..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Yedi iklim dört köşeyi dolandım / Meğer dünya her tarafta bir imiş. -Dadaloğlu
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > Başkaldırı > Fatma Kara (Fatoş Kara)




12 Temmuz 2016
Tavuk Sote  
Fatma Kara (Fatoş Kara)
Adam tezgâhın üstünde doğramaya çalıştığı soğanlara baktı ilkin, sonra gözü bıçaklara kaydı. Yaklaştı. İçlerinden en büyük, en keskin bıçağı sımsıkı kavradı. Avazı çıktığı kadar bağırarak bıçağı yukarıya doğru kaldırdı.


:EBF:
               

     Adam tabakta duran tavuğa parmağını batırarak, buzunun çözülüp çözülmediğini kontrol etti. “Hafif buzlu, biraz daha beklemesi iyi olur”. Etraftaki bulaşıkları toparlayarak kendine yer açmaya başladı. Günlerden beri lavabo içinde birikmiş bulaşıklara baktı iğrentiyle. Kurumuş, küf tutmuş yemek artıklarını taşan çöp kovasına sıyırırken, bir daha bulaşıkları böylesine biriktirmemek gerektiğini tembihliyordu kendine. Bulaşıkların kaba pisliğini akıttıktan sonra makineye yerleştirdi. Küçük bir tencereyi dolaptan çıkarıp ocağın üstüne koydu. Gerekli malzemeleri buzdolabından çıkararak bütün hazırlıklarını tamamladı. Bir kahve içecek vakti vardı. O arada tavukta iyice çözülmüş olurdu hem. Kahvesini yaptı, mutfak masasına oturarak yudumlamaya başladı.
     Alışamıyordu adam bir türlü yalnızlığa. Kolay değildi tabii, üç yılı aşkın süredir onunla birlikteydi bu evde. Daha önce de benzer ilişkileri olmuştu ama onunla yakaladığı bu uyumu hiç kimsede bulamamış, hiç kimse ile bu kadar uzun süre aynı evi paylaşamamıştı. O da kendi gibi özgürlüğüne düşkündü ve evliliğin aşkı öldüreceğine inanarak, klasik aile bağlarından mümkün olduğunca uzak duruyordu
     Ailelerinin tüm baskılarına rağmen evlenmeyi reddediyorlar, evliliğin sadece çocuk doğurmak için gerekli olduğunu savunuyorlardı. Sadakati bir imzanın sağlamayacağını, sevgi ve saygı olduğu sürece bu ilişkiyi hayat boyu sürdürebileceklerini biliyordu ikisi de. Öyle de olmuştu. Her şey ne kadar da güzel, yolunda gidiyordu. İkisi de çalışıyor evin giderlerini bölüşüyor, kalan paralarını ise herkes dilediği gibi harcıyor, kimse kimseden hesap sormuyordu. Birbirlerinin dışında kendi özel hayatları da vardı. Kendisi dilediği zaman erkek arkadaşlarıyla buluşuyor, gece geç vakitlere kadar onlarla zaman geçiriyordu. Aynı hakka kadın da sahipti tabii. Birbirlerinin özel alanlarına müdahale etmiyor, özgürlüklerini engellemiyorlardı. Aralarında hiç dile gelmeyen gizli bir anlaşmaydı sanki bu. İkisi de bu anlaşmaya sadık kalmıştı son aylara kadar. Ama günden güne kadın bu anlaşmayı bozmaya, ondan daha fazla ilgi beklemeye başlamıştı. Üstelik çocuk diye de tutturuyor, bir bebekleri olsun istiyordu. Adam çocuğun onlara ayak bağı olacağını, yaşadıkları bu özgürlüğü kısıtlayacağını, yaşlarının henüz çok genç olduğunu, orta yaşlarda çocuk yapmanın, o zamana kadar hayatı dolu dolu yaşamanın daha iyi olacağını savunup duruyordu. Kadın her geçen gün daha mutsuzlaşıyor, her şeyden şikâyet eder bir hale geliyordu. Eve geç geldiğinde kavga ediyor, tüm zamanını onunla geçirmek istiyordu. O zamana kadar umursamadığı ailesini ileri sürerek evliliğin gerekli olduğunu, ailesine karşı mahcup düştüğünü, ilişkilerini bu şekilde devam ettiremeyeceğini söyleyip duruyordu.
