..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Başka dillerle ilgili hiçbir şey bilmeyenler, kendi dilleriyle ilgili de hiçbir şey bilmiyorlar. -Goethe
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Bilim Kurgu > Tuna M. Yaşar




26 Mart 2019
Zamanı Geçenler 1  
Neandertaller ve Günümüz

Tuna M. Yaşar


1. “Zamanı Geçenler” adlı kitabın konusu: Arkeoloji ve bilim kurgu 2. Konu önce neandertallerin yaşadığı bir yerde geçiyor. Bölümler halinde bir günümüzden bir neandertaller zamanından bahsediyor. Emre denen öğrenci rabıta yaparak zamanda kapı açmayı başarıyor. Sonra neandertal lideri Çuki’ye öğretiyor bunu Emre. Çuki’de günümüze gelmeyi başarıyor. Eserin içinde arkeologların çalışması ve ilişkiler, Milli İsitihbarat Teşkilat var. 3. Hedef kitle gençler ve gizemli konulara merak duyanlar. Bu konuda basılmış hiçbir kitap yok. Zamanı Geçenler romanı dalında ilk ve tek.


:HE:
Aşırı derecede rüzgar vardı. Bir taraftan da karın savruluşu patikayı çıkmada cehennemi yaşatıyordu. Soğuk cehennem. Çuki arkadaşlarına baktı. Hepsi bitkin haldeydi. Avladıkları otçul dinozorun mevkisine yürüyüşe geçmişlerdi. Ava henüz ulaşamamışlardı ama neandertal insanın iştahı onlara güç veriyordu.

Kendilerini bekleyen avın hayvanlar tarafından ele geçirilmesi söz konusu değildi. Onların umudu da böyleydi. Vahşi hayvanlar bu kış mevsiminde bu coğrafyadan uzaklaşmışlar sıcak bölgelere gitmişlerdi.

Neandertallerin bölgelerinden sıcak olan yerlere göçü söz konusu değildi. Onlar avlarının soğukta bozulmayacağını öğrenmişler ve tıka basa yeme endişesi yaşamıyorlardı.

Çuki arkadaşlarına tekrar dönüp baktı. “Ne olur ne olmaz. Mızraklarınızı elinize alın. Avımız hemen aşağıda Tepenin eteklerinde.” Dedi. Avcılar öyle yaptı. Mızraklarını omuzlarından indirip tetik pozisyonunu aldılar.

Ayakları üşümüyordu. Hepsinin ayağında deriden yapıp bağladıkları parçalar vardı. Giysileri yine deridendi. Deri postlarının yün tarafı içe gelecek şekilde vücutlarını sarmıştı.

Gökyüzünden o an karga sürüleri hızla geçti. Neandertallerin avına doğru tepenin eteklerine pike yaptı.

Pucul “Bizden önce davrandılar dedi ekledi. Kargalar avımızın kokusunu aldıysa yakın zamanda yırtıcı hayvanlarda gelecek demektir. Elimizi çabuk tutalım. Karnımızı doyurduktan sonra mağaramıza avın hepsini bir an önce taşıyalım.”

Çuki’nin liderliği tuttu. “Bunları ben söylemeliyim. Hepinizi koruyan benim. Gücüm yerinde. Fikirlerinizle bana yol göstermeyin.” Dedi.

Avcılar homurdandı. Kafile yedi kişiydi. Et kesme becerisi olan Pucul ve Cimden, av taşıma becerisi olan Lamdap ve Burdusun, iyi mızrak kullanıp av becerisi olan Kalap ve Sardubu. Sardubu elini ağzına götürüp ıslık çaldı. Bunu birkaç defa tekrarladı. Maksadı vahşi hayvanların dikkatini çekip onların yerini tespit etmekti.

Islık çalmaya diğerleri de katıldı. Çuki sessizdi. O ıslık çalmadı. Avcılarına alaylı bir tavırla bakıyordu. “Bırakın şu ıslığı. Daha çok hayvan çekeceksiniz. Vahşi hayvan varsa zaten elimizde mızraklarımız var. Karşı koyarız. Ama önce midemizin gurultusunu dindirmek için azık torbalarımızdakileri yiyelim. Gücümüz buna bağlı. Bayağıda tükendik. Avımıza ulaştığımızda yeme fırsatımız olmaz. Ve belki de onu sadece taşımak zorunda kalırız.” Dedi.

Neandertalller ellerini azık torbalarına atıp içlerindeki kurumuş etleri ağızlarına götürdüler. Etler lezzetliydi. Yiyeceklerini genelde kurutarak tüketirlerdi. Nadirde olsa ateş yakıp etlerini ateşte pişirirlerdi..

Neandertallerin adımları yavaşlamıştı. Henüz karınları doymamıştı. Tepeden avlarına doğru inişteydiler. Diğer taraftan etraflarını gözlüyorlardı. Ellerini alınlarına götürüp tansiyon bölgesinde vahşi hayvanları aradılar. Tansiyon bölgesi avlarının bulunduğu yerdi.

