..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Tarihten öğreniyoruz ki tarihten hiçbir şey öğrenmiyoruz. -Hegel
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Eleştiri > Yazarlar ve Yapıtlar > Diren Yardımlı




2 Temmuz 2001
Tolstoy ve Anna Karenina  
KÖKTEN AHLAKÇI BİR AŞK SERÜVENİ

Diren Yardımlı


Güç,saygı ve ve otoriteyle örülü bir dünyada bir kadın yüreğini dinlemeye cesaret etti...ama yazarına kalırsa dinlememeliydi,çünkü bu görkemli kadını yaratan yazar çok geçmeden, onu 'korkunç günahından' ötürü acımasızca suçladı,yargıladı ve cezalandırdı.


:ABJCB:
Roman kahramanları beyaz perdedeki meslektaşlarından çok farklı olurlar.
Birincisi onlar gibi etten kemikten değildirler. Kulaklarımızla seslerini duyamayız, gözlerimizle hareketlerini izleyemeyiz. Ama yine de sesleri ve hareketlerini biliriz. Onlar rolden role koşmazlar; her kahram tek bir rol için seçilmiştir yalnızca. Ama yine de çoğu oyucundan daha uzun ömürlüdürler. Buna karşın bir roman kahramanının bir sinema kahramanının binde biri kadar bile bir önemi yoktur dünya için. Erdemsizdir. Güçsüzdür. Ya da akıl almaz bir biçimde temiz yüreklidir. Bir filmde görsek bize itici ya da gerçek dışı gelecek ölçüde saf ve temizdir. Ama gerçek dünyanın 'budala'sı romanda pekala 'kahramanımız' olarak karşımıza çıkabilir. Ondan etkilenebiliriz. Hepimiz kendimizden birşey buluruz onda. Kısacası sinema kahramanlarını yaratan tüm 'erdem'ler, roman kahramanlarında bize sıkıcı gelir. Yakışıklılar, güçlüler, cesurlar romanlarda pek inandırıcı olmazlar. Roman kahramanının sıradan ve çelişkilerle dolu olması gerekir. Tıpkı bizim gibi. Ve yine tıpkı bizler gibi tek dikkat çekici yanları arkalarından bütün bir insan ruhunun sırlarını gizliyor olmalarıdır.

Bir roman kahramanının ne olduğune, ne olmadığına da yaratıcısından çok biz karar veririz. O sadece yaratır. Onu kabullenmek ya da kabullenmemek bize kalır. Onu anlarız, ya da anlamayız. Onun için üzülürüz, ya da ondan nefret ederiz. O yalnızca oradadır. Tek yaptığı şey bize kendini itiraf etmektir. Hiçbir iyi yazar "Benim başkahramanımı illa seveceksiniz!" diye bir saplantıyla yola çıkmaz. Ne de "İşte size insanlığın yüzkarası!" diyip karşımıza atar onu. İyi bir kahraman hiçbir zaman 'bitmez', hiçbir zaman ereğine ulaşmaz. Ereğe ulaşmış bir kahraman o ölçüde de artık ölmüş bir kahramandır çünkü. Yazarın onu kaleme alması için hiçbir neden kalmaz geriye. Bizi ilgilendiren oluşumun kendisidir. Bunun yanısıra, yazarlar da çoğunlukla okurlar gibi kahramanlarını tanımak istedikleri için onları yaratırlar. Onun düşüncesinden bir türlü kurtulamadıkları için. Ve yol boyunca, tıpkı bizim gibi yazarlar da kahramanlarıyla tanışırlar. Onları daha iyi anlarlar. Onlarla yakınlaşırlar. Eksiklerine, yanılgılarına karşı daha hoşgörülü olmayı öğrenirler.

