..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Herkes aynı notayı söylediğinde uyum elde edilmiş olunmuyor. -Doug Floyd
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Oluşum Romanı > Diren Yardımlı




6 Ekim 2001
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk  
Çingeneler

Diren Yardımlı


Yakında çıkacak olan "Karanlığı Boyamak" adlı romanımdan bir bölüm. Romanın başkahramanı Mina (küçük bir kasabalı kız) çingenelerle ilk kez karşı karşıya geliyor ve onlardan kafasını kurcalayacak bir sürü yeni şey öğreniyor.


:DEBG:
     Çingeneler gizemli bir ırktı. “Çingeneler alır seni götürür!” dillerden dolaşan -ama bir o kadar da merak uyandıran- bir tehditti. Kim bilir nerelere götürürlerdi?.. Yine de özellikle küçüklüğümde birisi bana bu uyarıyı getirecek olsa benden istediği şeyi harfi harfine yerine getirmeye dikkat ederdim. Onların ne büyük caniler olduklarını, ateşe olan tutkularının aslında şeytana olan tutkularından kaynaklandığını (bunu Erdem bana söylemişti), hırsızlık, dolandırıcılık, fırsatçılık, fesatlık, hepsini göz kırpmadan yapabildiklerini çok iyi biliyordum. Çocuklarını okula göndermediklerini de biliyordum çünkü gönderirlerse çocukları bizler gibi olacaklardı, bunu da istemiyorlardı. Çingeneler “biz böyleyiz,” demeyi seven insanlardı. Çocukları yürümeyi öğrendikleri andan başlayarak özgürlüklerine kavuşurlardı. Özgürlükleri çok geçmeden başıboşluğa dönüşür, başıboşları da serserilik yapar, insanların korkuları olurlardı. Buranın korku kaynağı olduklarından da kendilerinin herhangi bir korkuları olmazdı-bu da bizim onlardan daha da korkmamızı sağlardı. Onların bizi göz kırpmadan kaçırabileceklerini biliyorduk, ve bir gün tersine bizim onları kaçırabileceğimize kimse olanak vermezdi.
     Neyse ki bizim bir belediyemiz vardı, onların yoktu. Daha doğrusu belediye bizden yanaydı ve ne zaman işler gerçekten çığırından çıksa, çingene mahallesinin suyu kesilirdi. Bu onlara verilen en etkili cezaydı. Bugüne dek birkaç kez olmuştu, ve sonunda çingeneler buralara çıkıp bidonlarını buradaki çeşmelerden doldurmaya başlayıncaya dek belediye onlara sularını geri vermemişti.
     Neyse ki birbirimizden ayrı yaşıyorduk. Çingeneler en azından havanın aydınlık olduğu saatlerde buralara bulaşmazdı, bizden de kimse oraya gitmezdi. Yaşadıkları yer Söğüttepe’nin kıyısında verimsiz bir topraktı. Sanırım çok çok eskiden buraya geldiklerinde onları buradan kovamayan yerli halkı onlara burayı vermişti. Şimdi ise herkes bu işe pişman görünüyordu, çünkü onlara bu yer verilmemiş olsaydı büyük bir olasılıkla karavanlarıyla gezinmeye devam edecek, yerleşebilecekleri başka yerler arayacaklardı. Bizim de başımızda böyle bir dert olmayacaktı.
     Bir gün Erdem onların bir çetesiyle kavga etmişti ve işin içinden ancak güzel bir dayak yedikten sonra çıkabilmişti. Dediğine göre buna hazırlamıştı da kendini, ve akşam babam onu dayak yediği için(!) bir güzel azarladığında o da babama bu kavgayı etmek “zorunda” kaldığı için ettiğini söylemişti. Babam da ona bir gün uçurumdan atlamak zorunda kalırsa, bunu da yapıp yapmayacağını sormuştu. Pek de mantıklı olmayan bu soruya Erdem bir yanıt vermemişti. Ama aslında gerçekten zorunlu olduğu için kavga etmişti. Ve işin acısı, benim yüzümden kavga etmişti. Ondan bir gün önce akşam üstü çingene çocukları bizim mahalleye gelmişlerdi. Sonra kavga çıkmıştı. Tabii uzaktan. Onlar bize laf atıyor, biz onlara laf atıyorduk. O sırada bir tanesi yanımıza kadar gelmişti ve kimsenin bakmadığı bir sırada beni askılı pantolonumdan yakalayıp koşmaya başlamıştı. Erdem beni kaçıracağını düşünerek paniklemiş, peşine düşmüş, önce beni elinden kurtarmış, sonra öfkesinden onu bir güzel pataklamıştı. Bu aramızdaki ilk sıcak çatışmaydı. Yeri geldiğinde kavga etmesini de biliyordu güzelim ağabim. Ama bu iş burada bitmemişti. Ertesi akşam yine gelmişlerdi. Ve niçin geldikleri gün gibi ortadaydı. Önce uzaktan Erdem’e laf atmışlardı, Erdem de çekinmeden onlara karşılık vermişti. Sonra da adım adım yanaşmışlar, son adımı da Erdem büyük bir cesaretle atmış, ardından da dayağı yemişti. Babam istediği kadar kızsın, ben onu bu konuda gösterdiği cesaretten ötürü kutlamıştım. Sanırım Söğüttepe’de o yaşta çingenelerle kavgayı göze almış olan bir tek o vardı. Ama ondan sonra akşamüstleri dışarı çıktığımızda artık doğruca lojmanlara gidiyorduk. Bu da Erdem’in bir buyruğuydu. Lojmanlarda askerlerin koruması altındaydık ve oraya çingeneler giremiyordu. Erdem bir daha onlarla dalaşmak istemiyordu. Dediğine göre bir dahaki sefere bıçak da çekebilirlerdi.


