..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Bu hafifçe kenara itilecek bir roman değil. Daha büyük bir şiddetle uzağa fırlatılmalıdır. -Dorothy Parker
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Bilim Kurgu > Tuna M. Yaşar




26 Mart 2019
Zamanı Geçenler 2  
Neandertaller ve Günümüz

Tuna M. Yaşar


1. “Zamanı Geçenler” adlı kitabın konusu: Arkeoloji ve bilim kurgu 2. Konu önce neandertallerin yaşadığı bir yerde geçiyor. Bölümler halinde bir günümüzden bir neandertaller zamanından bahsediyor. Emre denen öğrenci rabıta yaparak zamanda kapı açmayı başarıyor. Sonra neandertal lideri Çuki’ye öğretiyor bunu Emre. Çuki’de günümüze gelmeyi başarıyor. Eserin içinde arkeologların çalışması ve ilişkiler, Milli İsitihbarat Teşkilat var. 3. Hedef kitle gençler ve gizemli konulara merak duyanlar. Bu konuda basılmış hiçbir kitap yok. Zamanı Geçenler romanı dalında ilk ve tek.


:IF:
Emre trans halindeydi. Rabıta yapıyordu. Çuki ve klanının eline geçen döner bıçakların yabancı avcıları bir bir doğradığını görüyordu. Yabancı avcılardan iki kişi bu amansız aletten öyle ürkmüşlerdi ki yere serilen avcıların can vermesi ile biri bağırarak “Yubi yedu uro nasala.” Dedi. Bu “Bu ne böyle. Yetişin ey büyük avcılar.” Demekti. İki yabancının çatışma alanından hızla kaçarken bunları düşünüyordu.

Emre rabıtasını bırakmadı. Kaçan yabancı iki avcıyı divanında bağdaş kurmuş vaziyette gözleri yumuk, başını kalbine eğmiş vaziyette müşahede ediyordu. Birden Emre’nin cep telefonu çaldı. Arayanı merak etmedi. Zihinsel bağlantısı bozulursa iki avcının kaçışını kaybedebilirdi.

İki avcı bir dağı aşmış sonra bir ormana girmişlerdi. Hala koşuyorlardı. Bir ağacın yanına gelince durdular. Çok yorulmuşlardı. İleriden onlara doğru biri yaklaştı. Bu klandan biriydi. Üç kişi olmuşlardı. Aralarında hararetlice konuşmaya başladılar.

Biri “Ellerinde büyük avcıdan aldıkları parlak sopalar vardı.” dedi.

Diğeri “O ellerindekilerle ayılardan bile güçlüydüler.” Dedi.

Üç yabancı avcı oradan uzaklaşıp toprağın içine oyulmuş sığınağa girdiler. Sonra ağaç parçaları ve çalı çırpılarla sığınak girişini kamufle ettiler.

Emre o an rabıtasını bıraktı. Yabancı avcıların yeri tespit edilmişti artık. Şimdi cep telefonuna bakabilirdi. Susmuş telefonuna baktı. Arayan Mehmet’ti. Aradı onu.

Mehmet “Neredesin dersten önce seninle buluşacaktık. Artık buluşamayız. Sınıfta dersimiz başlayacak. Acele et ve gel.”

Emre “Bak ben buluşacağımızı unutmuştum. Ama dersi de unutmuştum.”

Mehmet “Seni böyle meşgul eden şey önemli olmalı. Neyle uğraşıyorsun. Söyle bakalım.”

Emre “Zamanda kapı açtım. Ve dostlarıma yardım ettim. En son iki yabancı neandertali takip ettim. Dedi ekledi. Fazla oyalanmayalım. Kapatıyorum.”

Mehmet “Tülay bana dedi ki ‘Emre’ye söyle akşam bize gelsin. Kutlama yapacağız.’ Diyor. Ne cevap vereyim?”

Emre “Şu kıza bir açılamadım gitti. Oraya kaç kişi gelecek. Kutlama kalabalık mı?”

Mehmet “Bana kalabalığın çoğu kızlardan oluşabilecek gibi geliyor. Tülay’dan durmuştum. ‘Biz kızlar ne kadar bir aradaysak kendimizi o kadar güçlü hissederiz.’ Demişti bir ara.”

Emre “Desene feminizmle tanışan kızların içinde azınlıkta olacağız.”

Telefonlarını kapattılar. Emre apar topar hazırlanıp yurttan çıktı. Hemen yandaki üniversite binasına girip sınıfa geçti.

Akşamdı. Tülay’ın davetine gelmişlerdi. Odanın birisinde koli koli kutu biralar gördüler. Şaşırıp kaldılar. Kızların bira içmediklerini biliyorlardı. Bunu açığa kavuşturmak için Emre tanıdığı bir kıza Zeynep’e sordu. “Bu biraları siz kızlarda mı içiyorsunuz?”

Zeynep “Biz klan kızların zihni alkol ile daha iyi çalışıyor. Zaten böyle kutlamalarda senede bir içiyoruz. Biz sosyal içiciyiz. Bağımlısı değiliz.”

Emre “Doğru sende arkeoloji okuyordun. Klan lafını kullanman oradan belli dedi. Sordu. Senin ilgini çeken arkeolojide hangi dönem?”