Çünkü roman kahramanlar genelde farkında olmasalar da yaşadıkların yüzyılların tüm baskılarını, çevrelerin tüm yüklerini omuzlarında taşırlar. Bu en 'kahraman' film kahramanının dayanamayacağı kadar büyük bir yüktür aslında. Bir roman kahramanı hiçbir zaman çevresinden yalıtılmış değildir. Bunun ender örnekleri ya gerçekten birer 'üstün-insan' olarak tasarlandıkları için böyledirler (Knut Hamsun'un kahramanları gibi) ya da apaçık delidirler (Bir Delinin Hatıra Defteri'ndeki gibi) Tüm kahramanlar zaman zaman gerçek ötesi özellikler taşıyabilirler. Ama yine de toplumlarına sıkı sıkıya bağlıdırlar. Zaman zaman kanatlanıp uçsalar bile bir film kahramanından daha gerçektirler bu yüzden. Söyledikleri yalanlarla, öfkeleriyle, çaresizlikleriyle, kötülükleriyle gerçek birer insandırlar. Kusursuz olamazlar, kötülüğü ya da iyiliği tek başına simgeleyemezler. Aslında ne bir 'kahraman' ne de bir 'düşman'dırlar.

En azından öyle olmaları gerekir. Ama nedense tarihin en büyük romanlarından biri sayılan Tolstoy'un Anna Karenina'sı için ise bunların hiçbiri geçerli değil. O tam anlamıyla sonu-baştan-belli bir kahraman. O ölçüde de yaşamayan bir kahraman. Tolstoy'un tek derdi, aslında çok da hoş olabilecek bir bayanla bize "yaşamın katı gerçeklerini" göstermektir. Her okuduğumuz cümlede bu yüzden bir ahlak dersiyle karşılaşırız. Sürekli bizi takip eden bir göz vardır bu romanın sayfalarında. "Şunu yaparsanız böyle cezalandırlırısınız, bunu yaparsan bu damgayı yersin," der bize. Bizden çok, zavallı Anna Karenina'ya der bunu. Kadıncağız Yaratıcı'sının gözünden hiçbir zaman sıyrılamaz, özgür bir insan gibi davranamaz. Tüm edimleri, davranışları ona bağlıdır. Tolstoy'un kaşları bir defa çatılmıştır ona, ondan sonra ne yaparsa yapsın onun için artık umut kalmamıştır. Daha en başından "yoldan çıkmış bir kadın"dır. Kadıncağızın bundan kaçma şansı yoktur. Tolstoy'un çatık kaşlarından. Onun sağ sola oynayan parmağından.

Neden Tolstoy kahramanlarını, ve dolayısıyla okurlarını bu kadar küçük görür? Nasıl o kadar emin olabilir, tüm okurlarının bu ahlak derslerine ihtiyaç duyduğuna? Ya da ahlaksızlığa biçtiği cezaların doğruluğuna? (En büyük kuşkularım da burada yatıyor). Belki başka insanlar ahlaksızlık konusunda Tolstoy kadar grotesk olmayabilirler. Dünyada hoşgörü diye birşey de var çünkü. Tolstoy'un dünyasında değil belki, ama normal her insanın dünyasında var bu, ve bugünün acıları ve anlamsızlıkları içinde hala yaşayabiliyor olmamızı sağlamakta eşsiz bir rolü var bu hoşgörünün. Aile içinde birbirimize anlaşabiliyor olmamızın bile zaman zaman tek nedeni o. Sıkıldığımız insana sırtımızı dönüp, tek kelime etmeden yanından ayrılmamamızı sağlayan şey bu. Ona hiç olmazsa bir elveda dememizi sağlayan şey. Bu hoşgörü olmasa kimse birbirini tanımayı göze almaz bugün, insanlar arasında "zaman tanıma" diye bir deyim olmaz. Hoşgörünün getirileri ve türleri sayısızdır, çoğunu da yaşadığımız süre içinde farketmeyiz bile. Ama onsuz yaşayamazdık.