Uzaktan kargaların indiği yeri gördüler. Kargaların bağırışları, çığırışları avın oralarda bir yerde olduğunun deliliydi. Neandertaller karınlarını doyurmuş ve damarlarına güç gelmiş, kendilerinden emin şekilde keskin bakışlarla bir ağacın arkasına gizlenmiş avlarını gözetliyorlardı.

Dinozor avlarının yanında hiçbir yırtıcı hayvan tespit edemediler. Cesaretleri gelip sindikleri yerden çıktılar. Avın yanına geldiler. Et kesme becerisi olan Pucul ve Cimden hemen işe koyuldu. Diğer avcılarda onlara yardım etti. Otçul dinozorun sadece ön ve arka butlarını genişçe kesip ayırdılar.

Çuki “Ayak butları ağır olsa da taşıyabiliriz. Avın geri kalanını bırakalım. Şansımız varsa gelecek sefer yine avımıza kavuşuruz. Haydi butları deri halatlarınıza bağlayın ve onları taşıyalım.”

Pucul “Geride bırakacağımız avdan biraz yiyelim. Hazır buradayken biraz atıştıralım. Ateş yakarız.”

Çuki “Atıştırmak neyse ama eti pişirirsek kokusu aç hayvanları başımıza yığar.” Öyle kararlaştırıldı. Hemen avın geri kalanından taş keskilerle dinozordan et parçaları koparıp çiğce atıştırdılar. Çok yiyemediler. Zaten gelirken tepede atıştırmışlardı. Çiğ eti yemekte ayrı bir sorundu. Zor çiğneniyor ve tadı da kızarmış et gibi lezzetli değildi.

Neandertaller ateşte kızarmış etin hayvanları tahrik edeceği için buna genelde baş vurmuyorlardı. Mağaralarını güvende tutmak için bu gerekliydi.

Ellerinde deri halatlarla asıldıkları dinozor butlarıyla yine geldikleri yöne tepeyi tırmanışa geçtiler. Kar fırtınası durmuştu. Bu neandertalleri sevindirdi. Neşelerini bağırıp çağırarak dile getirdiler. Bu onların gelenekleriydi. Neşe onları mantıklı mantıksız sesler çıkarmaya iterdi.

Şimdiki çıkardıkları sesler karga seslerine benziyordu. “Abriya koltafu mu cundulla.” Diyorlardı. Bu “Biz avcıyız. Karnımızdan sesler gelir.” Demekti.

Şarkının devamına Çuki de katıldı. Çuki “Balustuful ularda zabbana.” Dedi. Bu “ben kaybettim yolumu. Av ile buldum yönümü.” Demekti.

Neandertaller mağaralarını uzaktan görünce daha çok sevindiler. Hepsi birden ıslık çalmaya başladı. Mağaradakilerin gelip kendilerine yardım etmelerini istiyorlardı. Mağaradan birkaç kişi çıktı. Gelen avcıları görüp hızlıca onlara doğru tepeden inişe geçtiler.

Akşama doğruydu. Etin lezzetinden vaz geçemediler. Ve ateş yakmaya karar verdiler. Ateşi hemen mağaranın girişinde yaktılar. Et pişirmeyi neandertal dişiler üstlenmişti. Et pişerken avcı erkekler kendi aralarından konuşuyordu.

Çuki “O geri kalan avı almak için ne yapıp edip oraya tekrar gitmeliyiz. Ama önce kendimize daha sağlam mızrak yapma işini halletmeliyiz. Geçen günlerde ne kadar zor durumda kaldık. Şahitsiniz. Yabancı avcılar yine buraya geleceklerdir. Onları sonsuza kadar korkutmamız gerekiyor.”

Pucul “Aklıma harika bir fikir geldi. Neden biz onların buraya gelmesini bekliyoruz. Onlara saldırı yaparsak bu dediğin olur. Hem onlar bu bölgenin yabancısı. Saldırırsak kolayca bölgemizden giderler.”

Çuki “Bu fikre katılırım. Ama bir şeyde zayıfız. Sayımız az. Onları korkutmak için önce yerlerini tespit etmemiz gerekir. Sonra bir gece yarısı saldırmamız gerekir.”

Böyle konuşuyordu neandertaller. Dişiler ziyafetin hazır olduğunu söyleyince avcılar mağaranın içinde yerlerinden kalkıp ateşin yanına geldiler. Kızarmış etleri afiyetle ağızlarına götürmeye başladılar.

Çuki bir gezi sırasında bulduğu beyaz bir tozdan arkadaşlarına verip “Bundan etinize dökün. Tadı daha güzel olacak.” Dedi. Öyle yaptılar.

Pucul “Ne harika şey bu. Buna tuz diyelim. Buza benzediği için. İkisi de beyaz dedi sordu. Nereden buldun bu tuzu?”

