..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Edebiyat yaşamın öncüsüdür, onu öykünmez, ona istediği biçimi verir. -Oscar Wilde
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > Gülmece (Mizah) > Ertuğrul ERDOĞAN




19 Ekim 2018
Postacının Basuru  
Ertuğrul ERDOĞAN
Size bir mutfak tanıtacağım ama öyle bildiğiniz ev mutfaklarına benzemiyordu. Devasa bir kurumun mutfağıydı bu. Tam tamına dokuz bin kişiye yemek çıkartılan, içinde on metreyi aşkın kuzine ocaklarıyla butları bir insan boyunu geçen etlerin saklandığı bir oda büyüklüğünde soğuk hava deposu olan bir yerdi. Bu mutfağın bulunduğu tarihi dört katlı bina, Ankara’nın Ulus semtinde ve iki tarafı da caddeye bakıyordu. Amirinden hizmetlisine hemen hemen altmış kişiye yakın çalışanı vardı. Her gün 250 veya 300 kilo etin işlendiği ve büyük halden satın alınan kasalar dolusu sebzeler, bir çırpıda aşçıların bıçak darbesiyle büyük kuzine ocağının üstündeki birkaç kişinin banyo yapabileceği geniş kazanlara boşalıyordu. Tonlarla alımı yapılan salça, toz şekeri ve un gibi akarı kokarı olmayan malzemeler ise kilerde sırası geldikçe kazanlarda karışımını bekliyordu.