- 9 -

Çingenelerin bir yüzü buydu. Öbür yüzü ise farklıydı, bir anlamda bunun tam tersiydi. Ayral Teyze’nin sokağının önünde de her zaman bir grup çingene otururdu. Ama onları ne kimse kovalar, ne de kötü niyet beslerdi. Büyük bir çingene ailesiydi bu. Her sabah Ayral Teyze’nin sokağının köşesine gelip tezgahlarını kurar, gelip geçene yaşamımda gördüğüm en güzel kırmızı gülleri, dolgun papatyaları, sardunyaları, nergisleri satarlardı. Yaşlıca bir kadın, yirmi yaşlarında koyu tenli, siyah, uzun saçlı bir genç, ve on dört yaşlarında sattığı çiçeklerden bile güzel olmayı başarmış bir kız vardı. Ne zaman görsem onları, yaşlı kadın birileriyle sohbet ediyor, güzel kız gülümsüyor, adam ise çiçekleri ıslatıyor oluyordu.
     Birkaç kez Ayral Teyze’yi de görmüştüm onların yanında. Yaşlı çingeneyle sohbet ediyor olurlardı. Bir kere annem bana Ayral Teyze’ye götürmem için bir tabak aşure verdiğinde ben de onlarla tanışma şerefine ermiştim. Ayral Teyze’ye aşureyi verdikten sonra tekrar aşağı indiğimde sokağın köşesindeki yaşlı çingene beni yanına çağırmıştı. Duymazdan gelmiştim ama kadın duymazdan geldiğimi anlamıştı.
     “Gel kız!” dedi. “Yemeyeceğiz seni!”
     Ikına sıkına gittim yanına. Bu garantiyi aldıktan sonra başka çarem kalmıyordu.
     “Adın ne senin?” diye sordu, kuşkuyla bakarak. Sanırım duymazdan gelmeme epey bozulmuştu.
     “Mina,” dedim. Benden birkaç yaş büyük görünen güzel kız merakla beni süzüyor, süzerken gülümsüyor, gülümserken daha bir güzel oluyordu. Öbür adam ise soğuk soğuk, başka bir yöne bakıyordu.
     “Yahu korkma bizden!” dedi yaşlı çingene.
     “Korkmuyorum zaten,” diye bir yalan uydurdum. Ama o güzel kızın yanında onlardan korkuyor gözükmek istemiyordum. Korkmam da saçmaydı aslında. Öyle güzel bir kızı olan bir çingene beni niye kaçırsındı ki?
     “Korkuyorsun, korkuyorsun” dedi, başını sallayarak.
     “Hayır, korkmuyorum,” diye üsteledim.
İmalı bir şekilde baktı bana.
     “Valla korkmuyorum!”
     Bunun üzerine dudaklarında bir gülümseme belirdi.
     “Sevdim seni,” dedi.
Daha gülümsemeye fırsat bulamadan, “Aç avucunu,” dedi.
     “Ne?”
“Avucunu aç.”
     “N-niye ki?”
     “Babaannem sana fal bakacak,” dedi güzel kız. Öbür adam da dönüp baktı. Dediklerini yaptım, yoksa gerçekten korktuğumu düşüneceklerdi. Yaşlı Çingene buruşuk eliyle elimi sıkıca tuttu ve büyük bir ciddiyetle avucuma bakmaya başladı.
     O sırada Ayral Teyze de apartmanından çıktı. Altında uzun bir etek, omzunda ufak bi çanta vardı. Bizi görünce yanımıza geldi ama fal bakıldığını görerek ses çıkarmadı. Üzerinde kamburluğunu ve zayıflığını iyice belli edecek dar ve uzun bir gömlek vardı. Ayral Teyze’nin giyimi çingenelere benziyordu-tabii kendine özgü biçimde. Genç kızla sessizce gülümseştiler.
“Ne görüyorum, bilmek ister misin?” dedi yaşlı çingene, sonunda.
     “Ne?”
     “Dur! O kadar acele etme.”
     “Affedersiniz-”
     Elime öyle bir bakıyordu ki gerçekten orada birşeyler vardı sanki. Ben de gizlice bakmaya çalıştım ama gözüme birşey çarpmadı.
     “İyi şeyler görüyorum, kötü şeyler görüyorum,” dedi sonra.
     “Önce iyilerini alalım, Muzaffer Abla,” dedi Ayral Teyze.
     Yaşlı çingene başını kaldırıp Ayral Teyze’ye baktı, ona gülümsedi.
