..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
"Yumuşak olma ezilirsin, sert olma kırılırsın." -Victor Hugo
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Tarihsel Roman > Tuna M. Yaşar




27 Mart 2019
Çok Eskiden 5  
Ana Tanrıçanın İnsanları

Tuna M. Yaşar


1. “Çok Eskiden” adlı kitabın konusu: Çatalhöyük’ün neolitik çağında yaşayanlarışahıslar ve konuşmaları ve olaylar ile anlatılıyor. İnsanoğlunun yeryüzünde evi icat etmesi tesadüflere bağlı değildi. Abraka araştırmalarının sonucunda killi toprağı buluyor ve deneme yanılma yöntemi ile kili güneşte kurutarak sağlam bir tuğla elde ediyor. Tuğlalarla evini yapınca sorunlar peş peşe geliyor. Bölgede yaşayan diğer bir kabile ile çıkan savaşta Abraka ve mahiyeti üstün geliyor. Abraka ve mahiyeti ruhlarında, akıllıca şeylere açık oldukları için maceralar onları bekliyor. Roman Neolitik çağda Çatalhöyük halkının yaşadıklarını ve olaylarını anlatıyor. 2. “Çok Eskiden” isimli eserim arkeoloji sevenlere ve gençlere hitap ediyor. 3. Bu tarzada hiç basılmış kitap yok.


:DG:

Sabah gürültü ile uyandılar. Kapı hızla çarpılmış içeriye askerler girmişti. Yanında tercüman olan asker "Söyle onlara yiyeceklerini kralımızla görüştükten sonra yiyecekler. Şimdi kralın yanına gidiyoruz. Yeni elbiselerini ver. Üzerlerini değiştirsinler. Dedi. "Tıpkı hayvanlar gibi." Diye de söylendi.

Tercüman sözleri aktardı. Avcılar utanma bilmiyorlardı. Deriden giysilerini çıkardılar. Çırıl çıplak oldular. Pamuktan örülmüş giysilerini üzerlerine geçirmeye başladılar. Nöbetçiler avcıların kayıtsızlığına şaşırdı. "Sanki daha önceleri hep çıplak yaşıyorlardı. Bak şunlara her şeyleri ortada. Bize gösterdikleri ile gurur duyuyorlar gibi." Diye avcılara takıldılar.

Biri "Bunların kıçı pistir şimdi. Irmağa götürüp suya mı soksaydık acaba." Dedi. Ortalığı kahkaha sardı.

Diğeri "Kralımız bekliyor. Şimdi olmaz. Acele etmemiz lazım." Dedi.

Avcılar beş altı askerin kuşatması ile üzerlerinde pamuktan örülmüş giysileri ile hapishaneden çıktılar.

Avcıların kadınları da aynı şeyleri yaşadı. Askerler onlara da pamuktan örülmüş giysiler verdi. Giydiler. Sonra onlarda kralın huzuruna çıkmak için tutuklu kaldıkları yerden çıkıp şehrin, en büyük yapısına doğru yürüdüler.

Kral "Amir sizin ilkel insanlar olmadığınızı söyledi. Sizleri bir müddet köle olarak kullanacağız. Erkekler taş ocağında çalışacak. Kadınlar ve çocuklar ise sarayımda bana hizmet edecekler. Artık gidebilirsiniz."

Amir bu kısa konuşmaya şaştı kaldı. Demek bu avcıları kral benimsemişti. "Kralımız çok akıllı. Kısa zamanda hüküm verdi." Diye içinden geçirdi. Avcılar kralın huzurundan çıktığında onları sarayın mutfağına götürdüler. Onlara orada yiyecek verdiler. Menü kızartılmış tavuk, şarap ve ekmekten oluşuyordu. Menü amir için de zengindi avcı insanlar içinde. Abraka tattığı şaraba hayran kaldı. Tecavat ise durmadan tavuk yiyordu. Elini ne ekmeğe, ne şaraba sürdü.

Amri de acıkmıştı. O da avcı insanların yanına oturup kızarmış tavuktan yemeye başladı. Diğer taraftan söyleniyordu. "Sizin şu şansınıza imreniyorum. Taş ocağında çalışacak işçilersiniz ama kral size ikramda bulunuyor. Siz avcıların şehrimizin insanlarını bakışlarınız ile tılsımladığınıza inanıyorum. Sizden korkulur. Kralımız istemese ben size tavuk değil ot yedirirdim. Ama baştan beri kralımızın gözetimindesiniz." diye söylendi.

Askerler geriden onlara refakat ediyordu. Tavuklarda iştahlarını kabartmıştı. Disiplinsizlik edemezlerdi. Avcıların kızarmış tavuklarına el süremezlerdi. Onların yiyeceği henüz hazır değildi. Bakmakla yetindiler.

Amir "Haydi kalkıyoruz." Dedi. Avcı insanlar karınlarını tıka basa doyurmuştu. Abraka "Marduk tanrımızın bize sunduğu tavuklardan dolayı minnettarız." Dedi.

Yanlarındaki tercüman sözleri hemen çevirdi. Amir "Aferin. Çok çabuk öğreniyorsunuz. Kralımız Marduk Tanrıya bağlılığınıza inanıyorum. Ama bir daha biz sormadan konuşmayın." Dedi. Tercüman çevirdi. Amir ekledi. "İki yıl boyunca taş kıracaksınız. Sonra şehrimizin vatandaşı olmaya hak kazanacaksınız. Şimdi yürüyün."

Avcılar ve askerler odadan çıktı. Saraydan çıkmak için uzun ve geniş bahçeye geçtiler. Abraka karısı Nemengen'i oracıkta gördü. Konuşamazdı. Emir böyleydi. Karı koca birbirine bakmakla yetindi.

Şehrin yazıcıları vardı. Halkın şikayetlerini, evlilik sözleşmelerini, ticari antlaşmalarını yumuşak kilden tablete ellerindeki sert, yontulmuş ağaç çubukları ile yazıyorlardı. İki kişi yazıcıların önünde soruları cevaplıyordu. "Senin ismin nedir. Ve arkadaşına kaç çuval buğday vereceksin?" diye soru geldi.