:CB:
Size bir mutfak tanıtacağım ama öyle bildiğiniz ev mutfaklarına benzemiyordu. Devasa bir kurumun mutfağıydı bu. Tam tamına dokuz bin kişiye yemek çıkartılan, içinde on metreyi aşkın kuzine ocaklarıyla butları bir insan boyunu geçen etlerin saklandığı bir oda büyüklüğünde soğuk hava deposu olan bir yerdi. Bu mutfağın bulunduğu tarihi dört katlı bina, Ankara’nın Ulus semtinde ve iki tarafı da caddeye bakıyordu. Amirinden hizmetlisine hemen hemen altmış kişiye yakın çalışanı vardı. Her gün 250 veya 300 kilo etin işlendiği ve büyük halden satın alınan kasalar dolusu sebzeler, bir çırpıda aşçıların bıçak darbesiyle büyük kuzine ocağının üstündeki birkaç kişinin banyo yapabileceği geniş kazanlara boşalıyordu. Tonlarla alımı yapılan salça, toz şekeri ve un gibi akarı kokarı olmayan malzemeler ise kilerde sırası geldikçe kazanlarda karışımını bekliyordu.
     Ertesi günün menüsünü hazırlayan aşçılar, tezgâhlarının başında uzaktan birbirlerine laf atmalar ve kızdırmalar arasında krom çelik tezgâhta pırasa ve havuçları seri bir şekilde doğruyorlardı. Kır saçlı, tonton dede görünümlü Aşçı Başı Aziz Usta mutfağın ortasındaki büroda bir sonraki günün yemek listesini hazırlarken bir taraftan da burnundan düşen gözlüğüne rağmen aşçılara kaytarmamaları ve memurlara verilecek öğle yemeğinin yetiştirilmesi için bağırıyordu. Geceden nöbete kalan aşçı Ahmet ise üzerine sinen yemek kokularından arınmak için mutfağın üç kabinli banyosundan birisine geçti. Bir çırpıda soyununca çırılçıplak kaldı. Sevgili okurum gelin size banyonun konumundan bahsedeyim. Ahmet’in girdiği yer öyle evlerimizdeki banyolara hiç benzemiyordu. Yan yana üç kabin düşünün ve kabinlerin üstü de açıktı. Şöyle her kabinin içinden altınıza biraz yükseklik konulsa, yan tarafta kimin banyo yaptığını görürdünüz. Ahmet, çırılçıplak vücuduyla ilk baştaki kabini tercih etmişti. Duşun musluğunu çevirmesiyle tenine boşalan soğuk su önce ürkütmüştü. Kenara çekildi. Ardından ayarladığı ılık suyla keyifliydi. Sıvı sabun dolu bidondan avucuna döktüğü mavi renkli sabunu başına sürmesiyle kafasının her tarafı köpüktü. Durulandıktan sonra sabunu son kez kafasına bıraktığında sabun köpükleri içinde adeta kayboldu. Konya yöresinin “Bahçelerde pırasa/ yaprağında kar yağsa/ kızlar kocasız kalsa-oğlanlara yalvarsa, türküsünü mırıldandığında arkadaşı Bekir’in yan kabine yaklaştığının farkında bile değildi. Bekir, yanına getirdiği sıvı sabunu Ahmet’in kafasına habersizce döktüğünde Ahmet’in kafasından köpük eksilmiyor, aksine sürekli artıyordu. Ahmet, kafasını duruladıkça Bekir de bir taraftan sıvı sabunu tazeliyordu. Ahmet’in olup bitenden haberi yoktu. Bildiği yalnızca kafasının neden durulanmadığıydı.
     Şaşırdı. Hatta kızdı.
     Köpükler arasından kafasını hafifçe yukarıya kaldırıp baktı. “Su yerine sıvı sabun mu akıyor?” diye düşündü. Tek gözünü hafif aralasa da hiçbir şey göremedi. Üstüne üstlük gözleri de yandı. Suyu sonuna kadar açıp gözlerini temizlese de bir türlü sabun köpüğünü sonlandıramıyordu. “Allah Allah!” dedi. Bekir yan tarafta keyifli ve sinsice gülüyor ama belli etmiyordu. Hatta birkaç arkadaşı da olup biteni ağızlarını tutarak izliyorlardı.
     Ahmet, köpükler arasında kafasını kaldırıp yukarıya bir kez daha baktı. Yine olup biteni göremedi. Eliyle hızlıca silip baktığında kıllı bir elin serap gibi kaybolduğunu son anda fark etti. Tahmin etmişti. Bu sürekli kendisiyle uğraşan ve her şakanın altından çıkan Bekir’den başkası değildi. “Şimdi yaktım çıranı!” diye bağırmasıyla arkadaşı altındaki tenekeyi bir kenara itekleyip kaçtığında, diğer arkadaşları da toz olmuştu. Ahmet çıldırmıştı. Köpüklü gözleri hiçbir şey görmüyordu. Bekir’i bir yakalasa yapacağını biliyordu. Ona, “Kaçma gâvurun dölü! Ben sana gösteririm!” diye bağırarak koştuğunda Bekir, Ahmet’in önünde birkaç metre mesafeden gülerek mutfağın mal yükleme girişinden dışarıya kaçtı. Ahmet’te ardında çırılçıplaktı. Önünde sallanan erkekliğinden haberi bile yoktu. Koştukça kıçına inen köpüklerin ıslaklığını da fark etmiyordu. Ellerinin ikisi de havadaydı. Yalnızca “Bir yakalayım ben sana gösteririm!” diye sürekli bağırıyordu.
     Sabahın erken saatlerinde çingene kadınlar mutfaktan çıkan yemek artıkların nafakalarını toplamak için mutfağın çöplük kısmında her zaman olduğu gibi bekliyorlardı. Ahmet’i çırılçıplak Bekir’in arkasında koştuğunu görenler tülbentlerini ağızlarına götürüp “Vıy Ana!” diye bağırışıyorlardı. . Birkaçı elleriyle gözlerini kapatıyor. Araladığı parmakların arasından yine de neler olup bittiğinin merakı ve hayreti içindeydiler. Bütün aşçılar bıçaklarını tezgâha bırakıp olup biteni gülerek izliyordu. Ahmet’in gözü dönmüştü bir kez. Aşçı Başı, birkaç kişiyi görevlendirmiş, amirinden gelecek azarı işitmemek için çırpınıp duruyordu. Ahmet, zembereğinden kopmuş yay gibiydi. Tımarhaneye telefon edilse, hemen deli gömleği ile Bakırköy’ü boylaması içten bile değildi. Olmadı. Bekir hem koşuyor hem de sinsice gülüyordu. Zikzaklar çizerek caddeye çıktığında Ahmet’te arkasında kovalamaca devam ediyordu. Köşedeki taksiciler koşanları tanımıştı. “Ahmet kendine gel!” uyarılarına Ahmet’in kulağı cinnetti. Yüzünde artık ne köpük, ne de suyun damlacıkları vardı. Ter içinde yüzü kıpkırmızıydı. Kuduz bir köpeğin salyası gibi hınçlıydı. Ahmet koştukça kadınlı–erkekli çevredekiler hayret içindeydi. Birbirine “Acaba film mi çeviriyorlar?” diye, kamera olup olmadığına baktılar. Yoktu. Erkeklik organını gören kadınlar utançlarından elleriyle yüzlerini kapatıp, hızlı adımlarla olay yerinden uzaklaşıyorlardı.
     Ortam İğrençti.