     Aralarında sürekli çıkan tartışmalar yüzünden adam evden iyice soğumaya başlamıştı. Çoğu zaman yemeğe dahi gelmiyor, gelmeyeceği zamanları haber vermiyordu. Sabaha karşı, yatmaya geldiğinde ise sofranın kurulu olduğunu, kadının tek lokma yemeden onu beklerken uyuya kalmış olduğunu görüyordu. Bu halden kendisi de mutsuzdu fakat özgürlüğü daha ağır basıyor, evlendiğinde kendini bir kafese kapatılmış gibi hissedeceğinden dolayı evlilik düşüncesinden olabildiğince kaçıyor, ilişkilerini düzeltmek için bir adım atmıyordu. Kadın daha fazla bu duruma dayanamayarak evi terk etmişti bir süre sonra. Bir gün valizini toplayarak bir kız arkadaşının yanına gitmişti. Adam itiraz etmedi, kal demedi. “Düşünmek ikimize de iyi gelecek, gereken zamanı birbirimize tanımamız lazım” diyerek kadını öperek uğurladı o gün. Kadın çok incinmişti, birlikte geçirdikleri yılların sonunda evlenip çocuk sahibi olmayı umuyorken, böyle bir son yaşamak hayal kırıklığına uğratmıştı onu. Kapıyı çekip çıkmış ve o günden sonra bir daha adamı hiçbir şekilde aramamıştı.
     Adam umutluydu. Kadının sevgisine güveniyor, onsuz yapamayacağını, er ya da geç ona döneceğini ümit ediyordu. Günler geçmesine rağmen kadının aramamasına karşın endişeye düşmüş, kendisi onu aramıştı. Aralarında geçen soğuk konuşma endişesini iyice arttırmış, kadını elinde tutmak, evine tekrar dönmesini sağlamak için hediyelerle, çiçeklerle sık sık kapısını çalar olmuştu. Yapılan kurlara rağmen kadın ilgisizliğini koruyor, bu ilişkiye artık devam edemeyeceğini söylüyordu. Adam umudunu asla yitirmiyor, kadına olan sevgisini onun yokluğunda daha iyi anlayarak, onu kaybetmektense özgürlüğünü kaybetmeyi bile tercih ediyordu.
     Aradan aylar geçmişti. Bir gün, ısrarlarına dayanamayıp onunla yemeğe çıkmayı kabul eden kadına evlenme dahi teklif etmişti adam. Kadın teklifi geri çevirmiş, artık onunla bir hayat sürdürmek istemediğini kesin bir dille belirtmişti. Naz yaptığını, kendisinin ona yaptıklarının bedelini bu şekilde ödetmek istediğini düşünmüştü adam ve sabırla bekleyeceğini söylemişti. Arayıp sormaktan, onun peşinde koşmaktan vazgeçmemişti ve asla vazgeçmeyecekti.
     Evin her yerinde kadına dair güzel anıları vardı. Gördüğü her şey onu, onunla yaşadığı günleri hatırlatıyordu ve yalnızlık çekilmez bir hal almaya başlamıştı. Kadın varken erkek arkadaşlarıyla çıktığı gece gezmeleri bile zevk vermez olmuş, kendini dört duvar arasına hapsetmişti adeta. Evliliğin korktuğu kadar kötü bir şey olmadığını, evli arkadaşlarına bakınca daha iyi anlıyordu. Ayrıca sevdiği kadınla bir bebek yapmak, ikisinden bir parçayı birlikte, sevgiyle büyütmek fikride oldukça hoş gelmeye başlamıştı. Zaten bu şekilde ömür boyu yaşanmazdı. Hayatının sonuna kadar o kadınla yaşamak istiyorsa evliliğin nesi kötü olabilirdi ki?
     Bir zamanlar kadının mutfakta yemek yaptığı, onun ise masada, şimdi oturduğu yerde oturup kadını izlediği günler geldi aklına. Derin bir iç geçirdi. “Keşke daha fazla vakit geçirebilsem, daha çok ilgilenseydim onunla” diye düşünüp kalktı yerinden. Nerden başlayacağını bilemeden çekmeceden bıçağı çıkarıp buzu çözülen tavuğu doğramaya başladı. Hatırlamaya çalıştı, tavuk sote nasıl yapılıyordu acaba? Önce soğanlar mı, tavuk mu pişiriliyordu? İçine neler katılıyordu? Özgür, paylaşımcı bir birliktelik yaşamış olsalar da yemekleri daima kadının yaptığını anımsadı. “Keşke,” dedi,” keşke yemekleri de birlikte yapmış olsaydık. O gideli beri ya dışarıda yiyorum ya da kahvaltılıklarla geçiştiriyorum yemekleri.” Aramak, yemeğin tarifini almak istedi bir an. Hem bunun bahanesi ile iki laf etmiş olurlardı. Bıçağı elinden bırakıp masanın üstündeki telefona doğru ilerlerken vazgeçti. Kadının yemeğini dahi yapmaktan aciz olduğunu bilmesini istemedi. Tekrar bıçağı eline alarak acemice tavuğu doğramaya devam etti..