Adam "Benim adım Hatmara. Arkadaşımdan buğdaylara karşı on fıçı şarap alacağım." Dedi

Yazıcı sözleri bir bir yumuşak kil tabletine yazdı. Sonra diğerine sordu. "Adın nedir ve içi şarap dolu fıçıların vergisini verdin mi?"

Buğday alacak adam "Benim adım İnaka. Vergilerimi Hatmara ile birlikte verdik. Ama benim şaraplar lüks tüketim olduğu için vergisi daha çoktu. Arkadaşım Hatmara ile takas yaptığımızda benden takas vergisini az alın." Diye konuştu.

Yazıcı "Vergi kuralları ne ise ben onu uygularım. Şimdi ikinizin işleri tamamlandı. Artık takas resmileşti. Çıkarken takas ücretini yatırmayı unutmayın." Dedi

Cenbali temizliğini yaparken gözünün ucuyla yazıcıları izliyordu. Yazıcı odası sarayın içindeydi. Şu sıralar onlara kayıt için gelen pek yoktu. Henüz mahsuller tarlalardan tamamen kalkmamıştı. Bir iki hafta içinde işleri yoğunlaşacak ve zorlaşacaktı. Cenbali yaşananları merakla izliyordu. Bir taraftan da elinde ıslak bezle odanın zeminini siliyordu. Oda sarayda ama halkın gelip geçtiği sokağa açılıyordu. Haliyle rüzgarların getirdiği tozlara maruz kalıyor ve odanın günlük temizlenmesi gerekiyordu.

Yazıcılardan biri Cenbali'ye seslendi. "Al bu tabletleri fırının içine koy. Orada bir saat kalınca çıkar." Dedi.

Cenbali'nin yanındaki saraylı nedime sözleri çevirdi. Sonra nedime ile bir tahtadan tepsiye kil tabletlerini koydular. Onları fırına vermek için odadan çıktılar.

Nedime "Dilimizi çok çabuk öğreniyorsun. Bu senin menfaatine. Çünkü sarayda bir sürü düşmanın olacak. Onlarla mücadele etmek için bu tabletteki yazıları okumayı da öğrenmelisin."

Cenbali "Bana biraz yazılardan bahsetsene. Yazılarla nasıl konuşuyorsunuz?"

Nedime "Tabletteki her ayrı şekil insanın ağzından çıkan bir kelimeyi temsil eder. Mesela tablette bir kuş şekli çizersin. Yanına da ok şekli çizersen ikisi birlikte kuş avlamak anlamına gelir. Tabi ki yazılarımızın şekilleri ne tam kuşa benzer ne oka. Biz şekiller kolay yazılsın diye biraz değiştirdik. Şimdilik sana bu anlattıklarım yeter. Yavaş yavaş öğreneceksin. Ve yazı yazmayı ve yazı okumayı öğrenince sarayda statün yükselecek. Düşmanların ile daha iyi mücadele edeceksin."

Cenbali nedimeyi şimdi daha çok seviyordu. Nedime ona az önce şekillerin konuşabileceğini ispat etmişti. "Neden daha önce aklıma gelmedi?" diye düşündü. Şimdi daha akıllıca şeyler düşünebilirdi. Mesela Çatalhöyük'te barınaklarını terk etmeden önce duvarlarına hayvan ve insan şekilleri çizmişlerdi. O şekiller 'Burada biz hayvanları avlayarak yaşıyoruz.' Anlamına geliyordu. Ve o şekilleri Tecavat çizmişti. Bunu biliyordu. Duvarlara daha anlamlı şeyler çizselerdi mesela kendi ismi olan Cenbali'yi bir şekle dönüştürse "Burada Cenbali yaşıyor." Anlamına gelecekti. Cenbali yeni buluşu ile içi kıpır kıpır etti.

Nemengen sarayın mutfağında Kankura, Yaçan ve Matap ile hizmet ediyordu. Askerlerin yiyeceği saray mutfağında hazırlanıyordu. Dolayısı ile işleri zordu. Onca savaşçının karnını doyurmak zahmet işiydi.

Bir emir gelmişti. Bol miktarda et pişecek, bol miktarda ekmek yapılacaktı. Bu yoğun tempoyu karşılamak için mutfağa, sarayın harem kadınları ve kızları da girdi. Olay çabuk öğrenilmişti. Askerler bir sefere çıkacaktı. Ve erzakları hazırlanıyordu. Ur şehrinin kralı Mısırlılara savaş açmıştı. Söylenenlere göre savaş Antakya'nın Issos denen düzlüklerinde olacaktı.

Avcı kadınlar bir aydır saraydaydı. Bir çok şeyi öğrenmişlerdi. Abraka'nın bir talimatı ile tehlike arz edecek bir durum için Ur şehrinden kolay kaçmanın yollarını da öğrenmişlerdi.

Mutfakta çalışırken şimdilik zorluk çekmiyorlardı. Nemengen kurban edilen geyiklerin etini parçalıyor. Kankura ve Yaçan etleri ateşte kızdırıp bir kenara istif ediyordu. Matap ise mutlu bir şekilde bir oyana bir buyana koşturup duruyordu. Mutfağa gelen sarayın diğer kadınları is havanda dövülmüş buğdaylara su karıştırıp yoğuruyorlar ve onları ateşte ekmek haline getiriyorlardı. Pişen ekmekler hemen sarayın önündeki atların çekeceği arabaya konuyordu.

Savaşa taş ocağında çalışan işçilerde dahil edilmişti. Kralın emri ile onlara birer mızrak ve kalkan verilmişti. Abraka planını düşünüyordu. Acaba bu savaşa katılmadan nasıl kaçarım diye onun planını yapıyordu. Taş ocağında çalışmak çok zordu. Ve köleydi. Abraka'nın ilk işareti ile diğer avcılar planı devreye sokup kaçacaklardı. Ve Ur şehrini terk edip geri Çatalhöyük'e kentlerine dönmeyi istiyorlardı.

Abraka mızrak kullanmayı biliyordu. Daha önce düşmanları ile iki defa savaşmıştı. Avcıydı o. Eğer kaçamaz da savaşırsa askerlerden daha iyi savaşabileceğini düşünüyor ve savaşta ölmeden kaçabileceğine inanıyordu.

Kendilerine verilen talimata göre ileri ve yan kollarda savaşacaklardı. Şehrin askerleri ise hücum kıtasında görevliydi. Toplanan askerler sayıldı.

