..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
İnsanlığın hangi filizi köreltilmek istenmişse, tersine o filiz daha gür büyümüştür. -Freud
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Bilim Kurgu > Tuna M. Yaşar




26 Mart 2019
Zamanı Geçenler 3  
Neandertaller ve Günümüz

Tuna M. Yaşar


1. “Zamanı Geçenler” adlı kitabın konusu: Arkeoloji ve bilim kurgu 2. Konu önce neandertallerin yaşadığı bir yerde geçiyor. Bölümler halinde bir günümüzden bir neandertaller zamanından bahsediyor. Emre denen öğrenci rabıta yaparak zamanda kapı açmayı başarıyor. Sonra neandertal lideri Çuki’ye öğretiyor bunu Emre. Çuki’de günümüze gelmeyi başarıyor. Eserin içinde arkeologların çalışması ve ilişkiler, Milli İsitihbarat Teşkilat var. 3. Hedef kitle gençler ve gizemli konulara merak duyanlar. Bu konuda basılmış hiçbir kitap yok. Zamanı Geçenler romanı dalında ilk ve tek.


:GD:
Çuki çok keyifliydi. Bulduğu adına radyu dediği şeyi çözebilmek için üzerinde saatlerce uğraştı. Radyonun birkaç düğmesine dokundu. Şarkı sesi kesilince tekrar düğmelere bastı. Çuki sevinç çığlıkları attı. Yavaş yavaş bunun ne olduğunu kavramaya başladı.

Bu cansızdı. Çünkü hareket etmiyordu. Tıpkı av aletleri gibi donuktu. Çuki sesin nereden geldiğini çözmüştü. Ama bir ses cansız bir şeye nasıl hapsedilebilir aklı bir türlü almıyordu. Gözlerine uyku çökmüştü. Yeni oyuncağı radyoya sarılarak yere uzandı. Uykuya daldı.

Kısa süre sonra bir hışırtı ile uyandı Çuki. Etrafına baktı. Kimsecikler yoktu. Altında kuru otlar yığılmış zemine tekrar uzandı. Ama içini bir kurt kemirdi. Parlak aletlerini mağaranın ağzına koymuşlardı. Çuki için bu aletler çok değerliydi. Aletler kutsaldı. Çünkü onları büyük avcı Curindi vermişti. Çıkan hışırtı sesi ayakların ot üzerinde çıkardığı seslerine benziyordu. Sesler kuru ve sertti. Yerinden doğrulup ayağa kalktı.

Çuki “Az önce ya bir hayvan geldi ya da bizden biri ayaklandı.” Ama etrafına bakındığında bütün avcıları uyur vaziyetteydi. Parlak silahların olduğu yere gelince bir yumruk yemiş gibi irkildi. Parlak aletleri yerinde yoktu. Hemen mağaradan dışarıya adım attı. Dikkatlice karanlıkta hareket eden şeyler aradı. Çok ileride bir kıpırtı bir hareketlenme gördü.

Evet bunlar birkaç gün önce dalaştıkları yabancı avcılardı. Çuki onları takip etmek için aceleyle hızlı adımlarla yürüdü. Yabancı avcılar ormana girince Çuki, onların az ötede bir ağacın altına çöktüklerini gördü. Ve iki kişi bir ot yığınını sağa sola attılar. Sonra toprağın içine girip gözden kayboldular.

Çuki şaşa kaldı. “Yerin içine girmekte ne oluyor. Sen kurt musun tilki misin. Oysa sen bir neandertalsin.” Diye söylendi. Bir anlam veremedi gördüklerine. Yaşadıklarını anlamak için ot yığınına yaklaştı. Etrafı ve üstü ağaç dalları ile örtülü bir çukurun olduğunu gördü. Ve yabancı avcılar buraya girdiklerine göre burası onları barındığı yerdi.

Çuki içeriye giremezdi. Ama içeridekileri dışarıya çıkartabilirdi. Belinde sarılı çakmak taşını çıkardı. Avuç içi kadar yerden kuru ot aldı. Sonra kısa zamanda çakmak taşı ile otu alevlendirdi. Yanan otu çukurun üstündeki dallar ve otların içine attı. Kısa zamanda çukurun girişi yangın yerine dönüştü.

Yerden yüksekliği birkaç metre olan alevler karanlık ormanın bu bölümünü aydınlattı. Haliyle çukurun içine dumanlar sızdı. Bağırtı sesleri geliyordu. Çuki keyifle çığlık atanları dinledi. Az sonra ateşin içinden iki kişi zar zor dışarıya çıktı. Çuki onları görünce mızrağını onlara yöneltti.

Çuki “Çabuk benim parlak aletlerimi verin. Yoksa sizi tilki gibi avlar derinizi yüzerim.” Dedi bağırarak.

Yabancı iki avcı tehdidi algılamış olmalılar ki yanan, ateşin hemen yanındaki, yine ağaç dalları ile kamufle edilmiş yerden yedi adet parlak aleti getirip Çuki’nin önüne bıraktılar.

Çuki “Defolun gidin.” Diye mızrağını iki yabancıya doğru itti. Yabancılar önce geri geri gittiler. Sonra koşarak oradan uzaklaştılar.

Çuki’nin bitirmesi gereken bir işi daha vardı. Vahşice yanan alevleri söndürmek. Yere eğilip avuçları ile toprak alıp alevlerin üzerine atmaya başladı. Alevler bana mısın demiyordu. Ama yine de avuçları ile attığı topraklar işe yarıyordu.

