..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Bildiğim tek şey, ben bir Marksist değilim. -Karl Marx
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > Fantastik > Levent Koçak




23 Ocak 2020
Olfeus  
Levent Koçak
Oysa; En güzel olan tanrı! Bir güvercinin en yumuşak tüyü gibi, pamuktan daha narin olan değil mi dir? Yüzünü bastırdığında sen gibi olan, ağladığında kirpiklerin gibi ıslanan ve mutluluk nereden gelecekse ve seni acıtan üzüntüler nereden gidecekse öyle söz veren ve öyle yaşayabilen değil midir? Kendini ve bizi.!


:DJC:
OLFEUS (1.BÖLÜM)

Babası Orefon, Oranyon da yaşayan diğer tanrıların ortak kararıyla dünyaya gönderilmek üzere seçilen son aslan tanrısıydı. Soylarının devamını sağlamak, yeryüzüne hükmetmek ve yerleşebilmek için görevlendirilmişti. Olfeusun boyu neredeyse beş metreye yakındı, elleri ve ayakları hemen hemen bir kürek kadar, kolları ve bacakları ise bir insana oranla neredeyse iki katı büyüklüğünde idi. Bütün vücudu, sarı ve kahverengi tüylerle kaplıydı. Ve her biri on santimetre aralıklarla ve özenle yerleştirilmiş, tek bir dokunuşu ile ölümcül olabilecek zehirli ve kirpilerinkine benzer oklarla doluydu. Olfeus ne zaman tehlikede olsa, vücut kimyasında saniyeler içerisinde değişiklik oluyor ve bu zehirli oklar, gömülü durdukları yerden bir anda ortaya çıkıveriyorlardı.

Oranyon, neredeyse yaşanamaz hale gelmiştir. Artık iklimin değişimi; besin kaynaklarının tükenmesine, doğumların azalmasına, mutsuz ve yaşamaktan usanmış Oranyonluların çoğalmasına neden olmuştur.

Oranyon’un en büyük savaş tanrısı Orefon; Zeus’u, Poseidonu, Athena’yı ve diğerlerini çok yakından tanıyordu. Neredeyse tamamıyla, İtalya ve Fransa sınırları içerisinde bulunan ve Avrupa’nın en yüksek dağı olarak anılan Beyaz dağ (Mont Blanc) da sayısız kez karşılaşmıştı. Birbirleriyle çokta iyi anlaşamayan bu tanrılar, Orefon söz konusu olduğunda, tartışmaya bile gerek duymadan ona karşı aynı safta duruyorlardı. Oranyonun savaş tanrısı her seferinde geri adım atmak zorunda kalıyor, ama dünyaya olan tutkusundan ve gerçekleştirmesi gereken görevinden asla vazgeçmiyordu.

Sayısız kez ziyarette bulunduğu dünyada, bir kez Zeus’un karısı Hera ile Olimpos dağlarında karşılaşmıştır. Hera, ilk defa bu kadar güçlü bir tanrı ile karşılaşır. Orefon öyle büyüktür ki, yanan ateşin (Chimera) yanında oturduğu sırada ayakları deniz kıyısına kadar uzanmıştır. Ve işaret parmağıyla denizin üzerinde bir daire çizmektedir. Ufacık dokunuşlarında koca bir denizde nasıl bir girdap yarattığına inanamamıştır.

Orefonun kulakları ve burnu öyle büyüktür ki, kendisini sessizce izleyen Hera’nın onlarca kilometre ötedeki kalp atışını ve teninin kokusunu çoktan duymuştur. Sakince yerinden doğrulur ve bir Tef büyüklüğündeki sarımtırak gözlerini taşıdığı kafasını Hera’ya doğru uzatır. O güne kadar, Zeus’a baktığından daha fazla hayranlıkla hiçbir tanrıya bakmamış olan Hera, Orefon’a korkusuzca ve daha büyük bir hayranlıkla bakmaktadır.

Orefon, Hera’ya doğru yüzünü yaklaştırdıkça, batıya doğru uzanmış güneş, neredeyse tamamıyla kaybolmaktadır.

Bu sırada Zeus, yılkı atlarının Karadağ dan güvenli bir şekilde geçebilmeleri ve Yılanlıtepe de damızlanabilmeleri için onlara refakat ediyordu. Zeus sadece insanların değil, hayvanlarında yaşamından ve çoğalmalarından da sorumludur. Yılkı atları uzun yıllardan bu yana Anadolu’nun birçok yerinde yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. İnsanlar ve yırtıcı hayvanlar, bu çok özel canlıları, soylarının tükenmesi ile karşı karşıya bırakmıştır. Zeus bu nedenle, uzun yıllardır Yılkı atlarının göç yollarında onlarla birlikte hareket ederek, varlıklarının devamını sağlamaya yardımcı olmaktadır. Bugün hala, yılkı atları Karaman ve Kayseri de yaşamlarına devam edebiliyorlarsa bunu büyük oranda Zeus’a borçludurlar. “Bilgenin geçmişten gelecek kitabı 1”
Hera, o güne kadar Zeus’a hiç ihanet etmemişti. Orefon ve Heranın Alacakaranlıkta ve ağustos böceklerinin sesleri ile başlayan dokunuşları ve sevişmeleri, tam altı gün ve altı gece sürdü. Artık Hera, tam on yıl sürecek hamilelik dönemine başlayacak ve hiç kimse, hatta Zeus bile bu durumun farkına varamayacaktır.

Her yıl ilk baharın başladığı söylenen günde, Hera gizlice Olimpos’a gider ve Orefon’la buluşur. İki aşık tanrı, yine günlerce birlikte olurlar. Ta ki, yılkı atlarının geçiş süreleri bitene kadar.

Zaman hızla akıp geçmektedir. Hera’nın, Orefonun çocuğunu taşıyan karnı, diğer doğumlarına oranla çok daha büyük ve neredeyse iki katı kadar olduğunda bile, insanlar ve Zeus bunu kolayca anlamlandırabiliyorlarmış. İki tanrının, Yani Zeus ve Hera’nın doğacak bebeği de elbette böyle büyük ve tanrılara yakışır şekilde heybetli olmalıymış. Dünyaya gelecek olan tanrı, kim bilir nasılda heybetli bir savaşçı olacaktı. Halbuki diğer altı çocukları, Ares’ten başlayarak Heusha’ya kadar hepsi normal boyutlarda doğan bebeklermiş. Yine de Zeus, karısı Hera’nın bu olağan dışı durumundan hiç endişe duymuyormuş. Ta ki beklenen bebek dünyaya gelene kadar.


O gün Zeus, doğuma tanıklık etmek için uzun bir seferden geri dönmüştü. Doğumun zor olacağından ve doğan bebeğin başına gelebileceklerden endişe duyan Hera. Zeus’u farklı şekillerde inandırarak, doğumu Olimposta yapmak istediğini söyler ve oraya giderler. Sabaha karşı saat 6 sıralarında bebek doğar. Zeus gördüğüne inanamaz, defalarca karşılaştığı ve her seferinde büyük yaralar aldığı Orefon’la sanki göz göze gelmiştir. Gördüğü bebek neredeyse Orefonla aynı yüzü taşımaktadır. Sadece biraz daha insandır. El ve kollarının yerleşimi, parmaklarının sayısı, ama yine de bir insandan onlarca kez daha fazla bir aslana benzemektedir. Zeus, kulakları sağır edercesine ve uzunca bir süre bağırır. Başına gelen onun için kaldırılması zor bir şeydir. Halbu ki , kendisi defalarca insanoğlu ile birlikte olmuş ve sayısız, yarı tanrı yarı insan bebeklerin babası olmuştur. Ama söz konusu karısı Hera olduğunda, bir tanrı bile olsa bunu kabul edemez.

Neyse ki Hera, olabilecekleri önceden tahmin etmiştir. Ve Oranyonun prensini, Olfeusu, Zeus’tan koruyabileceği tek yere, Olimposa getirmiştir. Zeus, bebeği Hera’nın kucağından alır ve tam dişleriyle boynunu koparacakken. Orefon ortaya çıkar ve yalnız karşılaştığı Zeus’u kolayca alt eder. Zeus geri çekilmek zorunda kalır. Geri çekilirken içindeki yangına engel olamaz ve bu ateşi içinden atmak için öyle bir üfler ki denize doğru, o günden sonra tüm deniz kabuklarının içerisinden onun uğultulu sesi ve nefesi duyulur.

Orefon, bebeği hayatta kalabilmesi için Oranyona götürmek zorundadır. Hera’nın da onlarla gelmesini ister. Hera, bu teklifi kabul etmez. Zeus ve diğer altı çocuğuna geri dönmek zorunda olduğunu söyler. Olfeusu kucağına alır ve saatlerce emzirdikten sonra ağlayarak Orefona teslim eder. Orefon’a bir dahaki baharda gelmemesini, çünkü artık onu göremeyeceğini söyler. Orefon çaresizce, Olfeusuda yanına alarak, Hera’yı bir daha görmemek üzere Oranyona döner.



OLFEUS (2.BÖLÜM-EFİRA)

Hera, Olfeus’u ölene kadar unutmayacak ve hatta onun özlemini her an içerisinde yaşayacaktır. Öyle ki, onu yaşamı boyunca anımsamak ve anımsatmak için neredeyse her yeri Olfeus’u hatırlatacak aslan heykelleri ile dolduracaktır. Yunan mitolojisindeki aslan heykelinin varlığıda bu şekilde başlayacaktır. “Bilgenin geçmişten gelecek kitabı 1”

Bu durum Zeus’u çok sinirlendirir. Ama Hera, tıpkı sembolize ettiği akrep gibi, sessiz, sabırlı, kindar ve tehlikelidir. Zeus, Hera’yı yok edecek güce sahiptir. Ama onu öyle çok sevmiştir ki, sadece bu nedenle ona zarar veremeyeceğini bilir. Hera bu tutkulu aşkın farkındadır. Aslında Hera’da ona öyle tutkuyla bağlıdır. Olfeus ile Herakles aynı gün doğmuşlardır. Herakles, Zeusun yarı insan yarı tanrı oğludur. Zeus’un Olfeus’a olan, Hera’nın ise Herakles’e olan öfkesi hiç dinmeyecektir. Sadece bu nedenle Olfeus, Zeus’un ölümüne kadar dünyaya ayak basamayacak, Herakles ise üvey annesi Hera tarafından sayısız kez öldürülmek istenecektir. Ama her iki çocukta, kendilerine olan bu nefret sayesinde, giderek daha da güçlenecek ve neredeyse yenilmeleri imkansız olan tanrılara dönüşeceklerdir.

