..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Ben bir dünya yurttaşıyım. -Sokrates
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Fantastik Roman > Osman Altınbaş




18 Ağustos 2015
Cypraqual Kolye: 14. Bölüm 2. Kısım  
Osman Altınbaş
Onun bu söyleminden sonra elinde üç katmanlı kalkanı olan onu teker teker ayırıp üçlü bir şekilde havada çevirmeye başladı.Kalkanlar havada birbirlerini takip ederek hızla dönerken eskiden büyücü olan Kaimeld adındaki içinde kötülük tanrısının geçtiği bir başka cümle söyledi ve ardından etrafta bulunan ağaçların kabukları gövdelerinden koparak her yerden kalkanların oluşturduğu döngünün içine girip,birikip orada dönmeye devam ettiler.Yüzlerce koptukları şekilde kabuklar onları alabilecek biçimde genişleyen döngünün içinde renk değiştirmeye başladılar.Ve bu kopmalar ana merkeze doğru her çeşit ağacın gövdesini ziyaret ederek devam etti.


:ADBA:
14.BÖLÜM İKİNCİ KISIM

Diameld’ in batı tarafındaki krallığın başlangıcı ile ona ait sınır boyunu ayıran köprünün taşraya bakan kısmındaki gövdeleri kalın ve geniş türlerinden biri olan berchal diye adlandırılan ağaçlardan kendi cinsine göre daha yüksek olana kurulan eve ulaşmak için elflerden biri koşuyordu. Yerden onun girişine kadar bitkinin gövdesine sarmal şekilde yerleştirilen ve dolanan tahta merdivenlerden çıkıyordu.Varmak istediği yer sınır boyundaki ufak çaplı karargahtan birine aitti.Telaşın ve yanında getirdiği heyecanın tüm vücudunda dolanmasıyla onu harekete geçiren bir an önce haber verme hissi beklediğinden daha kısa sürede varış noktasının kapısına kendisini ulaştırmıştı.Nöbetçiler onu görür görmez hiç bekleme yapmadan haline bakarak içeri girmesine izin verdiler.Sınır boyundan sorumlu ikinci komutan Saronet adındaki genç elf gelen askeri görünce, oturması için izin verdi.Karargaha bağlı olarak nitelendirilen bu evlerin aynı çeşit ağaçların gövdesinin genişliğine paralel büyüklükleri vardı.

“Ne oldu Larundel? Niye bu kadar telaşlısın?”dedi komutan merak duygusunu yüzüne takmadan

“Efendim çok kötü şeyler oldu.Ben köprünün sınır boyuna bakan tarafında nöbetteyken onun ön kısmında bazı hareketlenmeler gördüm.Diğer askerlerden birini çağırarak (nöbet yerini terk etmek olmaz) benim yerime geçmesini söyledim.Ne olduğuna bakmak için sınır boyunun başlangıcına doğru ilerlediğimde orada bulunan askerlerin yüksek ağaçlardan maalesef düştüğünü gördüm.Ne olduklarını seçemediğim üç kara elbiseli şekil hepsinin ölü bedenini yerden kaldırarak üç tane kararmış ağaçtaki açılmış yarıkların içine fırlattı.Daha—“

“Dur biraz! Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Askerler öldü ve ne idüğü belirsiz kara şekiller onları kararmış ağaçlara fırlattı öyle mi? Larundel! Böyle şaka olmaz! Keyfim yerinde ve komutanına söyle daha inandırıcı şeylerle gelsin.Ölü elflermiş. Peh! Kara şekillermiş,”

“Ölülerle şaka mı olur, efendim.Gerçekten söylediklerime inanmalısınız komutanım.Ben buraya varmadan önce Üç lanet şekil ağaçların ortasında bir şeyler yapıyorlardı.Ben hızlıca buraya geldim size haber vermek için, isterseniz kendiniz ağaç dallarının ucundan bakabilirsiniz.” Dedi asker kendini komutanın umarsızlığı karşısında tutmayı zor da olsa başararak

“Sen ciddisin! Eğer bu bir şakaysa daha önceden komutanın Marondel’ in yaptığı gibi o zama—“

“Hayır! Efendim bu öncekiler gibi şaka değil gerçek.”