Çuki hiç orman yangını ile karşılaşmamıştı. Ve bu alevlerin bir büyük yıkıma neden olabileceğini akıl edebiliyordu. Ağaçlarda meyveler olurdu. Ve bir çok hayvan bu ormanda bu meyveler ile besleniyordu. Bazı hayvanların da avlanmak için en iyi yerleriydi bu ormanlar.

Klanı ile bunu çok kez yapmıştı. Avlanmışlardı buralarda. Ağaçların tepesine çıkıp otlayan geyiklere mızraklarını saplamışlardı. Ve böyle bir orman yangını demek göç demekti. Yanmamış ve bereketli ormanlara göç. Çuki bu bölgede doğup büyüdüğü için böyle bir orman yangını göçünü istemiyordu. Buralara alışmış ve buraları sevmişti.

Ve tüm bunları düşünerek avuçları ile attığı topraklar nihayet alevleri söndürdü. Aklına çukura girip içeriyi keşfetmek geldi. Sonra bundan vazgeçti. “İçeride ne olabilir ki. Aletse bende en iyileri var. Yiyecek desen biz bolluk içindeyiz.” Diye söylendi.

Son kez alevi sönmüş közlere müdahale etmek için yine toprakla hepsinin üzerini kısa zamanda örttü. Tam oradan ayrılacaktı ki çukurun içinde bir el uzandı. Sonra başı göründü. Bu bir dişi neandertaldi. Ürkek ürkek çukurdan dışarıya çıktı. Çuki kendini tehlikede görmedi ki savunmaya geçmedi.

Dişiyi baştan aşağıya süzdü. “Anu kundu fora.” Dedi. Bu “Benimle geleceksin.” Demekti. Çuki dişiye yaklaştı. Arkasına geçti. Mızrağının ucu ile dişiyi dürttü. Dişi her şeyi kabul etmiş şekilde önden yürümeye başladı.

Mağaraya geldiklerinde klanlar uyur vaziyetteydi. Demek kimse yokluğunu hissetmemişti. Çuki yüksek sesle içeriye bağırdı. “Uyanın. Birini yakaladım.” Dedi. Sese sadece klanın erkekleri uyandı. Yarı uykulu gözlerle mağaranın girişine geldiler. Birden avcıların gözleri parladı.

Çuki “Burdusun ve Pucul. Sizin dişiniz olacak bu. Ama hanginizin olacak ona karar verelim.” Dedi dişiye döndü. “Söyle hangisini istiyorsun. Bunu mu bunu mu?” diye Pucul ve Burdusun’u işaret etti.

Pucul hemen öne atıldı. “Bu dişi benden yaşça büyük. Ben gencim. Bu dişiyi her yönü ile doyurabilirim.” Dedi. O an heyecandan ağzının içi kurudu Pucul’un. Yutkundu ve bir iç çarpıntı yaşadı. Pucul dişinin elini tuttu. “Bu dişi benim artık.” Diye söylendi.

Çuki ve Burdusun bu sahiplenmeyi kabul ettiler. Çuki “Madem öyle mağaranın dışına çık ve dişinin tadına bak.” Dedi.

Pucul’u yine heyecan bastı. Klan avcıları mağaradan içeriye girince dişiyi peşine takıp bir çalılığa götürdü.

Çuki rüya görüyordu. Büyük avcı Curindi bir toprağı kazıyor içinden kendisi ile klanının kemiklerini çıkarıyordu. Çuki Curindi’ye sordu. “Ey büyük avcı bizi toprağın içine sen mi gömdün. Bize niçin böyle davranıyorsun?”

Curindi dönüp bakınca gözlerinde yuvarlak ve siyah, parlak bir şeyin olduğunu gördü. Curindi “Ben sizlerin buraya nasıl geldiğinizi ve toprağın altına nasıl girdiğinizi çözmeye çalışıyorum.” Deyince Çuki gözlerini açıp uyandı. Yerinden doğruldu. Karnını kaşıdı. Çok acıkmıştı. Mağarada taze et yoktu. Ama kuru etlerden yiyebilirdi. Ayağa kalkıp yiyecek deposunun önüne geldi. Oradan önce bir elma aldı, ısırdı. Sonra kurutulmuş etten alıp ağzına götürdü. İkisi iyi gidiyordu. Bir elmadan bir kurumuş etten yemeye başlayıp ellerindekileri kısa sürede midesine indirdi.

Gece mağaraya getirilen yabancı dişi yeni yuvasını yadırgamamış olmalı ki neşe içinde Pucul’la konuşuyordu. Pucul ona soruyordu. “Kuşların lezzetini benden iyi bilen yoktur. Neden mi. Çünkü dün gece bir kuşun lezzetine baktım.”

Yabancı dişi buna bir anlam veremedi. Gülümsedi sadece. Ama yeni uyanmış Çuki kahkahasını koyuverdi. Sonra “Pucul bu yabancılara şaşırtmaca sözleri söyleme. O da zamanla bunu öğrenecek. Böyle söylemeye devam edersen dişi seni geri zekalı olduğunu sanacak. Dedi ekledi. Bu dişinin bir ismi olmalı. Yok ise ona bir isim bulalım.”

Pucul “Az önce bana ismini söyledi. Kendisine Culuvi deniyormuş. Ve ona bir çukurda iki kişi tarafından hapis hayatı yaşatılıyormuş. Buralara çok uzaklardan gelmiş. Erkeği de o parlak aletlerle kestiğimiz kişiler arasındaymış. Geride kalanlar Culuvi’ye çok eziyetler etmiş. Her gün sıra ile erkekliklerini sınamışlar. Artık aramızda olduğu için çok mutluymuş.”