Amir kralın önünde eğilerek "Haşmet maabımız askerlerimiz savaşa hazırlar. Şu an üç yüz kişiyiz. Ama tabanızdaki şehirlerle sayımız otuz bini bulacak. Az önce ulağımız geldi. Tabanız şehirler savaşa hazır. Bizim onlara intikalimiz bekleniyor." Diye konuştu.

Kral mağrur ve başı dik bir şekilde "Ey askerlerim öleceğiz diye üzülmeyin. Ben size öldüğünüzde de krallık yapacağım. Ama öldürdüğünüz her bir düşman askeri ile tanrıların katına çıkacaksınız. Tanrımız Marduk şimdiden ölüler dünyasından ölümsüzler dünyasına geçmeniz için sizi savaş alanında bekliyor. Bundan sonra ne acıkın ne susayın. Sizler savaşta ekmek yiyeceksiniz su içeceksiniz. Sizin ölümsüzlüğünüz bu savaş ile gelecek."

Askerler hep bir ağızdan savaş naraları attı. "Kralımız yaşasın. Zafer bizim. Bizler ölümsüzüz." Diye bağırdılar.

Tecavat babasının planına sadık kalıp gizlice ordudan kaçmayı ve kaçacak olan avcı kadınların peşine düşüp onları bulmayı düşünüyordu. Ama eline henüz öyle bir fırsat gelmedi. Planı akşam olunca uygulayacaktı. Babası da akşamı bekliyordu.

Askerlerin amiri işçi savaşçıların önüne geldi. Onları küçümser gibi süzdü. Onlara övücü hiçbir söz söylemedi. Belki de statülerini unutur isyana kalkışırlar diye böyle yapıyordu. Tecavat baştan beri ayrıcalığı yadırgamıştı. İşçilere mızrak ve kalkan verilmiş askerlere ise kılıç ve kalkan verilmişti. Ur şehrinden hiç hazzetmiyordu. Onların niyetini biliyordu. Burada kalmaya devam ederlerse hep köle olacaklardı. Belki bir daha bu savaş gibi kaçmak için en uygun fırsatı da bulamayacaklardı. O yüzde sinsi planlar yapıyordu.

Amir sonunda işçi savaşçılara konuşmaya karar verdi. "Sizler bizim askerlerimizi kollayan öncü ve yan kol savaşçılarımızsınız. Sizleri şehrimize yeni gelen avcı ve toplayıcıların lideri Anraka'nın emrine veriyorum. İnanıyorum ki onlar usta bir savaşçı ve sezgileri ile tanrılarımızdan yardım çağıracak güçteler."

İşçi savaşçılar "Yaşasın kralımız. Yaşasın Marduk. Yaşasın ölümsüzler." Diye hep bir ağızdan nara attılar. En çok coşanlardan biri de Tecavat'tı. Çünkü kaçış planını hissettirmemeye çalışıyordu. Ama babası için kaçış planı daha da kolaylaşmıştı. Lider olduktan sonra bir emirle planını devreye sokabilirdi. Tecavat babasının lider seçilişine sevindi için için.

İşçilerin önüne bu sefer kral geldi. "Bu işçi savaşçıların neden kılıçları yok?" diye konuştu.

Amir "Efendimiz daha önce de size arz ettim. İşçilerin savaştaki pozisyonu hafif olacak. Bu ağır kılıçlarla savaş anında zor sevk yapacakları için onlara mızrakları tercih etti. İsstersneiz hmen ellerine birer kılıç verebilirim."

Kral "Özellikle bu avcı ve toplayıcı insanlara ver. Onlar hayatlarında hiç kılıçlarla karşılaşmamışlardır. Bu sayede onlar bu yeni silahları hemen benimseyecekler. O benimseme ilk yaşandığı için kılıçlarla manevraları yıkıcı ve yok edici olacak."

Amir hemen yanındaki askere talimat verdi. Az sonra kılıçlar geldi. Kılıçlar yalnız avcı insanlara verildi. Tecavat çok sevinçliydi. Kaçarken bununda yanında olması her şeye değerdi. Kılıcı hayran hayran kontrol etti. Abraka ise kralın bu lütfuna kayıtsız kalmadı.

Durduğu sıradan çıkıp kralın önünde eğildi. "Kralımız efendimiz, sizi savaşta mahcup etmeyeceğim. Kılıcım düşman kanı ile yıkanmadıkça ölmeyeceğim." Dedi. Reverans yapıp geri geri çekildi.

Abrakanın kaçışı pek kolay olmuştu. Akşamüzeri bir ormanlıkta asker istirahata çekilmişti. Ve planı devreye soktu. Mahiyeti olan on beş avcıyı gizlice kuytu bir yere çekti. Son kez arkalarına bakıp ormanın içinde kayboldular.

Abraka için için seviniyordu. Ama gevşekte değildi. Peşlerinde olabilirlerdi. Kadınlara verdikleri bir talimatta onların kendilerini şehre yakın olan Fırat ırmağının kenarında beklemelerini söylemişti. Gayet görünmeyecek şekilde ormanın içinde gizlenmelerini söylemişti. Abraka üstüne bindikleri atlar ile ırmağın kenarına vardılar. İşaret olarak "Hulu hulu bagu." Diye seslendiler. Kadınlardan biri "Buradayız." Diye ağaçların tepesinden inmeye başladılar.

Atları yanlarında götüremezlerdi. Yeterli atları yoktu. Hem atlar yere insanlardan daha çok iz bırakıyordu. Atları saldılar. Avcı kafile Fırat ırmağının kenarını hızla terk etti.

Abraka ve Akilan konuşuyordu. "Söyle bana Abraka o devasa barınaklardan nasıl yapacaksın. Onlardan yapmak için akıllıca şeylerin olacak. Üstelik Çatalhöyük'te taşı zor buluruz. O taşları bulduk diyelim. Onları nasıl keseceksin. Biz sadece Ur şehrinin kalabalığı gibi kalabalık olur ve evlerimizi çoğaltabiliriz."