Dünyaya yalnızca ahlakın gözlerinden bakınca, aslında çok şey kaçırılmış oluyor. Çünkü dünyayı ahlak kurtarmayacak. Tersine, belki gelecekte ahlak sözcüğü belleklerimizde tecavüz gibi, soykırım gibi, savaş gibi karanlık bir dönemin anıları olarak duracak yalnızca. Ahlak yalnızca kötü duygular besleyen toplumların kendilerini baskılamaları için bir araç. O ölçüde de ahlakı savunanlar içlerinde en çok öfke, kin ve nefreti barındıranlar olmalılar. Ahlakçılığı sevginin, şefkatin önüne koyan bir insana kuşkuyla yaklaşmak gerekir. Çünkü bir ahlakçının kaygısı sevdiği bir insanlığı 'kurtarmak' değildir hiçbir zaman. Sadece onu yargılamaktır. Hatta intikam almak; kendi dünyasındaki baskıları hiçe saydığı için. Tolstoy ve Anne Karenina için durum bundan farklı mı? Yazarın gözünde kahramanı yoldan sapmış biri artık; dolayısıyla onun için artık hiç bir kurtuluş kalmamış . Onu kafese tıkayıp kent meydanının ortasına koymak gerekir. Boynuna dev harflerle "AHLAKSIZ" yazılı bir pankart asarak.

Belki de tüm sorun bir cesaret sorunu. Acaba Tolstoy gerçekten kendini Anna Karenina'nın yerine koymayı göze alıyor mu? Yoksa yapabildiği tek şey dışarıda durup onu eleştirmek mi? Sokaktaki adamı, kürsüdeki politikacıyı eleştiren entelektüel gibi. Şu bir gerçek: Tolstoy kendi kendine yarattığı taştan ahlak ilkeleri uğruna içtenlikten uzak, sırf analitik bir denge hesabıyla yarattığı karakteri yargılıyor. Ne bir acıma, ne bir sevgiyle... Bu öçüde de kendi ahlakçılığının kurbanı oluyor.

İşin elbette ki en ilginç yanı Tolstoy'u Anna Karenina'yı yaratmış olması. Olağanüstü bir gözlem gücü ve anlatım ustalığıyla karşımıza çıkıyor Anna Karenina. Her iyi roman kahramanı gibi daha en başından hepimiz onda kendimizden birşeyler görüyoruz. Ve bu kuşkusuz Tolstoy'un en büyük başarısı. Çünkü yazarın derdi derdi önemsiz bir zavallıyı mahkum etmek değil yalnızca, hepimizdeki Anna Karenina'lığı gösterip, hepimizi yargılamak. Bu yüzden Anna Karenina gibi bir kişilik Tolstoy için çok önemli. Güzel bir kadın, arayış içinde bir insan olduğu için değil. Keşfedilecek bir yanı yok onun, Tolstoy'un gözünde. Varlığnını tek amacı, Tolstoy'un kendisi için çizdiği tek amaçla doğru orantılı bir şekilde, bize gereken dersi vermek. İnsanlığın tüm günahların sırtlanıp, sonra da yok olmak. İşte burası düşündürtüyor... içten bir yazar kahramanından bu kadar 'uzak' durabilir mi? İnsan bekler ki, büyük yazarlar kahramanlarına, suçları, günahları ne olursa olsun, bir bağlılık geliştirirler. Hatta onlara aşık olurlar. Ve böylece belki de farkında olmadan sürekli onu içine düştüğü trajedinden kurtarmak isterler. Sonunda belki yine kurtarmazlar, doğru olarak gördükleri sona götürürler onları. Ama yolda mutlaka tökezletir, ona bir şans daha tanırlar... Tüm bunları da bir okur olarak hissederiz. Yazarla kahramanı arasındaki bu aşırı duygusal, zaman zaman sağduyudan yoksun ilişkiyi. Yazarın, kahramanının tüm kötü özelliklerine karşın ona büyük bir sempati duyduğunu. O ölürken onun için üzüldüğünü. Başka bir deyişle, onu yaşatır. Onun yaşamasını ister. Çünkü ister istemez her insanda acınacak ve hoşgörülecek özellikler vardır. Tolstoy istemese de Anna Karenina'da bütün bu özellikler ortaya çıkarmıştır. Sanki biri yanına gidip ona dürüstçe ve içtence arkadaşlık edip, ona destek olsaydı herşey çözülür diye düşünürsünüz. Ve bir okur olarak "Keşke ben o kişi olsaydım," dersiniz. Çünü Anna Karenina 'ahlaksız' olabilir, ama onun iyiliğinden hiçbir zaman kuşku duymazsınız. Tolstoy içinise iyi yürekli olup olmamanın çok bir önemi yok, bu bağlamda. Ahlaksızlık iyinin ve kötünün çok çok ötesinde duran bir durum çünkü. Bu yüzden Anna Karenina'nın yardımına koşmayı düşünmez hiçbir zaman. Tersine onu gerçek ahlaksızların, sinsilerin ve kurnazların dünyasında yapayalnız bırakır ve daha da ilginci, o insanların hiçbirini cezalandırmaz, ama bunun yerine çaresiz bir kadını cezalandırmayı seçer.