Oranyon, Leo takım yıldızı içerisinde bulunan ve içerisinde barındırdığı özel bir element (S.O.L. ) sayesinde hiçbir zaman varlığından haberdar olunamamış bir gezegendir. Bu element sayesin de Oranyon, orada yaşayan halk için var, başka gezegenler içinde hiçbir zaman var olmamıştır. Yani varla yok arasında evrenin bir parçası olabilmeyi başarmıştır.

Suların dikine doğru yol aldığı, Gökyüzünün zeminde, Toprağın ise havada asılı kaldığı bu gezegen; aslan başlı, aslan vücutlu ama tıpkı bir insan gibi, iki ayaklarının üzerinde yürüyen varlıkların yönettiği ve birçok farklı türünde barış içerisinde yaşayabildiği ender bulunan gezegenlerden biridir.

Bu gezegende var olan tanrılar binlerce yıl yaşarken, sıradan oranyonlular ise beşyüz yıl kadar yaşamaktadırlar. Hepsi aynı vücut ölçüleri ve görüntülerine sahip iken Oranyon tanrılarının uzun yaşamasının nedeni ise, kan bağlarının kurucu tanrı Beyaz Aslan’dan gelmesine bağlanmaktadır. Beyaz aslanın nasıl ve ne şekilde var olduğu, Tıpkı dünyadaki insanların tanrılarının bilinmezliği gibi sır olarak kalmıştır. Diğer türler ise Nakrat, Kimura ve benzeri familyalar ise daha kısa ömürlere sahiptirler. Oranyon da gün, dünyaya göre hesaplandığında bir tam yıl karşılığındadır. Bir çocuğun doğumu için ise on yıl geçmelidir. Yürümek için gökyüzünde Kar ve Su karışımından elde edilmiş buz benzeri ama ruj kıvamında hafif kaygan, yumuşak ve kırmızı renkte bir madde ile bal böcekleri tarafından yapılmış yollara ihtiyaç duyulmaktadır.

Oranyon’daki bal böcekleri, neredeyse bir baykuş büyüklüğündedir. Ve salgıladıkları kırmızı renkli sıvı sayesinde, yumurtadan çıktıkları günden itibaren bu yolların yapımında ve devamlılıkların da çalışmaktadırlar. Tanrıçalarının adı Efira’dır. Efira tam bir kadındır aslında, siyah, zeytin büyüklüğünde ve bir asır uzunluğunda derin gözleri vardır. Ki bakanların, baktıkları anda bütün geçmişlerini ve geleceklerini birkaç saniye içerisinde görebildikleri söylenir. Mürdüm rengini andırır kadife dudakları ve beyaz bir bulut gibi tüm vücudunu örten kanatları vardır. Babası, Oranyon’da bulunan Petna dağının zirvelerinde yaşamış aslana benzeyen ve bir panter büyüklüğünde olan kanatlı kedigillerden Nakrat familyasının kralıymış. Ve bu yüzden Efira’nın yere kadar uzanan bir kuyruğu varmış. Annesi ise, Anda dağında yaşayan ve evrenin en güzel kadınlarının olduğu Kimura familyasındanmış ve Efira, gözlerindeki büyülü derinliği annesinden almıştır. Bu iki birbirinden farklı familyanın birleşiminden ise Efira doğar.

Efira hiç evlenmez, ilahi aşka inanmaktadır ve henüz bunu hak ettiğine inandığı kimse , karşısına çıkmamıştır. Anneannesinin Efira büyürken, ona her gece sırtını okşarken anlattığı bir hikaye vardır. Gün gelecek ve bir gün başka bir gezegenden, aklının tarif edemeyeceği kadar farklı birisi gelecektir. Ve Efira ile o yabancı, birbirlerini gördükleri anda aşık olacaklar ve onları ölecekleri güne kadar kimse ayıramayacaktı. Tabi bahsi geçen ölüm, hangi yüzüyle kendisini gösterecekti onlara. Bunu hiç söylememişti yaşlı anneanne. Ve Efira, sayısız kralın ve tanrının evlilik teklifini sadece bu hikayenin gerçekleşme ümidi ile reddetmiştir.



OLFEUS VE EFİRA (3.BÖLÜM)

Olfeus, Oranyon’a ayak basalı neredeyse otuz üç gün olmuştur. Babası Orefon, Hera’ya verdiği sözü tutmuş ve bir daha dünyaya ayak basmamıştır. Fakat, diğer tanrılara verdiği sözü yerine getirememenin ağırlığını hep üzerinde taşımıştır. Ve onlara verdiği sözü oğlu Olfeus’un yerine getireceğini söylemiştir. Tanrılar dünyadan bile duyulacak kadar büyük bir kahkaha atmışlar ve alaycı tavırları ile Orefon’u küçük düşürmüşlerdir. Orefon, Olfeus’a inanmaktadır. Ama yine de dünyadaki tanrıların güçlerini hafife almayacaktır.

Oğlu Olfeus, onun kadar güçlü ve heybetli değildir. Ancak Orefon, dünyadaki tanrılarla yaptığı savaşlarda, o tanrıların küçük bedenlerine rağmen, inanılmaz derecede stratejik ve akıllıca hamleler yaptığını fark etmiştir. Zaten, bu sayısız savaşta, eğer konu sadece güç dengeleri olsaymış, onlarca tanrıyı bile bir arada alt edecek kadar büyük bir güce sahipmiş. Ama Zeus, Poseidon ve diğerleri tam bir savaş ustasıymış. Hiç beklenmedik hamleleri saniyeler içinde planlayıp, uygulayabiliyorlarmış. Olfeus’ta tam böyle, hatta kazanabilmek için çok daha iyi bir usta olmalıymış. Bu nedenle, Oranyon’un saygıdeğer savaşçı ve taktisyenlerini bu ulu görev için bir araya getirmiştir.


Olfeus, durmadan dinlenmeden çalışmakta ve kendisini Dünya üzerinde tanrılarla gerçekleştireceği savaş ya da savaşlar için hazırlamaktadır. En güçlü özelliği, babası Orefon’dan aldığı koku duyusuymuş, öyle ki bütün kokuları birbirinden ayırt edebilir ve yüzlerce kilometre öteden bile duyabilirmiş. En zayıf yanı ise gözleriymiş. Koku duyusunu devre dışı bıraksa, neredeyse 10 metre yakınına kadar yaklaşan bir insanı bile görebilmesi mümkün değilmiş. Hatta geceleri, bu eksik yönü, daha da belirginleşiyormuş. Neyse ki koku alma duyusu bu eksik yanını büyük oranda kapatıyormuş. Hocaları ile döğüş sanatlarını öğrenirken de bu özelliğini kullanıyor. Kendisine doğru yapılan hamleleri, havayı yararak çıkarttığı ses ve farklı kokulardan sezerek engelliyormuş. Orefon, oğlu Olfeus’u, binlerce yıl önce ilk Oranyonluların yaşadığı ve on altı farklı yapıya ve büyüklüğe sahip olan, Kılara mağaralarında büyütmektedir. Olfeus, Oranyona geldiği günden bu yana, geçen otuz üç günün tamamını buradan hiç dışarı çıkmadan geçirmiştir. Klara mağaralarının en soğuğu ve karanlığı olan, Kil mağarasında akreplerin içerisinde yaşıyormuş. Vücudu ve her bir duyusu, geceleri -80 derecelere ulaşan soğuğa ve zifiri karanlığa öyle alışır ki, az gören gözlerinin eksikliğini neredeyse hiç fark etmez bile. Akreplerle yaşadığı bunca süre içerisinde ise her an tetikte olmayı ve asla güvenmemeyi öğrenir.

Geceleri , hep bir gözü açık uyumayı öğrenmiştir. Bu sırada beyninin farklı loblarını kullanarak vücudunu, her bir uzvunu ve duyularını ayrı ayrı kontrol etmeyi de öğrenir. Sağ gözü kapalı iken vücudunun sağ tarafını derin bir uykuya yatırır, sol gözü kapalıyken de sol taraf için aynını yapar ve böylece hem uyuyabilir hem de bir yandan kendisi ile birlikte mağarada bulunan binlerce akrep’e karşı tetikte olurmuş. Kimsenin ayak basmaya bile cesaret edemediği bu bölgede tam otuz üç Oranyon günü ve Otuz üç Dünya yılı böyle yaşamayı ve hayatta kalmayı başarmıştır Olfeus.

Günün ortalarına gelindiğinde, güneşin en altta ve ortada yerleşik olduğu saatlerde sıcaklık arttığından ve neredeyse 60 dereceye ulaştığı zamanlarda, çalışmaya ara verilirmiş. En sevdiği şey ise, işte bu saatlerde, şeker pembesi bir bulut bulup, onun üzerine tıpkı Hint fakirleri gibi bağdaş kurarak oturup, Dünyayı izlemek ve o kokuyu içine çekmek olurmuş.

Olfeus uzaklara dalmıştır. Uzun sarı kirpikleri, bal rengi gözlerinin üzerine bir perde gibi uzanmıştır. Bu saatleri sevmesinin nedeni ise, hafif bir meltem esintisinin olduğu günlerde , onu çağırır gibi burnuna çalınan o güzel kokuymuş. Bilmediği ama içinde hissettiği derin bir duyguymuş bu. Babası Orefon’un zaman zaman annesi Hera’yı anlatırken babasının yaydığı kokuya benziyormuş bu koku. Bir kadını sever gibi. Sanki her gün onunla buluşur gibi ve içine çeker gibi onun kokusunu.