Abraka Akilan'a hak veriyordu. Abraka sadece kesilmiş taşlardan nasıl ev yapılır onu sorgulamıştı. "En yakın zamanda kalabalıklaşmalıyız. Buraya Ur şehrinin ordularının da geleceğini de zannetmiyorum. Biz kırk kişilik bir topluluğuz. Bu kadar az insan için bir harekat yapmaları onlar için külfet olur. Dedi devam etti. Ben taş ocağında taşların demir bıçaklarla ne zorluklarla kesildiğini gayet iyi biliyordum. Taş kesme bir ustalık işi. İyi ki taş kesme işinde çalışmadım. Ama onları her gün izledim ve inceledim. En ufak ayrıntıları gözümden kaçırmadım. Diyorum ki madem buralarda taş yok, kil çamurundan daha büyük tuğlalar yapıp onlardan devasa evler yapalım."

Akilan "Büyük evler yapmak bizim harcımız değil. O evler için illaki taşlar gerekli. Kil tuğlalar ise öyle büyük yapılara dayanmaz. Üst üste durunca ezilirler. Bizim Ur şehrinden öğrendiğimiz tek akıllıca şey kalabalık avcılar olmamızın gerekliliği. Bunun için Ankara'ya, Sivas'a ve Eskişehir'e bir ulak gönderip oralarda, ormanda yaşayan bizim gibi akıllı insanları buraya çağırmalıyız. Onlar buraya gelip kil toprağının, çok olduğunu görünce kararlarını hemen verirler. Burada yaşamaya ikna olurlar."

Abraka "Biz buradan av bulamadığımız için göç ettik. Ama av hayvanları daha da çoğalmışlar. Ormanın yanmış ağaçları güneşin zemine daha çok gelmesini sağlamış. Gördüğümüz gibi her yer bolluk ve bereketle ot ve sebze kaynıyor. Tabi ki bunları seven geyikler buranın müptelası olmuşlar. Demem o ki buraya gelecek yeni avcılar burayı hemen benimseyecekler. Ve insanlar ile yaşarken bazı kuralların olması gerekiyor. Onca insanın avlanması geyikleri hem ürkütür hem azaltır. Ben Ur şehrinde kil tabletlere yazılan kuralları duydum. O kurallarda neler varmış neler. Kimse hırsızlık edemeyecek, evli insanlar statüsü olsun, vergi kuralları olsun, bütün icat edilmiş kurallar var orada. Benim aklıma vergi kuralları takıldı. Eğer buraya yeni insanlar gelir ve hep birlikte yaşarsak, avladığımız geyiklerden bir kısmının kışın, yemek için vergi adına bir yerde saklanması güzel olacak. Diğer bir dikkatimi çeken şey, Ur şehrinde zina etmek büyük suç. Cezasını onlar ölüm olarak veriyorlar. Biz de ileride çoğalacağımız için onlar gibi kural getirmeliyiz. Biz zina edeni öldürmeyip kentten kovmakla yetinmeliyiz. Bu ceza oldukça çavdırıcı. Yalnız kalan avcı tek başına kentteki gibi lüks yaşayamayacağı için hemen zina etmekten vaz geçecektir. Ne dersin bulduğum akıllıca kurallar işe yarar mı?"

Akilan "Ben de bir kural buldum. Kavga eden her kent sakini mahkemenin önüne çıkarılmalı. Mahkemede bütün suçlar konuşulmalı ve karara bağlanmalı. Yargıçlarda kentin yaşlı insanlarında oluşmalı. Ben de Ur şehrinde bunları gördüm."

Abraka bu buluşa ikircikli yaklaştı. "Biz biraz daha Ur şehrinde kalsaydık Çatalhöyük'e dönmekten vazgeçerdik. Dedi devam etti. Baksana Ur şehri bizi yavaş yavaş burada bile ele geçiriyor. Ama biz avcı insanlar hep akıllıca şeyler yaparız. Biz Ur şehrinde ki bilgi denen şeyi öğrendik. Eğer onlar gibi lüks yaşamak istiyorsak ve onlar gibi avcı olmamayı becerebilirsek, burada mutlu bir medeniyet inşa edebiliriz. Bizler hep avcılığımızı öne çıkarıyoruz. Bu ise bizi avlanmış geyiklerin mesafesine çekiyor. Onlar ot yemekten başka bir şey bilmiyor. Biz avcılığa devam edersek geyikler gibi aklımız otlardan öteye geçmez. Ben karar verdim Bundan sonra geyik eti yerine inek eti yiyeceğim. İnekler uysal olduğu için onlar avlanmıyor. İnekler sadece yakalanıyor. Ve biz inekleri ahırımızda bizimle beraber yaşatıyoruz. Ve bizden onlara akıllıca şeyler geçiyor. Ve biz inekleri yiyince bize vahşilik değil akıllıca şeyler geçmiş oluyor."

İki kardeş gecenin geç saatlerine kadar konuştu durdu. Bir ara evlerin arasına önce bir sırtlan sürüsü dadandı. Sonra bir aslan sürüsü geldi. Aslanlar Abraka'nın evinin çevresinden ayrılmadılar. Abraka onları uzun seyretti. "Bu aslanlar geçen yaz yine buralardaydı. Onları yüzlerindeki çizgilerden tanıdım. Bizlerden aslanlara akıllıca şeyler geçmiş olmalı ki buraya yine geldiler. Şimdi bizden et dileniyorlar. Dedi. Ekledi. Ben içeriye geçip bir parça geyik budu getireyim."

Akilan aslanlara "Hoyt hoyt diye birkaç defa bağırdı. Abraka çıktı geldi. Geyik budunu aslanlara attı. O an aslan sürüsü buda saldırdı. Budu birbirilerine vermemek için aralarında savaş çıktı.

Abraka "Görüyorsun. Eğer biz avcılığa devam edersek sonumuz bunlar gibi olur. Birbirimize hırlamaktan kurtulamayız." Diye söylendi.

Damdaki seslere Tecavat uyanmış dama çıkmıştı. Babsı ve amcasını aslanlarla uğraşırken buldu. O da aslanları seyre koyuldu. Aslanlar kısa zamanda geyik budunu yalayıp yuttu. Bir süre daha beklediler. Ve oradan ayrılıp uzaklaştılar.

Abraka "Oğlum biz amcan ile konuştuk. Burada büyük bir kent kuracağız. Bunun için sen, Tuluşka Mitu ve Sabet bize dost olan avcı kabileleri buraya çağıracaksınız. Ne dersin oralara gidebilir misiniz?"