     Sıra soğan ve biberlere gelmişti ki zil çaldı. Ellerini musluğa tutup temizledikten sonra, sandalyeye asılı olan havluyu alarak kapıya yöneldi. Kim olduğunu sormadan açtı kapıyı. Kadını elinde valizle görünce çığlık atmamak için kendini zor tuttu. Öylece donup kaldı, içeri davet etmeyi dahi akıl edemedi. Kadın, “içeri girebilir miyim,” diyene kadar durumu fark etmedi. Büyük bir şaşkınlıkla kapıyı sonuna kadar açıp kadının içeri girmesini bekledi. Terliklerini portmantodan çıkarıp kadının ayakları dibine bıraktı fakat kadın ayakkabılarını çıkarmadı. Elindeki valizi bırakıp adamı bekledi. Adam mutfağa yönelip elindeki havluyu bırakırken kadının da peşinden geldiğini gördü. “Yemek yapıyordum,” dedi gülümseyerek. “Gel salonda oturalım.” Kadın, “ziyanı yok, sen bak işine burada otursak da olur” diye üsteleyerek mutfak masasının başına oturdu. Adam şaşkınlıktan ne yapacağını bilmez bir halde bir tavukları alıp bırakıyor, bir sandalyeye oturup kalkıyordu. Kadın adamın ufacık, kör bıçakla soğanları doğramaya çalıştığını görünce gülümsedi. “Büyük bir bıçak almalısın” dedi. Adam çekmeceyi açarak birkaç bıçak çıkarıp arasından birini seçmeye çalıştı. Sonra her şeyi öylece bırakarak kadının karşısına oturdu.
     Özledim seni, diyerek söze başladı. Kadın hiçbir tepki vermeden öylece yüzüne baktı, sonra gözlerini kaçırarak mutfak tezgâhında gezdirdi. Ortalık oldukça derli topluydu, oysa aylardır gelmediği bu evde korkunç bir manzara ile karşılaşacağını sanıyordu. Konuyu değiştirmek için, “yemek yapmayı öğrenmişsin,” dedi. Adam, “benimki sadece deneme,” dedi. “Birkaç kez başka yemekler denedim ama beceremedim açıkçası. Bu sefer de tavuk sote yapmak istedim. Önce soğanlar mı, tavuk mu pişiriliyor, bilmiyordum, seni arayıp sormak istedim bu yüzden fakat sen sık sık aramamı istemediğin için vazgeçtim,” dedi. Kadının yüzünde acı bir gülümseme belirdi.” Evet,” dedi, “evet sık sık aramanı istemedim ama bu durumu daha fazla uzatmanın anlamı olmadığını gördüm ve artık bir sonuca bağlamak gerektiğini düşünüyorum.” Adam heyecanlandı. Kadının kendisine döndüğünü biliyordu. Evden ayrıldığı valizle gelmişti, Gittiği gibi dönüp gelmişti işte. Her şey ortadaydı, söylenecek çok söz yoktu aslında. Kendisi kadına yaşattıklarından pişman olmuş, onsuz ne kadar yalnız ve mutsuz olduğunu görmüştü. Belli k i kadın da onsuz yapamamış, dönüp gelmişti işte! Belki de, bu aylar süren ayrılık ikisi için de iyi olmuştu. Sevinçle kalktı yerinden, sandalyesini kadına yaklaştırıp karşısına oturup, ellerini avucuna aldı ve öpmeye başladı. “Her şey eskisinden daha güzel olacak,” dedi. Kadın huzursuz olup ellerini çekti. “Bak” dedi, “konuşmamız gerek.” Adam, “konuşacak çok zamanımız olacak, bırak da sana doya doya sarılıp öpeyim”
      Kadın ayağa fırladı. “Anlamıyorsun! Geliş sebebim hakkında hiçbir fikrin yok!” dedi. Adam şaşırdı, valizle dönmüş olmasının başka sebebi olamayacağını düşünerek,
     “Döndün işte evimize! Hayat boyu ayrılmayacak, en kısa sürede evleneceğiz ve bir bebek yapacağız. Kendimi tüm bunlara hazır hissediyorum artık. Yokluğunda çok düşündüm, kararımı verdim. Seni çok seviyor ve kaybetmek istemiyorum” dedi.
     Kadın acıyan gözlerle baktı adama. “Ben hamileyim,” dedi. Adam önce şaşırdı, sonra sevinçten mutfağın içinde hoplamaya başladı. Eğer bebek varsa ayrılık kesinlikle söz konusu olamazdı. Sarıldı kadına, yanaklarını peş peşe öptü. Kadın adamı itti. “İki aylık,” dedi.” İki aylık hamileyim.”