Çuki bir karşılık vermeden dışarıya çıktı. Dün keşfettikleri su bendinin olduğu yere gitmek istiyordu. Mağaradan çıkınca yavaş yavaş tepeyi indi. Tepenin eteğine gelince mağaradan sesler işitti. Dönüp baktığında Pucul’u göz ucuyla seçebildi. Ne yapsa etse o uzaklıkta ne dendiğini kestiremezdi. Önüne dönüp tekrar yola koyuldu.

Su bendi büyük bir havuz oluşturmuştu. Hala çalı çırpı ve taşlarla yapılmış bu bendi yapanı sorguluyordu. Bir avcının üstesinden gelebileceği bir iş değildi. Az sonra sorusuna cevap buldu. Bendin ortasında çalı yığınının içinden iki kunduz çıktı.

“İşte neandertal zekası dedi. Sorular kendi kendine cevap veriyor.” Bendi kunduzların yaptığına kanaat getirince üstündeki deri giysiyi çıkardı. Çalılığın içine kamufle etti. Çünkü giysisi vahşi bir hayvanın ilgisini çekecek bir derecede kokuyordu. Çürümüş et kokusu. Hem deri giysisinden olmak istemiyor hem kendini açık bir hedef haline getirmek istemiyordu.

Buz gibi suda beş dakikaya yakın yüzdü. Sonra sudan titreyerek çıktı. Her yerin karla kaplı olması ve havanın soğuk olmasına rağmen güneş ve vücudunun sıcaklığı ile tüm ıslaklığı kısa sürede kurudu.

Çıplak vaziyetteydi. Sırt üstü uzanmış bronzlaşmaya çalışıyordu. O esnada aklına kendi klanından önceki yaşadığı ait olduğu klandaydı. O klan bayağı kalabalıktı. Orada annesi babası, kardeşleri, kuzenleri vardı. Klan kalabalık olmasına rağmen hepsi ile kan bağı vardı. Klandan ayrılmak isteyenler büyük bir av getirip ziyafet çekmek zorundaydı. Kural buydu. Klandan ayrılma kuralı.

Kurala uymayan ve kaçan yakalanırsa sopalarla ayakları falakaya çekilirdi. Nedeni av yetenekleri terk edenin ardından azalacağı için kendilerini onuru kırılmış hissedecek olmalarıydı. Bir neandertal için iç dünyaları her zaman sorunsuz olmalıydı. Akılları ayrılıp gidende olmamalıydı.

Çuki bu kuralı ancak birkaç sene içinde gerçekleştirebilmişti. Çünkü tek başına avlanmak oldukça zordu. Klandaki son günleri çetin geçmişti. Mızrağı ile bir bufalo avlamaya kalkmış onu elinden kaçırmıştı. Ve avını uzun süre takip etmişti. Bu akşama kadar sürmüştü. Sonunda bufalo yere yığılmıştı.

Çuki onu elleri ile çekerek yaşadığı götüremezdi. Avının kanıtı olarak önce taş keskisi ile bufalonun başını kesmiş sonra bufalonun etlerini parçalara ayırmıştı. Nihayet parça etleri torbasına doldurup sırtına takmış, boşta kalan eli ile de bufalonun başını alıp geri dönüş yoluna çıkmıştı.

Klan ayrılık kararı veren Çuki’nin bu gösterdiği zeka üstü taktiği kabul etmişti. Klan lideri Camusili “Seni kutlarım Çuki. Senin yerini birkaç sene sonra gençler alacak. O zaman daha da çoğalacağız. Curindi büyük avcı sana her zaman seslensin. Var git artık.” Demişti. Çuki klanından ayrılırken kardeşi Pucul da onunla birlikte gitmek istemişti. Pucul o zaman daha küçücüktü. İzin vermemişlerdi. Ama yakın zamanda yanına birkaç avcı erkek alacaktı. Klandan bunu talep etmek hakkıydı.

Çuki bronzlaşmaya son verdi. Giysilerini sakladığı yerden çıkardı. Bir iki üzerindeki toprağı silkeledi. Sonra giydi. Büyük avcı Curindi’nin göründüğü kayalığa doğru yol aldı.











Emre cep telefonu sesi ile uyandı. Alarmı kurmuştu. İşleri başlamadan önce erken kalkmayı severdi. İki saat önce kalkardı hep. Üniversiteye giderken hep böyle yapardı.

Alarmın sesine Mehmet’te uyandı. Emre banyoda temizliğini yapıp giyindi çıktı. Kahvaltıya henüz bir saat vardı. Dizüstü bilgisayarını açtı. E postalarına baktı. Facebook’a girdi. Ardından youtube’ta tarih ile ilgili belgesel izlemeye başladı. Konu taş devri insanının yaşantısıydı.

Mehmet’te aynısını yaptı. Bilgisayarını açtı. Üniversite derslerine göz atıyordu. En son girdiği sınavın notlarına baktı. Arkeoloji ile ilgili kaydettiği yazıları okudu.

Güneş doğmuş ve havada bol oksijen vardı. Emre konteyner barınaktan çıkmış banka oturmuştu. Nasıl bir kazı yapacaklarını, stajının verimli olup olmayacağını düşünüyordu. Bu sene kazı ekibinin işleri sonlandırabileceği aklına geliyordu. Çünkü iskeletler döner bıçaklarından başka bir şey bulunmamıştı. Yedi iskelet tespit edilmişti. Altısı çıkartılmış sonuncusu da bu gün çıkarılacaktı.

Heyecanlıydı Emre Son iskeletin Çuki olabileceği aklına geldi. “Neden olmasın. Bunca tesadüften sonra bunun gerçekleşmesi mümkün görünüyor.” Diye düşündü.

Kızların kaldığı barınağın kapısı açıldı. Birer birer çıktılar içeriden. Bankta oturan Emre’ye “Günaydın.” Dediler. Emre de karşılık verdi. ayağa kalkıp beraberce konteyner mutfağına yöneldiler.