Tecavat "Baba sen onu bize bırak. Biz gençler her işin üstesinden gelecek yaştayız. Bu bizim için eğlence olur. Biz gençler o işi sorunsuz yerine getiririz. Dedi. Ekledi Peki ne zaman yola çıkacağız. Ve onlara ne söyleyeceğiz?"

Abraka "Yola yarın çıkacaksınız. Onlara sadece 'Bizim yaşadığımız yerde kil toprakları var. Kabilemiz kilden ev yaptı. Yağmurda erimiyor. Hiçbir canavar evimize giremiyor. Evimize damdan girip çıkıyoruz.' Deyin. Başka da bir şey demeyin. Bu onların akıllarını çalıştıracak. Hemen buraya gelmek isteyecekler. Çünkü onlar orman ağaçlarında geceliyorlar."

Tecavat "Yanımıza demir bıçaklardan da götürelim. Bakarsınız 'Bunu nasıl yaptınız' diye sorarlar. Daha da meraklı olurlar. Böylelikle buraya gelmeye can atarlar."

Abraka Tecavat'ın önerisini yerinde buldu. "Yalnız bıçaklarınızı onlara vermeyin. Bu onları gelmeleri için daha da kamçılar. Gideceğiniz mesafeler oldukça uzak. O yüzden yanınıza ok ve mızrak alın. Avlanırsınız aç kalmazsınız." Dedi.

Tecavat "Hepimiz başka bir yere mi gideceğiz?" deyince Abraka biraz düşündü.

"Ne dersin Akilan tanıdıklarımızın hepsini çağırmayalım. Hızlı kentleşme bana biraz uğursuzluk gibi geliyor. Bence sadece Ankara'dakileri çağıralım. Bir düzen oluşunca gelen yenii kafile fazla düşünmeyecektir. Ve bir kargaşa da çıkmayıp o düzenin kurallarına rahatlıkla inanarak uyum sağlayacaktır." Dedi.

Akilan "Bu konuda iyi düşünmüşsün. Kararın yerindedir. Yarın gençlerin hepsi Ankara'ya gitsin. Beraber olurlarsa bizim büyük kent oluşturma ciddiyetimiz daha iyi anlaşılır. Dedi. Devam etti. Yalnız onlara bir hediye götürmeliler. O hediye Tecavat'ın dediği şekilde bıçaklar olursa ve bıçakları onlara verirsek içlerinde bize karşı dostluk oluşacaktır. Senin onlara bıçak vermeme fikrin kaba kaçar onları üzer."

Abraka "Bak bunu düşünemedim. Ne güzel şu konuşma denen şey. Birbirimizden akıllıca şeyler öğreniyoruz."

Akilan "Ben buna akıllıca şeyler değil 'Bilgi' demek istiyorum. Artık bir avcı ağzıyla değil bir şehir ağzıyla konuşmaya alışalım. Ne kadar şehirli olursak bizim için o kadar iyi olacak. Yeni şeyleri korkmadan benimsemeliyiz. Yani hatayı bildiğimizde hata yapmaya devam edelim. Bir iki hatadan sonra doğrusunu yapacağızdır. Yeni şeylerin mahiyetini bilmediğimiz için onu benimseyemiyoruz. Ve o bize hep hata olarak görünür. O hata ya zordur ya kolay. İşte hata kolaylaşacak ve biz onu kullanarak şehirleşeceğiz."

Abraka kardeşini onaylıyordu. Onun bu düşüncesine hayran kaldı. "Bence hataya da bilgi diyelim. Tıpkı akıllıca şeylere az önce bilgi dediğin gibi. Bilginin uygulanmasına ise 'Denemek' diyelim. Bu ismi şimdi uydurdum. Dedi. Devam etti. Denemek denemek. Kulağa ne hoş geliyor."

Akilan "Yeni şeylere isim koyarken kolay anlaşılabilir olmalı. Şimdi senin 'Denemek' te olduğu gibi. Mesela sen ev yapmayı denemen gibi. Önce çamurdan bir ev yaptın. Yağmurda yıkıldı. Ama kil topraklarla karşılaşınca yine ev yapmayı denedin. Ve evin yağmurda sapasağlam durdu. Bak deneme ismini ne güzel kullanıyorum. İsim kolay olduğu için çok kolay benimseyip konuşmalarımda çekinmeden kullandım."

Dama Nemengen çıkmıştı. "Neler konuşuyorsunuz böyle. Neler planlıyorsunuz. Demin denemek diye bir şey söylediniz. Nedir o?" diye sordu.

Abraka "Konuşarak birbirimizden yeni şeyler öğreniyoruz. Denemek ismini yeni buldum. Akilan'la bunu konuşuyorduk. Yani anlayacağın akıllıca şeylere ulaşmanın adıdır denmek. Hata yapa yapa doğrusunu bulmaya denir. Anladın mı?"

Nemengen "Böyle boş şeyler konuşmak zaten siz erkeklerin işi. Sizi yalnız bırakayım. Ne haliniz varsa görün." Dedi. Damdan içeri girdi. Abraka karısının neden uyandığını biliyordu. Hep bu geç vakitlerde kalkar ormanın içine tuvalete giderdi.

Akilan birden "Artık geç oldu. Kalkalım" dedi. Abraka ısrarcı olmadı Ona uydu. Akilan vedalaşıp damdan indi. Sonra kendi evinin damına çıktı. Gözden kayboldu.

Nemengen "Sizin kalkacağınız yoktu. Bende biraz çıtlattım." Dedi. "Çekil ben çok daraldım." diyerek hızla dama çıktı. Oradan aşağıya indi. Ormanın içine daldı.

Abraka'nın aklına yeni bir fikir geldi. Geceleri böyle ormanın içine tuvalete çıkmak tehlikeli oluyordu.. Evlerinde kenarına yapılmazdı. Tuvalet için bir barınak yapmalıydı. İçine bir çukur kazmalı ve üzerine dalların birleştirildiği ayakların basacağı yer yapmalıydı. Kendine inanamadı. İşte yeni bir şey daha bulmuştu. Üstelik bu tuvalet şekli Ur şehrinde yoktu. Oradaki insanlar tuvaletini sokak başlarına yapardı. Ve sokakları hep pis kokardı.