Çuki “Bir av esnasında. O zaman siz yoktunuz. Ava ben tek başına çıkmıştım. Büyük mü büyük bir su kenarına gelmiştim. O sudan içince önce ağzım ekşidi. O ekşilik daha sonra çok hoşuma gitti. Su birikintisinin kenarında beyaz tozlar vardı. Yerden bir parça alıp ağzıma götürdüm. Aynı sudaki ekşi tadındaydı. Bende o tozdan torbama doldurdum. Etin üzerine serptiğiniz şey o tozdan.”

Avcılar Çuki’den biraz daha tuz istediler. Pucul “Ne dersin hayvan sütünden yaptığımız yoğurda da bu tuzdan döksek nasıl olur?” dedi. Hemen oğluna seslendi. Küçük neandertal mağaraya girdi. Sonra elinde torba ile çıktı. Elindekini babasına verdi. Tuzu torbanın içine serptiler. Sonra içine su kattılar. Yoğurt ve su karışımı torbayı çalkaladılar bir hayli.

İlk yudumu Çuki yuttu. Çok hoşuna gitmiş olmalı ki deri torbayı tekrar kafasına dikti. Ardından yanındaki avcıya uzattı. Başta Pucul olmak üzere orada bulunan tüm avcılar tuz atılmış ayrandan içtiler.

Pucul “Ben bu karışıma ayran diyeceğim. Nasıl hoş geliyor kulağa değil mi?”

Çuki “Tuza da ismi sen koydun ayrana da. Dikkatini çekerim burada en güçlü benim. İsim koymak beni ilgilendirir. Biliyorsunuz sizlere emri ben veririm. İsim koymakta emir gibidir. Eğer güçlü olmak istiyorsanız benim sözümden çıkmayın.”

Çuki’nin sözleri olağanüstü bir şeymiş gibi avcılar kafalarını sallayıp homurdanarak onu onayladılar. Zaten Çuki her şeyi bilirdi. Pucul yaralı iken onu kurtaran Çuki mağaraya getirip iyileştirmemiş miydi. Pucul şimdiye kadar bilmediği Çuki’in bilgisine şahit olmuş onun, çeşitli otlardan yaptığı merhemle yaralı bacağı iyileşmişti.

Pucul Çuki’ye minnettardı. Karnının doymasını istiyorsa Çuki’nin gözlerine keskin bakmamalıydı. Ve Pucul sonraki zamanlarda dişisini ve çocuklarını aynı kandan olduğu Çuki ile tanıştırmış, peri bacaları bölgesinde güçlü bir klan meydan gelmişti. Pucul daha ne isteyebilirdi ki. Ama yine de bir sorun vardı. Oğlu Namak Çuki’nin kızına aşıktı. Ve bunu gizlemekte Pucul zorlanıyordu. Namak her fırsatta Çuki’nin kızını alıp mağaradan uzaklara götürüyordu.









Mehmet üniversiteyi evde kalarak okuyordu. Arkadaşı Emre yurtta kalıyordu. Üniversitede ikisi de arkeoloji okuyordu. İki arkadaş yağmur kafede sık sık buluşurdu. Keyifleri yerinde olursa bara giderler biralarını gırla içerlerdi.

Yine öyle bir gün. Yağmur kafedeler. Mehmet “Emre sen derslerine aşırı çalışıyorsun. Notun az olsa da yine arkeolog olacaksın. Kendini yıpratmaya değer mi?” dedi.

Emre “Benim derdim başka. Düşük notlarla arkeolog olabileceğimi ben de biliyorum. Benim amacım bilgimi derinleştirmek.”

Mehmet takıldı. “Derinlerde su kaynağı mı bulacaksın. Yeme beni.”

Emre ne zamandır beklediği açacağı konuya değindi. “Ben neandertaller üzerinde araştırmaya girdim. Sıkı dur şimdi. Bir şey diyeceğim. Bazı görüştüğüm arkeologlar Nevşehir’in Peri Bacaları bölgesinde neandertal kalıntıları bulmuşlar. Buluntular birkaç iskelet ve av aletleri. Geçende internette bir yazı okudum. Son çıkan yapay zekalı bir dijital başlık insana zamanda kapı açıyormuş. Elbet bu zaman kapısı dijital başlıkla sınırlı. Ama benim bildiklerimle bununda ötesine geçebiliriz.” Dedi. Soluklandı biraz. Devam etti.

“Her şey cihazlardan ibaret değil. Ben sürekli neandertal bir insanla rabıta yolu ile temas kuruyorum. Temas kurduğum neandertale Çuki ismini koydum. Bunun arkadaşları da var. Neyse geçelim bunları. İşin en ilginci Çuki’ye iki sene her gün yarım saat rabıta yapıyorum. Destur ya Çuki diyorum. Çuki’nin kalbinden kendi kalbime sıcak ve şekerli çay renginde kırmızı nurun aktığını düşünüyorum. Biliyorsun zihinsel temas bilimsel bir olgu. Çoğu insan rabıtadan bi haber. Rabıtada bağlantılar sonsuzdur. Ve teması kutsaldır. İsabeti yüksektir. Bu durumda kutsal olan şeyde yanlış olmadığı için ismini koyduğum neandertalin varlığı da gerçektir. Onunla temasımın isabetine inanıyorum.” Dedi.