Zeynep “Tabi ki Anadolunun arkaik dönemi. Peri Bacaları benim çok ilgimi çekiyor. Geçen sene o bölgedeki kazılara da yardım ettim.”

Emre “Biliyorum o bölgeyi. Kazılara katılmadım ama lise de sınıfça peri bacalarını gezdik. Arkeolojik kazı yerine de girdik. Buluntuları gördük. Orada buluntuların sergilendiği konteyner barakalar hala duruyor mu?”

Zeynep “Maalesef. Şaşıyorum bu politikaya. Petrol bulunsa her yeri delik deşik ederler. Sorun şu ki kazıya ayrılan bütçe her zamanki gibi az. Yetkililer bir neandertal iskeletinden başka bir şey bulamadığı için kazıya kaynak ayırmada çekingen davranıyorlar.”

Emre “Konteynerde sergilenenlerin arasında mızrak, su içmek için taş bardak ve uçları yontulmuş sivri taşlar vardı. Kazının potansiyeli var gibi geliyor bana. Ama para olmayınca işler değişir. Bu politika bence bilimsel verilerle yürüyor olmalı. Elbet arkeologlar toprak altından neyin çıkacağını tahmin edebilirler. Ve bu yönde üstlerine böyle rapor vermiş olmalılar.”

Zeynep “Bu söylediğin doğru gibi. Anlayacağın bir arkeoloğun hevesi toprağı kazdıkça çoğalır. Hevesimiz kursağımızda kalacak gibi. Dedi ekledi. İstersen sana bira vereyim. Kafan dağılır. Biz kızlar biraları ziyafetten sonra içeceğiz.”

Emre “Ver bakalım. Bu parti iyi parti. Şaşaalı parti. Ama müziğimiz hani?”

Zeynep koliden iki bira çıkardı. Birini Mehmet’e birini Emre’ye verdi.

Zeynep “Biraz sonra müziğiniz de gelir.” Dedi yanlarından ayrıldı. Az sonra açılan televizyonda yabancı müzik sesi gelmeye başladı. Söyleyen Jasmine Thompson ‘Mad World’ söylüyordu.

Gece yarılarına kadar eğlendiler. Yenildi içildi. Müzik ve dans ile yaşanması gerekeni yaşadılar. Kızlar kutlamadan sonra dağılırken birkaçı arabalar ile evlerine iletildi. Gerideki kız ve erkekler yürüyerek üniversitenin yurduna vardılar.

Emre biraz sarhoştu. Dört bira içti. Yediklerinden dolayı alkol vücuduna biraz az etki etmişti. Yurttaki odasına girdiğinde eline kalem ve defterini aldı. Sabahki unuttuğu rabıta esnasındaki neandertallerle ilgili tespitlerini bir bir kaydetti. “İşte şimdi oldu. Gördüklerimi ve tespitlerimi yazı ile yazarak yapay zeka cihazının yaptığı işi yapıyorum. Hey canına yandığım kalem ve yazdıkları. Esrar yazıda. Gücü yetmeyen esrarengiz varlıkların bilgisayarı ve televizyonu.”

Sonra defterini ve kalemini dolabına kaldırdı. Yatağına uzandı. Hemen uykuya daldı. O an oda arkadaşı Selim ve Zafer ders çalışmadan etüt odasından geldiler. Odalarına girince Emre’nin uyuduğunu görüp fısır fısır aralarında konuşmaya başladılar. Emre uyuyordu ama uyku altı tepki ile yönünü duvardan çevirip odanın içine sağ tarafına döndü.

İki arkadaşın konuşmaları biraz yüksek olmalı ki Emre uykulu vaziyette “Geldiniz mi?” diye söylendi. İki arkadaş cevap vermedi. Gereksiz bir soruydu bu. Cevap verirlerse Emre’yi tamamen uyandırabileceklerinin farkındaydılar. Ama Emre gözlerini açıp yerinden doğruldu.

Selim “Demin geldiniz mi dedin. Esas sen ne zaman geldin. Güvenlik görevlisi hala uyuyor. Değilse sen içeriye zor girerdin. Neredeydin?”

Emre “Sormayın neler neler yaşadım. Kızlarla dans, müzik. Biralar.”

Selim “Oğlum bizi de çağırsaydın ya. Vay hain vay.”

Emre “Öyle ol deyince olmuyor. Kız beni arkeolog bölümünü okuduğum için çağırdı. Beni çağıran kız arkeoloji okuyor. Biliyorsunuz adı Tülay. Oysa ikinizin de bölümü matematik.”

Selim “Ne alaka. Matematik arkeolojiden daha önemli.”

Emre “Öyle diyorsunuz ama bir arkeologla matematikçinin buluşmasından sohbet çıkmaz. Orada sus pus olurdunuz.”

Selim “Ya sen kızlarla hep arkeoloji konusundan mı konuştun. Eğer öyle ise sen biraz tırlattın demek.”

Emre “Konu açıldığında senin halini görmek gerekirdi. Sen o zaman kıza fonksiyonları, kara kökleri anlatırdın. Dedi ekledi. Neyse yatın artıkta uyuyalım.”

Emre sabah uyanınca cep telefonundaki mesajı gördü. Mesajda “Kazılar için size staj izni çıkmıştır. Bu gün dokuzda kazı bölgesine Nevşehir’e hareket edilecek.” Yazıyordu.