     “Cesur musun?” diye sordu, sonra taş gibi gözlerini bana çevirerek.
     “Bilmiyorum,” dedim, omuz silkerek. “Elim ne diyor?”
     “Bunu elin değil, yüreğin söyler!” dedi Muzaffer Abla, beni azarlarcasına.
     “Cesurum-” dedim. “Yani genelde.”
     “O zaman cesaretin seni yakında ödüllendirecek...”
     “Nasıl?”
     “Büyük bir iş başaracaksın.”
     “Ne gibi?”
     “Dur, soru sorma! Elinle sohbet etmiyorum, yalnızca birşeyler görüyorum orada.”
     “Peki kötü şey ne?”
     Biraz daha baktı, sonra elimi hızlıca itti.
     “N’oldu?” dedim.
     Birşey demedi.
     “N'oldu? Ne gördünüz?”
     “Ölüm,” dedi, ilgisizce.
     “Ölüm mü!?”
     “Uzak ya da yakın... Ama gördüğüm şey ölümden başka birşey değildi. İstersen sana yemin edebilirim.”
     Genç kıza baktım, yüzündeki tüm neşe kaybolmuştu. Demek ciddiydi. Adama baktım, o da yine başka yöne bakıyordu. Ayral Teyze ise şaşırmış bir şekilde Muzaffer Abla’ya bakıyordu.
     “İnanmıyorum!” dedim ve dönüp yürümeye başladım.
     “Kız, dur!” diye peşimden bağırdı Muzaffer Abla.
     “Mina!” dedi Ayral Teyze.
     Durup, dönüp, onlara baktım. Yine hepsinin yüzünde gülümseyişler vardı.
     “Gel buraya, gitme öyle,” dedi Ayral Teyze.
     Yanlarına gittim, yaşlı Çingene gözlerimin içine baktı.
     “Hani cesurdun?”
     “Cesurum-”
     “O zaman korkma o kadar,” dedi.
     “Ama ölümü gördüğünüzü söylediniz?” dedim.
     “Ölümü her gördüğünde bucak bucak kaçacaksın ömrün kaçmakla geçer.”
     “N-niye ki?”
     “Ölüm her köşeden çıkar, güzel kız. Her taşın altından.”
Ayral Teyze’ye baktım.
     “Doğru söylüyor,” dedi. “Tabii yalnızca insanlar ölmez. Hayvanlar, bitkiler, böcekler de ölür.”
     “Yaşayan herşey ölür,” dedi Muzaffer Abla. “Yoksa ne diye yaşayasın?”
     “Onun gördüğü ölüm bildiğin bir hayvanın, sevdiğin bir ağacın da ölümü olabilir.”
     “Ya da çok uzaklardan bildiğin bir yaşlının,” dedi genç kız. “Babaannem yakın insanların ölümünü görse bile bunu söylemez sana. Seni üzmek istemez. Sana bir çiçek vereyim.” Önce eline herhangi bir çiçek aldı. Sonra onu yerine koydu ve yerine bana beyaz bir gül uzattı. Ayral Teyze’ye baktım, bana almamı işaret etti.
     “Beyaz gül özeldir,” dedi. “Sana dostluğundan bir parça verdi.”
     “Ah, sağol!” dedim.
     Genç kız utanarak, başını eğdi.
     “Adın Mina mıydı?” dedi Muzaffer Abla.
     “I-hı,” dedim. Yeniden kendime güvenim gelmişti.
     Muzaffer Abla güzel kıza döndü bu kez.
     “Arkadaşına adını söylemeyecek misin?” dedi.
     “Narin,” dedi güzel kız, başını eğerek. Simsiyah, örgülü uzun saçları vardı. Üzerinde upuzun, rengarenk bir etek vardı. Bebek gibi bir yüzü vardı. Keşke benim de dostluğumdan bir parça verebilecek bi’şeylerim olsaydı yanımda.
     “Ben kaçıyorum...” dedi Ayral Teyze. “Sen nereye gidiyorsun?”
     “Eve,” dedim.
     “Gel seni bırakayım.”
     Çingenelerle vedalaştıktan sonra birlikte yolun biraz aşağısında duran Ayral Teyze’nin arabasına gittik.
     “Sen nereye?” dedim.
     “İstanbul’a. Yeni bir sergi açılmış, onu bir gidip göreyim dedim.”
     “Resim sergisi mi?”
     “I-hı.”