Mehmet “Rabıtanın ne olduğunu bende biliyorum. Ama senin rabıtaya yaklaşımın gerçekten esrarlı bir şey. Bunu bende deneyeceğim. Çuki dediğin neandertale bende rabıta yapmaya başlayacağım. Çuki’nin nurunu kalbimize akıtırken nurun rengini güneşin batış kızıllığında düşünsek olur mu?”

Emre “Her renk olabilir. Ama renklerin insana yakınlığı ve renklerin eşleşeceği şeyler olmalı. Mesela çilekli dondurma renginde kırmızı akan nur. Veya portakal suyu renginde sarı akan nur. Bunları çoğaltabiliriz.”

Mehmet araya girdi. “Neskafe renginde açık kahve rengi akan nur. Veya şöylede düşünebiliriz. Biliyorsun benim memleketim İzmir Foça. Oradaki bir sahilin ilerisinde bir tepe var. Denizin içinde. Ben burada Konya’da iken Foça’daki tepeye Çuki’nin kalbinden çay renginde nur aktığını düşünüyorum. Kalbime onurdan akıtıyorum. Ve destur ya Çuki desem rabıtayı öyle yapsam.” Dedi.

Emre “İnanır mısın bu düşündüğün şekil tam isabet eder. Sana daha ilgincini söyleyeyim. Tuvalette bile Çuki’ye rabıta yapabilirsin. Yine isabet alacaktır. Rabıtanı bu şekilde yaparsan süfli denen gizeme girersin. Zaten hayatımızın büyük bir kısmı süflidir. Şunu diyeyim ki Çuki’nin kalbinden aktığını düşündüğün çay rengindeki nuru, üniversitemizin arkeolog bölümü profesörünün kalbine aktığını düşünsen o bile irşat olur. Yani profesörün yerine sen rabıta yapıyorsun demektir.”

Yağmur kafenin kapısı açılmıştı. İçeriye iki genç kız ve erkek girmişti. Tülay bunlardan biriydi. Emre’yi görünce hemen ona yöneldiler. Emre yerinden kalktı. “Gelin masamıza oturun. Kalabalık olmak çenemizi açar.” Dedi.

Emre Tülay ile samimiydi. Emre bilmese de Tülay ona aşıktı. İçinde bazı hisler besliyordu. Oturdular. Emre yeni gelenlere hemen üç bardak neskafe siparişi verdi. Tülay yanındaki iki arkadaşını tanıştırdı. “Bu Buse. Bu da Hakan. Aynı üniversitenin iki öğrencisiyiz. Hakan evde kalıyor.” Dedi.

Emre “Arkeolog değiller herhalde. Hiç görmedi arkadaşlarını çünkü.” Dedi. Hakan’a döndü. “Senin branşın ne?” diye sordu.

Hakan “Matematik benim branşım. Problemlerle uğraşıyorum. Adı üstünde problem. Sakinlik değil.”

Emre “Sen psikoloji de okuyan birisin. Matematikten ne şekilde zevk alınır ki problemler sevimli olur?”

Hakan “Elbet bazı yollar var. Mesela müzik dinleyerek matematik yapabilirsin.”

Emre “Sana benden bir yol söyleyeceğim. Matematiği somut şekilde düşünsen ve kalbine matematikten nur aktığını müşahede etsen. Buna rabıta deniyor. Yani işi gizeme döksen.”

Hakan “Anlayamadım. Açıklar mısın biraz?”

Emre “Demin Mehmet’le rabıtanın derinliklerinden bahsediyorduk. Oradan aklıma geldi. Kısaca şöyle. Rabıtana destur ya matematik diyerek başlayacaksın. Zihninde soyut haldeki matematiği somut hale getireceksin. Sonra somut matematikten kalbine çay renginde kırmızı nurun aktığını yarım saat düşüneceksin. Bunu her gün düzenli şekilde bir defa yapacaksın. Ve ileride matematiğin esrarına ulaşacaksın. Dedi ekledi. Aynı rabıtayı ben alanım olduğu için ismini Çuki koyduğum bir neandertal insanına yapıyorum.”

Hakan “Gerçekten bu kozmik bir şey. Daha önce hiç duymamıştım. Peki o rabıta yaptığın neandertalden sana ne gibi bir bilgi geliyor?”

Emre “Yaşantımı neandertallere endekslediğim için çevreme bakış açım değişti. Kendimi gizliden gizliye ‘ben neandertalim’ moduna soktum. Hala öyleyim. Ve şimdiki bakış açımla çevremdeki insanların güçsüz olduğunun farkına varabiliyorum. Rabıtamın getirileri sadece bununla kalmıyor. Yapay zeka ile zamanda kapı açan bir dijital başlık ile neandertallerin yaşamlarında en derinlere inebiliyorum. Cihaza uyguladığım yöntem ise şöyle.” dedi. Devam etti.