Emre hemen hazırlandı. Kahvaltısını bile yapmadan üniversiteye giriş yaptı. Hocası profesör Ahmet Akın’ın odasını tıklattı. İçeriye girdi.

Profesör “Otur.” dedi. Emre cep telefonuna gelen mesajdan bahsetti. Profesör “Arkeoloji bölümünden on iki kişisiniz. İçinde tüm sınıflardan var. Hazırlanıyoruz. On beş dakikamız var. Binanın önündeki otobüsle gideceğiz.”

Emre “Tamam hocam. Ben de son hazırlıklarımı yapayım müsaade ederseniz.” Dedi. Profesörün odasından çıktı. Çok sıkışmıştı. Yurttan çıkarken WC de ihtiyacını gidermemişti. Hemen çıktığı kattaki WC ye girdi. Bütün derdini tasasını boşalttı. Elini sabunla yıkayıp kağıt havlu ile kurulandı. “Şu tuvalet ne iyi bir şey. Dünyanın en rahat olunan yeri.” Diye söylendi.

Keyifle dışarı çıktı. Aşağıya inip binanın önünde bir sigara yaktı. Otobüsü inceliyor ve Nevşehir’deki peri bacalarını hayal ediyordu. O an aklına rabıta yolu ile Çuki ve klanına yolladığı sigara paketi geldi.

“Biz medeni insanlar bunca zenginlikler için ne çok şeyler yaşıyoruz. Üniversiteye gidip geliyorum. Defter kalemim var. Yazı yazıyorum. Saymakla bitmez. Belki neandertallerin de çok şeyleri vardır. Biz yaşadıklarımıza anlam veriyoruz. Belki onlar da veriyordur. Neandertallerin bir av mızrağını iyi bir anlatıcı üzerine yarım saat yorum yapabilir. Ve neandertal olunca dikkatimizden bunun gibi şeyler kaçıyor. Neandertal olmak varmış. Elbet bir gün Çuki ile karşılıklı yine konuşacağım. Ve cesaretim geldiğinde oradan bir daha buraya dönmeyeceğim.” Dedi.

Öğrenciler yavaş yavaş otobüse biniyordu. Emre sigarasını söndürdü. O da otobüse bindi. En son profesör Ahmet Akın bindi.

Profesör öğrencileri kazı yerine teslim edip geri dönecekti. Otobüs korna çalarak hareket etti. Üniversiteden uzaklaştı.

Otobüste birkaç kişi yan yana oturuyordu. Emre gerilere oturmuştu. Göz ucu ile içeriyi kontrol etti. Yedi kız beş erkek öğrenciydiler. Konya’dan çıktıklarında kıraç toprakları seyreder oldular.

Emre “Ne kadar ıssız yerler. Hiç ağaç yok. Konya otlak bir yer.” Diye düşünüyordu. Bir dinozorun üzerinde hissetti kendini. Binlerce yıl geriye gitmişti. Düşündü. “Otobüs bir dinozorun metale dönüşüp şekil almış hali. Otobüsün yaktığı petrol ise dinozorlara motorun içinde kısa süreli bir cehennemi yaşatıyor. Ve dinozorlar otobüs ile hayata dönüyor. Buna hakları var. Çünkü petrolle acıyı çeken onlar. Sonra dinozorların ruhu olan petrol duman oluyor ve yer yüzünde yeniden hayat buluyor. Çünkü dumanı yeşil yapraklar yiyor. Yeşilliği de insanlar. İnsanların o yedikleri ile yeni yeni nesiller türüyor.”











Yabancı avcılar kaçınca Çuki elindeki alete bakıp onu öptü. “Yaba ugenda.” Diye bağırdı. Bu “Her şey benim artık.” Demekti. Yerde kanlar içinde yatan ölü avcıları göz ucuyla süzdü. Onları bölgelerinden uzaklaştırmalıydı. Çürüyecek olan vücutlar vahşi hayvanları buraya çekebilir bu da mağaraları için tehlike arz ederdi.

Çuki eğilip avcının ağırlığını tartmaya çalıştı. Ağırdı. Tek başına götürebilirdi yine. Klanına emir verdi. Ölü vücutlar hemen ilerideki kayalıklara çıkartılıp aşağı atılacaktı. Böylelikle çıkışı olmayan uçurumun aşağısı vahşi, hayvanların ağızlarını sulandırsa da uçurumun tepesinde çakılı kalıp bir yere kımıldayamaz halle sokacaktı. Dolayısı ile hayvanların ilgisi hep aynı yerde olacaktı. Belki Çuki ve klanı hayvanları görüp gafil avlanmaktan kurtulacaklar ve ilk darbeyi onlar vuracaktı.

Yerdeki beş cesedi birer birer sırtlarına dayayıp sürüklemeye başladılar. Uçurum uzak değildi. Dağın eteğine gelip tırmanışa geçtiklerinde bir kurt sürüsü belirdi ileride. Klan onlara aldırmayıp yine tırmanışa geçti.

Çuki “Kurtlara asla insan eti tattırmamalıyız. Değilse insan etine alıştılar mı hep peşimizde olacaklar demektir.”

Pucul aniden irkildi. “Ne dedi. Kurtlar insan eti de mi yiyorlar?”