“İstersen bir daha sözümü kesme Larundel!” diye azarladıktan sonra ikinci komutan tek odalı evden çıkıp kalın ağaç dallarının birinin ucuna doğru gitti.Gördükleri karşısında nerdeyse düşecekti.Hızlıca geriye dönüp;

“Gerçekten dediklerin doğruymuş.Üç kara şekil gördüm ancak yanlarında on tane ölü elflerin cesedi yürüyordu.Çok iğrenç görünüyorlardı; derileri dökülüyor gözleri,yüzleri sıvı gibi akıyor sonra tekrar yerine geliyor.Bedenleri lime lime olmuş bir şekilde iken ardından tamamlanıyor tekrar parçalanıyor… Hemen en yüksek alarm seviyesinde askerleri harekete geçirin.Taşradaki,Merimal nehrinin kollarının etrafına kurulan köyleri kasabaları ve göl kenarındakileri uyarın.Bir an önce Diameld’ i terk etsinler.Bu ucubeler çok tehlikeli ve oldukça da ölümcül görünüyor.Birileri bizden kurtulmak istiyor.Ben birinci komutana haber vermeye gidiyorum.” Diyerek, öfkeli ama gördükleri karşısında çaresizlik içinde hiçbir şey yapamayacağının psikolojisinde olan biri gibi kendini zorlayarak karargaha ait küçük evden çıkıp hızlıca ve endişe yüklü adımlarla basamakları dolanıyordu.En son gördüğü an ,hiç arkasına bakmadan diğer ağaç evdeki birinci komutanın olduğu yere koşarken aklından çıkmıyordu.Ucubeler köprüye doğru yaklaşıyorlardı ve bir tanesi karşı koyan elfe dokunarak onun bedenini yakıp kavurmuştu.Sınır boyunun komutanı ondan haberleri duyunca çok atik bir şekilde krallıktaki en hızlı atlardan biri olana binerek taşraya doğru hareket etti.Sanki şimşek hızıyla gidiyordu.Merimal nehrinin kollarından hızlıca geçerek kimi zaman suyun içinden yüzerek ,köylerden kasabalara at sürerken ‘Buradan kaçın’ diye uyarıp hiç bekleme yapmadan krallığın ana merkezinin başlangıcına doğru yol almaya devam ediyordu.

Kara Zırhlılardan teki taşlaşmış olan sınır boyu nöbetçilerden bir tanesine dokunup toz haline getirirken;

“Başlarına geleceklerden haberdar olmuşlardır.Yurtlarından kaçmayı deneyebilirler.Bize çok fazla hangi ırktan olursa olsun ölü lazım ‘Ölüler Köprüsünü’ n kurulması için.O yüzden dört tarafını kaçamayacakları şekilde sınırlandırmamız gerek,” dedi elinde pulu olan

Onun bu söyleminden sonra elinde üç katmanlı kalkanı olan onu teker teker ayırıp üçlü bir şekilde havada çevirmeye başladı.Kalkanlar havada birbirlerini takip ederek hızla dönerken eskiden büyücü olan Kaimeld adındaki içinde kötülük tanrısının geçtiği bir başka cümle söyledi ve ardından etrafta bulunan ağaçların kabukları gövdelerinden koparak her yerden kalkanların oluşturduğu döngünün içine girip,birikip orada dönmeye devam ettiler.Yüzlerce koptukları şekilde kabuklar onları alabilecek biçimde genişleyen döngünün içinde renk değiştirmeye başladılar.Ve bu kopmalar ana merkeze doğru her çeşit ağacın gövdesini ziyaret ederek devam etti.Bedenleri, sahip oldukları et parçalarının çürümüş haliyle kararmış rengiyle parça parça her tarafında gezinerek ilerleyen on tane iğrenç yaşayan ölü mahluk taşradaki kaçmaya çalışan ya da kaçamadan yakalanan korkudan bayılan elflere sahip oldukları dövmelerin uzantılarını dokundurunca kimisini yakıp kavuruyor ve bazılarını da taşlaştırıyordu.Kimisinin bedeninine dolanarak sıkıp onu parçalıyor her tarafa dağıtıyor bir kaçında da kılcal damarlar misali teninde çoğalarak yere düşürüp ağzından burnundan gözünden çıkıp parçalayarak ortadan kaldırıyordu.Kara zırhlılar hiçbir şey yapmıyor bu ortaya sürdükleri ucubeler köyleri kasabaları iğrenç şekillerde elf ölüleriyle dolduruyorlardı.Yaşayanların karşı koyması,cesaretle silahlarına sarılıp bunlarla savaşmasının neticesi de kendilerinin ölümü oluyordu.Oldukça feci bir katliam gerçekleşirken öte yandan döngünün içindeki kabuklar iyice karardıktan sonra krallığın dört bir tarafını yüksek duvarlar şeklinde sınırlamak adına her yönüne hareket etmeleri için kara zırhlılar tarafından yönlendirildi.Taşranın nehrin tarafından bulunan kısmındaki sahne çok kötüydü.Toprağın altından çıkan küçük böcekler,karıncalar ve uzak,yakın akrabaları olan renkli türleri ziyafet çekiyordu adeta.Sinekler de bu partiden pay almalıydı ve akabinde onlarda çok feci şekilde can veren elflere çullandı.Minik böceklerden bazıları on tane ne idiğü belirsiz ucubenin iğrenç kokan hareket halindeki derilerinin üstünde fink atıyordu.Bunlar yürürken parçalı bedenlerinde böcekler tur atmaya başlarken diğer taraftan sınır boyunun komutanı krallığın ana merkezine girmişti.