     Ahmet, köşeyi döndüğünde Amirinin “Ahmet ne yapıyorsun!” bağırmasıyla gözünün feri yavaş yavaş kendine geliyordu. Burnundan soluması da kesilince, caddenin ortasında kabak gibi kaldığının farkına vardı. Çevresine baktı. Şaşırdı. Sağ eliyle kıçını, diğer eliyle de kıllar arasında kaybolan erkeklik organını kapatıp, “Eyvah!” diyerek gerisin geriye hızla banyosuna koştu. Çingene kadınlar tekrar kirlenmiş tülbentlerini yüzlerine örttüklerinde Ahmet’te banyosunda “Aman Allah’ım ben neler yaptım!” diyordu…
     Birkaç yılın ardından kadro şişkinliğinden Ahmet’i postacı yaptılar. Ahmet, ilk günler yığınlarla mektuplar arasında ne yapacağını bilemedi. Her mektubun kimisini pırasa, kimisini domates zannetti! Yanına verilen usta postacıyla birlikte ev ve iş yerlerini dolaşıp sokakları tanıdı. Görevlendirildiği cihetleri kısa bir sürede ezberledi. Mutfağı unutmuştu.
     Yaz yine bunaltıyordu. Tam da Temmuz’un ortasında şehrin havası sıcakla birlikte fena rutubetliydi. Nem vücuda yapışıyor, posta çantaları omuzları çürütüyordu. Ahmet, cihetine attığı mektupları çantasına doldururken kıçını birkaç kez sağa sola çevirip havalandırsa da kaşınmasını engelleyemedi. “Şu basurun kaşınması da tam zamanını buldu!” diye kendi kendine konuşurken yan cihetteki arkadaşı “Hayırdır Ahmet, sıkıntın ne?” sorusuna “Hiç” yanıtını belli belirsiz verdi. Arkadaşları kaynak bulmuşçasına bir anda çevresini sardı. Emekliliği gelen beyaz saçları seyrek pos bıyık ve zayıf yüzlü Zeynel’in, “Arkadaş bunun ayıbı olmaz” sözü Ahmet’i rahatlatmıştı. Sonunda itiraf edip, “Evet, maalesef basur…” deme cesaretini gösterebilmişti.
     Zeynel’in sırıtması manalıydı. Yanındaki arkadaşlarına göz işareti verdi. Ahmet bir eliyle kıçını derince kaşırken Zeynel dayanamayıp sordu:
     “Oğlum, senin işin zor ama üzülme bunun çaresi var.”
     “Neymiş o?”
     “Çok mu kaşınıyor?
     “He ya!”
     “Bundan altı ay önce ben de aynı şeyleri yaşadım. Allah’ıma şükürler olsun şimdi iyiyim.” derken bir taraftan da gülüyordu. Ahmet:
     “Ameliyat mı oldun?”
     “Ne ameliyatı oğlum! Doktorun verdiği ilaçları bir ay kullanınca geçti. Ama gel onu sen kıçıma sor!”
     Çevredeki postacılar bir taraftan cihetlerine mektupları atarken içlerinden genç olanı:
     “Hayırdır Zeynel ağabey, neler geldi ki kıçının başına?”
     “Beni biliyorsunuz zayıf birisiyim. Randevu aldığım doktorun odasına bir girdim. İri yapılı değil mi?” “Eeeee!” sözü hep birlikteydi. Zeynel heyecanla o günü yaşamışçasına anlatmaya devam etti. Ahmet pür dikkat dinliyordu. “Artık odaya girmiş bulundum. Dönüşüm yoktu. Doktor bana, ‘soyunun ve domalın’ derken bir taraftan da kalın parmaklarına yeşil eldiveni geçiriyordu. Parmakları görünce önce vaz geçmeyi düşündüm ama kaşıntım çoktu. Hatta kıçım şempanzeninkine dönmüştü. Tuvalette oldukça zorlanıyordum. Çaresizce doktorun dediğini yaptım, yapmasına da... Anlayacağınız operasyon gözlerimi yaşarttı! ”
     Postacıların gülüşleri salonu inletiyordu.
     Ahmet “Ne yani doktor benimkini de mi kurcalayacak? Hem benimki şempanze kızarıklığında değil ki yalnızca kaşıntı oluyor.” dediğinde Zeynel sırıttı. Bu sırıtmanın altında sanki bir hinlik vardı. Ahmet’e:
     “Doktorun verdiği kremi bir ay kullandım, inan hiçbir şeyim kalmadı. Şimdi sapasağlamım!”
     “Adı ne? Ben de alayım…”
     “Dolabımda var. İstersen vereyim mi?”
     “Olur…”
     Zeynel, soyunma dolabına gitti. Geldiğinde üstünde yabancı yazılar olan tüp elindeydi. Ahmet’e uzattı. Ahmet, eline aldığı tüpü evirdi, çevirdi üzerindeki yazıları okuyamaya çalıştı. Anlamadı. Kapağını açtı. Kokladı. Hafifçe sıktı. Tüpün ucuna gelen beyazlığı, tıpkı diş macununa benzetti.
     Sordu:
     “Zeynel bu nedir Allah aşkına?”
     “Oğlum basur kremi, dedik ya!”
     “Nasıl kullanılıyor?”
     “Şimdi sen bunu al tuvalete git. Makatından içeriye sok, ama iyice sık. Öyle az değil ha! Yoksa faydasını göremezsin. Anlayacağın çoğunu boca et kıçına… Ha sahi unutuyordum. Bunu her sabah tekrar edeceksin. Bir ay kullan hiç bir şeyin kalmaz!”
     Bekir “Peki” diyerek aldığı tüple birlikte tuvalete gitti. Zeynel’in tarifine göre aynısını yapıp sorumlu olduğu cihet dolabının önüne gelerek son mektupları da çantasına yerleştirdi. Dışarı çıktığında hava nefes aldırmıyordu. Otobüsü uzun süre bekleyip bindiğinde içerisi oldukça kalabalık ve havasızdı. Bunaldı. Pencere kenarındaki gence; “Yavrum şu pencereyi açıver. Bunaldık!” sözüyle içeriye sızan hava biraz olsun nefes aldırmıştı. Ahmet otobüsten indiğinde villalar bölgesindeydi. Henüz asfaltlanmamış patika yolda yürüyordu. Yürüdükçe kıçında garip bir şeylerin harekete geçtiğini sezdi. “İlaç iyi geliyor…” diye düşündü. Cıvıklık gittikçe artıyordu. Sağ omzundaki çantasının yükünü sol omzuna alsa da yine rahat değildi. Bir ara yürümemeyi düşündü. Mektuplar gecikir diye ikilemde kaldı. Yapmadı. Elini hafifçe arkasına değdirdiğinde ıslaklığı fark etti. “Ne biçim ilaçmış?” diyerek mektupları dağıtmaya devam etti. Her gün uğradığı yaşlı teyzenin villasından içeriye girdiğinde, kendisini korkutan siyah kurt köpeği bu kez bağlıydı. “Oh!” diyerek kapının ziline dokundu.
     “Kim o?” sesi titrekti.
     “Benim teyze, postacınız…”
     “Mektup torunumdan mı?”
     “ Sanırım, teyzem.”
     Ahmet mektubu uzatıp geri dönmesiyle, yaşlı kadın seslendi:
     “Yavrum arkana ne olmuş böyle?”
     “Hayırdır teyze ne olmuş ki?”
     “Batmış evladım batmış! Pantolonun bembeyaz olmuş. Sanki köpük köpük…”
     “Ben Zeynel’e sorarım!” dediğinde yüzü sinirinden kıpkırmızı ve ter içindeydi.
     Yaşlı kadın:
     “Hayırdır evlat Zeynel de kim?”
     “Hiç sorma teyze, hiç sorma!”
     “İçeri geçte, ölen amcanın gri bir pantolonu var, onu giyiver. Yoksa rezil olursun. Merak etme sana uyar. Rahmetli tam da senin boyundaydı.”
     Ahmet, kirlenen pantolonunu Zeynel’e küfür ederek değiştirip, omzuna yükünü attığında cıvıklık, kaşıntısıyla birlikte az da olsa devam ediyordu. İçinde alevlenen öfkesi çalıştığı yere dönünceye kadar bitmedi. Bir kovalama da Zeynel’i bekliyordu…