“Cihaza neandertallerle ilgili yazıyı yüklüyorum. Sonra cihazı rabıta moduna sokuyorum. Cihaz yeni yeni parametreler üretiyor. Rabıta ile bağlandığım yerin yer çekimi dalgaları olsun, geçmişe doğru iklimler olsun, hatta buz devrinde ses çıkaran hayvanların ses skalalarını dahi öğrenebiliyorum. Ve daha bir çok ulaşım ile zamanda dijital başlıktan bağımsız kapı açabiliyorum.” Dedi.

Hakan sordu. “Sen rabıtayı nereden öğrendin. Elbet bunun bir kaynağı vardır.”

Emre “İnternet sağ olsun. Ben orada ilgimi çeken her yazıyı sonuna kadar okurum. Bunlardan birinde rabıtayı keşfettim. Yazılarda rabıta açık seçik anlatılmıyordu. Mesela nura feyz diyorlar. Bunu Osmanlıca lügatten öğrendim. Sonra araştırmalarımı derinleştirdim. Hususi bir cemaatin yurduna ziyarete gittim. Konuşmalarım arasında bana açık seçik rabıtayı tarif ettiler. Verdikleri detay ile bende bunu ileri götürdüm. Diyeceğim o ki işin esprisi detayın başlangıcı. Sen onu yap boz gibi kullanıp aslından uzaklaşmayarak bambaşka bir yere çevirebilirsin. İşin esprisi nurdan ibarettir.”

Grup saatlerce kafede oturdu. Bu gün pazardı. Ve ders görmüyorlardı. Hakan bir ara kafenin duvarında asılı duran gitarı eline aldı. Önce tıngırdattı. Sonra Supertramp’tan ‘Logical Song’ çalmaya başladı. O an kafedeki yabancı gözler gitar sesine çevrildi. Şarkı zihinlere ve kalplere iyi gelmiş olmalı ki bitiminde kafedeki bir çok kişi Hakan’ı alkışa tuttu. O da elini göğsüne koyup eğilerek birkaç defa selam verdi.

Emre yurda geldiğinde koğuş arkadaşlarını göremedi. İlerleyip pencerenin kenarına geldi. Voleybol sahasında kalabalık vardı. Demek herkes oradaydı. Voleybol turnuvası düzenleniyor olmalıydı. Bundan haberi yoktu. Çünkü neandertal araştırmasına kendini kaptırmıştı. Bundan dolayı mutluydu. Sosyal olmak ve geride hatıra bırakmak için voleybol sahasına gidebilirdi.

Durdu düşündü düşündü. Aklına neandertaller acaba ne düşünürler. Nasıl düşünürler. Ve niçin düşünürler sorusu geldi. “Belki hepsi benim az sonra katılacağım turnuvadan zevk alacağım şey gibi neandertallerde her şeyi sıkıntı yapmadan zevk için yaşıyorlar. Düşünmek galiba homo sapienslerin kafasını taktığı bir şey. Biz insanlar kafamıza çok şeyler takarız. Ve ondan dolayı hep mutsuzuz. Düşünmek homo sapienslerin hayatına sonradan girmiş temizlenemeyen gerekli sandıkları bir virüs olmalı.” Dedi.

Adımını odasından dışarıya attığında bir sevinç kapladı içini. İlk defa voleybol oynayanları seyreden bir kalabalığa katılacaktı. Kendini sürü psikolojisi içinde görünce şimdiye kadar tatmadığı duyguları tadar oldu. O artık bir klanın mensubuydu. Homo sapiens olabilirdi ama genlerinde mutlaka bir neandertal izi vardı. Bundan emindi. Değilse saf insan genleri ile insan çevrenin koşullarında çoktan yenik düşer ortadan kalkardı.

Havada gidip gelen topa neşe içinde baktı. Bir neandertal olarak havada gidip gelen topa sevinmek mantıklı olabilirdi. Ama insan voleybolu skora dönüştürerek şiddeti icat ettiği için neandertalin masumiyeti bunun yanında hiçbir şeydi. Belki de neandertaller şiddeti bilinçli olarak kullanmadığı ve insanlarla karşılaştıklarında insanlara hümanist yaklaşmış, doğalarında savaş olmadığı için de belki insanlar tarafından bir bir yok edilmişlerdi. Neandertallerin bir anda aynı zaman diliminde ortadan yok olması başka şekilde açıklanamazdı.

Voleybol topu birden Emre’nin yüzüne çarptı. Topu yakalayan oyuncu “Kusura bakmayın. Biz masumuz. Topu karşı taraf vurdu.” Deyince,

Emre “Önemi yok. İnsan topa da vurur, topta yer.” Dedi. Emre karşılaşmayı sonuna kadar izledi. Kazanan olacaktı elbet. Son vuruş ile kazanan taraf çığlıklar atarak birbirilerine sarılarak zaferlerini kutladılar.