     O gün Ayral Teyze gerçekten özel görünüyordu. Sapsarı, dalgalı saçlarını arkadan topuz yapmıştı. Gözleri her zamanki gibi kısıktı. Onu ilk bakışta dünyadaki başka tüm kadınlardan ayıran şey gözleriydi. Perdeliydiler. Nereye baktıklarını bile anlamak zordu, ama baktığı zaman onları fark etmemek elde değildi.
     “Sence doğru mu söylüyor?” dedim, arabada giderken.
     “Kim?”
     “Şu yaşlı çingene- Muzaffer Abla?”
     “O o kadar yaşlı değil aslında.”
     “Elleri buruş buruş.”
     “Çok bulaşık yıkamaktandır. Olsa olsa elli yaşındadır.”
     “Peki sence doğru mu söylüyor?”
Ayral Teyze dudaklarını büktü.
     “Muzaffer Abla, bildiğim kadarıyla, kimseye yalan söylemez. Ama doğruyu söyleyip söylemediği sana kalmış.”
     “Sen de onun gibi konuşuyorsun... tek bir kelimesini bile anlamıyorum.”
     “Dediği doğru, ölüm her taşın altından çıkar. Onu görmeye çalışırsan mutlaka görürsün. Genelde görmek istemezsin ama. O yüzden de görmezsin. O sana bir öğüt veriyor aslında sadece. Ölüme gözlerini aç diyor.”
     “Hiç bu şekilde düşünmemiştim-”
     “Onlar gibi düşünmeye alışmak zaman alıyor. Söğüttepe’lilerden oldukça farklı bir dünyada yaşıyorlar.”
     “Evet,” dedim. “Peki büyük şeyler başarma konusunda?”
     “Sence?”
     “Bence doğru söylüyor,” dedim, sırıtarak.
     “O zaman doğru söylüyor,” dedi Ayral Teyze. “Ama o sırıtışı bir kenara bırakırsan iyi olur bunun için.”
     Bizim sokağın önüne vardık. Ayral Teyze arabayı durdurdu ve dönüp bana baktı.
     “Hadi görüşürüz. Anneni öp benim için. Aşureyi bir lokmada yuttum.”
     “Ne?”
     “Şey... söyle ona, Doğan’a bahsetmesin aşureden.”
     Kısa bir süre bakıştık, sonra beni kibarca öptü. Kızardığımı fark ettim. Hemencecik arabadan çıktım ve koşarak yukarı çıktım. Bu davranışımı gören kuşkusuz beni ona aşık zannederdi. Belki de öyleydim. En azından ona karşı duyduğum sevgi başka büyüklerime duyduğum sevgiden çok farklıydı. Beni utandırabilen, ağlatabilen ya da içimi ısıtabilen, hatta kaynatabilen bir sevgiydi. Beni öpmesi bir aşığın bir aşığı öpmesi gibi gelmişti bana. Bir taraftan korkutuyor, bir taraftan sevindiriyordu.



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın oluşum romanı kümesinde bulunan diğer yazıları...
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!'
Karanlığı Boyamak - Okul İzlenimleri
Karanlığı Boyamak - Eve Bilgisayar Geliyor
Karanlığı Boyamak - Hırsız Mina
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Uyanışı
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Koşusu
Karanlığı Boyamak - Büyük Tartışma

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - Başlarken - Onursuz Bir Yaşam
Lusifer'in Lambası - 2. Bölüm - Beceriksiz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 5. Bölüm - Terapistin Tesellisi
Lusifer'in Lambası - 4. Bölüm - Modern Bir Ruhun İtirafları
Lusifer'in Lambası - 3. Bölüm - Bir Kahramanın Ölümü

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Sevgi - Başka Bir Deyişle [Deneme]
Sigortacı [Deneme]
Tolstoy ve Anna Karenina [Eleştiri]
Bülbülü Öldürmek [Eleştiri]
Momo ve Duman Adamlar [Eleştiri]
"Para İçin Yazmak" Gerçekten Duyulduğu Kadar Kötü Mü? [Eleştiri]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Diren Yardımlı, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.