Diameldin batı tarafı üç ana bölümden oluşuyordu.Krallığın merkezi Sequeravel, köylerin kasabaların bulunduğu taşra ve sınır boyu.Komutan krallığın merkezi ile taşrayı sınırlayan uzun bir şekilde sıra sıra dizilmiş ağaçların ortalarında bulunan üç ana kapıdan birinden her hangi bir askere aldırmadan hızlıca girdi.Daha sonra sıra sıra dizilmiş yüksekliği ilkinden daha düşük diğer ağaçların aralarında bulunan iki kapıdan birinden girdi.Bu iki, yan yana dizilmiş ağaçlar tabiri caizse bir sayfa olarak düşünülürse krallığın taşraya olan sınırı bir satır atlanarak aynı seviye büyük harflerle iki yerde virgül kullanılarak yazılmış gibiydi.Bu ağaçların arasındaki boşlukta da halk yürüyor,geziyor ve dolanıyordu.Sık -uzun ve rahatlatıcı etki bırakan- ağaçların kendi aralarında ve iki sıra arasında kalan yerde yürümek oldukça huzur vericiydi elfler için.Aşıklar için ise ideal yerlerden birisiydi.Aynı yürüme yolu ikinci satırla üçüncü satır arasında da vardı.Yalnız üçüncü satırdaki ağaçların yüksekliği ikincisinden daha düşüktü.Komutan hızlıca ilkinde sıralanmış ağaçların arasındaki tek kapıdan krallığa girdi.Aralarda gezen elfler, ağaçların arasından süzülen sakin rüzgarın arkadaşlığıyla huzur bulurken bir anda ağaç kabukları gövdelerinden sanki feryat edercesine kopmaya başladı.Üç sıra halinde dizilmiş ağaçlardan kopan ve her yöne yayılan kabuklar etrafta uçuşup duvarı oluşturmak için havada yolculuklarına devam ederken komutan yerlere kurulmuş basit halkın evlerinin arasından ticaret noktalarından tek tek telaşın zirvesinde hayvanı sürüşüyle geçiyordu.Krallığın merkezi üç kısma ayrılıyordu; Oldukça geniş gövdeli ağaçların birleştirilip taban oluşturduğu ve başkalarının gövdelerine yayılan kral Narallami’ nin sarayı, ağaçların tepelerine kurulmuş olan bölge konumundaki soyluların bulunduğu yer ve yerlere yapılmış evlerin olduğu basit halkın yaşadığı bölge.Komutan, soyluların bölgesine yaklaşıyordu.Krallığın merkezinde yaşayan elfler kopan kabukları gördükçe hem ağaçlara üzülüyorlar hem de şok içinde ne olduğunu anlamayan şaşkın yüzlerle etrafa bakıyorlardı.Vahşetin haberleri yavaş yavaş kabukların ordan oraya uçuşup belli bir yöne savrulduğu rüzgarın içinde dolanmaya başlamıştı.

Soylular Bölgesi çok geniş bir alana kurulmuştu.Krallıkta dört ana grupta ve bunların kendi içinde dörtlü gruplardan oluşan soylu aile vardı ve onların başı krallığın soyundan geldiği düşünülenlerdi.Oldukça planlı bir şekilde burası tasarlanıp ağaçlar o şekilde yetiştirilmişti.İlk olarak çok eskilerin kurduğu bir yermiş. Onların zamanında anlattığı yaşayan elflerin anlattığına ve sonraki neslin anlattığına derken…