Güneyden gelen hafif bir esintiyle o kokuyu duyar yine. Derin bir nefes alıp içine çeker, en derine. Fakat bu sefer bir farklılık vardır. Her zamankinden daha yoğun ve daha yakındadır koku. Tıpkı döğüş ustalarının ona doğru yaptığı hamlelerin mesafesini hesaplar gibi hesaplamıştır mesafeyi. O buradadır.

Arkasını döner ve kokuya elini uzatır. Başına üşüşmüş ve onu parça parça eden akreplerin arasından çekip çıkarmıştır cansız bedenini, Oranyonlu bir Bal böceğinin. Onu ilk görüşte tanımıştır. Yaşadığı mağaraların duvarlarında hep onun resimlerini görmüştür. Ve sayısız kez babası Orefon’dan hikayelerini dinlemiştir bal böceklerinin. Bütün ömrü boyunca hiç ayrılmadığı bu yerde, ilk defa babası, ustaları ve akrepler haricinde bir başka canlı ile karşılaşmıştır. Ancak şansı onunla konuşabilecek kadar yaver gitmemiştir. Onu akreplerin arasından aldığı sırada, çoktan ölümle tanışmıştır bile bal böceği. Yine de onu ve o kokuyu daha derinden koklamak ister. Tıpkı bir güvercin gibi, başı göğsüne doğru düşmüş Bal böceğini, hala yaşıyormuşçasına özenle avuçlarının arasına alır ve burnunu ince ve narin boynuna doğru götürüp koklar, Olfeus. Fakat birden bire avuçlarını ani bir hareketle geriye götürür, gözlerini kocaman açıp bir kere daha bakar ona. Çünkü bir gariplik vardır. Burnuna iki farklı koku gelmiştir. Birisi her gün duyduğu o güzel kokudur, diğeri ise balböceğinin kokusu.
O an, EFİRA ile tanışmıştır Olfeus. Ve artık Zeus’la yaşanacak savaşı haricinde bir nedeni daha vardır Olfeus’un, yaşamak için.





İLK BULUŞMA (4.BÖLÜM)

O gece yine, cam kadar keskin ve ağır kar yağmaktadır Oranyon’a. Olfeus’un içi içine sığmamaktadır. Bal böceğinin üzerinde olan kokuyu ve onun sahibini, nasıl birisi olduğunu, neye benzediğini bir an bile düşünemeden edemiyordur. İçten içe ona doğru yol alıyordu Olfeus. Artık eğitimler sırasında konsantre olamıyor. Hamleleri ayırt edemiyor, hesaplayamıyordu. Hatta en iyi yaptığı burkma hareketini bile beceremez hale gelmiştir. Vücudunun her bir yerinde bulunan zehirli oklar, onun ölümcül silahıydı. Ve babası Orefon için bu hamlenin kusursuzluğu, birden fazla tanrı ile karşılaşma ihtimaline karşı inanılmaz bir önem kazandırıyordu burkma hareketine. Olfeus’u çoklu bir saldırıdan sağ salim çıkarabilecek tek hamleydi bu. Ama Olfeus artık bunu bile yapamıyor. Daha tam bir tur dönemeden öylece bulutların üzerine çakılıyordu.

Olfeus, bu gece artık kendisini durduramayacak ve onu büsbütün ele geçiren bu dayanılmaz kokunun arkasından gidecektir. Babası Orefon ve ustalar, önemli bir toplantı öncesi rahatlamak için kör ebe oynamaya gitmişlerdir. Bu oyun, binlerce yıl yaşındaki tanrıların en çok sevdiği ve kendilerini hala bir çocuk gibi hissettikleri oyundur. Neredeyse her önemli karar öncesi kendilerini toplantılara bu şekilde, sanki bir çeşit meditasyon yapar gibi hazırlarlardı. Yine önemli bir toplantı vardı yüce senatolarında. Atmosferde bir takım değişiklikler olmalıydı, ya da Orefon’un yaklaşık altı yüz yıl önce yenilgiye uğratıp, pembe sincap manastırının altına gömdüğü kurbağa büyücü uyanıyor olmalıydı.

Kurbağa büyücüyü tamamen öldürebilmek mi! Kendisini ya da her bir hücresini günlerce kor ateşlerde yaksanız bile, kalbi olmayan bu büyücüyü tamamıyla öldürmek mümkün değildi. Ve bu nedenle, onu sadece kontrol altında tutabiliyorlardı. Büyücünün en çok korktuğu ve yerinden bile oynamasına engel olacak tek şey ise, bir zamanlar Oranyon’da çokça bulunan, ama artık neredeyse tükenmek üzere olan Kına ağacıdır. Oranyon da İklimin giderek soğumasıyla kına ağaçları hızlıca yok olmuştur. Kına ağacı, artık sadece Pembe Sincap manastırında bulunmaktadır. Son kına ağaçlarını Kurbağa büyücüyü tutsak etmek için hayatta tutmaya çalışmaktadırlar. Pembe sincap manastırında, kazanlarda kaynatılan sular ve derin ateş kuyuları varmış. Ve bu şekilde Kına ağaçlarının canlı kalmasını sağlayacak sıcaklık ve nem elde ediliyormuş. Her iki olasılığında düşünülmesi ve uygun ekiplerin kontrolü yapması için görevlendirilmesi gerekecektir.

Olfeus bu fırsatı değerlendirir ve ilk defa gerçek Oranyon’a doğru yola çıkar. Olfeus uçamaz ama öyle güçlü bacakları vardır ki, her bir sıçrayışında yaklaşık 6 saniye havada kalacak şekilde yol alabilir. Olfeus, binlerce sıçrayış sonrasında kokunun merkezine ulaşmıştır. Üzerine yağan kar, iyiden iyiye hızlanır.

Tanrıları Efira’nın güvenliği için dışarıda nöbet tutan binlerce bal böceği üzeri macunla kaplanmış korunaklı bir peteğin etrafında uyuya kalmışlardır.

Efira.! Kokunun sahibi içeride olmalıydı. Olfeus’un kalp atışları giderek daha da hızlanıyordu. Öyle güçlüydü ki bu atışlar, bal böcekleri kalp atışlarını duymasınlar diye, tam üzerine küçük pembe bir bulut sardı. Açık bırakılmış üst kat penceresine tek bir sıçrayışla ulaştı. Ustalarından öğrendiği Oscar hareketi ile kendisinden daha küçük olan pencereden içeriye süzülmeyi başardı. Bütün odaları tek tek gezmesine rağmen Kokunun sahibine ulaşamadı. İlk defa başına böyle bir şey geliyordu Olfeus’un. Güçlü koku alma duyusu onu asla yanıltmazdı. Ama Efira’nın kokusu her yerde ve sanki her açtığı kapının arkasındaymış gibi tazeydi. Ne yapacağını bilemediği sırada, dişi bir kedinin şeker pancarından yapılmış, duvarlarla aynı renk bir kapının önünde uyuduğunu fark etti. Kedi onu gördüğünde, hiç sesini çıkarmadan kenara çekildi ve onun önünde dizlerinin üzerine çökerek selam durdu. Çünkü bu kedi, aslında, Efira’ya, bir gün gelecek olan yabancıyı anlatan kişinin ta kendisiydi. Ve Olfeus’u gördüğünde o olduğunu anladı ve selamının ardından yavaşça uzaklaştı.

Çünkü biliyorduki o, Efira’yı asla incitmezdi ve ilk defa Efira bu kadar güvendeydi. Olfeus da kediyi saygıyla selamladı. Ve aralık kapıdan içeri yine Oscar hareketi ile sessizce uzandı. İçeri girdiğinde, gözlerine inanamadı Olfeus. Babasının anlattığı Hera’dan, Athena’dan bile çok daha güzeldi ve Efira’yı tarif etmek neredeyse imkansızdı.

Kedi tüylerinden yapılmış rengarenk bir yatakta çırılçıplak uyuyordu Efira. Hiç kıpırdamadan ve nefes bile almadan saatlerce izledi onu. Odanın içi onun kokusu ve nefesiyle dolmuştu. Bu duyguyu, yıllar sonra bile Efira’ya anlatamayacaktır Olfeus. Efira ise o sırada rüya görmektedir. Rüyası bu günün gecesidir. Rüyasında Kuğuların yüzdüğü büyük bir gölün kenarına gitmektedir. Saat neredeyse gece yarısı olmuştur. Bir guguk kuşunun saat 01:06 yı gagaladığını görür. Ve o sırada, daire şeklinde yapılmış ahşap bir bankın yola bakan kısmında oturan ve hiç tanımadığı Olfeus’u görür. Onun gerçekte kim olduğunu bilmez aslında. Ama bir an bile düşünmeden ona doğru gider ve yanına oturur. Olfeus’un nefesini ve kokusunu içine çeker.


OLFEUS-KADER (5.BÖLÜM)

Olfeus sessizce çıkar odadan. Merdivenlerin başında kedi ile karşılaşır. İyice yaşlanmış ve dişlerinin birkaç tanesi düşmüş, birkaçı da dişçi tarafından baklava şeklinde şahin taşıyla kaplanmıştır. Patileri, yaşlı bir kadının kınalı ve nasırlı ellerine benzemektedir. Çok yorgun bakmaktadır kedi. Olfeus’a kalmasını, artık çok yorgun ve yaşlı olduğunu, huzur içinde, doğduğu yere, pamuk tarlalarının dünyayı bembeyaz bir yorgan gibi örttüğü Anda’ya gitmek istediğini ve Efira’yı ondan başka kimseye emanet edemeyeceğini söyler. Olfeus yaşlı dişi kediye doğru eğilir, ona biraz daha kalmasını ve Efira’yı korumasını söyler. Biraz daha zamana ihtiyacı olduğunu ve yerine getirmeye yemin ettiği bir görevi olduğundan bahseder ve onu yerine getirdikten sonra sonsuza kadar Efira ile olacağına yemin eder.