İçeride aşçının kahvaltı malzemelerini masaya yerleştirdiğini gördüler. Az sonra gelmeyen stajyerlerde geldi.

Aşçı “Kapı açık dursun mu gençler. İçeriye hava girer. Oksijen iyidir.”

Öğrencilerden biri “Dışarısı soğuk ama oksijen ve bitki örtüsünün kokusu tahrik edici. Açık kalsa iyi olur.” Dedi. Bol oksijenli hava içeriye hücum etmeye başladı.

Aşçı sosis kızartmıştı. Bal ve peynir koymuştu masaya. Ayrıca masada ekmek kızartma aleti vardı. İçine dilim ekmeği koyup kolu çekilince bir dakika içinde, hazneden dilim ekmek kızarmış olarak çıkıyordu. Az sonra içeriye yedi kazı ekibi birden girdi.

Kahvaltı bir saat sürdü. Doyanlar ardında keyif çayı içmeye başladılar. Birkaç kişi yemekhaneden dışarıya çıkıp sigaralarını tellendirmeye başladılar.

Yemekhanede televizyonda vardı. Haberleri seyrediyorlardı içeridekiler. Spiker “Kuzey Suriye ve Kuzey Irak referanduma gidiyor. Referandumda evet çıkarsa bu bölgeler Türkiye’nin toprağı olacak.” Diyordu.

Arkeoloğun biri “Türkiye kazançlı çıkacak ama tıpkı doğu Almanya ile Batı Almanya’nın birleşmesinde yaşanan sorunların bir benzeri meydana gelecek..” dedi.

Diğer bir arkeolog itiraz etti. “Sen ne dediğini bilmiyorsun. Kazanacağımız bir toprak olsun. Gerisi teferruat dedi. Sordu. Sen solcusu ama solculuğu yanlış anlamışsın. Tarih topluluklara her zaman vurgu yapar. Birlik olmak, kaynaşmak insan doğasında var. Baksana bizim kazımıza. Hiçbir yerde böyle olmayan neandertal iskeletlerini yan yana topraktan çıkarıyoruz. İnsan doğasındaki birlik olmayı yüzdeye vurursak bunun yüzde doksan beşlik kesiminde birlik olmayı isteyenler çıkar. Hayvanlarda bile birliktelik yüksek.” Dedi. Kısa bir süre tartışma yapmadılar.

Emre sessizliğin içinde konuşmaya başladı. “Neandertallerin çıkarcı olduğunu sanıyorum. Ama zekaları bize bu çıkarcılığın nedensiz olmadığını buradaki buluntular ortaya koyuyor. İlk buluntu Cebeli Tarık bölgesindeki bir iskeletti. İstatistik onda işlemezdi. Ama bizim buluntumuz bir topluluğun varlığını kanıtlıyor. Ve neandertal zekası parlak aletleri de elde etmiş görünüyor. Çıkarını koruyan bir klan yoktan var eder. Uzağı yakınlaştırır zamanı ileriye ve geriye sarabilir.” Dedi.

Solcu arkeolog “Ben o parlak aletlerin yani döner bıçaklarının orada ne işi var hala akıl edemiyorum. Biri sanki zamanda yolculuk yapıp döner bıçaklarını neandertallere vermiş olmalı. İnternette araştırdım. 15 Temmuz kalkışması sonrası adı Kahraman Kazan olarak değiştirilen yerde bile böyle bir döner bıçağı üretilmiyor. Yani Kazan markalı bir mamule hiçbir yerde rastlayamadım.” Dedi.

Emre susmayı denedi. Konuşma onu ele verebilirdi. Bir şekilde konuşmanın döner bıçaklarına gelmesi içini depreştirmişti. Konuyu Tülay değiştirdi. “İskelet birden fazla bulunduysa kazı bölgesini bir neandertal mezarlığı sayabilir miyiz. Sizin böyle bir kanınız var mı?” dedi.

Solcu arkeolog “Bunu bende düşündüm. Bölgede bazı izler bulduk. İzler küçük kemik parçalarından ibaret. İncelemeye gönderdiğimiz parçaların hayvanlara ait olduğunu öğrendik. Ve merkeze bir sonar cihazı siparişi verdik. Sonar cihazı ile işimiz kolaylaşacak. Neandertal yataklarını bir bir tespit edebileceğiz. Ama her şeyden önemlisi kazı alanımız genişleyeceği için ekibimize büyük işler düşecek. Zaten siz stajyerlerde bu iş için biçilmiş kaftansınız. Ama önce teorik olarak birkaç gün son iskeleti çıkarmamıza yardım edeceksiniz. Dedi ekledi. Haydi işe başlayalım. Kalkalım.”

Öğrenciler bardaklarındaki son yudum çaylarını da içip konteynerden dışarıya çıktılar.

Emre neandertal iskeletine elini değdirince ürperdi. Bu binlerce yoldır bekleyen şeyin vücuduna akmasıydı. Solcu arkeoloğun adı Murat’tı.

Emre “Murat abi çoğu kazılar çok uzun sürüyor. Bazı kazılar ise çok kısa. Neden böyle?”

Murat “Üst tabaka kazılırken ve kırılgan çıkmayacağı tahmin edilen yerler her zaman seri kazılır. Prosedür budur.” Dedi. Sonra elindeki küçük çapayı Emre’ye uzattı. “İlk çapanı yap bakalım.” Dedi.

Emre nazik darbelerle iskeletin üzerini kaplamış toprak parçalarını eşelemeye başladı. Toprağın kokusu enteresandı. Çürümüş bir şey kokmuyordu ama toprağın nemi aşırı kokuyordu. Diğer yandan fırçası ile nazikçe parçalanan toprağı süpürüyordu.