Çuki “Sen genç birisin. Hiç insan eti yiyen kurtlarla karşılaşmamışsın dedi sordu. Sen kaç kış gördün?”

Pucul “Doğduğumdan bu yana on beş kış gördüm. Nereden biliyorsun dersen annem her kış mağaradaki duvara bir çizik çekiyordu. Sen daha iyi bilirsin. Sende onun oğlusun.”

Çuki “Biz neandertaller en fazla elli kış geçiririz. Elbet daha uzun yaşayanımız var. Bunun sebebi yediklerimiz ve içtiklerimiz. Bir neandertalin dişi çürükse ömrü de kısa olur. Tabi yiyeceklerimiz de önemli. Bizi zehirlemediği sürece. Bazı bitki ve meyvelerden hep yiyoruz. Her hangi bir bitki uzun süre yenilince zehirliyor. O yüzden aynı bitkiyi uzun süre tüketmiyoruz.”

Pucul “Ben toprakta yetişen bitkilere hayret ediyorum. Biz neandertaller gibi her kış nasıl da çoğalıyorlar. Elbet kısa sıcak dönemlerde daha da çoğalıyorlar. Demem o ki sıcaklık denen şey klanımızda niye etkili değil. Biz niye o kadar çoğalamıyoruz. Sayımız artarsa çok güçlü olacağız.”

Çuki “Bunlar senin bilmediğin konular. Dedi devam etti. Bir gün ben çok sevdiğim hıyar bitkisinin tohumlarını aldım. Sonra onu mağaranın önüne atıverdim. Uzun süre sonra orada hıyarlar büyümeye başladı. Ben buna hala şaşarım. Yoksa hıyarlar gizlice beni mağaraya kadar takip mi ettiler dedim. O günden sonra çok şeyler düşündüm. Sonunda ben hıyar tohumunun biz neandertallerin dişilerle çiftleşirken çıkardığı şey gibi olduğuna karar verdim. O günden sonra mağaranın önüne değişik bitkilerden bir çok tohum attım. Kimisi yaşadı kimisi yaşamadı.”

Pucul “Eğer senin uyguladığın yöntem işe yaramışsa mağaranın aşağılarında toprak arazi var. Oraya da tohumlar atalım. Bu sayede yiyeceğimiz artar.”

Çuki “Onu bende düşündüm. Ama bitkilerimiz gözümüzden uzakta. Onlar sebze olunca korumakta zorlanırız. Otçul dinozorlar dadanır telef eder diye oralara tohum atmaya çekiniyorum.”

Uçurumu olan kayalığa yaklaşmışlardı. Kurtlar ilkinden onlara daha yakındı. Kurtlar oldukları yerde durmuş avcıları seyrediyordu. Neandertallere yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı. Cesetler bir bir uçurumdan aşağı atıldı. Kurtlar hareketlendi. Aşağı düşen cesetlere baktılar. Gözleri çıkışı olmayan yeri kesmemiş olmalı ki bir ileri bir geri gidip gelerek yerlerinden ayrılamadılar.

Çuki ve klanı hızla geldikleri yere doğru dağdan aşağı inişe geçtiler. Çünkü kurtların kendilerine bakışını beğenmemişlerdi.

Irmağın kenarında ilerliyorlardı. Bellerinde taşıdıkları döner bıçaklarını çıkarmışlardı. Önlerine çıkan kendilerine engel olan otları kesip ilerliyorlardı.

Tepelerinden garip bir kuş sürüsü geçti. Bedenleri devasa kanatları gagaları uzundu. Vücutlarında hiç tüy yoktu. Çuki bunların neandertallere saldırabileceğini biliyordu. Kuşlar vahşi bir uçan dinozor kuşu türüydü. Otlara gizlendiler ve uzun süre yerlerinden kımıldamadılar.

Pucul kısık bir sesle “Bunlar tehlikeli olmalı ki gizleniyoruz. Bunlar bizi yakalarsa uçurup götürürler.” Diye söylendi.

Çuki “Bunlar çok sinsidir. İyice uzaklaştıklarına emin olalım. Dedi ekledi. Şu an onları görüyorum. Hala uzaklaşıyorlar. Yere inecek gibi değiller.”,

Az sonra vahşi kuşlar göz ucundan yitip gidince Çuki “Tama tehlike geçti. Gidelim.” Dedi.

Tam adım atmışlardı ki uzaklaşan kuşlardan yavru bir kuş sazlıkların arasında göründü. Avcılar ne yapacaklarını bilemediler. Çuki yavaş yavaş adımlar atarak elinde döner bıçağı ile kuşa yaklaştı. Kuş gagası ile hamle yaptı. Çuki döner bıçağını havadan hızla kuşun boynuna çaldı. Kuşun kellesi bir anda yerinden koptu.

Çuki “Harika ve lezzetli bir kuş olacak. Ailesi bunu aramaya gelmeden bunu hemen mağaraya taşıyalım.” Klanın altı avcısı da birden Çuki’ye yardım etti. Yavru kuşta olsa devasa bir kuştu. Ağırlığı ile avcılar onu ellerinde hızla taşıyarak oradan uzaklaştı.

Tam mağaraya çıkan yokuşa geldiklerinde havada o vahşi kuşlardan birkaç tanesi, yavru kuşu buldukları yerde havada daireler çizerek süzüldüklerini gördüler. Sonra o kuşlar yere indi.