Ertuğrul Erdoğan
Şubat 2014
www.ertugrulerdogan.com

     




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın gülmece (mizah) kümesinde bulunan diğer yazıları...
Eşek, Köpek ve Maymun

Yazarın öykü ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Demok ve Rasi'nin Aşkı
İhanet
Mutfak Penceresindeki İri Gözlüm
Ne Delikmiş Ama!..
Kötülük Tanrıçası Hera
Hocanın Büyüsü
Ah Şu Telefonlar!
Beynimdeki Orospu
Buzdolabında Ölüm Kalım Savaşı
Gaipten Gelen Ses

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Eğer Bir Gün Ölürsem... [Şiir]
Sarı Ev [Şiir]
Marangoz [Şiir]
Sen Ağlama Bebeğim [Şiir]
Seninle [Şiir]
Bursa'da Kar [Şiir]
Sevda [Şiir]
Büyük Balık [Şiir]
Seni Kalbime Gömeceğim [Şiir]
İnsanız [Şiir]


Ertuğrul ERDOĞAN kimdir?

" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır. Bunun için, Yaşamın gerçekleri ile tanışmak düşünmek ve düşündüklerimizi hayata geçirerek insanların daha mutlu yaşamlarını sağlamak için birlikte yol alalım.

Etkilendiği Yazarlar:
Aziz Nesin, , Dostoyevski, Gogol, Çehov, Yaşar Kemal


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Ertuğrul ERDOĞAN, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.