Altı tane diğer türlerine göre gövde genişliği en az berichal ağacı bir altıgeni oluşturacak şekilde yetiştirilmiş ve onların gövdelerine de evler kurulmuştu.Bu altıgen’ in merkezinde de gövde genişliği berichal ağacından daha fazla olan emidia isimli daha az yapraklı ağaç ise soylu ailelerden en alt grubunun bireylerinin başının bulunduğu eve sahiplik ediyordu.Merkezdeki bu ev diğer altısına göre daha yüksekteydi.Ağaçlardaki evlere ulaşmak için gövdelerinin kenarlarına tahta basamaklar kurulmuştu.Fertler o gövdeyi dönen merdivenlerden çıktıktan sonra eve varıyordu.Altıgeni oluşturan evlerin kendi aralarındaki bağlantısı için ise ard arda tahta köprüler yapılmıştı.Merkezdekine ise her birinden birer köprü çıkılarak başkanın evine aracı sağlanıyordu.Bu yerleşimin aynısından bir karenin köşelerine oturtulmuş şeklinde dört tane vardı.Ve karenin merkezinde de bu dörtlü alt grup yerleşimdeki bireylerin sorumlusu olan için berichal,emidia ağaçlarından daha geniş gövdeli olan prembilar isimli olanı vardı.Bu ağacın gövdesindeki kabuk daha kalın,daha sağlam ve daha sertti.Dalları daha uzun ve daha genişti.Aynı şekilde yaprak sayıları da diğer türlerden çok fazlaydı.Bu ağacın gövdesindeki evde ise bu dörtlü alt grubun sorumlusu vardı.Bununla beraber üst soylu grup başlıyordu.Bu topluluğa ait bir alt seviyesinin başkanının evine ulaşmak için altıgen şeklindeki karenin köşelerindeki berichal ağaçlarının merkezindeki emidia ağaçlarındaki evlerine varmak adına birbirleri arasında köprüler kurulmuştu.Dört emidia oluşturduğu karenin merkezinde ise bir prembilar ağacı bulunuyordu.Başkana ulşamak için dört emidia ağacında, merkezdeki prembilar ağacına köprüler kurularak bağlantı sağlanmıştı.

Bu karenin merkezinde prembilar ağacının bulunduğu yerleşimden yine köşelerine konuşlandırılacak şekilde dört tane yapılmıştı.Bu karenin merkezinde de gövdesi çok daha geniş beş ağaç çeşidinden dördüncüsü olan asromel bulunuyor ve onun oluşturduğu grup birinci soylu aileye ev sahipliği yapıyordu.Yükseklik olarak en üstteki ev asromelde kurulandı.Birinci adama ulaşmak için dört prembilar ağacından da önce birbirleri arasında köprüler daha sonra dördünden asromeldekine gitmek babında dört köprü daha kurulmuştu.En alt grup, merkezinde emidia ağaçlarının bulunduğu ,onların başlarının oluşturduğu grup ise dörtlü prembilar ağaçlarının bulunduğu ve soylu ailenin başının olduğu ise asromel ağacında olandı.Bütün ağaçların gövdelerine sarmal tahta basamaklar yerleştirilmişti.Berichal ağaçlarının arasında,Emidia ağaçlarının arasında,Prembilar ağaçlarının arasında bağlantı noktası köprülerdi.Alt gruptaki bir fert berichal ağacından en üstteki asromele ulaşmak istediği takdirde köprü bağlantılarını kullanarak önce emidia’ ya ardından prembilar’ a ve ordan da asromeldeki eve varabilirdi.Emidia da olanlar ise önce prembilara sonra asromele.Bundaki eve direk bağlantısı olan Prembilardaki oturanlardı.Bundan dolayı Soyluların Bölgesi bir sürü köprülerden oluşmuş bir yerdi.Soylu ailenin bu yerleşimden diğer üç soylunun da vardı.Bir karenin köşegenlerine oturtulmuş dört soylu ailenin başkanı ise kralın yardımcısıydı.O da Diameldde sadece bir tane bulunan en geniş gövdeli ağaç olan Jirahunın tepesindeki evde kalıyordu.Bu ağaca ulaşmak için ise dört tane Asromel ağacından yine köprüler kurulmuştu.

Komutan hızla saray kapısına yaklaşa dursun soylular bölgesinde tam bir kaos yaşanıyordu.Bütün ağaçların kabukları yerlerinden kopmuş etrafta fır dönerken bireyler evlerinden çıkamıyordu.Ailelerin başları ve kralın yardımcısı çoktan sarayın yolunu tutmuştu.Kral Narallami bahçesinde bu ağaç kabuklarının fırtınasını gördüğünde hemen üst düzey askerlerine emir verip ‘kendilerinin’ büyük kuşlara binmelerini ve ne olduğunu araştırmalarını istemişti.Bu arada Saray kapısındaki muhafızlarla konuşup çok acil haberleri iletmek istediğini söylemişti sınır boyunun komutanı.Muhafızlar onu içeri almış ve kralın huzuruna çıkarmak için saraya götürmüştü.Kral Narallami soylularla ve sarayın ileri gelenleri ve batının sahibi olarak kendini gören Siyahın adamlarıyla toplantı halindeyken komutan içeri alındı.

“Kuşların üzerindeki haberciler bana taşranın alevler içinde olduğunu,gölün ve nehrin suyunun kabarıp yıkımı ve parça parça elf bedenlerini önüne kattığını söyledi.Ne oluyor anlat bakalım.”dedi kral sert bir şekilde.Ancak içi kan ağlıyordu.