Çuki tehlikeyi sezdi. “Bu kuşlar çok iyi iz takip ederler. Bizi haklamaları an meselesi. Acele edelim.” Dedi. Bir koşo tırmanışa geçerek kısa zamanda mağaraya vardılar.

Akşam olmuştu. Acıkmışlardı. Klanın deposunda kurutulmuş et yığılı idi. Ama her zaman yaptıkları gibi ellerine yeni bir av geçince onu tatmadan kurutmaya geçmezlerdi. Mağaradaki dişi, kız, çocuk on beş kişi ağızlarını şapırdatarak yavru kuşu dişleri ile parçalamaya başladılar.

Çuki büyük avcı Curindi’nin verdiği tuhaf kabuğu olan yiyeceği cebinden çıkardı. Kabuğu dişleri ile yırttı. İçindeki kahverengi şeyi ısırdı. Çok hoşuna gitti yiyeceğin tadı. “Çuklata.” Diye söylendi.

Pucul “Senin ismin Çuki olduğu için mi buna çuklata diyorsun?” diye sordu.

Çuki cevap vermedi. Yediği çikolatanın tadını gözlerini yumarak çıkartıyordu. Çikolatası bitince cebindeki altı yedi adet çikolatayı da çıkardı. Önce klanın altı avcısına tatması için verdi. “Hepiniz biraz bırakın. Diğerleri de tatsın.” Dedi.

Dişiler ve çocukları da tattılar. Çocuklar tadınca sevinçten yerlerinde zıplayıp oynadılar.

Çuki “O ırmağın sonundaki bentte neydi öyle. Bana bunu söyleyebilecek biri var mı?” diye konuştu.

Pucul “Bence o taşları üst üste ayılar dizmiştir.”

Cimden “Ayılar ne anlasın bent yapmaktan?” diye karşı çıktı.

Kalap araya girdi. “Yoksa o bent ile yabancı avcılar bir iş çeviriyor olmasın?”

Çuki “Bu olabilir. Onlarla savaşırken suratlarında gördüğüm sinsilik bariz bir şekilde ortadaydı. Neyse yarın bunun için bir keşfe çıkalım dedi ekledi. Ama önce biz uyurken nöbetçimiz olmalı. Ellerimizde ne kadarda parlak aletimiz olsa da bir baskın ile bizi yok edebilirler. Artık bundan böyle geceleri hep nöbet tutacağız. Önceden niye nöbet tutmuyorduk diyebilirsiniz. Çünkü uyuyan zihnimiz gözünü açtı. Bir tehdit var çevremizde. Ve biz avcılar yabancı avcıların hepsini öldüremedik. İkisi kaçtı. Gerçi peşlerinden gidebilirdik. Ama onların bölgesine bir tehlikenin içine gireceğimizi anladık vazgeçtik.”

Mağara klanı karınlarını doyurup köşelerine çekildiler. Dişi ve çocukları beraber uzandılar. Klanın avcıları ise mağaranın ağzında közleşmiş odunlar eşliğinde birbirileri ile konuşuyorlardı. Yarın ki plan üzerinde çalışıyorlardı. Kaçan iki avcının bu sefer daha kalabalık olarak geleceklerini endişe ile dile getiriyorlardı.

Çuki “Neyse bunları geçelim. Büyük avcı Curindi bu gün bize çok iyiliklerde bulundu. Hala onun nerede ve kimlerle yaşadığını merak ederim. Babam ölmeden önce anneme Curindi’nin yerini söylemiş. Ben anneme büyük avcı Curindi’nin yerini sorunca annem “Oğlum Curindi’nin yerini öğrenmeye dayanamazsın. Gerçi bunu öğrenmek güzel bir şey. Ama seni çıldırtabilir bu. Ve sen gücünden olursun. Zayıflarsın ve çarpıldığın güzellik seni hayvan kadar akılsız yapar.” Demişti. Sonra bana “Bir gün büyük av Curindi ile karşılaşacaksın. Sana bilmediğin aletler bilmediğin yiyecekler verecek.” Dedi. İşte bugün yaşadıklarımız annemin kehanetinin ortaya çıkışıdır. Ve ben Curindi’yi çok merak ediyorum. Onun bizlerle tekrar buluşması için ona yakarmalıyız. Atalarımızın esrarlı şarkılarını söylemeye ne dersiniz. Ben bu şarkıları söyleyince hatırlamakta zorlandığım geçmişi gün yüzü gibi berrak hatırlıyorum.”

Pucul ayağa kalktı. “Ben böyle şeyleri severim. Gerçi şarkı denen, ağzımdan çıkan, tuhaf seslerden bende keyif alırım. Ve bu tuhaf sesleri biz neandertaller aklımızda nasıl tutar ve hatırlarız hala şaşarım.” Dedi.

Avcılar ayağa kalktı. Çuki esrarlı şarkısını söylemeye başladı. “Uzun günler geçirdim. Yediklerim hep bitti. Zamanımı avla geçirdim. Hayvanlar kaçarak gitti.” Dedi.