Stajyer öğrencilerden iki kişi Mehmet ve Ayşe iskeletin bir metre çapındaki alanını seri kazarak çıkan toprağı elekte elenmesi için yandaki masaya taşıyorlardı. Orada başka bir kadın arkeolog vardı. Ve başında diğer tüm stajyer öğrenciler toplanmış yapılan işlemi takip ediyordu. Arada bir onlarda ellerine eleği alıp toprağı eliyorlardı. Elekte geriye kalan sert ve kaba parçalar bir bir incelenip sınıflara ayrılıyordu. Çömlek parçaları, taş parçaları ve kemik parçaları ayrı ayrı kutucuklara konuyordu. Elekte ise en çok kemik parçaları çıkıyordu.

Emre kazı yaparken terlemeye başladı. Cebindeki mendille boynunu ve yüzünü sildi. Arkeolog Murat’a baktı. Onun boynunda poşu vardı. Sıcaktan ve terden kurtulmak için kullanıyordu. Murat’ın giysileri battal şeylerdi. Emre kendi giydiği kot pantolon ve tişörtün kazıya uygun olmadığı ancak fark edebildi.

Emre “Murat abi dedi. Sizin giysiniz kazıya uygun gibi. Neden biz de giymiyoruz sizin giydiklerinizden?”

Murat “Aklımda sizin giysileriniz. Yarın şehre gideceğim. Terziye sizin için sipariş ettiğim kazıya özel giysilerinizi getireceğim.”

Saat on ikiye geliyordu. Kazı ekibi başkanı Murat “Artık paydos edelim.” Dedi elindeki çapa ve fırçayı bir kutunun içine bıraktı. Emre’de peşinden aletlerini aynı kutuya koydu. İskeletin bulunduğu zeminden küçük bir tahta merdivenle yüzeye çıktı. Brandanın altından uzaklaşıp güneşe çıkınca güneşin ne kadar yakıcı olduğunun farkına vardı.

Güneş etrafı cayır cayır yakıyordu. Emre içinden “Bu sıcakta soğuk duş almadan olmaz.” Diye düşündü. Hemen kendi konteynerine girdi. Duş kabinine geçti. Acele ile soğuk bir duş aldı. Üzerini giyip dışarıya çıkınca yemekhaneye yöneldi. Adımları hızlıydı. Sanki soğuk duşun serinliğini kaybetmek istemiyor gibiydi.

Yemekhanede sadece Mehmet ve Ayşe vardı. Emre diğerlerinin de kendi gibi duş alabileceğini düşündü. Belki kimisi temizlik yapıyor da olabilirdi. Az sonra gelenler tamamlanınca aşçı tencerede kepçesi ile tabaklara tas kebabı doldurmaya başladı.

Adı Turgay olan arkeolog “Neandertal iskeletimiz yerinden çıkmamaya kararlı. İşimiz son iskelet ile bitiyor. Ne dersiniz bir kaçımız dışındakiler kazıyı bıraksa mı?” dedi.

Murat “En doğrusu da bu. Ama stajyerlerimiz var. Onları bir hafta burada tutmayı düşünüyorum.” Dedi. Sonra aşçıya “Ali abi firmaya söyle yarın beş kişilik eksiğiz. Ona göre yemek göndersinler.” Dedi.

Aşçı “Olur söylerim. Size yarından itibaren benim özel tarifimden tattıracağım. Yemeğimi beğeneceğinizden eminim. Her gün et yemekten bıkmışsınız diye düşündüm. Eğer yemeğimi beğenirseniz size bir hafta boyunca künefe ile ödüllendireceğim..”

Murat “Ali ustam gayet yerinde olur. Firmadan gelen yemek bedava diye et yemeği kabak tadı verdi. Ama sen merkeze bildirme. Senin yemeğini beğenirsek yemek malzemelerinin parasını biz kendimiz vereceğiz. Merkezdekiler sorarsa bunu söyleme. Değilse ‘kendi başınıza iş mi çeviriyorsunuz’ diye başımızın etini yerler. Seni de bir zan altında bırakmayalım.”

Yemek molası bitmişti. Stajyerler ve arkeologlar hazır demlenmiş çay kattılar kendilerine. Emre böylesi çalışmaya hasretti. Çünkü beden gücünü kullanıp yorulmuş. Böylesi bir yorgunluğu çay ile atmak ona çok büyük bir keyif yaşatıyordu. Mola da olsa az sonra yeniden başlayacağı kazıyı düşününce vücudunu birden ter bastı. Bu belki psikolojik belki havanın sıcaklığındandı.

Neandertallerin sonuncu iskeleti nihayet yerinden çıkarıldı. Arkeologlar toplanıp alkışladılar. Topraktan çıkan son parça dikkatlice koruma sandığına yerleştirildi. Ve yedi neandertal iskeleti Ankara'ya Anadolu Medeniyetler müzesine doğru yola çıktı.

Akşam olmuştu. Barakada Mehmet ve Muzaffer kulakçıkları ile yataklarına uzanmış cep telefonlarından müzik dinliyordu. Emre ise bilgisayarının başındaydı. Zevkle tuşlara basıyordu. Bu gün yaptıklarını bilgisayarına not alıyordu. Bir arkeoloğun olmazsa olmazıydı günlük tutmak. Emre nice arkeoloji kitaplarının günlüklerden oluştuğunu iyi biliyordu. Yazılarına Çuki’yi de kattı. Günlüğün sonunu “Çuki artık çok insan görecek. Aklı karışacak. Ama Çuki’yi görenlerin zihni kuvvetlenecek. Ne yaman çelişki?” diye bitirdi.