“Kralım üç kara zırhlı şekil sınır boylarından girdi.Orda askerleri öldürdü ve onları tekrar diriltip iğrenç mahluklara dönüştürdüler.Köprü muhafızlarını yakıp kimini taşa dönüştürdüler.Bir anda ağaç kabukları etrafta dönmeye başladı.Ben de haberleri vermek için yola çıktım ama çoktan öğrenmişsiniz.” Dedi saygıyla sınır boyu komutanı.

“Neye benziyordu bunlar?Nasıl ölüleri diriltebilirler? Bu güce sahip bir büyücü ya da her neyse var mı bu dünyada?”

Hiç kimseden cevap çıkmadı.Kralın Yardımcısı;

“Majesteleri, taşranın tamamını yakıp yıkmışlar,yurttaşlarımızı katletmişler ve krallığın merkezine doğru yaklaşıyorlarmış.”
Narallami çok sinirliydi ve ölen elfler için ve kalanlar için ne yapacağını bilemez bir halde toplantı odasında dolanıyordu.

“Üçlü yüzerli gruplar halinde krallığın merkezindeki sıralanmış ağaçların önünde askerleri yerleştirin.Üç tane en deneyimli komutan başlarında olsun.Önde okçular,ardında mıızraklılar ve en sonda da kılıç kullananlar bulunsun.Büyük kuşlara mızraklı askerler binip saldırsın.Hani nerede kendini bu toprakların sahibi olarak gören ejderha, ,insan.Niye hükmettiği olarak iddia ettiği yerleri savunmuyor.Niye adamlarını,ona hizmet eden ejderhaları gönderip saldırmıyor? Niye,niye,niye…” diye üzüntüsünden ve çaresizliğinden yere çöktü kral.Her şey çok ani olmuştu ve kral olmasına rağmen kendilerine yapılan bu vahşetin haberlerini artık kaldıramamıştı.

“Hiçbir şey anlamıyorum. Bu ne idiğü belirsiz yaratıkların ki sadece üç taneymiş… Nasıl bu kadar,anlatılanlara göre doğa üstü güçlere sahip olduklarını anlamıyorum.Niye burayı istila ettiklerini de anlamıyorum.Bana sorarsınız askerlerinizi geri çekin onları da öldürteceksiniz.Doğa üstü güçlere sahip düşman var karşınızda.Kılıç,ok,mızrak ya da maddesel bir silah ne işe yarayacak—“

“Ne yapalım insan, katletmelerine seyirci mi kalalım.”

“En güçlü büyücülerinizi gönderin.Sonuçta akıl almayacak şeyler anlatılıyor.Belki onlar—“

“Onlar da savaşta yer alacak ama şimdi değil!”

“Ben buralarda saklanan daha doğrusu bizi gözleyen siyahın hizmetkarı olan ejderhanın mağarasına gidip ona haber vereyim o zaman.Belki onun ateşi kavurur onları,”

“Kralım duyduğuma göre kırmızı ejderha Dacassyre kral Wairacasın yanındaymış.Değerli taşı inindeyken çalındığı için çok öfkeliymiş ve sebep olarak ta diğer iki ejderhayı suçluyormuş.Söylentilere göre bir insan yakalamışlar ama—“

“Uzatma general,bunun bir faydası yok bize.Zaten kırmızı, aralarındaki o saçmasapan anlaşma yüzünden buraya müdahale edemez.Gözlemleye biliyorsan ağaç kabuklarından duvarlar sayesinde kapana kıstık.”

“Peki taşın bizde olduğunu kuşlar vasıtasıyla yaysak doğuya o zaman—“

“Bir de onunla uğraşacağız.Boşver ! “ dedi ve çaresiz gözlerle yanlarından ayrıldı.

Kral sarayındaki kendi özel odasının kapısını açıp üzüntüyle ve gözyaşlarıyla yere düştü.Bir anda dünya değişmişti.Ejderhanın himayesi altında bir krallık yönetiyordu ama şimdi ne yapacağını bilemiyordu.Ne kadar öylece kaldığını bilmiyordu odada. Kapıya vuranlar eli boş dönüyordu.Gözleriyle öylece bakakalmıştı duvara.Sonra odada bir ses duydu ya da duyduğunu sandı ‘ben sana yardım edebilirim’ diye.Buhran halinden kurtulup silkindi ama kimse yoktu ki ondan başka odada.Aynı ses bir daha duyuldu.Dikkatini köşede seramik camın içinde saklı duran zümrüt taşı çekti.Cam titremiş miydi sanki.