Edebiyat tarihinin en sinsi ve kötü karakterlerinden biri olarak karşımıza çıkan Suç ve Ceza'nın Raskolnikov'u bile sonunda eline geçen bir fırsatla gerçek sevginin ne olduğunu öğrenmiyor muydu? Ve bu sevgi ona acı çektirip, ruhunu arındırıp, tüm günahlarına, ahlaksızlıklarına bir savaş açmıyor muydu? Dostoyevski istese Raskolnikov'u kurşuna dizebilirdi (o sıralar Rusya'da infaz için uygulanan genel yöntem), yaptığı ahlaksızlıktan ötürü hiçbir şans tanımadan onu cezalandırabilirdi. Çünkü işlediği suç Anna Karenina'nınkinden çok daha büyüktü. Hatta karşılaştırılmayacak kadar büyük. Ama Dostoyevsky Raskolnikov'a bir şans tanıdı ve böylece bir katilin yaşamından yola çıkarak tüm insanlar için bir umut kaynağı olan bir roman yazdı. Tarihin en büyük sevgi romanın yazdı belki de. Ve bunu işlediği suça bakmaksızın katili bir sevgi bombardmanına tutarak yaptı. Raskolnikov gördüğü sevgi karşısında, yıkıldı, acı çekti ve sonunda olan oldu.

Anne Karenina'nın 'affedilmez' suçu ise bir erkeğe aşık olmaktı. Seçmini yanlış yapmıştı. Ve onun cezası Raskolnikov gibi ruhsal bir acı çekip pişman olmak değil, tren raylarının altında parçalanmaktı. Böylesine vahşi bir ahlakçılığı bence hiçbir şey açıklayamaz.

Bu durum insanın aklına ister istemez şu soruyu getiriyor: Tolstoy gerçek yaşamda da bunları yapan bir insanın ölümünü isteyebilir miydi? Bir erkeği sevdiği için yaşamını mahveden bir insana karşı bu kadar duygusuz yaklaşabilir miydi? "Oh be, iyi oldu.. bu size ibret olsun!" havalarında son paragrafı yazar mıydı? Hiç sanmıyorum. Bu ölçüde de Anna Karenina'nın içten olmaktan uzak bir roman olduğu söylenebilir... sadece Tolstoy'un belli önyargılarını kanıtlamak için bir kurban Anna Karenina. Daha en başından. Ne bir keşif, ne de bir çözümleme. Tolstoy'un bir femme fatale olarak görmekte direttiği acıklı bir kadının ürpertici öyküsü.

Bini aşan sayfa sayısıyla belki tarihin en büyük romanlarından biri. Ama en güzel romanlarından biri değil kesinlikle...