Çuki mağaradan çıktığından beri Pucul peşindeydi. Kardeşi olduğu için onu yalnız bırakmak istemiyordu. Yırtıcı hayvanlardan Çuki için endişe duyuyordu. Ne olmuştu Çuki’ye. Hiç böyle yapmazdı. Yoksa bilmediği bir şeyin peşine mi düşmüştü. Olabilirdi. O yazıtların olduğu ve içinden Curindi’nin çıktığı yere gitmiş olabilirdi. Orası yabancı bir neandertalin dikkatini çekebilecek bir yerdi.

Orası mağaradan uzaktı. Gidiş geliş akşamı bulurdu. Pucul kunduzların yaptığı bendin oraya geldi. Ayak izleri çarptı gözlerine. Karların içinde avcı ayak izleri. Pucul’un dikkati uzaklaşıp giden ayak izlerine kaydı. Çuki’nin peşinden gitmeye karar verdi.

Çuki karla kaplı kayalık tepeleri tırmanırken zorlanıyordu. Keçi yoluna rastlayınca biraz rahat etti. Biraz soluklandı. Çevresini kolaçan etti. Görünürlerde hiçbir hareketlenme yoktu.

Çuki gideceği yeri iyi tanıyordu. Her kış mevsiminde buraya yalnız gelir, dünyadaki amacını, yaşam gayesini sorgulardı. Burası onun inzivaya çekildiği bir yerdi. Burası ona aitti. Ve kimsenin burayı keşfetmesini istemiyordu. Ama bunda yanıldığını kısa zamanda anladı.

Pucul’u kayalık tepenin eteğinden tırmanırken gördü. Buna kızmadı. Yerinin keşfedilmesine ve yalnızlığının bozulmasına. Pucul klanında aynı kandan olan tek kişiydi. Onun yanına kadar tırmanmasını seyretti.

Pucul yaklaştığında “Karda bizden başka iz takip eden canlı enderdir. Senin beni bulman iyiye işaret. Bende bu sayede içimdekileri sana dökerim.” Dedi Çuki.

Pucul oturacak yer buldu çöktü. “Senin hislerini algılayabiliyorum. Senin önemli bir karar vereceğini zannediyorum. Her büyük avcının yalnızlığı kadar ürkütücü ve değerli şey yoktur. Söyle bakalım. Bizden gizlediğin önemli bir şey mi var?”

Çuki “Aslında var. Atalarım bana bulutların geldiği yönde daha çok avın olduğunu söylemişti. Bu bölgede rahatız ama yabancı avcılar yerimizi keşfetti. Bizi rahat bırakmayacaklardır. Bizim parlak aletlerle onların kanlarını döktüğümüze bakma. Gördüğümüz ve göremediğimiz platonun sınırsızlığında eminim çok sayıda yabancı avcı var. Ve sahip olduğumuz parlak aletler yabancı avcılar arasında kulaktan kulağa yayılmıştır.

Şimdiden sonra rahatımız bir kat daha kaçmış demektir. Her an tetikte olmak gücümü tüketiyor. Buna ne kadar dayanabilirim bilmiyorum. Seni temin edebilirim ki birkaç güne kadar yine bizi rahatsız edecekler. Demem o ki mağramızdan uzak bir yere göçmeyi düşünüyorum. Ben gidince elbet sizlerden peşimden geleceksiniz. Dedi ekledi. Keşke yabancı avcıları klanıma katabilseydim.” Dedi.

Pucul “Bunu ancak Curindi’nin yardımı ile sağlayabiliriz. Yabancı avcıları ancak hediyelerle kendimize katabiliriz. Onlar ancak bundan anlar. Yanılmıyorsam gözlerini parlak aletlerimizden alamayacaklar. Onların kolayca saflarımıza geçmesi ancak böyle olur. Önce onlara parlak aletlerimizden veririz. Sonra hevesleri geçince ellerinden alırız. Ne dersin. Göçmeyi bırakıp klanımızı büyütmeye çalışsak.”

Çuki “Yine de bu riskli bir girişim. Bir daha ki kapışmamıza çoğalarak geleceklerini zannediyorum. Dedi ekledi. Kan dökmeyi bende sevmiyorum. Ama kapışacağımız zaman yabancı avcıların parlak aletlerimizin altında kanlarının akması kaçınılmaz. Biliyorsun neandertaller bir şeyi anlamak için her şeyden vazgeçerler. Ucunda ölüm bile olsa. Yabancı neandertaller çok meraklı zeki olurlar bu sayede. Biz onları klanımıza katacağız derken durum tamamen tersine dönüp bizi esir de edebilirler. Ama yine de bunu deneyelim. Yabancı bir avcıya bir tane Parlak aletimizden verelim.”

İki neandertal sevinç içindeydi. Buldukları çözüm için bir süre daha konuştular.

Ormanın içinden ayı sesi duyar gibi oldular. Ağaçların arasını gözetlemeye başladılar. Bu apansız baskına Çuki hazırlıklıydı. Yanında parlak aleti vardı. Pucul’un ise hiçbir şeyi yoktu. Çuki’ye gıpta ile baktı. “Her yerde lider olduğunu gösteriyor.” Diye düşündü.

Ayı yaklaşıyordu. Korkmuyordu iki avcı. Ayı önce birkaç defa kükredi. Bir iki defa arka ayaklarının üzerine dikeldi. Sonra ön ayaklarını yere indirdi. Yavaş yavaş hem kükrüyor hem yaklaşıyordu.