Diameld çok büyük bir vadiye kurulmuştu.Batı ve doğu olarak krallığın merkezlerini ikiye ayıran ise oldukça geniş olan Sambrina nehriydi.Bu akarsunun ortası iki taraf için de sınır kabul ediliyordu.Yaklaşık şimdiki zamandan üç yüzyıl önce doğudaki elf askerlerden biri bu zümrüt taşını nehrin ortasında biraz daha batıda olan kısmında bulmuştu.Bunu batıdaki askerlerden biri görmüştü ancak pek önemsememişti.Doğudaki büyücüler bu taşın uzun yıllar süren araştırmalarından sonra içinde güç barındırdığını keşfetmişlerdi.Bunun haberi kral Narallamiye ulaşmış ama o pek önemsemişti ta ki onun aslında nehrin kendi taraflarında bulunduğunu öğrenene kadar.İki taraflı çalışan oldukça yararlı Swaoclon adındaki elften onu kendisine getirmesini istemişti çünkü Wairacasla sıkıntısı olduğunu biliyordu.Casus ise doğunun kralının kızına aşıktı ancak Wairacas, prensesi Soylu bir ailenin ferdi olan Recnat ile evlendirmek istiyordu.Swaoclonda ondan intikam almak adına zümrüt taşını belli bir büyücü yardımıyla ve benzeri ile değiştirerek batıya getirmişti.

Kral Narallami elleriyle gözlerini ovalayarak bir kez daha baktı evet,evet cam kesinlikle titremişti.Hayal meyal taşın bulunduğu kaidenin olduğu köşeye ilerlediğini fark etti.’Ben sana yardım edebilirim,beni kullan,beni arıyorlar,beni istiyorlar…’ şeklinde sesler zihninde yoğunlaşmaya başladı.’Bu tam bir çılgınlık ne yapıyorum ben! Konuşan taş mı olur ama bu ucubeler…’ diye düşünürken gözleri çok farklı bakıyordu etrafa.Şöyle bir ses daha duydu ‘Beş tane güçlü büyücünü buraya getir onlar kaçmadan,’
Belki bu bir saçmalıktı,belki uyduruyordu,belki üzüntüsünden kafayı yemişti ama ne olursa olsun bu kara zırhlılar denen mahluklarda inanılmazdı o yüzden beş büyücüyü odasına çağırdı.Kral ve yanındakiler kaidenin karşısında, taşa bakıyorlardı.Narallami onlar konuşmadan hepsini susturmuştu.Taş sanki büyücüleri görmüşçesine harekete geçti.Metamorfoz esnasında tanrıların giderken bıraktığı emanetlerden birisiydi bu.Cücelerin tanrısına aitti ve onu elfler bulmuştu.Zümrütün koruması durumundaki seramik cam bir anda eridi ve çoğalarak tamamen taşın koyulduğu kaideyi kapladı.Sanki nesnenin dışı ayna gibi olmuştu.Büyücülerin ve kralın şaşkın bakışları eşliğinde aynanın içinde dönen bir girdap oluştu.Zümrüt taşından çıkan yeşilimsi kristalimsi ışıklar ayna biçimindeki kaidenin dışına akışa geçip ve girdaba girip dönmeye başladı.Bir süre orada turladıktan sonra kristalller döngüden ayrılıp aynanın dış kısmında alt tarafa inerek ve orada birikerek bir kapı meydana getirdi.Ve kristalimsi küçük kapı açıldı.İçinden çok küçük, cücelere benzeyen bir sürü kristalimsi yaratık çıktı.Kimisinin taşıdığı minik silahlardan biri kargıydı,kimisinin ki kalkandı,başkalarının ki çekiçti ve bir diğer toplululuğunki ise mızraktı.Kaidenin altından üstteki yeşil taşa gitmek için silahlardan çıkıp önlerine dökülen minik ışık yollarında yürüyerek ona ulaşmaya çalışıyorlardı.Nitekim zirveye çıkınca farklı renklerdeki taşıdıkları minik silahları zümrütün üstündeki boşluğa fırlattılar.Silahları atan yeşil taşın içine girdi. Bu dünyada daha önce görülmemiş ölümlü türüne benzeyen kristalimsi şekillerin hepsi zümrüte girince taştan dört tane -onların boyutundan çok çok daha büyük, fiziksel olarak ve de uzun sakallarıyla- cücenin saydam bedenleri yükseldi.Silahlara uygun farklı giysilerdeki cüceler bir bir dövüp birleştirmek istedikleri küçük silahları topladılar.Mızrak ateşi,çekiç havayı,kalkan suyu ve kargı ise toprağı temsil ediyordu.Bu silahlar cüceler tarafından birleştirirlip dövülürken taşıyanlara dört element gücünü bahşedecekti tanrısal malzeme zümrüt taşının eşliğinde tabii ki.Dört tane hayaletimsi cüce minik silahları birleştirip normal bir boyuta getirdiler.Ve dördü de onları kendi aralarına birleştirdi ya da birbirine katmanladı.Ortaya çıkan çekiç,kargı,kalkan ve mızrağın birleşiminden doğan bir silahtı.Bir anda büyücüler ellerinde buldular tanrısaldan yapılanı.Ve taş onlardan birinin cebine girmişti.Bu gücü ancak onun inayetinde kullanabilirlerdi.