Şimdi sessizce gitmesi gerekmektedir Olfeusun. Efira uyanmıştır.

Kedisinin birisiyle konuştuğunu duyar. Şeker pancarından yapılmış kapıyı açar ve camdan birisinin dışarıya atladığını görür. Yaşlı dişi kedi, Efiranın bacaklarına sürünür ve onu sakinleştirmek ister. Efira’nın kalbi hiç bu kadar hızlı atmamıştır, uzun kuyruğu yukarıya doğru toplanmış ve sola doğru yatmış pozisyondadır. Bacaklarının arasından ılık bir sıvı dizlerine doğru akmaktadır. Doğduğu günden bu yana ilk defa böyle bir duygu hissetmiştir. Birazdan bu duygunun yarattığı yorulmuşlukla dizlerinin üzerine çöker ve Olfeus tarafından avuç içine bırakılmış beyaz orkide yaprağını görür. Yaşlı kedi tıpkı bir istiridye gibi açar kucaklarını ve Efira’nın boynuna sarılır. Mecardian dağlarından gelen soğuk, açık kalan pencereden içeriye iyice dolmuş ve bu unutulmaz geceyi, Olfeus yeniden gelene kadar tarihin tozlu sayfaları arasına bırakmıştır.

Yaşlı kedi ve Efira yeşil kadife sarmaşıktan yapılmış koltuğa uzanırlar. Efira gördüğü rüyayı anlatmaktadır. Kuğuları, bankı, guguk kuşunu ve saati 01:06 da nasıl gagaladığını ve ardından bir sis gibi beliren bankın üzerinde oturmuş dalgınca yola bakan, ama bir türlü yüzünü seçemediği adamı anlatır kediye. Yaşlı kedi, ne zaman Efira, anneannesinin hikayesini ve bu adamı anlatsa duygulanır ve Efira’ya göstermeden ağlamak için ya mutfağa gider ya da odanın ısınmasından sorumlu ateş böceklerinden yapılmış peteğin üzerine uzanıp, gözyaşlarını gizleyerek sessizce ağlarmış. Yine öyle yapmış. Efira, keşke anneannem burda olsaydı diye içinden geçirmiş. Bu yaşlı kedinin aslında anneannesi olduğunu bilmeden. Keşke kedi de söyleyebilseymiş Efira’ya. Ama bir tek şartla dönebiliyorlarmış sevdiklerinin yanına, asla onlarla konuşmamak ve onlara aslında kim olduklarını hiçbir zaman söylememek şartı ile. Her şey bittiğinde ve artık ruhları huzura kavuştuğundada, bedenine sahip oldukları varlıklardan ayrılırlarmış. Bir gün Olfeus döndüğünde yaşlı kedide kendi ruhuna kavuşacakmış.

Olfeus, karışık duygular içerisinde Kılara mağaralarına geri dönmektedir. Efira’yı bir an bile aklından çıkaramaz. Ama çaresiz kabullenmek zorundadır bu durumu. Babasının anlattığı hikayeleri anımsar. Babası Orefon, sayısız savaşta bulunduğunu, çok derin yaralar aldığını, günlerce işkenceler gördüğünü ama hiçbirisinin annesi Hera’nın son sözleri kadar kendisini acıtmadığını söylermiş. Hera için her şeyini verirdi, hatta hayatını bile. Ama öyle gururlu ve öyle çok seviyormuş ki Hera’yı sadece o istediği için bir daha asla geri dönememiştir ona Orefon. Ve kendini sonsuz bir yalnızlığa terk etmiştir.

Ama her gece, Hera rüyasına gelmektedir Orefon’un. Portakal ve limon ağaçları ile dolu bir bahçededir. Tavus kuşları ile doludur bahçe. Tahtadan bir verandada, bir salıncağın üzerinde uyurken bulur kendini. Tam başı yastıktan düşecekken, Hera’nın gelip başını tuttuğunu ve üzerindeki ekose battaniyeyi kaldırıp, sıcacık vücudu ile yanına uzanıp, beni affet Orefon dediğini görür. Koca tanrı her sabah gözyaşları içinde uyanır, ama çaresiz kabullenir ona biçilmiş kaderi.



OLFEUS-GÖLGE VE OREFON (6.BÖLÜM)


     Babası Orefon, Hera’nın bir gün ona döneceği ümidiyle yaşamaktadır. Hera’da Orefon’u hiç unutamamıştır. O da tıpkı Orefon gibi onu düşünmeden edemiyordur. Hera her gece tatlı uykusundan kalkıp ona gider. Aslında binlerce ışık yılı mesafeyi birer tanrı bile olsalar öyle kolayca geçip gidemezler. Ama ikisi içinde rüyalarının içerisinde buldukları bir başka dünya vardır. Ya da zamanla, imkansız olan için bir çare bulabilmiştir sevebilmek duygusu. Gözlerini kapattıklarında, hafifçe beliren küçük bir nokta şeklinde bir aydınlık görürler ve bir süre daha beklediklerinde, o küçük nokta tıpkı bir fotoğraf makinası diyaframı gibi büyür ve birdenbire yüzleri gözlerinin önüne gelir iki sevgilinin ve rüyaları başlar kaybedenlere inat. Uyanır kabusu karanlığın, dönüşerek sevgiye, evrene karşı.

Hera her gece rüyasında Oranyon’a gider, bir gölge gibi gizlice Orefonu izler ve Beyaz atların çektiği bir arabanın içerisinde pembe bir menekşeye bürünüp, görünmeden hemen önünden geçer Orefon’un. Kimi zaman ise, Orefon’un deniz analarından yapılmış perdeli penceresinin önünde, salkım söğüt ağacı olur, rüzgarda dans eden, kimsesiz.

Kimi zamansa, bir sokağın köşesinde, tıpkı çelikten beyaz bir kısrak gibi, öylece durup, derin ve dalgın bakışlarla Orefonu izliyormuş. Nasıl yalnız yürüdüğünü sokaklarda Orefonun, bir ceviz ağacının altında nasıl dalıp gittiğini yola, burnunu kaşıdığını, yoldan geçenlerle nasıl sohbet ettiğini, darıdan yapılmış çayını yudumlarken nasıl baktığını ona doğru. Ama görmediğini sandığını. Mavi bir gökyüzü bulutundan yapılmış yağmuru hatırlatan Ovlov cinsi atına binip nasıl geçip gittiğini önünden.

Oysa ki, aynı rüyanın içinde Orefonda vardır ve Herayı adım adım ve her haliyle görebiliyordur.

Aslında hep bir sebep arar Hera, bir gün Orefon’a görünür olabilmek ve özür dileyip Orefon’dan ve ona bir kere daha sarılabilmek ve pürüzsüz boynunu bir kere daha koklayıp öpebilmek için. Keşke ona git demeseymiş. Ama Hera bir tanrıdır ve bir söz söylediğinde geri dönemeyeceğini düşünmektedir.

Oysa; En güzel olan tanrı! Bir güvercinin en yumuşak tüyü gibi, pamuktan daha narin olan değil mi dir? Yüzünü bastırdığında sen gibi olan, ağladığında kirpiklerin gibi ıslanan ve mutluluk nereden gelecekse ve seni acıtan üzüntüler nereden gidecekse öyle söz veren ve öyle yaşayabilen değil midir? Kendini ve bizi.!

Hera hiç bilmez. Orefonun onu gördüğünü ve onun Orefonu nasılda gizliden gizliye takip ettiğini. Sayısız kez içinden geçirmiştir bu duyguyu. Ve şöyle der, her seferinde kendine. Keşke en azından Orefon görüp onu, kocaman gözlerini açıp dikiliverseymiş karşısına Hera’nın. Tıpkı Olimposta olduğu gibi. Ya da O, Hera, bu izlemelerin birinde unutuverseymiş bir tanrı olduğunu, ve hiç utanmadan, hiç sıkılmadan koşup gidiverseymiş Orefona. Ve kocaman kollarıyla sarsaymış Herayı. Tıpkı portakal kokan bir vadide, ağaç kovuğuna gizlenmiş bir pastanın, mumlardan yapılmış gözlerini açarak, karanlıkta ateş böcekleri gibi parlayarak , onlarla konuştuğu, o gecede olduğu gibi.

     Orefon ise, tatlı bir rüya içerisinde ne zaman Hera gelse Oranyona, şeker pembesi bir bulut gibi. Tıpkı fırından yeni çıkmış tahinli çöreklerin kokusunu aldığı gibi alıyormuş Heranın kokusunu.

Orefon, Hera’yı öyle çok seviyormuş ki. Hera’nın bu görünmezlik oyununa alet oluyor ve onu her seferinde kokusundan tanısa da, sesini çıkarmadan öylece bekliyormuş, bir gün kendisinin döneceği ihtimali ile. Suskunluğu ve çaresizlikten görememezliği içten içe her gün eritiyormuş onu. Ve bir gün bu düşünce sonu olacakmış Orefonun.

Ama Orefon sabırla beklemelidir. Onlara yazılmış bir geleceği. Ya da yazılmamış olanı.



OLFEUS- EFİRA İLE KURBAĞA BÜYÜCÜ (7.BÖLÜM)

Orefon iyice yaşlanmıştır artık. Dünyaya yerleşmelerinin ardından tam tamına dört yüz elli üç yıl geçmiştir. O geceyi şöyle anlatır.

Senatonun isteği, olayların nedenini tespit etmek için iki farklı grubun çalışmasıdır. Bal böceklerinin esrarengiz şekilde yeniden eski Oranyonda, yani Klara mağaralarının olduğu bölgede görünmeleri, hiçte iyiye yorulamazdı. O gün büyük yuvarlak masada iki farklı grup vardır. Birinci grup bilim adamlarının , diğer grup ise mistik olayları takip edenlerin olduğu. Bilim adamları her zamanki gibi temkinli ve gerçekçi davranırlar. Buna neden olan şeyin, atmosferik bir değişiklikten kaynaklandığını ve Oranyonun en hassas varlıklarının bundan ilk olarak etkilenip, nereye doğru uçacaklarını bilemediklerini ve uçabilme mesafelerini hesapladıklarında bunun olağan olduğunu söylemektedir.
Diğer grup ise, buna bir türlü anlam veremeyecektir. Çünkü bu tür esrarengiz olayların ve mistik güçlerin engellenmesi için neredeyse her bir kilometrekarelik mesafe içinde sayısız radar ve kızıl ötesi kameralar mevcuttur. Ve neredeyse çok uzun süredir hiçbir olağan dışı durum yaşanmamıştır.