Çuki elindeki parlak silahı havaya kaldırdı. Bu ayıya meydan okumak anlamına geliyordu. Parlak silah ile Çuki’nin boyu büyümüş oluyor ve aletin keskinliği ayıya göz dağı vermiş oluyordu. Ayı iyice yaklaşınca Pucul “Salla aleti. Öldür ayıyı.” Diye bağırdı.

Çuki geri geri çekilirken ayı onun üstüne üstüne gidiyordu. Çuki uçurumun dibine kadar çekilmişti. Ve parlak aletini ayının boğazına indirdi. Ayı böğürtüler içinde debelendi. Kana boyandı her tarafı. Sonra tamamen yere yığıldı.

Çuki “İyi bir giysimiz olacak. Ne dersin ayı postu giyer misin?”

Pucul oralı değildi. “Acele edelim. Ayının eşi gelebilir. Belki onu takip eden büyümüş yavruları da vardır. Hemen yüzelim şu ayının derisini.”

Konuşmadan işe koyuldular. Çuki belindeki taş keskiyi Pucul’a verdi. Kendisi de parlak aleti ile ayının karnını yardı. Sonra beraberce ayının derisini etinde sıyırmaya giriştiler.

Deri sıyrılırken ayıyı sağa sola yatırmaları gerekiyordu. Zorlanıyorlardı. Ayı ağırdı. Deriyi tek kişinin yüzmesine karar verdiler. Böyle daha seri yüzülmeye başladı deri. Yüze yüze ayının kuyruğuna geldi Pucul. Ve orayı da kopardı. Sonra ayının midesini yardı. Etrafa pis bir koku yayıldı. Çuki söylendi. “Niye mideyi yardın. Gerekli miydi bu?”

Pucul “Hep merak ederdim. Yediğimiz otçul hayvanlar değil ama etçil hayvanların midesi acaba nasıl kokuyor dedim. Böyle yaptım. Demek çok pis kokuyorlarmış. Belki bizim midemizde böyle pis kokuyordur.”

Pucul deriyi birkaç kez katlayıp omuzuna aldı. Çuki “Senin gibi kurnazı yok. Nereden bilirdim ki bir ayı ile karşılaşacağız ve sen bunu kaçırmayacaksın.” Diyerek beraberce kayalıkların oluşturduğu vadiye girdiler.

Çuki Pucul’un yükünü devraldı. Omuzunda ayı postu ile pis kokular içinde ilerlediler. Curindi’nin göründüğü kayalıklara yaklaşıyorlardı. Çuki bunun farkındaydı ve çok heyecanlıydı. Belki yine Curindi onlara görünebilirdi. Yazıtların olduğu kayalıklara geldiklerinde durdular. Garip şekillere bakmaya başladılar. İkisinin de içinde bir karşılaşma heyecanı vardı. “Neredesin Curindi. Gözük bize. Bak ayı postumuz oldu. Sevincimize sende ortak ol.” Diye söylendi Çuki. Sonra “Curindi’nin ne zaman ortaya çıkacağını bilemeyiz. Ama elimizdeki ayı postu dikkatini çekmeliydi.” Dedi. Sonra oradan uzaklaştılar.

Büyük taş parçalarının üzerinde adım atmak zorlaşıyordu. Çuki yorulmuştu. Ayı postunu tekrar Pucul’a verdi.

Soğuk suyun içinde ilerliyorlardı. İki yanları yokuş yukarıydı. Yürüyebilecekleri tek düzgün yol ırmağın içiydi. Bazen bellerine kadar suya girmek zorunda kalıyorlardı. Kuru tepe kenarlarını tercih etmiyorlardı. Irmağın içinde su onların kokusunu etrafa yayılmasını engelliyordu. Böylece kinci ayı yavrularının veya eşinin koku takibi ortadan kalkmış oluyordu.

Irmak soğuktu ama daha hızlı ilerliyorlardı. Ve ayı postu ağırlığını zihinlerinde bu şekilde hafifletiyorlardı. Curindi kayalığı artık çok gerilerdeydi. Çuki’nin aklı hala gerideydi. “Curindi istese bize daha değişik aletler ve yeni yeni bilinmedik yiyecekler de getirebilir.” Diye söylendi. Pucul omuzunda post ile cevap vermede isteksizdi.

Çuki devam etti. “Bir gün Curindi’nin geldiği yere bende gideceğim. O buraya geliyorsa ona giden bir yol da mutlaka var. Kimse beni bu planımdan vazgeçiremeyecek. Ah o bilgi. Bende bir anda ortadan kaybolmak, kayaların içine girip çıkmak isterdim. Kim verecek bana bu bilgiyi Söyle bana Pucul.”

Pucul bu sefer cevap verdi. “Çuki sen neandertalsin. Büyük avcı Curindi ise senden çok üstün biri. Onun gibi olmak istiyorsan Curindi gibi düşünmen gerekir. Ve biz neandertallerin hayvanlara üstünlüğü neyse Curindi’nin üstünlüğü bize odur. Aradakini kıyaslarsan bizim ne kadar aciz olduğumuz ortaya çıkar.”

Mağaralarının bulunduğu tepelerin eteklerine geldiklerinde klandan kendilerine doğru inenler oldu. İki kişi iniyordu aşağıya. Bunlar Cimden ve Sardubu’ydu.

Akşam olmuştu. Klan dişileri çoktan ayı postunu öğütülmüş kaya tuzuna bulamış katlayıp bir kenara koymuşlardı. Bu şekilde derideki kalıntılar kuruyup yok olacak deri giyilebilir hale gelecekti.