Sonunda kabukların havada döndükleri fırtınalı ortam kendini sessizliğe bırakmıştı.Can çekişen ağaçların kabukları krallığın her yönden her tarafını kara renkte yüksek duvarlarla çevirmişti.Bunları Kral Wairacas ve Dacassyre doğudan görmüştü.Ne olduğuna bakmak için kırmızı ejderha batıya doğru kanatlanmıştı.

Kara Zırhlıları ve yanındaki ucubeleri önlerinde üç deneyimli elf komutanla ardındaki elf askerleri karşılamıştı.Okçular emirle okları salmış saf kötülüğün maddesinden yapılmış atlar eriyerek toprağa ordan da parçalanmış derileriyle ve içlerinde arada bir takılıp, daha çok üzerlerinde gezen minik böceklerle yürüyen ölü elflerin dönüşümüne uğramış mahlukların bedenlerinden atılanların hepsini tek tek yakalayan yarı çürümüş tenlerindeki dövmelerin uzantılarından geçip okları tuttukları kısma gelince uçlarına akıp renklerini kararttı.Her şekle girebilen bu saf kötülüğün kara maddesi okların üstünde yolculuğa devam ederek bir bir yirmi tane elfin bedenine saplandı.Kılcal damarlar misali vücutlarını sarıp dolanarak ve derilerinde genişleyerek onların bedenlerini sıvılaştırıp damarlara çekti.Ve içindekini toprağa boşalttı.Tabanda gezen elflerin tamamiyle erimiş hali on tane ucubenin ayaklarından derisine ve organlarına ulaştı.Üstünde gezen böcekler kabuklarına bu sıvıları bir nevi giydi.Bunu gören diğer askerler ne olursa olsun silahlarını bırakarak komutanlar da dahil kaçmaya başladılar.Ancak her taraf duvarlarla çevriliydi.Ve o kabuklarla oluşturulmuş kapkara duvarların içinde taşrada ve sınır boylarında ölen ve şimdiki kurbanların ruhları geziniyordu.Kara zırhlılar tekrar yanındakilere emir verdi ve dövmelerinin uzantıları yeniden hareket haline geçti ancak bu sefer minik minik bölünerek yere düştü.Toprağa değenler minik ayaklarıyla yaratıklara dönüşerek hızla , kaçan elflerin peşine düştüler.Kara Zırhlılar yollarına devam ederken sıra sıra dizilmiş ağaçların arasından büyük kuşların üstündeki elf askerlerini gördüler.Kara atlar artık yanlarındaki taşın gücüyle de üç tane emiciye dönüşerek kuşları karşıladı.Yerdeki minik yaratıklar kaçanların tenine değidiğinde direk bedenlerinin içine girip orada çoğalarak kan misali dışarı boşanıp elfleri param parça ettiler.İşleri gördükten sonra kara zırhlılara geri döndüler.Kırmızı Ejderha Dacassyre sınırlanmış duvarların üstünde uçuyordu ve bu olanları korku ve şaşkınlık içinde izliyordu.Gerçekten ilk kez korktuğunu hissetti.O da daha önce Chrubergine şehrinde Siyah’ ın gördüğü bu gücün ardındaki zahiri silüeti seçebildi.