Orefon ise bütün konuşulanları dalgın bir şekilde dinlemektedir ve tam olarak hepsi susana kadar, bir kelime dahi etmemiştir. Herkes sustuğunda ise şöyle başlamıştır konuya.

Bal böcekleri, kurbağa büyücünün en sadık hizmetkarlarıdır. Kurbağa büyücü ile yaptığımız savaşta bizzat ben ellerimle onu oraya kapattım. Ve emrindeki tüm bal böceklerini de yol yapımında kullanmak için yeniden evcilleştirdik. Birkaç gündür yaşanan bu olay, kurbağa büyücünün yeniden canlanıyor olmasına işaret. Kurbağa büyücü yeniden güçlenmektedir. Ve bir zamanlar onun sadık hizmetkarları olan bal böceklerine ise mistik güçlerini kullanarak büyük bir ihtimalle ona doğru gelmelerini söylemektedir. Ancak hala yeterince güçlü olmadığı için nerede olduğunu bal böcekleri tam olarak hissedemiyorlardır.
Bu nedenle, kendilerini çağıran tanrıçalarına ulaşmak için, bir zamanlar bu büyücünün yerle bir ettiği eski Oranyon’a iç güdüsel olarak uçuyorlardır. Yani çözmemiz gereken şey, Kurbağa büyücüyü derin uykusuna yeniden yatırmaktır. Ve bunu bizzat kendim bir kere daha yapmak isterim der. Ve uzun tartışmaların ardından, senatonun saygın onayını alır. Her ne kadar senato, onun yanında diğer yetenekli ve güçlü tanrıların olmasını istese de, Orefon ısrarla, diğerlerinin onu yavaşlatacağını söyler ve kurbağa büyücüyle bir kere daha karşılaşmak için pembe sincap manastırına doğru yola çıkar.

O gece Orefon, o masada her şeyi anlatmamıştır. Ve artık asıl hikaye yi bilen hiç kimsede hayatta değildir. Orefon bir zamanlar aşık olduğu kadına, Efira’ya gidiyordur.









OLFEUS- MAVİ GÖL (8.BÖLÜM)

Oranyonda kimse bilmez Efira’nın adını. Onun adı, sadece Orefonda saklıdır. Orefon ona doğru çıktığı yolda onu hatırlar yeniden.

Halbuki yumuşacık, ince ve narin bir vücudu vardı. Sesi, bir atın yelelerine dokunurken ya da elinizi parlak yumuşak tüylerinde gezdirirken hissettiğiniz gibidir. Onunla bir bütün olmak istersiniz. Avuç içlerinizde bıraktığı kokusu yetmez size. Dört nala giderken başınızı yaslamak istersiniz boynuna doğru. İçini yarıp geçtiğiniz rüzgar bile fark etmez, biraz önce üzerinde bir an olsun konakladığı bedeni. Kime ya da kimlere ait olduğunu.
Orefon ile Efira, öyle bir bütün olmuşlardı bir zamanlar. Onu ilk gördüğü günde, konaklamıştır ruhu, yaşamaktan yorgun Orefonun. Ve sayısız kez Efira’nın zeytin karası gözlerinde, geceden geçip sabaha uyanmıştır. Var ile yok arasında.

Efira doğduğu gün bir akrep tarafından sokulmuştur. Yaşamasına neredeyse imkansız olarak bakılırken. Saman dağında yaşayan ve adı hala tarih kitaplarında yazan Dr. Lup Rebib tarafından gerçekleştirilmiş başarılı bir operasyon sayesinde hayata döndürülmüştür. “Bilgenin geçmişten gelecek kitabı 1”

Küçük Efira neredeyse son günlerini yaşamaktadır. Kral olan babası, son çare olarak onu Saman dağının eteklerinde bulunan ve hiçbir sağlıklı insanın gitmeye cesaret edemediği Limak yaylasına bırakır. Efsanevi doktorun yaşadığı bu yaylada, sadece büyücülerin ve kötü ruhların konakladığına inanılırdı. Ve eğer çaresi olmayan bir hastalığınız varsa ve artık başka bir ümidiniz kalmamışsa. Son çare olarak, yaşamınız karşılığında, ruhunuz tutsaklığa terk edilirdi.

Efira ve babası limon sarısı renginde bir atın üzerinde 6 saat süren bir yolculuğun ardından, Limak yaylasına ulaşırlar. Gün karanlığa dönerken Efira, Arbez derisinden yapılmış bir kundak içerisinde bir Zapap ağacının köklerine bırakılır. Arbez, Oranyon da yaşayan otçul bir dağ perisidir. Dört ayaklı ve flamingo rengindedir. Tüyleri havadan daha ince ve ılık bir buhardan daha yumuşaktır.

İnanılana göre, bu kundakta büyümüş bebekle, şimdi ruhu dağlarda serbestçe dolaşan Arbez arasında bir bağ kurulacaktır. Ve bu sayede bebek, Arbezin ruhu, Mavi göle teslim olmadığı sürece her şekilde nefes almaya devam edecektir. Artık Arbezin ruhu ile Efiranın bedeni birbirlerine mühürlenmiştir. Tanrının ya da tanrıların öldüremediği Efira değildir. Aslında Orefon, Arbezi öldüremez. Çünkü, bugün ona görünen Efira’da, değildir kalbi. Bir gün Mavi gölde buluşacakları Arbez’dedir.










OLFEUS-OREFON (9.BÖLÜM)

Orefon yola çıktığı andan itibaren kendisini bir gölgeden bile daha yakından izleyen Olfeusa dönüp, artık onu rahat bırakmasını söyler. Olfeus bir sokak lambasının altındadır. Yağmur hızını iyice artırmıştır. Orefonun seyrek saçları arasından alnına vuran ışık, çıkık şakaklarının içerisinde gizlenmiş yeşil ve bal rengi gözlerini, çırıl çıplak ortaya çıkarmıştır. Olfeus, Orefonun yanaklarına doğru akan gözyaşlarını görür. Sessizce ve derinden ağlamaktadır. Onu en son Efiranın kucağında hıçkırıklar içerisinde ağlarken hatırlar.

Dünyaya yaptığı seferlerin birisinden dönmüştür o gece. Yine tam anlamıyla bir galibiyetle dönememiştir Orefon. Rakiplerini kısmen de olsa durdurabilmiş, hatta onlarda önemli yaralar açmayı başarmıştır. Ama galibiyete çok yakın olduğu bir anda Athena ve Ma’at Zeus’un ve diğerlerinin yardımına gelirler ve Orefon’un galibiyetine bir kere daha engel olurlar. “Bilgenin geçmişten gelecek kitabı 1”

O gece koca tanrı Orefon, bir çocuğun, annesinin kucağında ağladığı gibi güvende hissetmişti kendisini. Yorgundu. Bir kere daha çaresiz ertelemek zorunda kalmıştı hayal ettikleri dünyayı. Ama, sıcacık göğüslerinin arasından ruhunu örtüsüz teslim etti Efiraya. Orefonun gözyaşları saçını ve boynunu ıslattı Efiranın. Oda karanlıktı. Efiranın yüzünü göremedi. Ama olması gerektiği gibi hayal etti. Tıpkı çocukluğunda her şeyiyle inandığı kadına inanır gibi inandı ona. Ve yenilecek bir savaşı olmadığına.

Peki ya Efira? Orefon vazgeçmeyecekti, galibi olacağına inanarak çıktığı yoldan. Yeter ki ona yeniden baharı getiren kadın yanında olsundu. Ama Efira, baharın geldiğini bildiren erik ağacı çiçeklerini çoktan dökmüştü geldiği uzun yolda ve içinde Orefonun olmadığı bahçelerde. Ve ona sadece kış getirecekti, yalancı pastırma sıcaklarında.

Orefon avuç içleriyle gözyaşlarını sildi. Olfeusla bir kere daha göz göze geldiler. Yalvarırcasına baktı ona. Lütfen… Lütfen beni yalnız bırak dercesine. Tekrar etmedi Olfeus kalma isteğini. Sanki, yapma dercesine bir kez daha bakıp Orefona, bir anda kaybolup gitti yağmurla ve varla yok arasında. Edereg sokağının köşesinde.



OLFEUS- KOKU (10.BÖLÜM)

Artık Orefon yalnızdır. Pembe sincap manastırına neredeyse ulaşmak üzeredir. Kanatlı dağın içerisindeki, dev sivrisineklerin yaşadığı balçık yolu kullanırlar. Orefon bir çok iğne darbesine maruz kalmıştır. Neyse ki Atının derisi ve salyangoz kabuğundan yapılmış kalkanı bu oklardan etkilenmiyordur. Zaman zaman balçığın içerisine gömülseler de, hızlı hareket ederek kanatlı dağın kanatları kapanmadan, oradan çıkmayı başarırlar. İlk Oranyonluların yaptığı kök sarmaşık yolundan, dört nala geçip kadim avluya ulaşırlar. Orefon bir sokağın köşesinde, bakır renkli Ovlov cinsi dev atını durdurur. Artık yola yürüyerek devam etmesi gerekmektedir. Ayağını yere koyar ve daha iki adım atmamıştır ki, Efiranın kokusu ile karşılaşır. Hala burada bu tazelikte duruyor olması akıl alır gibi değildir. Ya gerçekten koku buradadır ya da Orefonun zihni onu var etmektedir.