Ateş yakmışlardı. Klanın erkek avcıları bir kararın arifesindeydi. Çuki’nin açtığı göç konusunu konuşuyorlardı. Her ne kadar mağarada kalmak taraftarı olsalar da yeni yerlere gitmek onlara cazip geldi. Kararlarında tipik bir neandertal tavrı sergilediler. yeni yerler görme, yeni dağlarda taşlarda gezme, yeni meyveler ve ağaçlar keşfedecek olmaları onları mutlu edecekti.

Karar veridi. Göç hemen şimdi başlayacaktı. Çoluk çocuk, dişi, erkek hazırlandı. Ayaklarına deriden çarıklarını giydiler. Erzak deposunu dişiler arasında pay yaparak omuzlarına aldı. Erkekler ise ellerinde mızrak göğüsleri ve başları dik mağaradan hep beraber uzaklaştılar.

Bir ormana girmişlerdi. Orada biraz mola verdiler. Dişiler oturdu, çocuklar kendilerince oyun oynadı. Burada sabahı beklemeye karar verdiler. Şu an karanlık nedeniyle gökyüzü görünmüyordu. Ve bulutların geldiği istikameti takip etmek zordu.

Bulut onlar için sevinç duydukları birkaç şeyden biriydi. Şöyle bir mantık üretmişlerdi. Bulutlar bir yerden geliyorsa orada su kaynıyor ve bulut oluşuyordu. Su kaynayan yerin sıcak iklimi de olurdu. İşte bulutların geldiği yere gitmek en büyük düşleriydi.

Avcı erkeklerin her biri kendine ağaç seçmiş tepesine çıkmıştı. Dişiler ve çocukları ise hep birlikte büyük bir ağaç seçmiş oraya tünemişlerdi.

Çuki klanının duyacağı yüksek bir sesle “Ormanda kimse aşağıya inmeyecek. Ve sessiz olacaksınız. Karanlıkta yabancı avcıları veya yırtıcı hayvanları göremez ve tehlikeye girersiniz. Sabaha kadar dişinizi sıkın. Tuvaletiniz varsa yalnız aşağı inmeyin.” Dedi.

Talimata klan “Gambu gambu.” Diye bağırarak karşılık verdi. “Bu tamam anladık.” Demekti.

Çuki yola çıkalı beri hala heyecanı içindeydi. Heyecanını sırt üstü uzandığı dalda yıldızlara bakarak dindirmek istedi. “Ne çok ateş var gökyüzünde. Hepsi de küçücükler. Şimdiye kadar hiç biri sönmedi. Oralarda rüzgar mı yok acaba?” diye düşündü.

Sonra aklına yiyecekleri geldi. Her bir dişinin torbasında taşıdığı yiyecekler bir hafta onlara yeterdi. Avlanmak ise yiyecekler azalınca olmalıydı. Şimdi avlanamazlardı. Çünkü seyahat ediyorlardı. Çuki tekrar bulutların geldiği yeri hayal etti. Bulutlar onu çağırıyordu. Avın bol olduğu yerleri düşündü.

Sabah uyandığında Çuki’nin sırtı fena ağrıyordu. Pucul’a doğru “Sırtıma bak Yara izi var mı. Çok ağrıyor sırtım.” Dedi.

Pucul “Sırtın kızarmış. Rahat değildin herhalde. Ben torbamı yastık yaptım. Sırtıma değen dallarda uyudum. Dedi devam etti. Tek bir dalda uyumuşsun Çuki. Benim gibi birkaç dala yaslanmalıydın.”

Çuki “Düşünemedim. Zihnim hep heyecan içindeydi. Şu yolculuk yok mu. Aç kalacağımı bilsem bulutların çıktığı yere kadar gezerdim..”

Pucul “Biliyorsun dünya bir öküzün boynuzunda tepsinin içinde duruyor. Bulutlar ise bizi taşıyan öküzün burnundan çıkan buharlardır. Bizim ağzımızdan da buhar çıkıyor bak.” Dedi ağzı ile hohladı. Soğuk havada ağzından çıkan sıcak buharı gösterdi.

Çuki “Tamam ağaçlardan aşağı inelim. Yola çıkıyoruz.” Dedi.

Erkek avcılar bir zıplayışta ağaçlarından indi. Ama dişiler çocukları olduğu için inmeleri bir hayli uzun sürdü. Dişilerin yüzünde heyecan hiç kaybolmamıştı. İki kıştır aynı yerde kalmaktan bıkmışlardı çünkü. Bu dişiler için taptaze bir nefesti.

Tuna M. Yaşar




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın bilim kurgu kümesinde bulunan diğer yazıları...
Zamanı Geçenler 1
Dünya Taşınıyor 9
Dünya Taşınıyor 8
Dünya Taşınıyor 7
Dünya Taşınıyor 6
Dünya Taşınıyor 5
Dünya Taşınıyor 4
Dünya Taşınıyor 3
Dünya Taşınıyor 2
Dünya Taşınıyor 1

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Çok Eskiden 1
Çok Eskiden 2
Çok Eskiden 3
Çok Eskiden 4
Çok Eskiden 5
Çok Eskiden 6
Çok Eskiden 7
Çok Eskiden 8
Çok Eskiden 9

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Masa [Şiir]
Ruhu Yarattık [Öykü]
Gezegenin Yeni İnsanları [Öykü]
Paralel Boyuttan Gelen Araba [Öykü]
Ölümsüzlüğe Geçen Çoban [Öykü]
Sebeb-i Dost [Öykü]
Antarktika'dan Sıcak Gülümsemeler [Öykü]
Delibaş Cumhuriyeti [Öykü]
Ağaçlara Fısıldayan Adam [Öykü]
Göbeklitepe [Öykü]


Tuna M. Yaşar kimdir?

Voltaire


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2019 | © Tuna M. Yaşar, 2019
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.