Müthiş buluşunu az sonra gelen karısına açtı. "İşte benim akıllı kocam. Bak biz kadınlara. Sizlerle yaşayarak size ne akıllıca şeyler ilham ediyoruz. Aferin sana. Bu tuvalet şeklini iyi bulmuşsun."

Abraka "Galiba heyecandan ben bu gece uyuyamayacağım. Yarın ilk işim kil tuğlalardan bir tuvalet inşa etmek olacak."

Abraka karısı ile yere kıvrılıp yattı. Ama dediği gibi heyecandan uzun süre uyuyamadı. "Birde kıçımızı taşlara silmenin yerine su ile yıkasak." Diye düşündü. Ona da çare buldu. Ağaç kütüğünün içini oyar içine su doldururdu. Böylelikle bu işte halloldu. "Peki kıçımızı elimizle yıkayacağız. Elimizi nasıl temizleyeceğiz?" diye düşündü. Ur şehri kralının 'sabun' dedikleri bir maddeyi kullandığını duymuştu. Sabun su ile temasa geçince köpürüyordu. Köpükle el yıkanınca el mis gibi temiz oluyordu. Kralın sabun denen şeyi halkından sır gibi sakladığını da biliyordu. Çünkü en iyi temizlik krallara özgü bir statüydü. Kral bunu halkıyla paylaşamazdı.

Abraka sabah erken vakitlerde kalkmış tuvalet yapımı için çalışmaya başlamıştı. Kararını verdiği anda şevkle işe başlaması hızla ilerlemesini sağlamıştı. Öğlene doğru kentin gençleri de yardım etti. Tecavat, Tuluşka ve Menda kil çamurunu yoğuruyor, Mitu ve Sabet kalıplara çamur dolduruyor, Abraka ise onları güneşe koyup kalıptan çıkarıyordu.

Sattama'nın kızı Higum, Matap ile bir kenara oturmuş çalışanları seyrediyordu. Yanlarına arkadaşları Hublada'nın kızı Kiluk ve Abraka'nın kızı Turave geldi.

Turave "Kızlar ip atlama oynayalım mı?" diye sordu.

Matap "Biz oyun oynarken onlar çalışacak mı. Bence gidip onlara yardım edelim."

Turave "Biz ne yapabiliriz ki?"

Matap "İsterseniz onlara yiyecek hazırlayalım. "

Higum öne atıldı. Aklıma güzel bir yiyecek geldi. Kırık buğday, domates, soğan ve bir iki yeşillikle batırık yapalım."

Kızlar kararını vermişti. Hemen Turave'nin peşinden evlerinin damına çıktılar.

Tuvalet yapımı için kil dökme işinin sonlarına gelinmişti. Abraka "Tecavat oğlum, beni iyi dinleyin. İşin zor kısmı bitti. Gerisini ben yarın hallederim. Şimdi siz yol hazırlıklarına başlayın. Biliyorsunuz Ankara'ya gidip oradan tanıdık kabileleri çağırmaya gideceksiniz. Yola çıkmadan önce Ur şehrinin kıyafetlerini çıkartın. Onlar hem değerli hem gideceğiniz yerde elinizden alabilirler. Şimdi gidin karnınızı iyice doyurun. Sonra yola çıkın."

Gençler ellerine bulaşan çamurları temizlemek için hemen ileri deki ırmağa yöneldiler. Ellerini yıkayıp geri döndüler.

Damda Turave göründü. Gençlere doğru bağırdı. "Hey gençler biz batırık yaptık. Gelin yiyin."

Gençler dama çıktılar. Damın üzerinde oturup beklediler. İçeriden Tecavt'ın karısı Kalet elinde tahta tepsi içinde batırık yiyeceği ile çıktı. Gençlerin ortasına koydu.

Tecavat "Bunu ne zaman yaptınız Size akıl sır erdirilmiyor. Biz et gelecek ekmek gelecek zannediyorduk."

Kalet "Bundan tadınca parmaklarınızı yiyeceksiniz. Bunu ben annemden Nemengen'den öğrendim. O da geçen yaz düşünmüş taşınmış bu tarifi bulmuş. Şimdi biraz bekleyeceksiniz. Size ayran da getireceğim."

Gençler merak içinde 'Şu Abraka amcalarının evinden ne harika şeyler çıkıyor?' diye geçirdiler. Tecavat tepsinin içinden bir lokma batırık aldı yedi. Güzel bulmuş olmalı ki yine aldı. Arkadaşlarına "Başlayın." Dedi.

Gençler batırığa yumuldu. O an Kalet elinde çömlek bir tas ın içinde ayranla çıka geldi. Söylendi. "Ayranla içseydiniz. Batırıkla daha güzel giderdi." Sonra ayranı yanlarına bırakıp tekrar içeri geçti.

Abraka da acıkmıştı. Elini gidip ırmakta yıkadı. Biraz düşündü. "Öyle bir şey yapmalıyım ki bu ırmak boşuna akmasın. Suları bir yere toplayıp yanımızdayken istediğimiz an kullanabilelim." Diye içinden geçirdi. Geri döndü.

Gençler hala batırık yiyordu. Abraka dama çıktı. "Afiyet şeker olsun. Yediğiniz şey nasıl tatlı mı?" dedi.

Tuluşka batırıktan bir parça alıp verdi. Abraka ağzına aldı. Yedi. "Bu sefer güzel olmuş." Dedi. Devam etti. Bunun içinde nefis bir acılık var. Ne var içinde?"

Kalet o an gençlere eşlik ediyordu. Oturmuş konuşan babası Abraka'ya bakıyordu. Cevap verdi. "Senin sevmediğin soğanı da deneyelim dedik. Bunu annem Nemengen istedi."

Abraka "Bundan sonra et olsun sebze olsun yiyeceklerde hep soğan kullanın." Dedi.

Gençler tıka basa doymuştu. Yolculuğa hazırlık için evlerine dağıldılar. Az sonra başlarına geçirdikleri torbalar ellerinde, mızrak ve oklarla hazır hale geldiler.

Tecavat "Baba biz gidiyoruz. Haydi hoşçakalın." Dedi.