      Adamın yüzünde yanan sevinç ışıkları peş peşe sönmeye başladı. Ortalık aniden kararıvermişti. Olduğu yerde sendeledi, ayakta durması gittikçe güçleşiyordu. Elleriyle sandalyeden güç almaya çalışarak boğuk bir sesle, “Nasıl olur dedi, “beş aydır ayrıyız biz!”
     Kadın sustu bir süre. Suçluluğa bulanmış bakışlarını kaçırdı adamdan. Tavanda, yerlerde, duvarlarda gezindi gözleri. Sanki görünmez bir varlıklar vardı etraflarında ve onların ortaya çıkıp görünür olmasını, kendisinin açıklamakta zorlandığı bu durumu onların açıklamasını istercesine yardım bekliyordu. Nereden, nasıl başlayacağını bilmiyor, adamın nasıl tepki vereceğini hayal dahi edemiyordu. Susmanın faydası olmayacağını, beklediği yardımın asla gelmeyeceğini biliyordu. Konuşmak lazımdı ne pahasına olursa olsun. Konuşmak, her şeyi açığa kavuşturmak gerekti. Titreyen sesiyle, “İşte bunu konuşmak için geldim,” dedi.
     Adamın çenesine binlerce kilo yük binmişti. Ağzını açması için özel çaba sarf etmesi gerekiyordu. Oysa o, nefes almakta dahi zorluk çekiyor, söyleyeceği her kelime bir yumru gibi oturuyordu boğazına. Sürekli yutkunuyor, sanki söyleyeceği kötü lafların ağzından çıkmasına engel oluyordu böylece. İki eliyle yüzünü ovuşturuyor, parmaklarını saçlarına takıp yoluyordu adeta.      Aylardır kavuşma hayali kurduğu, sadakatle beklediği kadın şimdi karşısına geçmiş neler söylüyordu böyle! Kendi kendine sakin olmasını salık veriyor, yanlış bir şey yapmamak için büyük gayret sarf ediyordu. Öylesine kendinden geçmişti ki, çalan zilin sesini bile duymuyordu. Kadın koluna dokunarak, “kapı” dedi. “Kapı çalıyor!”
     Adam silkindi. Sanki başka bir dünyadan tepetaklak oraya yuvarlanmış gibi şaşkınlık içindeydi. Nerede olduğunu, ne olduğunu anımsamak istercesine baktı kadına. Zil hiç durmaksızın çalıyor, kapıdaki içeri girmek için sabırsızlanıyordu adeta. Adam duvardan tutunarak kapıya doğru gidiyor, başını iki yana sallayarak, olamaz bu, diye mırıldanıyordu.
      Yaşadığı olaya kimseyi tanık etmek istemiyordu. Gelen her kimse bir an önce başından savmak gerektiğini düşünerek kapıyı usulca araladı. En yakın arkadaşı Mert karşısında duruyordu. Her derdinde koşup gittiği, en gizli sırlarını paylaştığı, akıl danıştığı arkadaşını görmekten hiç hoşnut olmamıştı bu sefer. Bu zamansız geliş için içten içe kızıyordu ona ve bir bahane ile onu yollamanın yolunu düşünüyordu. Ama Mert, adamın bir şey demesine fırsat bırakmadan teklifsizce girdi içeriye.
     Kadın mutfağın kapısına gelmiş onlara bakıyordu endişe içinde. Mert önde adam arkada mutfağa doğru ilerlediler. Adam, arkadaşından hiçbir şeyi saklamamış, hatta ayrılıkları süresi içinde Mert’ten arabuluculuk yapmasını istemişti. Ama şimdi durum farklıydı. En yakın arkadaşı olsa da bebek konusunu arkadaşının öğrenmesini istemiyordu. Bu onur kırıcı durum karşısında kendinin ne hale düştüğünü onun görmesine tahammül edemezdi.
     Kadının konuşmasını sürdürmemesi için “Mert geldi. Geleceğinden doğrusu haberim yoktu. Sonra konuşuruz. Birer kahve içelim” dedi. Mert aylardır ayrı olduklarını bildiği halde kadının orada olduğuna şaşırmamış, hatta kadına tek kelime dahi etmemişti. Kadın da ona ne bakıyor, ne de bir çift laf ediyordu. Yadırgadı adam bu durumu ilkin ama bebek konusunun açılmayacağını düşündüğü için içten içe seviniyordu da. Aralarında, kimse duymadan halletmeleri gerekiyordu bu konuyu.
     Isıtıcıya su koymaya yönelmişti ki Mert,” kalkacağım, kahveye gerek yok” dedi. Kadın da istemediğini söyleyerek, “otur, beni dinle” dedi. Adamın canı sıkıldı. “Acelesi yok, Mert gittikten sonra devam edelim” dediyse de kadın konuşmakta kararlıydı. Çaresizce oturdu ikisinin karşısına.

