..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
İnsan melek olsaydı dünya cennet olurdu. -Tevfik Fikret
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Deneme > Sevgi ve Aşk > Levent Koçak




15 Ocak 2019
Serçeler Ayrılık Nedir Bilmez Ki!  
Levent Koçak
Bazen mühürlenir kimi insanlar birbirlerine. Bir zaman gelir ve her şey alt üst olmuş, herseyinizi yani onu kaybettiğinizi düşünebilirsiniz belki. Eğer inanırsak ve tutunabilirsek sevgimize, herseyi değiştirmek te yine bizim elimizde.


:GF:
Serçeler Ayrılık Nedir Bilmez ki!

Aralık ayının son günlerini yaşıyordu Ankara. Güz yağmurları çoktan gelip geçmişti. Ara ayaz sabahlardan, yakıcı ayazlara dönmüştü gün ve kahvaltı saatleri. Orta yaşlarında, kırkını henüz geçmiş, yüzündeki kırışıklıklar iyiden iyiye beliren, seyrelmiş saçlarına ve sakallarına yerleşmiş beyazları ile hayli zamandan beri dost olmuş bir adam, yarım yamalak ve nerede olduğunu bilmez bir şekilde mutfak penceresinin önünde oturuyordu.

Belli ki aynaya bile bakma fırsatı bulamamıştı sabah telaşında. Seyrek saçları, birbirine güçlüce tutunamadığından olsa gerek, tıpkı Jack Nicholson stilinde darmadağınık bir hal almıştı. Sabah saat 8 civarıydı. Büyük kızını saat 6 civarında uyandırmış ve kahvaltısını yaptırıp okula göndermişti servisle. Çok acı çekiyordu aslında. Aşık olduğu kadının yokluğuyla baş etmeye çalışıyordu. Tutunabildiği kadar tutunmaya çalışıyordu iki kızının varlığına.

Ya o. Ya o nasıl baş ediyordu bu derin ve sızısının hiç kimseye tarif edilemediği bu ağrıyla. Böyle düşünmekten ve onun taşıdığı yükü de hissedemeden edemedi. Sevmekte böyle bir şey olsa gerekti. En az kendisi kadar, onun içinde ağrıyordu, onu var eden bütün hücreleri. Sanki bütün varlığını içinde hissetti onun ve iki kişiyi taşımanın ağırlığını. Kahvaltısını yapmış olsaydı bari. Dikkatli kullansaydı arabasını, yerler buz. Ya bir şey olsaydı ona. Ne yapardı? Kıskandı tüm sevdiklerini onun. İlk önce beni aramazlar bile. Nasıl bir acı bu. Onu en çok seven ben olduğum halde. Kimse bilemeyecekti bunu. O bile bilmiyordu ki. Ya ötekileri nerden bilsinler di.

Önünde duran çaya uzandı, bir yudum daha aldı. Derine, daha derine gönderir gibi ağzının içerisinde birikmiş sevgiliyi. Yavaşça boğazından aşağıya doğru süzüldü, söyleyemediği her kelime sevgiliye. Daha da ağırlaştı. Daldığı düşüncelerden uyandırdı kendisini. Elini başına götürdü, parmaklarını saçlarının arasında dolaştırdı. Günlerdir, o gittiğinden beri, başını okşayan kimse yoktu. Bir kere daha bir gayretle koparmaya çalıştı kendisini bu duygulardan.

Küçük olan kızı okula daha geç başlıyordu ve onu da kendi arabasıyla okula bırakıyordu. Küçük kızın odasına gitti. Melekler gibi uyuyordu. Sevdiği kadını da böyle izlediği, onun içinde böyle hissettiği zamanlar olmuştu. Yanına uzandı, boynundan yanaklarından ve saçlarından öpüp uyandırdı derin uykusundan küçük kızı. Onu da hep böyle uyandırmak isterdi. Ama hiç yapamadı bunu. Her seferinde hissetti, ama yapamadı. Bir şeyler, ne olduğunu kendisinin de bilemediği bir şeyler hep durdurmuştu onu. Ve hep boyun eğmişti içindeki sevgisizliğe. Sevdiği kadın hep yüzüstü ve bir yanağı yastığa gömülü diğer yanağı açıkta ve tıpkı küçük çocuklar gibi dudakları bükülmüş ağzı açık uyurdu. Ve her seferinde bir çocuğa, bir meleğe bakar gibi bakardı ona. Ama hiç boynundan koklayıp, saçlarından öperek uyandıramadı onu. İçinde ki kavgadan, hiç bir seferinde galip çıkartamadı, ne kendisini ne de sevgilisini. Gidişi de bu nedendendi sevgilinin. Öylece baka kalmış ve kılını bile kıpırdatamamıştı o giderken kapının önünde. Her zaman söylediği gibi. Hoşça kal dediği gibi, daha çocukken hayatından gidenlere. Bir kere daha hoşça kal demişti. Neden hoşça kal diyordu ki! Gidenlere, Aslında güle güle denirdi. Sanki geride kalan o değil, giden oymuş gibi. Evet aslında tamda bu nedenle hoşça kal diyordu orada durup kalkıp giderken.