Abraka "Gece az dinlenmeye kalkmayın. Uykunuzu iyi alın. O zaman daha iyi düşünür canavarlardan daha kolay kurtulursunuz."

Tecavat "Tamam." Deyince gençler yürüyüşe geçti.

Bir saattir yoldalardı. Yanmış ormanları çıkmışlar yemyeşil ormanlara girmişlerdi. Tecavat heyecanlıydı. İlk defa babalarının emirlerinden uzakta kendi, kararlarınca hareket edebilecekleri bir yolculuk yapmaları ona bir sahiplenme duygusu yaşattı. Babasının yeri boşalmıştı. O uzaklardaydı. Ama onun yerinin dolması hayalende olsa, ona sığınma ihtiyacı içindeydi. "Bu böyle olmaz. Öyle şeyler düşünmemeliyim. Şu an babamın yerine ben varım. Kontrol benim elimde. Ben babamdan daha iyiyim." Diye kendisine cesaret verdi. Artık yalnızlık duygusu yaşamamalıydı.

Tecavat başka bir hayale geçti. Bu hayal açlık hayaliydi. Hiçbir şeye benzemezdi. Şu an karnı zil çalıyordu. Neredeyse akşam olmak üzereydi. Torbalarında ki yiyeceklerden yemeyeceklerdi. Gerekirse onlara Ankara'ya kadar el sürmeyeceklerdi. Bunun yerine avlanacaklardı.

O an bir geyik sürüsü gördüler. Pozisyon aldılar. Tecavat yanındakilere tek bir geyik işaret etti. Hepsi aynı anda o geyiğe oklarını saldı. Diğer geyikler kaçıştı. Vurulan geyik bir iki ayakta yalpaladı. Sonra yere yığıldı.

Ateş yakmışlardı. Etrafına dizilmişlerdi. Et kızartıyorlardı. Tevacat "Et kokusunu canavarlar her an hissedebilir. Bir an önce karnımızı doyuralım. Dedi ekledi. Tuluşka ve Mitu siz ikiniz şu geyiğin etini kemiğinden acele ile ayırın. Aslanlar gelmeden işimizi bitirelim."

Tuluşka ve Mitu ellerindeki demir bıçaklarla geyikten et kesip torbalarına koyuyordu. Torbaları biraz ağırlaşınca Tuluşka "Bu etler ağırlık yapmaya başladı. Canavarlardan kaçmamız zorlaşacak. Fazla et almayalım." Diye öneride bulundu.

Tecavat "Doğru söylüyorsun. O etler bize yeter. Bırakın."

Bir kükreme duydular. Önce etraflarına korkuyla baktılar. Yaklaşmakta olan aslanları görünce Tecavat Menda ve Sabat hızla yerinden kalkıp diğerleri ile koşmaya başladılar.

Tuluşka "Peşimize düşerlerse yandık. Umarım bizi görmemişlerdir." Dedi.

Tecavat "Endişe etmenize gerek yok. Geride bıraktığımız geyik onları orada tutar. Aslanlar bizi hissetseler bile başlarını geyikten kaldıramazlar. Onların plan yeteneği yok. Onlar ancak av için plan yaparlar. Zaten oldukça uzaklaştık."

Yüksek bir ağaç buldular. Onun üzerine tırmandılar. Geceyi burada geçireceklerdi. Karınları toktu. Az önce yürürlerken etlerini yemişlerdi.

Tuluşka "Mitu seninle bir şey konuşacağım. Ama kızmaca darılmaca yok. Ben senin kzı kardeşin Matap'a aşığım."

Mitu "Bunu bende biliyorum. Ara sıra bizim evin dibinde 'Matap Matap' diye söylendiğini duymuştum. Öyle kendi kendine ne yapıyordun?"

Tuluşka "Demek duydun. Ben Matap diyerek onun düşüncesine girmeye çalışıyordum. Diyeceksin ki o seni görmüyor ve duymuyor. Babam Sattama söylemişti. Ağızdan çıkan sözcük hiç kaybolmuyormuş. O bir yere gizleniyormuş. Zamanı gelince de ortaya çıkıyormuş. Yani bir gün Matap benim oturduğum yere gelir ve benim sözlerimi duyarsa bana aşık olur demiştim."

Araya Tecavat girdi. "Bu yeni şeyi bize niye söylemedin. Bak senin sayende yeni bir şey keşfettik. Demek o bizim görmediğimiz yalnızca düşündüğümüz ve duyduğumuz sözler hiç kaybolmuyor. Eyvah ki eyvah. Ben yalnızken ne şeyler söylemedim. Eyvah ki eyvah." Dedi.

Mitu meraklandı. "Biz kız değiliz. O sözleri biz duyamayız. Söyle bize yalnız başınayken ne konuştun. Sen bize söylemesen nasıl duyacağız. Kızlarda bize söylemeyeceğine göre anlatmak sana düşüyor. O yere bırakılan sözler nelerdir. Anlat bakalım."

Tecavat "Söylenmez ayıptır." Deyince Mitu ısrar etmedi.

"Bundan sonra bunu öğrendiğimize göre yalnızken konuşmalarımıza dikkat edeceğiz. Ben diyorum ki cansız şeyler bizden daha akıllı. Taş olsun toprak olsun. Onlar hareket edemedikleri için vakitlerini hep düşünerek geçirirler. Ve o taşlar ve topraklar düşüncede çok ileri gitmiş şeyler. Belki sözlerimizi saklayabilecek bir yöntem bulmuşlardır. Yani taşlar, topraklar da bizim gibi yaşayan şeyler. Ama biz onları fark edemiyoruz."

Tecavat "Bende babamdan bir şey duymuştum. Yolculuk yaparken insan hayallere dalarsa gideceği yere göz açıp kapama gibi çabucak varırmış. Bence bu taşların ve toprakların bize sunduğu şey hayaller. Onların düşüncelerini biz kapıp hayal olarak yaşıyoruz. Böylelikle onların gizli şeyleri bize geçiyor. Bizi bilmediğimiz şekilde çabucak gideceğimiz yere ulaştırıyor. Bu anlattığım şeyde taşların toprakların da bizim gibi yaşadığının kanıtını doğruluyor."