Bir Şamanın inancına göre; “Kokusunu alamayıp sizin sandığınız hiçbir şey, aslında hiçbir zaman sizin olmamıştır.” Gördüğünüz, dokunduğunuz ya da tadını aldığınız her şey bir yanılsama yaratabilir zihninizde. Bin yıllık bir çelik gibi paslanmış durabilir zihninizde, daha dün aşık olduğunuzu sandığınız kadın. Işıl ışıl parlıyordu belki, pürüzsüz ve taze bir cildi vardı. Ama sizin değildi. Zihninizde paslandığında anladınız belki. Belli ki geç kalmıştınız anlamakta. Ya da birilerine geç bırakmıştı sizi. Bir çeliği sevdiğinizi sanıyorken içinizde. “Bilgenin geçmişten gelecek kitabı 1”

Orefon o kokuyu hiç unutmaz. Ve hiçbir koku, ona onu hatırlatmaz bir daha. Tanrıların tanrısı Ilzan’a yemin etmiştir ve artık hayatındaki her şey çelikten yapılmıştır Orefonun. O hariç.

O köşede karşılaştıklarını hatırlar. Yaşlı kedi sözünü tutamamış ve Olfeusun dönüşünü bekleyemeden, Anda dağının ruhlar vadisine yorgun düşmüş ruhunu teslim etmiştir.

Efiranın yaşadığı mavi kelebek tepesi günden güne karanlığa gömülmektedir. Neredeyse yaşlı kedinin ölümünden sonra bambaşka birisi olmuştur Efira. Balböcekleri ne yapacağını bilemez halde beklemektedirler, tanrıçalarının yeniden ışıl ışıl parlayan gözlerine bakabilmek için. Ateş böceklerinden yapılmış petekler, yeşil sarmaşıklar, şeker pancarından yapılmış duvarlar, kapılar ardı ardına solar ve neredeyse bütünüyle kış tek başına hüküm sürer Tanrıçanın iliş tepesindeki evinde.

Efira ilk önceleri, anneannesinin anlattığı ve her gece rüyasında gördüğü adamı bekler. Ama yıllar geçer ve efsane gerçekleşmez. Efira karanlıktan çıkamaz hale gelmiştir. Amaçsızca var olduğunu düşünür Oranyonda. Ve bir kış günü hayatına son vermek üzere. Rüyasında gördüğü adamın olduğu kuğuların yaşadığı o göle doğru yola çıkar. Çok az kalmıştır ulaşmak için kuğulu göle, bir köşeden döner ve Ralnazay yokuşuna doğru bir kaç adım atar. Şimdi Orefonun olduğu ve onu aynı tazelikte kokladığı köşededir. Göz göze gelirler Efira ile Olfeus.

Olfeus genç ve güçlü tanrılarla yaptığı ve Oranyonun çok sevilen oyunlarından biri olan Yelov topu maçından gelmiştir. Bakır rengindeki Atını yokuşun kenarına bağlar ve sadece birkaç adım atmışken Efira ile göz göze gelir. Sanki bir kış güneşi ile karşılaşmıştır Olfeus. Canlı ve nefes alabilen ve tastamam karşısında duran. Güneşin tamamıyla içeriye girmesini ister gibi, kocaman iki pencereye benzer gözlerini açmıştır sonuna kadar. Efira zeytin karası gözlerine sığdıramamıştır bu yabancının bal rengi gözlerini. Olfeus, Efirayı tanıyordur. Ama Efiranın bundan hiç haberi olmamıştır.

Yaşlı Orefon, Kavun içi rengindeki çiftlik evlerinin üst katından, aşık olduğu kadına seslenir. Kahveler hazır “canim”. Uzun zaman almıştır Orefonun bu dili öğrenmesi. Hala zaman zaman bazı kelimelerin telaffuzunda hata yapmaktadır. Artık en çok sevdiği bu kelime de bile.

Bir yandan da yazmaya devam eder. O gün Efira’yı yeniden görmek istediğini söyler. Uzun zamandır gülümsemeyen Efira ilk defa gülümsemiştir. Olfeusa hayır diyemez. Yıllar sonra, Orefona şöyle anlatır o günü; Her şeyden vazgeçmiş bir haldedir. Yalnızdır. Ve bir amacı yoktur artık hayatta. Yaşamak ile ölmek arasında da bir fark göremez durumdadır. Ve o gün aslında, nefesini ıslak rüzgara bırakmak için yola çıkmıştır, kuğuların olduğu göle doğru. Ama ne olduysa, tıpkı anlatıldığı gibi, birden bire Olfeusla karşılaşmış ve yaşamak için yeniden bir neden bulmuştur kendisine Efira.

Kapı açılır. Geldim canım der zeytin karası gözleriyle. Orefon okuma gözlüklerinin üstünden hınzırca gülüp. Bir Şaman inancına göre; Hiç gitmedin ki der! “Bilgenin geçmişten gelecek kitabı 1”



OREFON- KİRLİ BEYAZ KEDİ (11.BÖLÜM)

Orefon dünyaya yerleşene ve izini tamamıyla kaybettirene kadar Olfeusun aslında hiçbir zaman var olmadığını kimseye söylememiştir.

Orefon, Oranyonun en güçlü savaş tanrısıydı.

     Neredeyse yeni doğan bütün çocuklar onun hikayeleriyle büyümüştür. Bir keresinde, Çil dağının eteklerinde üçyüz ile beşyüz civarında Kalplak savaşçısıyla tek başına karşılaşır. Üç yüz mü? Yoksa Beş yüz mü? Hala hiç kimse tam sayıdan emin değildir. Kalplak savaşçıları S.O.L. elementinin varlığını fark edebilen ve Oranyona geçiş yapabilen ender uygarlıklardan birisidir. Zırhlarının canlı Gergedan bedeninden yapıldığı ve kalplerinin olmadığı söylenirdi.

Bir Kalplak savaşçısını öldürmek için çok güçlü ama bir yandan da bir çocuğun ki kadar temiz ve saf bir kalbe sahip olmalıydınız. Öyle ki, onları öldürmek için savurduğunuz her kılıç darbeniz, kin ve nefretten uzak, sadece masumiyetinizi ve yaşamınızı korumak için atılmalıdır. Aksi olduğunda, kılıcınız gergedan derisini geçmiş olsa bile, bir Kalplak savaşçısını öldürecek güce asla ulaşamayacaktır.

Oranyon en verimli çağlarını yaşamaktadır. Yemyeşil bir örtü, Çil dağının üzerini, bir aşığın sevgilisini anlatırken anlattığı kadar abartıyla kaplamıştır. Siz inanmasanız bile, onun için gerçekliğini değiştirmeyecektir. İşte öyle güzeldir o günlerde Çil dağı.

     Kalplak savaşçıları 8 Tram pozisyonunda Orefonun etrafını sararlar. Sakince ve bir dizinin üzerinde başı öne eğik dakikalarca bekler. Kılıcını kınından bile çıkarmamıştır hala. Bütün tanrılar bunun bir teslimiyet olduğunu düşünmektedirler. Ama Orefon ne yaptığının farkındadır. Gökyüzündeki olağandışı hareketi ondan başka kimse fark etmemiştir. Merkür retrosu zamanı durdururcasına yavaş hareket ediyordur. Daha ilkokul çağlarında astroloji öğretmenleri Relüg Özince bir şarkı eşliğinde onlara, yani Orefon ve sınıf arkadaşlarına öğretmişti, Merkür ün şaşırtıcı gücünü. Tahmin ettiği gibide oldu zaten. Kalplak savaşçıları ne kadar hızlı hareket etmeye çalışsalarda, Orefonun sakin ve ne yaptığını bilir hamleleri ve sözlerden keskin, karanlıktan kör kılıç darbeleri, her bir savaşçıyı tek bir vuruşta parça parça ediyordu. Orefonun bulunduğu alanın hemen etrafında bir halkaya benzer ölüler diyarı oluşmuştu.

Her şey birkaç dakika içerisinde olup bitmiştir bile. Oranyonun diğer tanrıları Orefonun yasını tutmak ve Kalplak anlaşmasını imzalamak üzere yerlerinden kalkmışlardır. Fakat birkaç dakika geçmemiştir ki. Toz bulutunun içerisinden bir hareket belirir. Kimse gözlerine inanamaz, savaşçıların çıkardığı toz bulutunun içerisinden son aslan tanrısı Orefon, sakin adımlarla cesetlerin üzerine basarak çıkmaktadır. O gün Orefon, sadece sağ omuzuna aldığı bir kılıç darbesinden başka hiçbir darbe almamıştır. Kalplak savaşçılarının her biri sayısız parçalara ayrılmıştır. Bu nedenle, asla sayıları hakkında net bir bilgi sahibi olunamamıştır. Üç yüz? ya da beş yüz? “Bilgenin geçmişten gelecek kitabı 1”

Fakat bir canlı daha vardır. Savaş alanından sağ salim çıkan. Bir elinde kılıcı ve bir diğer elinde de Kirli Beyaz Kedi ile Tanrıların yanına gelir Orefon.

Sonradan anlattığı hikayelerde anlaşılmıştır. Savaş başlamadan önce Orefonun neden diz çöktüğü. Çünkü tamda o sırada, savaşın tam ortasında sıkışıp kalmış, Kirli beyaz Kediyle konuşmaktadır. Sol omuzuna çıkmasını ve hiç hareket etmemesini ve eğer olurda ümidini kaybedecek olursa, ona neden orada olduğunu fısıldamasını ister. Sağ omuzuna aldığı kılıç darbesini de Kirli beyaz kediyi korumaya çalışırken almıştır.

Oranyonun ulusal müzesinde, Orefon ve kirli beyaz kedinin aslına uygun büyüklükte bir heykelleri bulunmaktadır. Ve bu sanat eseri, sanatçısı Aryemüh tarafından “Unutursam fısılda” adıyla tarihteki yerini alır. “Bilgenin geçmişten gelecek kitabı 1”



OREFON- PEMBE SİNCAP MANASTIRI (12.BÖLÜM)

Orefon, Pembe sincap manastırına doğru yürür. Kafası çok karışıktır. Yıllar sonra, yeniden onunla buluşacağı hissi onu çok heyecanlandırır. Neredeyse, ne için oraya gittiğini bile unutmuş ve şimdi çok uzaklarda kalan yaşanmış onca zamana dalıp gitmiştir. Her şey ama her şey yenice kızarmaya başlamış bir çilek tazeliğindedir hala. Ama birkaç saniye içerisinde de bir kış sabahı gibi sisli, ıslak ve karanlıktır. Tıpkı Efira ile bu hale getirdikleri Oranyon gibi. Birden bire ve acımasızca.