Emre “Karnınız doymadı. İşe yarayacak bir şey halletmediniz. Bu şölen değil, müzik değil, dans değil. Sadece bir voleybol. Sonradan türemiş bir şey. Delilik sınır tanımıyor. Boş olanları dolu olarak görüyoruz. Oysa neandertaller öyle mi. Homo sapiensler gibi boş şeylere ıkınmıyorlar.” Diye içinden geçirdi.









Çuki bugün çok üzgündü. Korkuyordu da. Rahatsızlığı baş ağrısıydı. Anasından babasından gördüğü çeşitli otlardan yapılma ilaçta işe yaramamıştı. Oysa önceleri işe yarardı. Ne tür bir şeye uğramıştı da baş ağrısı geçmemişti. Yanındaki avcısı Pucul karamsar bir şekilde Çuki’ye bakıyordu. Ona yardım edebilir miydi acaba.

Pucul “Bence kafa ağrın güneşte fazla gezmenden meydana geliyor. Ne dersin hemen ilerideki soğuk ırmağa girsen, soğuk su ile vücudunu harekete geçirsen. Baş ağrın o zaman vücuduna yayılır. Başındaki basınç azalır. Ne dersin?” dedi.

Çuki için bu fikir gayet mantıklıydı. Ama suya girip çıktıktan sonra ısınması gerekiyordu. Çünkü hava aşırı soğuktu. Ve biliyordu ki aşırı soğukta göğsü ağrımaya başlardı. O zaman daha çok ağrı çekecekti.

“Buldum dedi Çuki. Mağarada hemen bir ateş yakın. Acele edin. Veya bende size yardım edeyim. Irmağa ateş yandıktan sonra gireyim.”

Pucul heyecanlandı. “Bence bu plan ile daha çok yabancı avcılara benziyoruz. Onlarda bizim gibi ama onlarda çözemediğim vahşiliğin getirdiği bir üstünlük var. Hiç üşümüyorlar ve başları hiç ağrımıyor.” Dedi. Yerinden kalktı. “Hemen ateşi hazırlıyoruz.” Dedi. Çuki de ona yardım etti. Daha önceden mağaraya istif ettikleri odunları alıp bir araya yığdılar. Çakmak taşının tutuşturacağı kavı yerleştirdiler. Sonra Pucul birkaç denemeden sonra kav alevlendi. Sonra yığdıkları odunları harladılar. Çuki hemen mağaradan çıkıp az ilerideki ırmağa gitmek için tepeden inmeye başladı.

Irmağa geldiğinde korkarak önce ayaklarını soktu. Su çok soğuktu. Isırıyordu adeta ayaklarını. Irmağın içinde ilerledi. Su beline kadar geldi. Sonra ırmağın içine tamamen girdi. Beş altı saniye suyun altında kaldı. Sonra kafasını kaldırdı. Hızlı adımlarla ırmaktan çıktı. Ardından koşarak mağaraya doğru tepeyi tırmanışa geçti.

Geldiğinde hemen yanan ateşin kenarına pustu. Ne güzeldi şu ateş. Yiyecek gibi keyif veriyordu. Diğer taraftan “Şu ateş denen şey yiyeceklerimizi ne güzel tatlandırıyor.” Diye düşündü. Çuki üzeri tüylü deri giysisini giymişti. Az sonra vücudunun ıslak olmasından dolayı dişleri birbirine çarparak titremeye başladı. “Az kaldı. Dişimi biraz daha sıkarsam baş ağrım tamamen geçecek.” Diye söylendi.

Neandertaller arasında geçmeyen baş ağrısı tehlikeli olarak görülüyordu. Çuki bu yüzden bir çok akrabasını kaybetmişti. En önemlisi rahatsızlanan bir neandertal tedavi işe yaramazsa o klanı tarafından tecrit edilirdi. Çünkü esrarengiz hastalık kendilerini de hasta ediyordu. Çuki bu konuda müsterihti. Kaygılanması gerekmiyordu. O klanın lideriydi. Diğerleri sözünü dinler her dediğini yaparlardı.

Çuki az sonra başındaki ağrının azaldığını hissedince tuhaf sesler çıkarmaya başladı. Bu onun sevinciydi. “Ugu lubu. Ambar tagalu.” Diyordu sürekli. Bu “Ben görünmez düşmanı yendim. Kimse karşıma çıkamaz.” Demekti.

Mağaradaki ateş hala yanıyordu. Öğle olmuştu. Klan acıkmıştı. Hazır ateşe et attılar. Etler kızarıp dumanı ile kokmaya başlayınca afiyetle etlerini yemeye başladılar.

Çuki kemiksiz etlerden yiyordu. O liderdi ve böyle davranmalıydı. Etin en iyi kısmını ve kolayını yemek onun hakkıydı. Diğerleri ise kemik parçalarını ateşten alıp ağızları ile eti kemikten sıyırıyorlardı.

