve bu, sessiz olduğu kadar diğerlerine fark ettirmeden yapılmıştı.Üç bölgenin emrindeki yöneticileriyle aralarındaki gerginliğin bitmesi konusunda konuşurken onların adamları evin odalarında partiyi yaşıyordu.İşaret etmesiyle şölen başladı.Achianlar kana olan açlıklarının doruklarında aniden misafirlere çullandı.Bir çoğu kaçmak için hareket edip yollar ararken bazıları kıskıvrak boyunlarındaki ölüm noktasından ısırılmış ve kan festivaline dahil olmuştu. Gecenin sonunda bütün gelenler tamamen insan olduğu için -daha önceden her hangi bir insan türü achian tarafından ısırılıp kendisine dönüştürülmüş elf ve cücelerin beslendikleri hariç- kalanlar bu ucubelerin ailesine katılmak zorunda bırakılmışlardı.

Gillantirre bütün türdeşlerine hitaben şölenin sonunda bir çok yeri kan tablosu şeklindeki evinde konuşmaya başlarken savaşçı ve arkadaşları geceyi geçirebilmek için bir yer arayışındaydı.

“Ne oldu da hemen apar topar çıktık?” diye sordu Swaclon, prenses ile beraber ilerlerken.O, Desurunun elflerle gideceğini düşünmüştü ama sevdiği yanında kalmıştı.

“Demircideki insan bizi ine kesin götürecek olan ya da orayı bulmamızı sağlayacak olan şu yol bulma konusundaki yetenekli kişi değilmiş.Bizi buraya yönlendiren yanlış olana göndermiş. Öyle değil mi Laphlan?”

İki elf müdahale etmeden Laphlan;

“Haklısın dostum.Bu adam o değilmiş ama ine götürülen üç kişiden diğeriymiş.Bize kesin bilgi verecek olan yetenekli şahsiyet bu şehrin anlattığına göre üçüncü bölgesinde bulunan bir kürcüymüş?”

“Sen neden bahsediyorsun.Şimdi biz ine değil de başka bir yere mi daha gideceğiz bulmak için bilgiyi almak adına.” Dedi prenses sıkkınlıkla.

“Bu şehir üç bölgeye mi ayrılmış? Bundan önceki iki bölgeydi. Doğudaki yerler hep böyle mi ki?”

“Evet elf söylediğin gibi.Şu an biz ikinci bölgedeymişiz.Üçüncü bölge burasının daha doğusundaymış.Anlattığına göre bu kanunsuz şehrin yönetimi Gillantirre adında üç ana kısma ayrılmış kırmızı ejderhanın hakimiyeti altındaki doğunun bir bölgesinin sorumlusu Lord Thalmane’ nin oğlundaymış.O da emri altındaki üç kişiye bölüştürmüş burayı.”

“Yani bu gideceğimiz yerdeki kişi şu yetenekli olan öyle mi?”

“Aynen öyle elf.”

“Peki neden bizi çömlekçi direk kürcüye göndermedi de buraya geldik?”

“Adam yanılmış işte.’Kürcüdeki ve benim çalıştığımız yeri karıştırmış,’ şeklinde net olmayan bir cevap verdi senin söylediğini sordumuzda.”

“Bu kürcünün gideceğimiz son yer olacağı, ini bulmak konusunda kesin mi?”

Swaclon iki insanın yüzüne baktığında net bir cevap alamadı.Konuşmaları Desurun’ un bir han işaret etmesiyle son buldu.

Yol arkadaşları demirciden çıkıp giderken üç elf silahları almış ve Milendia’ ya antlaşma dahilinde veda etmişti.Onları bekleyen şehrin dışındaki geniş kanatlı kuşlara ulaşmak için kaçış noktası eve ilerlerken silah ustası dükkanı kapatmak konusunda kısa zaman önce gelen yanındaki insana bakış attı.O, insanlarla çalışmayı pek istemezdi ama yanındakinde adlandıramadığı dışarıya verdiği bir korkunun duygusunu hissediyordu.Kısacası ondan ürkmüştü.Kendisine buraya gelecek ve onunla görüşecek beklediği iki insanın ve iki elfin olduğunu söylemiş ve bu yapıldığı zaman gideceğini ifade etmişti.Silah ustasını gelenlere karışmamasını ve görüşmenin geçekleşmesine engel olmamak adına bir çaba içerisine girmemesine dair uyarmıştı.Gelenler kaç kişiyse o sayıda görüşmeden sonra dükkandan çıkıp gidecekti.Milendia’ nın prensese ‘kal’ yönündeki öğütünün ana sebebiydi bu.

Elf gittikten sonra dükkanın arka tarafından biri geldi adamın bulunduğu ön tarafa.