Efira’nın asıl adı gelir aklına. Efira, yıllar sonra Limak yaylasından sağ salim dönmüştür. Daha bir bebekken ayrılmak zorunda kaldığı Petnanın eteklerinden zirveye, yani kral olan babasının yaşadığı mağaraya doğru emin adımlarla ilerler. O kadar emin ve o kadar oralı gibi yürüyordur ki dağın eteklerinden yukarıya doğru. Sanki hiç oradan gitmemiştir. Vücuduna sarılmış Arbezin derisi hala aynı flamingo renginde ve tazeliğindedir.

Dağın hemen eteklerinde yaşayan Nakrat halkı, şaşkın bakışlarla Efirayı izliyor, ama hiçbir şeyde söyleyemiyorlardı. Çünkü çocuğun dik duruşu, derin ve keskin bakışları hepsini ürkütmüştü. Kalabalığın arasından yaşlı bir kadın Arbez diye bağırır. Kimse anlamaz bu çığlığın nedenini. Ama kadın biliyordur. Çok az kişi için Arbezi görmek mümkün olmuştur Oranyonda. Bu kadında onlardan biridir. Ve Arbezin ne anlama geldiğini ve o kızın, kralın kızı Efira olduğunu biliyordur. Dizlerinin üzerine çöker ve tanrılara seslenmek için ellerini yukarı kaldırır. Efira kadını fark etmiştir. Ona doğru bakar ve kadınla göz göze gelirler. Kadının gözleri Efiranın gözlerinde kilitlenip kalır. Efira, bunca yılda ne olup bittiğini birkaç saniye içerisinde yaşlı kadının gözlerinden okumuştur bile. Doğduğu günü, babasını ve asıl ismini görür. Efiranın asıl ismi, Asemi Yaglon’dur. Artık kim olduğunu, nereye doğru yürüdüğünü ve niçin buraya geldiğini tam olarak biliyordur. “Bilgenin geçmişten gelecek kitabı 1”

Orefon, o ismi içinden bir kere daha tekrarlar. Bütün bunlara neden olan Asemi’miydi? Yoksa Kurbağa büyücünün bu hale getirdiği Efira’mı? Aslında her şey açıkça ortada duruyordu. Ama bu iki kadından hangisini sevmişti Orefon?

Yaklaşık iki yüz metre yüksekliğindeki, kına ağacından işlenerek yapılmış manastırın iki kanatlı kapısını, iki eli ile ardına kadar iterek açar. Neredeyse yüzyıllardır ilk defa açılıyordur kapı. Arkasında kül ve ölmüş böceklerden oluşmuş bir yığın vardır. Kapının paslanmış menteşelerinden tiz ve yerdeki yığından gelen tok ses, birbirine ahenkle karışır. Kalbi hızlıca çarpmaya başlar Orefonun. İçerden gelen nem kokusu dayanılmaz ağırlıktadır. Alev alev yanan ateş kuyuları gözlerinin içine dolar. Derin bir nefes alır ve başını eğerek kapıdan içeriye girer.

O günden bu yana hiç kimse manastıra girmeye cesaret edememiştir. Ve bu nedenle, özel bir asansör sistemi yapılmış. Ve sürekli olarak ateşin yanması, kazanların içerisindeki suyunda kaynaması sağlanabilmiştir.

Orefon, kubbe şeklinde yapılmış manastırın ortasına doğru gelir. Neyse ki burada kafasını bir yere çarpma ihtimali kalmamış ve rahatlıkla dik durabilmiştir. Efira şu anda tam olarak ayaklarının altındadır.

Mermer zeminde, sadece kına ağaçlarının olduğu ve Efiranın tutsak edildiği bölümün zemini topraktan yapılmıştır. Efiranın üzeri tonlarca ağırlıktaki sıvı Neodimyum elementi ile kaplıdır. Manastırın ayakta durabilmesi için yerleşmiş olduğu bulutun üzeri ise bu elementin katı hali ile. Böylece sürekli olarak bir çekim gücü yaratılmış ve Efiranın hareket etmesine engel olunmuştur. Kına ağaçlarının mistik gücü ise Efiranın hareket etmesini tamamen olanaksız hale getirmektedir. Efiranın altına yerleştirilmiş olan toprak ise kusursuz hesaplamanın bir parçasıdır aslında. Kına ağaçlarının kökleri toprak zemini takip edecektir. Ve böylece Efiranın altında bir güvenlik kalkanı daha oluşturulacaktır.

Orefonun kalbi, tıpkı kalplak savaş davulcularının çıkardığı ses gibi güçlü, hızlı ve tok bir şekil de atmaktadır. Orefon sayısız savaşta bulunmuştur. Rakipleri ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir zaman bu kadar heyecanlanmamıştır. Galiba bu hissettiği, korkudan çok daha güçlü bir şeydi. Durdu. Bir kere daha baktı. Ve kocaman ellerini Efira’nın yüzyıllardır yalnız olan bedenine doğru uzattı.














OREFON-BEYAZ ORKİDE YAPRAĞI (13.BÖLÜM)

Orefon, Efiranın yüzünü görememiştir hala. Ama bedeninin koyu renkte bir gölge şeklinde orada olduğunu görebiliyordur. Hesaplanıldığı gibi diamanyetik etki Efirayı yüzyıllardır orada sabit tutmayı başarmıştır. Ellerini sıvı elementin içerisine yavaşça daldırır. Ve Efiranın bedenini elleri ile sarar.

Orefon, Efirayı son gördüğünde ona ait bir parçayı, Arbez derisini almış ve o günden bu yana göğsünün tam ortasında, safirden yapılmış zırhının altında taşımıştır. Ve şimdi, Arbez ya da Efira sanki oradaymış gibi sıcacıktır göğsü.

O anı yıllar sonra şöyle anlatır.
Sanki karanlık bir odada binlerce yıl yalnız kalmıştım ve zamanı geldiğinde ellerimi karanlığın içerisindeki boşluğa uzattım. Gözlerim hiçbir şey görmüyordu. Neye dokunduğumu bilmiyordum. Sadece hissedebiliyordum. Ve bildiğim tek şey ise, doğduğum gün ruhuma hayat veren tanrı ile yeniden buluştuğumdu. Efira.

İşte o an anlamıştır Orefon. Aslında hangi kadını sevdiğini.

Efirayı sıvının içinden çekip çıkarmaya çalışır. Ama öyle güçlü bir çekim kuvveti vardır ki, Efirayı yerinden bile oynatamaz. Üzerindeki sıvıyı elleri ile kenara iteklemeye çalışır ama her seferinde sıvı yeniden yoğunluğun olduğu yere geri gelir. Saatlerce uğraşır ama ufacık bir eksilme bile yoktur sıvı Neodimyum elementinde.

Aklına tek bir çare gelir. Kütle çekim kanununu kullanmalıdır ve Manastırı altındaki bulutla birlikte ekvatora taşımalıdır. Orefon ve onun dev atı manastırı günlerce süren bir uğraşıdan sonra Ekvatora ulaştırırlar.

Efira, Orefonun bakır rengindeki Ovlov cinsi atını her zaman çok severdi. Orefon o atı Efira ile birlikteyken almıştı ve daha ilk günün gecesinde birlikte Emeç toprağından yapılmış uçsuz bucaksız bir yolda, rüzgarı yarıp dört nala sürmüşlerdi. Ve Efira bilirdi ki, ne zaman o atı görse, sevdiği adam bu yakınlardaydı ve o da güvendeydi.

Orefon yeniden uzatır ellerini ve Efiranın bedenini sarıp tek bir hamlede dışarıya çıkarır. Mermerden yapılmış zeminin üstüne bir güvercinin tüyü gibi yumuşacık kondurur Efirayı.
Her şey değişir. Her şey elbet eskir. Ve Oranyonun en büyük şarkıcılarından birisinin söylediği Ezurif şarkısındaki gibi; Bir zaman ne dayanılmaz güzelliktedir Ezurif. Ama bir gün dönüşür herkes duru bir su iken bulanık bir suya, Ezurif’de.

Gözlerine inanamaz Orefon, her şeye, herkese, bu şarkıya inat, sanki onu ilk gördüğü günkü gibi taptaze, öylece duruyordur Efira. “Sans Voix” Bir çok dil biliyordur Orefon. Ve içinden o an bunu fısıldar. Bir zamanlar serçeler gibi konuşurlardı saatlerce. Ve bir daldan bir dala koşuşturup, hiçte yorulmazlardı. Hüzün bile neşeyle karşılanırdı onların çatısının altında, hüzün kovan kuşu gibi. Şimdi ise tininin sesi sessizlikti Orefonun. “Bilgenin geçmişten gelecek kitabı 1”

O kadar zordur ki tanrı ve tanrıça olmak. Yalvaracak, bir şans daha isteyecek kimseniz yoktur. Ve her şey sadece sizin elinizdedir. Sadece içinizdeki tanrıyı aynı güçte yeniden keşfedip, ona bir kere daha inanmanız gerekir. Tıpkı Nesimi’nin söylediği gibi “En-El hak”. “Bilgenin geçmişten gelecek kitabı 1”

Orefon gözyaşları içerisinde, tıpkı o bal böceğini tuttuğu gibi, narince tutar ensesine dökülmüş saçlarının arasından, Efiranın başını.
Vücudu, sanki yerçekiminin bizzat kendisi gibi sere serpe mermerin üzerinde öylece duruyordur. İki kolu iki yandadır. Hala sıcaktır vücudu. Hep sıcacıktı zaten, diye geçirir içinden. Orefon, Efiranın boynuna doğru uzanır bir kere daha, duyabilmek için o kokuyu. Öyle derince çeker ki içine onu, sanki göğüs kafesi yırtılacaktır. Dakikalarca tutar içinde Efiranın kokusunu, ta ki bırakmak zorunda kalana kadar.
Yavaşça bırakır yerine, yeniden, o güzelim başını Efira’nın. Kıyamaz, soğuk mermere değmesine ve elini yastık yapar. Uzanır yanına efiranın, boylu boyunca koca tanrı. Hep yaptığı gibi, başını Efiranın göğsüne yaslar. Ve unutur bir tanrı olduğunu, bir adam ve bir savaşçı. Sadece çocuk olur, sadece Efira’nın. Öylece kalır, dakikalarca ve gözlerini hiç açmadan.