     “Dediğim gibi iki aylık hamileyim. Aylardır sana ilişkimizin bittiğini anlatmaya çalışıyordum ama her zaman olduğu gibi beni ciddiye almadın. Kendime yeni bir hayat kuruyorum. Bebeğimin babasıyla evleneceğim. Lütfen bundan sonra hiçbir şekilde karşıma çıkma!”
     Adam ilk duyduğunda yaşadığı şoku yeniden yaşıyordu, üstelik şimdi arkadaşı da yanındaydı. Ne söylenebilirdi ki o durumda? Bastırmaya çalıştığı öfkesi kontrolden çıkmaya başlamıştı. Eli ayağı titriyor, gözü kararıyordu. Yardım isteyen gözlerle Mert’e baktı. O en yakın arkadaşı konuya dâhil olmak istemiyordu belli ki. Sessiz sedasız oturmuş, gözlerini yere dikmiş, mutfağın bir ucundan diğer ucuna fayansları sayıyor, sayma işi bitince en baştan başlıyor, tekrar aynı şeyi yapıp duruyordu. Arkadaşını ilk kez bu kadar duyarsız görmüştü. Oysa tanıdığı arkadaşı hemen konuya dâhil olmaya kalkar, bilgiç bir tavırla aralarını bulmaya çalışırdı. “Belki onun da bir derdi vardır. Hem de benimkinden daha büyük bir dert” diye geçirdi adam içinden.
     Kadın söyleyeceğini söylemişti. Artık orada kalmanın gereksiz olduğunu düşünerek kalktı ayağa. “Gidiyorum” dedi. “ Bebeğimin babasıyla evlenecek, mutlu bir hayat süreceğim. Sana da mutluluklar dilerim hayatın boyunca”
     Kadınla birlikte Mert’te kalkmıştı ayağa. Kadın, “gidelim hayatım” diyerek Mert’in koluna girdi. Mert arkadaşının yüzüne bakmadan, kalan son fayansları da gözleriyle hızla tarayarak çıktı mutfaktan. Kadının valizini aldı eline, kapının koluna uzandı. Tam açacakken kadın mutfağa döndü. Adam olduğu yerde donup kalmıştı. Gördüklerine inanamıyordu. Sevdiği kadın, aylarca sadakatle beklediği kadın en yakın arkadaşıyla… Olacak iş değildi! İnanmakta güçlük çekiyor, gördüklerinin uyku ile uyanıklık arasında gördüğü bir düş olduğuna ikna etmeye çalışıyordu kendini.
     Kadın mutfak kapısında durdu. “Önce tavuklar” dedi. Adam anlamayan gözlerle baktı kadına. “Tavuk Sote... Önce etleri kavuracaksın, suyunu çekince soğanları atacaksın”
     Adam tezgâhın üstünde doğramaya çalıştığı soğanlara baktı ilkin, sonra gözü bıçaklara kaydı. Yaklaştı. İçlerinden en büyük, en keskin bıçağı sımsıkı kavradı. Avazı çıktığı kadar bağırarak bıçağı yukarıya doğru kaldırdı.









Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın başkaldırı kümesinde bulunan diğer yazıları...
son Defa

Yazarın öykü ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Toprağın Şemsiyeleri
Biz İyi Olacağız

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Büyüyünce Ben Anne Olacağım [Şiir]
Tanrı ile Konuş/ma [Şiir]
Sizi Beklerken [Şiir]
K/adın [Şiir]
Sanal Şair [Şiir]
Var mısın? [Şiir]
Tanrı ile Konuş/ma II [Şiir]
Çocuk ve Toprak [Şiir]
Nilgün Marmara'ya [Şiir]
Annem ve Hayat [Şiir]


Fatma Kara (Fatoş Kara) kimdir?

Kendini bildi bileli depresyonla mücadele eden, dünyaya ve insanlara karşı içinde gün be gün kin ve nefret büyüten, ölümü yaşama yeğleyen. . . .

Etkilendiği Yazarlar:
Tezer Özlü, Nilgün Marmara, Didem Madak


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Fatma Kara (Fatoş Kara), 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.