Neandertaller kendilerinden geçmiş şekilde hep bir ağızla bu sözleri defalarca tekrarladılar. Şarkıyı söylerlerken yerlerinde zıplıyorlardı. Bu onların gizemli ritüellerindendi. Bir neandertal zıpladı mı mutlaka önemli bir şey olurdu. Bunu tecrübe etmişlerdi. Ve bir sesle şarkı ve zıplamalarına son verdiler.

Bir yerlerden kulaklarına demin söyledikleri şarkı sözleri geliyordu. Üstelik kendileri susarken kulaklarına kendi sesleri geliyordu. Bundan biraz ürkmüşlerdi. Ortamı Çuki sakinleştirdi. “Bu büyük avcı Curindi olmalı. Bizimle iletişime geçmek istiyor. Gelin sesin nereden geldiğini araştıralım.” Dedi.

Tam mağaradan çıkıp bayır aşağı ineceklerdi ki üzerinde nokta şeklinde biri mavi biri kırmızı ışık yayan, boru şeklinde siyah bir aletle karşılaştılar. Sesler bu aletten geliyordu. Çuki aleti eline aldı. “Radyu radyu.” Diye konuşmaya başladı.











Profesör Ahmet Akın otobüs giderken yüksek sesle konuştu. “Sizler staj yaparken parada kazanacaksınız. Ama önceliğiniz toprak kazmayı inşaat gibi görmeyip kumdan kale yapar gibi çok hassas kazılar yapmak olmalı. Biliyorsunuz ki arkeolojik kazıda toprağa değen darbe ne kadar fazla ise çıkacak buluntular o kadar çok zarar görür. Bu hatırlatmayı da söylemiş oldum.” Dedi.

Konuşmanın ardından profesörü alkışladılar. Emre “Hocam orada çalışırken yemeklerimiz nereden gelecek. Çünkü orada yemek yapmak meşakkatli iş.”

Profesör “Tayinlerinizi polis bölge trafiğe de yemek veren bir firma verecek. Şansa bakın ki firma polislere olduğu gibi bizlere de yemekleri bedava verecekler. Firma ile görüştüğümüzde yetkili ‘Siz hiç endişe etmeyin. Yemekleriniz lezzetli olacak. Yemeklerde eti bolca kullanıyoruz. Sizin tayinleriniz kazanımızda kaynayan yemeğin çok az bir yekununu tutuyor. Zaten öğle öğününden sonra kazanda artan yemekleri imha ediyoruz. Sizin sayenizde yemek israfı da ortadan kalkacak.’ Dedi. Bira sonra Nevşehir şehrine gireceğiz. Orada biraz mola vereceğiz. Bu zaman zarfında siz de çarşıya çıkıp yanınıza almayı unuttuğunuz eşyalarınızı temin edin. Bu diş fırçası olur, sabun olur bunun gibi kişisel eşya temini şeyler. Tamam mı sevgili talebeler.”

Bir alkış sesi daha koptu öğrencilerden. Profesör “Ne çok alkışlıyorsunuz. Bilen olmasa burada tiyatro onanıyor der.”

Emre hemen söz aldı. “Hocam bu alkışlar heyecanımızdan ve sevincimizden. Çoğumuz memleket dışına çıkmamış gençleriz. Örneğin ben. Arkadaşları tetikleyen benim. Hep ilk alkışı yapan benim. Ufacık şeylere sevinen kişi olarak bu yolculuk beni şokladı. Ben alkışlayınca talebeleriniz bir zevkli eylem hissiyle onlar da bana uydular.”

Profesör cevap vermedi. Az sonra ileriden Nevşehir sınır tabelası göründü. Tülay sevincinden alkışladı. Herkes dönüp ona baktı. Tülay “Ne var bizler medeniyiz. Arkeolog olacağımı unutmuyorum. Kazılar başlayınca karşılaşacağınız tarihten sizlere ilkellik nüfus edecek. Ben şimdiden alkış ile medeni bir alıştırma yapıyorum ki bütün donanımımı beraberimde götürüyorum.”

Ayşe “Kız sen medeniyete fazla itibar etme. Biz arkeolog olmak için can atan kişileriz. Bize tarihten ne kadar ilkellik bulaşsa o kadar ilerideyiz demektir. Dedi devam etti. Mesela ilkelliğin en ilerisine bile maruz kalmak bizim için avantaj. Bazı arkeologları duymuştum. Mağaranın birinde taş devrinden kalma insan dışkısı yığını ile karşılaşmışlar. O dışkıyı suda erittiklerinde tıpkı günümüz dışkısı gibi kokmuş.”

Tülay “Ne yani dışkı koklamak meziyet mi?”

Ayşe “Onu demek istemedim. Şöyle örnek vereyim. Bir şeyin peşinde ne kadar sıkıntı, eziyet ve acı çekersen ondan olursun. O şeyle tıpkı et ve kemik gibi ayrılmaz olursun. Bir arkeoloğun isteyebileceği de bu. Bir şeyin ne kadar içindeysen bu, arkeolojik insan dışkısı da olsa tarihle görünmez ve gizli zamanlı ve zeminli bir bağ kurmuşsun demektir.”

Tülay “Gerçekten çok kitap okuduğun belli. Yorum ve açıklamana diyecek yok. Senin anlattığın kuralı yerinde buldum. Ama bir insan dışkısını koklamakta nedir. Yarın bir gün o dışkıyı yemeye doğru gider bu.”