Ama kalkmalıdır Orefon ve bu acıya bir son vermeli. Son bir kez daha dokunur yüzüne. Kadife dudaklarında gezdirir parmaklarını. Ve doğrulup. Göğsündeki arbezin derisini çıkarıp çıplak vücudunu örter, Efiranın.

Tam bu sırada.

Orefon, Efiranın bir elinin, sımsıkı, sanki yumruk yapmışçasına kapalı olduğunu fark etti. Çabucak uzanıp tuttu elini. İnce narin parmakları dirense de, açtı Efiranın avucunu. Öylece kalakaldı Orefon… Dakikalarca, sessiz ve nefes bile almadan.

Orefonun, Efirayı ilk gördüğü gün avucunun içerisine bıraktığı beyaz orkide yaprağı, hala avucunun içinde duruyordur, Efiranın. Sanki zaman havada asılı kalmıştı ve zamana inat tek hareket eden şey ise. Son aslan tanrısı Orefonun, damla damla, Efiranın avucuna düşen gözyaşlarıydı.

Neden orada olduğunu tamamıyla unuttu Orefon. Hatta söküp attı içinden. Ve Efiranın yeniden var olacağına inandı. Artık, ya birlikte var olacaklardı yeniden, ya da mavi gölde birlikte yok.
Arbezin ruhu ise, çok uzaklardan gelen bir şarkı gibi çalındı kulağına. Sığ sularda, sazlıklardan havalanan bir ördeğin sesi gibi. “Bilgenin geçmişten gelecek kitabı 1”



14. BÖLÜM (ARBEZ)

Arbez ise, uzun yıllardan bu yana Oranyon’un karanlığa bürünmüş ormanlarında yer yer beyaz ve kavuniçi bir gölge gibi dolaşıyordu.
Mavi göle teslim olacağı gün Efira ölecektir.
Her zamankinden daha farklı bir şekilde Arbezin ruhu huzursuzdur. Her yerine tanık olduğu bu uçsuz bucaksız karanlık ormanda, hiç tanık olmadığı bir yoldan giderek ışığın daha çok, yeşilin daha parlak olduğu ve en son artık hatırlayamadığı güneşin sarısının bile yavaş yavaş gözlerine çalındığı bir yoldan dört nala koşar. Tıpkı o çocuğa mühürlenmeden önce, Petna dağının eteklerinde koştuğu günlerdeki gibi.
Koştukça telaşının yerine, içini daha yoğundan kaplayacak derin bir huzur alacaktır. Tıpkı zamanından daha çok beklenmiş bir sona, ulaşacak olmanın mutluluğu ve dingin huzuru gibi. Sanki durgun bir göle atılmış, bir çakıl taşının hiç itiraz etmeden, gölün çamurdan zeminine bir yaprak gibi yumuşacık düşüşüne benzeyecekti beklenen sonu.

Karanlık orman safirden yapılmış kayalarla doludur. Her ağaç bir safir kayasının üzerine özenle oturtulmuştur. Her bir ağaç ile üzerine yerleştiği safir kaya arasında sonsuz bir sadakat vardır. Ya beraber ya da hiç.
Olur da, ikisinden birisi zarar görürse, diğeri de onunla birlikte ölüme gidecektir. Dört değerli taştan birisi olan safir, maviden beyaza ve onların her bir tonunda olabilirdi. Sadece kırmızı hariç. Eğer taşın rengi kırmızı ise adı artık Safir değil, Yakuttur.

Safir ve ebedi aşkı öldüklerinde. İkisi birlikte bir bütün halinde, kırmızıya yani yakuta dönüşürmüş bu ormanda. Onları öldürecek tek şey ise, Yakuttan yapılmış kırmızı kanatları olan Zaber büyücüsünün iki başlı ve 4 kanatlı, beyazımsı ve neredeyse gölge kadar flu Hondaz böcekleriymiş. “Bilgenin geçmişten gelecek kitabı 1”
Bu böceklerin bedenleri neredeyse bir koyun büyüklüğünde ve yüzleri de bir koyun görüntüsündeymiş. İşte Arbezin ve mühürlenmiş diğerlerinin bu ormana gelişlerinin nedeni de, Safir ile İvam ağacının bu mühürlenişiymiş.

Bu ormanda yalnızlık, hiçbir zaman hissedilen bir duygu olmamıştır.

Her bir canlı başka bir canlı ile, ya var ya da yok olurmuş. İçinde bulundukları yer karanlık bir cehennemi hatırlatsa da, yalnızlıktan uzak beraberlikleri, cenneti var edermiş ruhlarının derinliklerinde.

Gündüz ve geceyi ayıran tek şey ise, safir taşlarının derin mavi renklerinden beyaza dönüştükleri zamanmış, adına gündüz dedikleri. Ve Arbez bu ormanın hemen arkasındaki mavi göle ulaşmaya çalışmaktadır.

Ama her bir safir ve her bir ağaç öylesine aynıdır ki, uzun yıllardan beri mavi göle ulaşmaya çalışmasına rağmen, yolu bir türlü bulamıyordur. O gün ışığın belirginleşmeye başladığı yolda annesi ile karşılaşır Arbez. Sanki onu o yola çağıranda odur, bunca yıldan sonra.

Hiçbir şey söylemeden sokulurlar birbirlerine, boyunlarını ve uzun ince yelelerini özlemle dokundururlar birbirlerine. Her ikisinin de, gölge bedenlerinden sessiz gözyaşları dökülür, turuncu renkli toprağın üzerine. Hiçbir şey söylemeden, sanki beni takip et dercesine annesi uzaklaşır. Küçük bir tepeciğin üzerinde geri dönüp arbeze bakar ve hadi şeklinde kafası ile işaret eder. Arbez bir at gibi şahlanıp sevinçle, annesinin peşinden gidecektir.

Diğer tarafta ise, Efira orefonun kucağında yola devam etmektedir. Yavaş yavaş kendine gelmektedir. Oranyonun ekvatorunda zeminin onlarca metre altında ağaç köküne benzeyen, ama gözleri saçları ve tıpkı bir insan gibi el ve parmakları olan Tsod kadınları yaşamaktadır. Tsod kadınları yeraltında hiç kıpırdamadan ve beslenmeden çok uzun yıllar yaşayabilmektedirler. Ta ki beslenebilecekleri bir canlı oraya adım atana kadar. “Bilgenin geçmişten gelecek kitabı 1”
Orefon ve Efirayı ele geçirmek için bir çok denemede bulunacaklardır. Bu, yerden bir anda çıkan ve bir kök gibi bir çok yanal ve dikey uzantıları olan canlılarla baş etmek, büyük tanrı Orefon için bile çok zor olacaktır.

Giderek uyanan ve kendine gelen Efiranın yaydığı enerji ise balböceklerini ona doğru çoktan hareket ettirmiştir bile. Tanrıçalarına ulaşmak için durmadan ve dinlenmeden milyonlarca bal böceği ona doğru uçmaktadır. Orefon, Ovlov cinsi atı ve Efiranın yolu daha çok uzundur. Şimdiden her ikisi de, kendilerini ve efirayı korumak için bir çok yara almışlardır.

Ertesi günü; Orefonun Ovlov cinsi dev atı, Tsod’ların saldırısında sahibi Orefonu korumaya çalışırken hayatını kaybeder. Orefon onu kurtarmaya çalışmak istese de, efirayı güvende tutmaya çalıştığı için yeterince hızlı hareket edememiş ve sadık atını, dostunu ve sırdaşını gözlerinin önünde Tsod ların yerin dibine doğru çekişlerini gözyaşları ve acıyla izlemek zorunda kalmıştır.

Artık büsbütün yalnızdırlar Efira ve Orefon. Ama yola devam etmeleri gerekmektedir.

Orefon sessizce fısıldar “Volga” adı Volgaydı bakır renkli Ovlov cinsi atının…

Orefon Avrupanın en uzun nehri olan Volga nehrinin adını taşımasını istemişti, Efira ile kaybettikleri çocuklarının. Ama bebeği kaybettiklerinde, bu ismi yine sessizce ona yani ikisinin de çok sevdiği atına vermiştir. İsmin, onunla birlikte yaşaması için.

Ve hiçbir zaman, ta ki bu güne kadar hiç seslenmemiştir Orefon, Volga’ya ismi ile. Nefes alan hiçbir canlıya söylenemeden, bu isim Orefon ile birlikte tarihe karışmış olacaktır. Hoşça kal doğmamış bebek Volga ve Hoşça kal adı hiç söylenmemiş bakır renkli dev at. “Bilgenin geçmişten gelecek kitabı 1”










Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Bir Temiz Ben Kaldım İkimizden. [Şiir]
Bu Sabahtan Sonra. [Şiir]
Kim Bilir! [Şiir]
Firik Zamanında Hindiler! [Şiir]
Yarın Olmadan Git. [Şiir]
Son Kalan (Iı) [Şiir]
Killing You… [Şiir]
Olasılıksızlık. [Şiir]
Son Kalan (I) [Şiir]
Var İle Yok Arasında Zaman. [Deneme]


Levent Koçak kimdir?

Bi küçük mesele vardı. Halledemedim. Ama en azından hikayeleri, evrende dolaşsın istedim.


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © Levent Koçak, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.