Ve uyandı güzel kız. Sarıldı boynuna babasının. Öyle güzel kokuyordu ki, derin bir nefesle içine çekti. Bir yaşam enerjisi doldurdu içine. Kucakladığı gibi, banyoya götürdü küçük kızını, elini yüzünü yıkadı. Temiz havlu ile yarı kapalı gözlerini, dudaklarının kenarını özenle sildi. Her zaman yaptığı gibi tekrar kucağına alıp mutfaktaki yerine oturttu kızı. Her ikisinin sandalyesi de camdan dışarıyı rahatça gözleyecek şekilde konumlanmıştı. Hemen dışarısı pencerenin tamda önü portakal çiçeği vadisine bakıyordu. Rengarenk ağaçlar düzensiz bir şekilde dağılmıştı vadiye. Kahverengiden yeşile ne kadar renk varsa bir tualin üzerine fırçanızla dokundurabileceğiniz hepsi, belki daha fazlası vardı. Tanrının eli ve onun doğaya dokunuşu. Öylece çırılçıplak duruyordu gözlerinin önünde. Mutfağın içerisini, sıcak ekmek, üzerine sürülmüş tereyağının ve haşlanmış sıcak yumurtanın kokusu doldurmuştu. Tıpkı bir Pazar sabahı gibiydi. Hep istedi ve hep te yaptı. Bir Pazar sabahı gibi, kahvaltı olsundu mutfaklarında ve onlar her güne bir Pazar sabahı gibi keyifle başlasınlar dı. Ne kadar eksilmiş yanı varsa bu yaşına kadar eksilen, hiçbirisini hissetsinler istemedi.

Küçük kız sütünden bir yudum alarak başladı kahvaltısına ve ardından ağzına doğru getirilen ne varsa yarı isteksiz, biraz yumurta, biraz tereyağlı ekmek ve yumuşacık beyaz peynir sırasıyla aldı. Sonra doymuş hissi ile giderek isteksizleşti. Ama az da olsa çabalıyordu babasının ısrarlarını yerine getirmek için. Giderek her bir lokma arasında bekleme sıraları uzadı. Tamda bu sıralardan birisinde, adamın gözü pencerenin hemen önündeki elma ağacının üzerinde, soğuk ve ayaza rağmen pürtelaş uçuşan serçelere takıldı. Nasılda mutluydular. Bir daldan bir dala sanki köşe kapmaca oynar gibi. Sanki her şeyi olan bizimle dalga geçer gibi. Seçemediğimiz yüzlerinde koca kahkahalarını gözlerimizin içerisine sokar gibi. Neşeyle, sevgiyle ve umursamazca. Ne eksik ne fazla, ne aç ne tok derdine düşmeden. Bir ağaç, bir sevgili birde nefes alabildikleri gökyüzü bize yeter dercesine orada ve mutluydular. Sonsuz mutluluk içerisinde.

Hiç yaşlılığın pençesine düşmüş, hiç amansız hastalığının son dönemlerinde veyahut ağır bir sakatlık geçirip ölümü hüzünle bekleyen bir serçe görmedim ben hayatım da. Sonsuz mutluluk ve neşe içerisinde uçuşan serçeler sadece.

Daha çok değil iki hafta önce ayrıldığı sevgilisi yine netleşti gözlerinde, nasılda tatlı gülümserdi kardelenler misali ayazlara rağmen. İki kalın dudağının ortasında kocaman dişleri ile. Hep bir kardelen gibi hayal ederdi onu. Bütün sıkıntılı geçmişine rağmen dimdik ayakta ve her şeyle savaşabiliyor diye. Bu sabah bir serçeye de benzediğini düşündü onun. Hiç bu tarafıyla değerlendirmezdi onu. Bir kadın gibi değil, sanki savaşta, yılmadan usanmadan kılıcını sallayan bir asker gibi düşünürdü onu. Eksik olan buydu belki de. Dudaklarını saçlarına götüremediği sabahların eksikliği. Bir kadındı oysa o. Her şeye rağmen bir kadın. Tıpkı şu serçeler gibi sonsuz mutluluğun peşinden gitmek isteyen, neşe içerisinde oradan oraya konmak isteyen. Bazende olsa üzerinde bir yük tutmadan kanatlanıp uçmak isteyen bir kadın. Tek derdi ekmek değildi, ya da üstünü örtecek bir çatı. Okşanmaya ve neşe içerisinde uçmaya, yanağında, saçlarında sıcak bir öpüşle uyanmaya ihtiyacı olan, bir kadın. Gittiği saniyeden tam bugüne kadar hiç aklından çıkarmadan özlüyordu onu, öyle alışmıştı ki kokusuna ve varlığına hayatındaki. O yokken, evrende ipi kopmuş bir uçurtma gibi savruluyordu yerçekimsiz ve her geçen gün daha da kayboluyordu atmosferde.