Pucul “Etlerimizi yer yemez hemen ateşi söndürelim. Biliyorsunuz duman yabancı avcıların dikkatini çeker. Ve biz onlarla kapışmak için henüz hazır değiliz. Yediklerimizin tadını çıkarmakla meşgulüz. Biliyorsunuz yemekten sonra bizler biraz hantal oluruz. Kendimize gelmemiz en az bir uyku kadar sürer. O yüzden Cimden ve Lamdap siz bizi korumak için mağaranın ağzında nöbet tutacaksınız.” Dedi.

Çuki “Bize kimse saldırmaya cesaret edemez. Mızraklarımızın ucu keskin, kollarımız kuvvetlidir. Civarda hiçbir mağara yok. O yüzden buraya gelecek olan. Yabancılar uzun yol tepmiş olacaklar ki çok yorulmuş olacaklar. Ve bizim onları alt etmemiz kolayca olacak dedi ekledi. O yüzden nöbet denen tedbirimizi fazla ciddiye almadan tutun. Ciddiye alırsanız aklınız karışır. Biliyorsunuz biz neanderteller aklı ani reflekslerde çok iyi çalışır. Ve bu bizi daha korkunç yapar.”

Cimden ve Lamdap yanlarına mızraklarını alıp mağaranın ağzına yerleştiler. Lamdap tam öne eğilmişti ki ince parmakları kadar uzun bir şey gördü. Onu yerden alıp kokladı. Çok güzel kokuyordu. “Bu ateşte yandı mı daha güzel kokar.” Diyerek o yuvarlak uzun beyaz şeyi alarak mağaranın önündeki ateşe eğildi. Sönmekte olan köze beyaz şeyi değdirdi.

O şey gerçekten güzel kokmaya başladı. O beyaz şeyin diğer ucunda yumuşak bir şey vardı. O şeyin yumuşak kısmını ağzına götürdü. Nefesi ile çıkan dumanı içine çekti. Müthiş bir duygu yaşadı. Hemen yerinden doğruldu. Cimden’in yanına geldi. Ona beyaz şeyin dumanını içine çekmesini istedi. O da öyle yaptı.

Cimden de bu beyaz şeyin dumanını sevdi. Birkaç defa içine çekti onu. Sonra dumanı ciğerlerinden üfledi.

Lamdap “Buna bir isim koyalım. Ben buna sigara diyeceğim. Ne dersin?”

Cimden “Bulduğun isim tam buna göre dedi ekledi. Bunun şekline bakılacak olursa bunu birileri yapmıştır. Etrafı bir araştıralım. Belki bunun kaynağını buluruz.”

Cimden yerinden doğrulup kalkmıştı ki oturduğu kayanın dibinde bir paket gördü. Hemen kayadan inip paketi eline aldı. İçini açtı. İçerisi sigara dedikleri şeylerle doluydu. Sevincinden “Yaşasın yaşasın bir sürü buldum.” Diye yüksek sesle konuştu.

O an Çuki mağaranın ağzında göründü. “Hey sizler neden bağırıyorsunuz öyle. Hem bir koku var burada. Neler oluyor. Söyleyin bana.” Dedi.

Cimden elindekini Çuki’ye gösterip “Biz buna sigara ismini koyduk. Ateşte ucunu yakıp içimize çektiğimizde üflüyoruz. Çok hoşumuza gidiyor.”

Çuki “Verin bakalım bir de ben deneyeyim.” Dedi. Mağaradaki ateşin yanına geldi. Pucul da oradaydı. Bu işte tecrübe kazanmış bilgiç bir tavırla bir tane sigarayı ateşin közünde tutuşturup Çuki’ye verdi.

“İçine çekip üfleyeceksin.” Dedi Cimden araya girerek. Çuki denileni yaptı. Gözleri parladı. “Güzelmiş. Ama bunu uyuşturucu bir etkisi var. Tıpkı özel özel uyuşturan bitkiler gibi dedi ekledi. Buna alışırsanız bırakmanı zor olur. Uyuşturucu denen şey bizim gücümüzü azaltır. Bundan sonra bu şeyden içmeyeceğiz. Söz verin. Herkes kurala uysun.”

Cimden ve Lamdap’ın ağzından “Söz veriyoruz.” Şeklinde itaat belirtisi zayıf sözler çıktı.

Pucul “Az önce uyurken bir rüya gördüm. Adın Emre diye bir avcı bizimle konuşmak istiyordu. Bir türlü yanımıza gelemiyordu. Ona ‘bize ırmağı geçerek gelebilirsin’ dedim. Rüya orada son buldu. Rüyam ne demek istiyor biliyor musun Çuki?”

Çuki “Bu rüyana göre önümüzdeki ırmağın ötesinde olağan üstü bir şeyler olmalı. Nasıl olsa hepimiz uyandık. Gidip bakmak gerek. Sen Pucul mağarada dişileri ve çocukları bekle. Biz bir gidip gelelim.”