Gençler gizemli şeyleri konuşmaktan oldukça keyif alıyordu. Yine Tecavat devam etti. "Daha bizim bilmediğimiz ne şeyler var. Mesela biz yürürken yürümelerimizi biriktirecek bir şey olsa ve onları, bir dahaki seferde kullanabilsek. O zaman, yürümelerimizin üzerine oturup biz yorulmadan istediğimiz yere gidebilirdik."

Tuluşka "Çok güzel bir şey düşündün. Yürümeyi yalnız biz hareket ederken görebiliyoruz. Bence o da taşlar ve topraklar gibi yaşayan bir şey. Eğer yürüme ile konuşabilseydik ben ona 'Git bana meyve getir' derdim. O da gidip bana meyve getirirdi." Gençler bu söze gülüştü.

Bir süre daha konuştular. Kurt ulumaları duyuluyordu. Bir yerlerden baykuş sesleri geliyordu. Gençlere ölümsüzlüğü fısıldar gibiydiler. Zaten gençlerde böyle şeyler konuşuyordu. Bu normaldi. Ormanın derinliklerinden gelen bu sesler Tecavat'a ilham verdi.

Tecavat konuşmaya başladı. "Biz uyurken tıpkı ölülere benziyoruz. Biz uyurken ne olduğumuzun hiç farkında değiliz. Uyurken biz nereye gidiyoruz bilmiyoruz. Ama eminim ki iyi bir yere gidiyoruz. Çünkü uyandığımızda neşeli oluyoruz."

Tuluşka "Bende akıllıca bir şey söyleyeyim. Biz doğmadan hatta anne ve babamız evlenmeden önce neredeydik. Bu soru beni oldukça meşgul ediyor."

Tecavat "Biz annemizden doğduğumuza göre ya annemizin veya babamızın tepesinden bakıyorduk. Ama çok uzaklardan geldiysek bizi anne ve babamızın yanına kim taşıdı. Ve taşınırken o geçtiğimiz yerlere ne deniyor. Bütün bunlar gizemli ve ürkütücü. Çünkü bizi doğacağımız yere taşıyan kişi ormanların içinden geçmiştir. Biliyorsunuz ormanların içinde bir sürü canavar var. Bizi taşıyan canavarlardan hiç mi korkmamış. Dedi ekledi. Şuna inanıyorum ki bizi taşıyan kişiye bizi, nereden taşımaya başladığını sorarsak o yerin, bizim mezarlığımız olduğu aklıma gelir. Yani biz doğmadan önce çok yaşlıydı. O yaşlının vücudundan çıkıp yeniden doğmaya buraya geldik."

Tuluşka "Gelin buna bir isim bulalım." Dedi. Gençler düşünmeye başladı. Kimi 'ölüler dünyası' dedi, kimi mezarlığın dünyası' dedi. Tuluşka ise 'tepeden bakanların dünyası' dedi. Bir türlü benimseyebilecekleri bir isim bulamadılar.

Tecavat "Bizim öldüğümüz yer ile doğacağımız yer arasındaki ara bölgeye de isim bulmamız gerekiyor. Böyle gidersek karma karışık düşüncelere dalacağız. Bulduğumuz şeyleri de kaybedeceğiz. Fark ettiyseniz biz tanrıların bilgisini konuşmaya başladık. Eğer biraz daha konuşursak öldükten sonra nereye gideceğiz onu öğreniriz. Ben doğmayı seviyorum. Ölmeyi hiç sevmiyorum. Bu zor meselelere en iyi ismi büyüklerimiz bulur. Onlara başvurmadan bunların içinden çıkamayız. Artık uyuyalım. Benden size iyi geceler." Deyip olduğu yere kıvrıldı.

Diğerleri ise konuşmaya devam etti. Yeni mevzu taşların üzerine çizilen şekillerdi.

Tuluşka "Yazı nasıl olurda insanlara bir şeyler söyleyebilir. Ur şehrinin halkını gördüm. Şaştım kaldım. Yazılarına çivi yazısı diyorlar. Onlara bakıp hem konuşuyorlar hem anlaşıyorlar. Yazı denen şeylerle keşke bizde konuşabilseydik. Evlerimizin duvarlarına şekiller çizdik. Ama o şekiller hiç bizimle konuşmuyor. Keşke Ur şehrinde Cenbali teyze yazı ile ilgili şeyleri daha iyi anlasaydı. Dedi ekledi. Belki bizim çizdiğimiz şekiller hayvan resimleri, av aletlerimiz, avlanan insanlar. Bu da gerekli şeyler. Bunlar bizim düşünmemizi sağlıyor. Ama ben o şekillerin içine gizlediği sözler ve akıllıca şeylerin peşindeyim."

Tuluşka "Ben geçenlerde o şekillerle konuştum. O şekillere baktım durdum. Sonra düşünmenin onların dili olduğunu keşfettim. Bence arkadaşlar çizilmiş şekillerde muazzam bir gizem var. Onlar bizim gibi yaşayan şeyler. Çünkü ben onlara bakarken aklıma türlü türlü şeyler geliyor. İşte o şeyler şekillerin duyulamayan sözleri oluyor."

Tuna M. Yaşar




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın tarihsel roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Çok Eskiden 1
Çok Eskiden 2
Çok Eskiden 3
Çok Eskiden 4
Çok Eskiden 6
Çok Eskiden 7
Çok Eskiden 8
Çok Eskiden 9

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Zamanı Geçenler 1
Dünya Taşınıyor 9
Dünya Taşınıyor 8
Dünya Taşınıyor 7
Dünya Taşınıyor 6
Dünya Taşınıyor 5
Dünya Taşınıyor 4
Dünya Taşınıyor 3
Dünya Taşınıyor 2
Dünya Taşınıyor 1

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Masa [Şiir]
Ruhu Yarattık [Öykü]
Gezegenin Yeni İnsanları [Öykü]
Paralel Boyuttan Gelen Araba [Öykü]
Ölümsüzlüğe Geçen Çoban [Öykü]
Sebeb-i Dost [Öykü]
Antarktika'dan Sıcak Gülümsemeler [Öykü]
Delibaş Cumhuriyeti [Öykü]
Ağaçlara Fısıldayan Adam [Öykü]
Göbeklitepe [Öykü]


Tuna M. Yaşar kimdir?

Voltaire


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2019 | © Tuna M. Yaşar, 2019
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.