Durdu bir an, elinde çatal ve ucunda bir parça peynirle. Durdu dünya. Serçeler havada asılı kimisi de bir dalda hiç harekete etmeksizin. Sordu küçük kıza, Bugün, serçeler ayrılık şarkısı mı yoksa aşk şarkısı mı söylüyor? Diye. Kız hiç düşünmeden, “AŞK şarkıları söylüyorlar. Serçeler ayrılık nedir bilmez ki” diye cevapladı babasını. Daha 6 yaşında bile değildi bunu söyleyen. Orta yaşlarındaki adamın yeşil gözlerinde yirmili yaşları belirdi, dudaklarında On sekiz. Bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden birer birer yıllar ve içinde biriktirdikleri. Ve gülümsedi bir umutla. Çözmesi gereken, ama en kısa zamanda çözmesi gereken bir işi olduğunu kazıdı kalbinin üzerine daha kahvaltı bitmeden.

Bu bir işaret olmalıydı, bu ağrıya bir son vermeliydi sol yanını sıkıştıran. Aceleyle giyindiler üstlerini. Küçük kızını okula bırakıp, işlerini toparladıktan sonra kendini dışarıya attı. Nasıl tepki verecek bilmiyordu, ama bu, belki de son kez sunulmuş olan bu şansı, hiçbir şey yapmadan kaybetmek istemiyordu. Birkaç benzinlik gezdikten sonra, aradığı küçük pembe Volkswagen arabaları buldu. İkinci buluşmalarında sevgilisine verdiği ilk hediyeydi. Pembe renkli küçük bir Volkswagen araba. Hani şu büfelerde, benzinliklerde satılan alelade. Ama o, kocaman tek taş bir pırlanta yüzük hediye almış gibi çok mutlu olmuştu. O küçük pembe arabadan.

Altındaki etiketi kazıdığında dedi. Bir fal çıkıyor bu arabalardan ve bu fal büyük oranda gerçeğe dönüşüyor. Ya da bir çok insan buna inanmak istiyor. İnanmıyorum sana yok öyle birşey. Olur mu ya! nasıl oldu da daha önce hiç duymadın. Yoksa insanlar niye bu arabaları alsınlar ki sigara ve birkaç içecek bir şey satılan bu yerlerden. Kız, uzun ince parmaklarının önünde beliren uzun ve bakımlı tırnaklarını etikete doğru götürdü. Hafif çekingen ve alay ettiğini düşünerek adamın. Kazı hadi. Ama dikkatlice kazı yoksa sana biçilen falı da yırtabilir ve okuyamayabilirsin. Yalancı! Ya nasıl inandım ben sana. Çok tatlıydın ama, nasılda inandın bak. Birlikte oturdukları Mısır kafede birkaç saat boyunca hep dönüp aynı konuyu bir daha konuştular ve her seferinde bir kere daha kahkahalar la güldüler. İşte yüzük yerine onları sunacaktı sevgisini anlatırken. Ve bu sefer o etiketin altında bir şey yazacaktı. Benimle evlenirmisin?