Ayşe “Esas mesele bu. İnsanlar iğrenç şeylerden hep uzak olmak isterler. Ama güzel şeylerin de onlara mutluluk getirdiği söylenemez. Çünkü güzel şeylerde karşılaşacağımız hiç gizem ve esrar yok. Geriye iğrenç şeyler kalıyor. Sana şunu anlatayım. Ben köydeyken Muzaffer isminde bir genç vardı. Çok delişmen biriydi. Benden büyüktü. Üniversite okuyordu. Arada bir konuşurduk. Galiba bana aşıktı.

Bana kendini ispatlamak için gazeteye sardığı bir şey getirdi. “Şimdi bu çürümüş domatesi yiyeceğim. İleride evlendiğimizde şimdiden yemeklerin konusunda seçici olmadığımı göreceksin.” Dedi Çürük domatesin tamamını yedi bitirdi. Sonra “Bak ben hiçbir şeyden korkmuyorum.” Diye konuştu. O an Muzaffere içimden acıdım. ‘Niye böyle şeyler yapıyor.’ Dedim. Bana o an ‘Bunu senede bir yapıyorum. Her gün yaparsam zehirlenirim.’ Dedi.

Zavallı Muzaffer diyordum onun için. Biz üniversitelerimize geri döndük. Ve Muzaffer şu an bir ilçede kaymakamlık yapıyor. Ben onun zekasına çürümüş domatesin mi katkıda bulunduğunu hala sorarım kendi kendime. Ve şu kanıya vardım. Göz ardı ettiğimiz şeylerde çok şey gizlidir diyorum.”

Otobüs şehre girmiş bir park alanının önünde durmuştu. Park gelen geçen arabaların mola verip dinlenebileceği bir alandı. İçeriye birkaç otobüs park etmişti.

Profesör “Sağ salim geldik. Az sonra kazı ekibinden biri ile buluşacağız. Onun mahiyetinde çarşıyı gezeceksiniz. Geri geldiğinizde kazı alanına doğru yola çıkacağız. Aç olduğunuzu zannetmiyorum. Eğer aç iseniz kazı alanı ile aramızdaki on beş kilometre için dişinizi sıkın.” Diye konuştu.

Öğrenciler otobüsten aşağı indi. Az sonra bekledikleri arkeolog geldi. Arkeolog önce profesörle görüştü. Sonra “Gençler beni takip edin bakalım.” Dedi. Peşinden talebeleri alarak çarşını içine beraberce daldılar.

Yetkili arkeolog “Benim adım Olcay. Sizin çalışkan ve becerikli olduğunuzu duydum. Bunun için siz stajyerler kazı için tecrübeyi çok kolay kapacağınızı zannediyorum. Sizi daha çok ilk günlerde gözlem yapmanızı sağlayacağız. Sonra kazı yerinde nasıl çapa kullanılır, nasıl fırça tutulur size uygulamalı olarak öğreteceğiz. Ve kazı alanında buluntuların cetvel ölçümleri ve onların nasıl kayıt ile kağıda geçirildiği mevzusu var. Kiminiz kazılan toprakları bir elek ile eleyecek, kiminiz çıkan toprakları taşıyacak, kiminiz kazıya refakat edecek.” Dedi.

Emre kendinden büyük Olcay’a “Abi sizin hiç kazı ile tahrip ettiğiniz bir buluntu oldu mu?” diye sordu.

Olcay “Bu bir iki kez başıma geldi. İkisi de kırılan çömlek parçası idi. O zamanlar ben arkeoloji kazılarında yeniydim. O kırılan çömlekleri bir şekilde birbirine yapıştırdık. Dedi devam etti. Bu benim üçüncü kazı alanım. İlki Çatalhöyük, İkincisi Göbeklitepe. Bir çok kazı alanının ismi var. Bizim buradaki kazı alanına Çukurlu adını koyduk. Neandertal buluntusu geniş, çukurumsu bir alanda çıktığı için ismi böyle.”

Çarşıda gezen kafile büyük bir alışveriş merkezine girdi. İçeride reyonların çokluğu ihtişamı yansıtıyordu. Kimi müşteriler çay kahve salonunda dinleniyordu. Boş iki masaya oturdular. Olcay stajyer kafilesine birer çay siparişi verdi.

Emre “Siz çayınızı için. Ben reyonları biraz gezeceğim.” Dedi.

Tülay yerinden kalkarak “Bende geleyim. Satın alacağım bazı şeyler var.”

Emre ve Tülay beraberce stantların ve reyonların bulunduğu kısma doğru yürüdüler.

Beraber geziyorlardı. Emre kendine delikli büyük boy bir defter aldı. Bir tanede kulplu cam bardak. Sonra Tülay ile parfüm reyonuna geldiler. Tülay bir bir parfümlerin kokularını test etti. İçlerinden bir tane aldı. “Benim alacağım bu kadar.” Diyerek kasiyere doğru ilerlediler.

Otobüs hareket ettiğinde içinde profesör yoktu. Olcay’dan profesörün geri döndüğünü öğrendiler. Artık yalnızdılar. Şimdiki yalnızlıklarını Olcay dolduruyordu. Stajyer talebeler Olcay’a gittikçe ısınmışlardı. Yolda durmadan sohbet etti Olcay onlarla.