O an Çuki’nin dişisi Kulip geldi. “Bende sizinle geleceğim. Her gün bir yerlere gidiyorsunuz. Hep sizi burada beklemekten usandım. Bende gezeceğim.” Dedi.

Çuki’nin onayını alan dişi Kulip Çuki ve diğerlerinin peşinden mağaradan çıktı.

Irmağı kolayca geçtiler. Önlerindeki tepeyi de aştılar. Gittikçe mağaradan uzaklaşıyorlardı. İki dağın oluşturduğu bir vadiye girdiler. Orada da bir hayli mesafe kat ettiler. Ama önlerine öyle olağanüstü bir şey çıkmadı. Yalnız bir kayalıkta tuhaf şekiller olan el ile yapılmış hissi veren garip resimler gördüler.

Çuki “Daha önce ben niye bunu görmedim. Bizden habersiz yabancılar buraya işaretlerini nasıl korlar. Bu bize bir meydan okumadır.” Diye söylendi.

Cimden “Bu işaretleri yok etmeyelim. Baksana ilginçlikler ardarda geliyor. Önce sigara denen şeyle karşılaştık. Sonra Pucul’un gördüğü rüya. Sonra bu. Bunların sonu mutlaka bir şeye çıkacak.”

Çuki “Söylediklerinde mana var. Boş konuşmuyorsun. Öncelikle şu kayaya çizilmiş şekiller ne manaya geliyor onu çözmemiz gerekiyor.” Dedi. Çuki tam susmuştu ki kayadan mavi bir ışık huzmesi yoğunlaşarak çıkmaya başladı. Ve ışık huzmesinin boyu kendi boyları kadar olunca önce içinden bir el çıktı. Ardından devamında bir vücut çıktı.

Işığın içinden çıkan konuştu. “Ben Emre sizlerin dostuyum. Benden zarar gelmez.” Dedi. Neandertaller öyle korkmuştu ki bu yaşadıkları doğa üstü şey karşısında inandıkları en büyük güç olan Büyük Avcı Curindi’nin zuhur ettiğine inandılar.

“Ey Curindi ey Curindi bize gücünden ver.” Diye söylendiler.

Emre “Evet ben Curindi’yim. Ama önce size bazı şeyler söyleyeceğim. Mağaranıza yaklaşmakta olan yabancı avcılar var. Onları bu ellerinizdeki mızraklarla alt edemezsiniz. Size yeni aletler vereceğim. Ve nasıl kullanacağınızı kendiniz öğreneceksiniz.” Dedi. Yanındaki çantasından döner bıçaklarını çıkardı. Neandertallere dağıttı. “Elinizi keskin tarafına değdirmeyin. Anında keser.” Dedi.

Neandertaller bu yeni alete hayran kaldılar. Kimisi havada kesme işareti yaptı, kimisi sağa sola savurdu. O ara Emre elinde çantası ile ışık huzmesine girerken “Acele edin. Hemen mağaranıza gidin. Düşmanlarınız gittikçe yaklaştı.” Dedi.

Neandertaller büyük avcılarını ıslıklarla son kez selamladılar. Emre ışık huzmesinin içinde kaybolunca neandertaller hızla oradan koşarak uzaklaştı. Irmağın yanına gelince karşı kıyıda büyük avcının haber verdiği yabancı avcıları gördüler. Hemen karşı kıyıya geçmek için ırmakta hızla kulaç attılar. Yüzdüler.

Yabancılar altı kişiydi. Ellerinde uçları sivri taşta mızraklar taşıyorlardı. Hepsinin sonu bir anda geldi. Keskin döner bıçakları yabancıların vücudunu biçerken yere koyu kırmızı kanlar akıyordu.

Tuna M. Yaşar




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın bilim kurgu kümesinde bulunan diğer yazıları...
Zamanı Geçenler 2
Dünya Taşınıyor 9
Dünya Taşınıyor 8
Dünya Taşınıyor 7
Dünya Taşınıyor 6
Dünya Taşınıyor 5
Dünya Taşınıyor 4
Dünya Taşınıyor 3
Dünya Taşınıyor 2
Dünya Taşınıyor 1

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Çok Eskiden 1
Çok Eskiden 2
Çok Eskiden 3
Çok Eskiden 4
Çok Eskiden 5
Çok Eskiden 6
Çok Eskiden 7
Çok Eskiden 8
Çok Eskiden 9

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Masa [Şiir]
Ruhu Yarattık [Öykü]
Gezegenin Yeni İnsanları [Öykü]
Paralel Boyuttan Gelen Araba [Öykü]
Ölümsüzlüğe Geçen Çoban [Öykü]
Sebeb-i Dost [Öykü]
Antarktika'dan Sıcak Gülümsemeler [Öykü]
Delibaş Cumhuriyeti [Öykü]
Ağaçlara Fısıldayan Adam [Öykü]
Göbeklitepe [Öykü]


Tuna M. Yaşar kimdir?

Voltaire


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2019 | © Tuna M. Yaşar, 2019
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.