Kız öylece kalakaldı karşısında görünce sevdiği adamı. Geleceğinden ümidi yoktu artık, hele işyerine geleceğini hiç tahmin edemezdi. Bir duraksamadan sonra, hafifçe geri çekilmeye ve masasına dönmeye çalıştı, denedi. Ama vücudunun hiçbir parçası bunu kabul etmek istemedi. Her biri o adama dokunduğunda sevgiyle irkilmişti çünkü. Ayakları, elleri üşüdüğünde, ona sokulmuştu ısınmak için. Sırtı, göğüsleri, o güzel başı ne zaman saklanmak, ne zaman güvenilir bir sığınak arasa, o zaman ona yaslanırdı. Direnemedi, direnmekte istemiyordu. iki sevgili küçük kocaman adımlarla yaklaştılar birbirlerine. Ellerini tuttu, titreyen ellerini. Titreyen elleriyle. İkisinin yüzünde de şaşkın, ne yapacağını bilmeyen ifadeler vardı. Sarıldı kıza, göğsüne dayadı. Bir ihtimalde olsa, olumsuz bir söz çıkmasın diye dudaklarından. Beni dinlemeden konuşma dercesine sıkıca sardı küçücük bedenini, kollarıyla. Yağmurda sırılsıklam ıslanmış bir kediyi battaniyeyle sarar gibi sıcacık. Her ikisi de titriyordu. Cümleleri yarım kelimeler, yuvarlanırcasına akıyordu dudaklarından, nasıl sevdiğini, nasıl onsuz yapamayacağını anlatıyordu sözcüklerinde. Belli ki dokunsanız ağlayacaktı her ikisi de, söylenen sözler akıp gidiyordu. Adam ne söylediğini ne kadar bilmiyorsa, kadında duyduğunu o kadar anlamıyordu zaten. Zaten bedenlerindeki titreme, kalplerindeki ahenkli hızlı atış anlatıyordu her ikisine de ne hissediyorlarsa. Her ikisi de bir kere olsun vazgeçmiş değillerdi birbirlerinden ayrıldıkları günden bu güne. Böyle derin kokular duymuşken birbirlerine bunca ayazda geçen yıllardan sonra. Nasıl olurda bu kadar kolay vazgeçilebilirdi ki zaten. Tutundular birbirlerine. Hafifçe geri çekildi. Geleceğini hiç beklemiyordum. Buna alışmaya çalışıyordum. Kimse unutmuyor aslında, kimse acısını unutmuyor. Sadece o acı ve ağrıyla yaşamayı öğreniyor. Evet dedim içten ice. Her ikimizde daha önce yaptığımız gibi hayatlarımızda. Bu acıyı da katardık, kara bir katran gibi. Ay ışığı vurduğunda parlayan. Ve mavi bir denizin yanılsaması gibi, gece ayırt edilemeyen. Ve hiç kimsenin bilemeyeceği bizden başka. Öylece yaşardık katran karası acısında mavi denizleri izler gibi uzaktan. Ve bizim olma ihtimalini kaybettiğimiz tüm sahip olduklarımız gibi. Ben sensiz yaşamak, sensiz bir gelecek dilemek istemiyorum artık. Ve buna izin vermeyeceğim. Seni seviyorum. Sen benim bunca zaman sonra karşıma çıkan en güzel şeysin. Lütfen bu iki, birisi küçük biriside biraz daha büyüktü pembe arabaların. Bu iki hediyeyi al lütfen ve arkasında yazan notları oku. Çok zaman geçti üzerinden. Ama bu sefer şaka yapmıyorum sana. İki eli ile uzandı ve sırasıyla büyükten küçüğe. Benimle evlenirmisin? Benimle ikimizin olacak ve sana benzeyecek bir çocuk yaparmısın? Kız iyiden iyiye şaşkına dönmüştü. Dur biraz sakin ol. Elbette bende seni çok seviyorum ve hep seninle bunları hayal etmiştim. Elbette yaparım. Ama. Ama ne? Artık hayatta neyi istiyorsak onu yapalım. Artık hayattan korkmak istemiyorum. Seni yaşamak ve bizi yaşamak istiyorum. Serçeler için aşk vardı bugün, bu sabah. Ve serçeler ayrılık nedir bilmezdi. O gün biliyorlardı aslında, her ne olursa olsun bu iki beden hep sevecekti birbirlerini. Ve bahçesinde koşuşturan çocukları ile hep birlikte mutlu olacaklardı. Serçeler gibi. Sonsuz mutluluğun içerisinde. Evet. Evet seninle evlenmek istiyorum ve seninle bir çocuk yapmak. Ve bir daha sarıldılar birbirlerine. Biliyorlardı ki. Her ne yaşanırsa yaşansın o dakikadan sonra. Sadece birbirlerine mühürlüydüler artık. Ve yaşam bile son bulsa, hep birbirlerinin olacaklardı bu dünyada nasılsa, gittikleri her neresi olursa olsun orda da.



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Yazarın deneme ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Sevgiliye Mektup
Biz Hiç Çocuk Olmadık
Hiçbirşey mi? Herşey mi?

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Mektup [Şiir]
Kırk Yarım Şiir [Şiir]
Çaresizlik [Şiir]
Suskun [Şiir]
Ben Olmalıyım [Şiir]
Geçip Giden Yaz [Şiir]
Aşk [Şiir]
Yaralı Kaçkın [Şiir]
İki Çocuk Yüzümüz [Şiir]
Son Kalan 2 [Şiir]


Levent Koçak kimdir?

Her seferinde gram değişmeyen, bildiğini okuyan. Kendini öve öve bitiremeyen, ucuz, şımarık ve basit.

Etkilendiği Yazarlar:
Pablo Neruda'nın postacısı


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2019 | © Levent Koçak, 2019
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.