“Görüşme nasıldı? Sence kürcüye gidecekler mi?” dedi çömlekçi

“Kesinlikle bundan emin olabiliriz.Biraz neden yanlış kişiye geldiklerine dair şüphe içinde kalsalar da, ben onları ikna ettiğimi düşünüyorum.Eminim bizim kürcüye gidecekler.” Dedi kahkaha atarak

“Yani boynunda kolye olan ve üzerinde görünmeyen zırh taşıyan insan şüphelenmedi değil mi?”

“Niye şüphelensin ki? İni bulmaya o kadar konsantre olmuş ki. Bir bilse yurdu Chrubergine şehrinin sessizliğe gömüldüğünü ve kimsenin anlamadığı, üçümüzün de çözemediği şekilde neden bir anda hayalet şehir olduğunu, kesinlikle aramaktan vaz geçerdi.”

“Ona bunu söyleyecek kimse yok bu şehirde.İnsan şüphelenmesin de yanındakiler önemli değil.”

“Artık planın ilk aşamasının sonu için gidebiliriz.”

“Bu arada kuzeydeki savaş için ne diyorsun.Sence elfler mi bu savaşın çıkmasına sebep yoksa cüceler mi ya da barbarlar mı?”

“Hangisine sorsan öğrendiğim kadarıyla birbirini suçluyor.Yok cüceler durup dururken elflerin sınır boylarına saldırmış, yok onlar barbarlara saldırmış… Bu savaşı duyan orklar,işe yaramaz troller ve de melez yaratıklar kiandorlar… onlar da dahil tabi yağmalamaya.”

“Üç büyük, kuzeyi tarafsız bölge ilan etmeseydi bu savaş olmazdı sanırım.Öte yandan kaos her zaman tercihimizdir öyle değil mi?Bu arada bu şehirde de bir dedikodu dönüyor.Neymiş uzuvları kopsa yerine hemen yenisi çıkan yaratıklar varmış.Hatta biri diyor ki cüceler duvarda yürüyormuş.Peh!”

“Şunu söyleyim sana. Dünya da son zamanlarda çok garip şeyler oluyor.Durup dururken bir şehir sessizliğe gömülüp hiçbir saldırı izi olmamasına rağmen bir anda yaşayanlar ortadan kayboluyor.Siyah’ın şehri kuşatan adamlarının tamamı vahşice katledilmiş bir şekilde ovada ölü bulunuyor.Şehri teslim almak için gelen ejderhalardan hiçbir haber alınamamış ve siyah bu duruma karşı suskun.Yakın zamanda gemicilerden duyanlardan duyduğum kadarıyla deniz ejderhası ne zamandır ortada yokmuş.Ve nasıl çıktığı açıklığa kavuşmayan kuzeydeki savaş.Sence tanımlayamadığımız birileri kaos ortamı mı yaratmak istiyor?”

“Şayet bizim planımız başarılı olursa sen o zaman gör kaosu.”


“Önümüzde rahat rahat yiyebileceğimiz bir dünya var.Bu boyut tam bize göre.Beşimiz bu dünyayı tüketebiliriz.Burada 'bizim gibi yabancılar' yok.”

“İyi ki bu güçsüz ölümlülerin bulunduğu bu dünyaya boyut kapısı açıldı da kendi boyutumuzda bizi yok etmek isteyen ateşli yaratıklardan kurtulduk.”

“Haklısın neredeyse ‘alev atıp ateşle tekrar diriltenler’ beni siz kurtarmasaydınız kafeste yok edip kendilerine benzeteceklerdi.”

Beş kara pelerinli kuzeyden ayrılarak doğuya doğru ilerlemeye başlamışlardı.Nitekim Elf krallığına girmeden ordan geçerken sınır boylarındaki bazıları tarafından görülmüşlerdi.

Marjuarane aslında kolyenin ne olduğunu bir bilseydi mağaranın önünde kırmızı ejderhadan kurtulup ölmemek için onu kesinlikle kullanmaz ve keskin pençesini kucaklardı.

NİSAN 2015



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın fantastik roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Cypraqual Kolye: 14. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual Kolye: 14. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 13. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual Kolye: 13. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual: Kolye 10. Bölüm
Cypraqual Kolye: 12. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 11. Bölüm
Cypraqual: Kolye 1. Bölüm
Cypraqual: Kolye 6. Bölüm
Cypraqual: Kolye 9. Bölüm

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ağlasın Güz [Şiir]
Üç Yamalı Bohça [Şiir]
Sensin Yar [Şiir]
Bana Bir Sen Ismarlarsın [Şiir]
Sökük: 3 [Şiir]
Gözyaşı Kırıkları [Şiir]
Kaygan Yol [Şiir]
Perde [Şiir]
Bağ Bozumu [Şiir]
Bütün Dillerime Aykırısın Sen [Şiir]


Osman Altınbaş kimdir?




yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Osman Altınbaş, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.