İleriden bir çadır bezi ile kapatılmış kazı alanını gördüler. Emre içinden “Çukurlunun Çuki’si.” Diye geçirdi. “Acaba oradan çıkan neandertal iskeleti Çuki’nin olmasın?” diye düşündü. Rabıta esnasında Çuki’nin yaşadığı bölgede kayalıklar ve tepeler vardı. Oysa burası ıssız, çorak bir yerdi. “Bunu anlamanın tek yolu rabıta.”, “Gece yattığımda bağlantı kurup öğrenmeliyim.”

Stajyerler otobüsten inince konteyner barınağına geçtiler. İçerideki masada sırf et yemekleri vardı.

Olcay “Bu ilk gününüz olduğu için et türü yiyecekler sipariş ettik. Siz oturun. Ben arkadaşları çağırıp geliyorum.” Dedi dışarıya çıktı.

Akşam olmuştu. Çukurluda ziyafet türü yemeklerin ardından ocaktaki sıcak çaydan kattılar kendilerine. Sıra yeni gelenlerle eskilerin tanışma faslındaydı. Talebeler sürekli soruyordu. Ama en dikkat çeken Emre’nin sorusuydu.

Emre “Size ödenek ne zamana kadar sürecek. Çünkü buluntu bir iskeletten ibaret.”

Kazıda çalışan bir arkeolog “Başlarda bizde fazla bir şey bulacağımızı zannediyorduk. Ama geçen hafta yan yana altı erkek neandertal iskeleti bulduk. Bu ödeneğimizin devamı anlamına geliyordu. Ve öyle oldu. Bulduğumuz tüm iskeletlerin yanında bir de döner bıçaklar bulduk. Çürümeye yüz tutmuşlar ama onları temizleyip parlatınca iş değişti. Üzerlerinde kabzalarında yazılar vardı. Kazan yazısı vardı. Karbon on dört yöntemine baş vurduk. Döner bıçakları neandertallerin zamanından kaldığı aşikar oldu. Şaşırmadım değil. O döner bıçakları nasıl olurda neandertallerin zamanına gider. Üstelik kabzadaki yazı olan Kazan Türkçe yazılmış.” Dedi.

Emre karşılaştığı şeyi açığa vurmak niyetinde değildi. Buluntu döner bıçakları Emre’nin olduğu gün gibi aşikardı. Ama Emre’nin aklında hala soru vardı. Çuki’nin yaşadığı bölgeye ne olmuştu da birdenbire değişmişti. Tepeler, dağlar, kayalıklar neredeydi. Yoksa Çuki ve klanı mağaralarını terk edip Çukurlu bölgesine buraya mı gelmişti.

Bunu öğrenmeye az bir zaman kalmıştı. Arkeologlar çaylarını içip kalktılar. Yatıp uyuyacakları kendi konteynerlerine geçtiler. Stajyer talebeleri de Olcay alıp üç konteyner barınağına dağıttı. Ardında “İyi geceler.” Deyip onlardan ayrıldı.

Emre, Mehmet ve Ali aynı konteynerdeydi. Emre yorganını başına çekip hemen yatma vaziyeti aldı. Diğerleri iki arkadaşı da birkaç hoş beşten sonra yataklarına yattı. Ortalık sessizleşince gece lambası eşliğinde Emre, yattığı yerden transa geçti. Rabıtaya başladı.

Görüntüler berrak bir şekilde zihnine akmaya başladı. Tahmininde yanılmamıştı. Çuki ve klanı uzun süre sonra tekrar yabancı avcıların istilasına uğramış ve barındıkları mağarayı terk etmişlerdi. Emre’nin klanına verdiği döner bıçakların akıbeti bir gece yarısı, çalınmış olmasıydı. “Peki ya buluntu. Çürümüş döner bıçakları neydi öyleyse?” diye düşündü. Belki de Çuki ve klanı çaldırdıkları döner bıçaklarını bir şekilde tekrar ele geçirmiş olmalıydı.

Tuna M. Yaşar




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın bilim kurgu kümesinde bulunan diğer yazıları...
Zamanı Geçenler 1
Dünya Taşınıyor 9
Dünya Taşınıyor 8
Dünya Taşınıyor 7
Dünya Taşınıyor 6
Dünya Taşınıyor 5
Dünya Taşınıyor 4
Dünya Taşınıyor 3
Dünya Taşınıyor 2
Dünya Taşınıyor 1

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Çok Eskiden 1
Çok Eskiden 2
Çok Eskiden 3
Çok Eskiden 4
Çok Eskiden 5
Çok Eskiden 6
Çok Eskiden 7
Çok Eskiden 8
Çok Eskiden 9

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Masa [Şiir]
Ruhu Yarattık [Öykü]
Gezegenin Yeni İnsanları [Öykü]
Paralel Boyuttan Gelen Araba [Öykü]
Ölümsüzlüğe Geçen Çoban [Öykü]
Sebeb-i Dost [Öykü]
Antarktika'dan Sıcak Gülümsemeler [Öykü]
Delibaş Cumhuriyeti [Öykü]
Ağaçlara Fısıldayan Adam [Öykü]
Göbeklitepe [Öykü]


Tuna M. Yaşar kimdir?

Voltaire


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2019 | © Tuna M. Yaşar, 2019
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.