Emiciler yırtıcı kuşlarla mücadele ederken kara zırhlılardan elinde üç katmanlı kalkanı olan onu ayırıp üçünü de aralarında boşluk bırakarak çember olacak şekilde toprağa sapladı.Öte taraftan batının sahibi olarak kendini gören Siyah’ın daha önceden yerleştirdiği adamı kırmızı ejderha ufukta göründü.Dacassyre çaresiz gözlerle izliyordu.Şu an için kara zırhlılar onu görmüyor ya da umursamıyordu.Elinde kılıcı olan ise onu üçe ayırıp o boşluklara yerleştirerek çemberi tamamladı.Kuleler şehrinden aldıkları kristal taşı da ortaya koydular.Kuvartzdan çıkan ışınlar kılıçların kesici kısımlarından yansıyıp kalkanın iç tarafına dokunup orada kümelenmeye başladı.Kalkanların dışına çıkıp bir yatay silindir halinde şekil oluşturarak yollarına devam edip ardından da ışınlardan oluşmuş bir dikdörtgen şeklinde kısa seyahetlerini sonlandırdılar.Bu arada Siyah’ ın adamı kırmızı ejderha iyice belirmeye başlamıştı.Alandan kaçmaya çalışan ama hiçbir şekilde kurtulamayan elfleri öldüren ve parçalayan minik ayaklı yaratıklar dikdörtgen şeklindeki ışınların arasına birbir girdi ve orada normal bir sıvı hale döndü.Diğerlerinin tamamı da oraya girip o hale dönünce dikdörtgen tamamen karardı.Yatay silindirin içinden geçen kara sıvı kalkanların dış kısımlarından iç taraflarına ulaştı.Oradan da taşa vardı.Üç kalkandan gelen sıvıların tamamı onda birleşti.Kuvartzın kristal damarlarında bunların gezintisi devam ederken taşın yansıması üç kılıcın kesici kısımlarında birer birer küçük yırtıcı kuşlara dönüşüyordu.Kılıçların kesici kısımlarının içi küçük yırtıcı kuşlarla dolarken taştan akan sıvı toprağa karışıp yeniden on tane ucubenin bedenlerine girdi.Kara sıvıyı da böcekler kabuklarına yeniden aldı.Tam siyah ejderha onların üzerine alev kusacakken on tane ucubenin dövmelerinin uçları uzayarak dokungaç misali havada bir sürü uzantı ejderhayı her tarafından yakaladı.Derilerinin üstünde,içinde ve kokuşmuş organlarının üzerinde iki kez kara sıvıyla yıkanıp giyinmiş böcekler sanki gemiye tutunmak için atılan kalın halatlar misali uzantıların üzerinden yolculuklarına başlayarak havada hareket edemez halde bulunan ejderhanın bedenine ulaştılar.Bütün hepsi halatlardan yürüyüp gemiye çıkınca tahta kurusu misali ya da bıçak gibi keskin dişleri olan balık gibi ejderhayı tamamiyle yediler.Onlar bir nevi açlıklarını giderip doyduktan sonra da yaratığın iskeleti havadan yere düşerken halatlar yani uzantılarda dövmelere çekilmişti.Böcekler yürüyen evlerinde koldan bacaktan ağızdan gözden kafadan oradan buradan girip çıkıp konaklamaya devam ediyorlardı.Kırmızı Ejderha Dacassyre hiç bekleme yapmadan çok kötü bir ruh haliyle hızla geriye dönüp kaçtı.

Bu arada kristal kılıçların keskin kısmındaki minik kuşlar kabzadaki boşluğa doldu.Kara Zırhlı üç kılıcı da birleştirdi ve kabzanın bir nevi açılmasıyla minik ama öldürücü güce sahip kuşlar kurbanlarını ısırıp öldürmek için ve de ruhlarını söküp duvardaki ağaç kabuklarının içine atmak için krallığın merkezinin içlerine doğru uçuşa geçtiler.Elinde pulu olan onlara, hiçbir ölümlüyü sağ bırakmayın demişti.

“Gördünüz mü ölümlülerin korktuğu onu ‘Dacassyre’ olarak seslendikleri ejderha nasıl kaçtı?”

“Şu an sorunumuz o değil.Önümüze çıkarsa onunla da ilgileniriz!”

“Pek çıkacağını sanmıyorum.”

“Onu boş verin bizim saraya girmemize gerek kalmadı.Zümrüt taşı geliyor.”


Kara Zırhlıların taşıdıkları kristal nesneler sadece silah değildi.

AĞUSTOS 2015



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın fantastik roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Cypraqual Kolye: 14. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 13. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual Kolye: 13. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 12. Bölüm 2. Kısım
Cypraqual: Kolye 10. Bölüm
Cypraqual Kolye: 12. Bölüm 1. Kısım
Cypraqual Kolye: 11. Bölüm
Cypraqual: Kolye 1. Bölüm
Cypraqual: Kolye 6. Bölüm
Cypraqual: Kolye 9. Bölüm

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ağlasın Güz [Şiir]
Üç Yamalı Bohça [Şiir]
Sensin Yar [Şiir]
Bana Bir Sen Ismarlarsın [Şiir]
Sökük: 3 [Şiir]
Gözyaşı Kırıkları [Şiir]
Kaygan Yol [Şiir]
Perde [Şiir]
Bağ Bozumu [Şiir]
Bütün Dillerime Aykırısın Sen [Şiir]


Osman Altınbaş kimdir?




yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Osman Altınbaş, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.