.Eleştiriler & Yorumlar

:: kökten ahlakçı mı?????
Gönderen: gökçe kılıçarslan / ankara/Türkiye
6 Mart 2006
sayın diren yardımlı'nın anna karenina adlı eser üzerine yaptığı incelemeyi hayretler içinde kalarak okudum ve nasıl oluyor da tolstoy'un bu eseri yazarken okurlarına ahlak dersi vermeye çabaladığını ve onları küçümsediğini çıkarabildiğini hiç anlayamadım. Eserin sadece anna karenina karakteri merkez alınarak yorumlanmasına da çok şaşırdım çünkü,bin kusür sayfa olduğu söylenen ve en kalın baskısı sadece 800leri bulan bu klasik eserde yardımlı tarafından yan karakter gibi algılanmalarına karşın her biri özenle işlenmiş dört ayrı karakter daha bulunmakta (aldatılan koca,karenina'nın aşığı,levin ve kiti) ve anna karenina nın yasak aşkı ile pararlel olarak kiti_levin ilişkisi de ilerlemekte.Şimdi eğer bu romanı yasak aşkı yüzünden tolstoy tarafından tren altına atılarak cezalandırıldı diyerek özetleyeceksek abesle iştigal etmiş oluruz,sonuçta tolstoy o dönemde çevre baskısına ragmen aşkı uğruna çok şeyi göze almaya hazır,ikilemde kalmış ve çare arayan bir kadının psikolojini ustalıkla yansımakta.Eger yasak aşk yaşayan bütün kahramanlarını intihar ettirip öldüren her yazarı kökten ahlakçılıkla suçlayacaksak flaubert de ahlakçıdır diyelim,goethe de,ki ben eserde yazarın kendi iç sesiyle yazarak kahramanını yargıladığı tek bir cümle hatırlamıyorum bu bir,ikincisi olayların geçtiği döneme bakarak kocanın ya da karenina nın kendi iç sesiyle yaptıkları konuşmaları da yazarın ahlak dersi vermeye çalışması saymanıza pes doğrusu demek istiyorum.Eserin özü her trajedik aşk öyküsü gibi aşık ama umutsuz,mutsuz bir kadının yaşadıklarıdır,bu psikolojideki bir kadın kendini ister tren altına atar ister tavana asar,yazarın karaktere hazırladığı ahlakçı son olarak değil,karakterin gerçekliğinin bir yansıması olarak bunu değerlendirmiş olmanızı dilerdim.Nasıl olur da aldatan bir kadının -hangi dönemde yaşarsa yaşasın- kendi iç hesaplaşmasını ya da kocasının bu durumu algılayışını yazarın ahlak dersi olarak algılarsınız aklım almıyor ve nasıl olur da incelemenizi sadece anna kareninaya odaklar levin-kiti ilişkisini paralel olarak irdelemezsiniz diye düşünüyorum.

:: Burçin Sarı'ya yanıt
Gönderen: Diren Yardımlı / İstanbul
25 Mart 2004
Sevgili Burçin Sarı, Öncelikle hem yazıyı, hem altındaki yazıdan uzun tartışmayı okumaya vakit ayırdığın için teşekkürler. Sen, benden farklı olarak Tolstoy'u biyografik olarak ele almayı seçmişsin. Özellikle Rus yazarlarını ele alan incelemeler, ya yaşamlardan yola çıkarlar, ya da eserlerinden yola çıkıp düşünsel arkatasarılarını yakalamaya çabalarlar. En önemli araştırmaların bir çoğu bu iki yoldan birinde yapılmıştır. İlginçtir her ikisi de bizi sık sık farklı yerlere götür ve eser yaşamla, yaşam eserler çürütülür sık sık. Bu durum sanırım Tolstoy için de geçerlidir birçok bağlamda. (Levin-Tolstoy bağlamında özellikle) Açıkçası Anna Karenina'nın gerçek olup olmamasıylya, gerçekse eğer ne kadar gekçek olduğu sorusuyla ilgilenmedim bu yazıyı yazarken. Çünkü gerçekliğin her şekle sokulabileceği gibi, her tür gerçeklikle de karşı karşıya gelinebilir. Tolstoy Anna Karenina'nın yolunu gerçek hayattan çekip çıkardı diyorsunuz, ama aynı Tolstoy istese Anna Karenina'nın öyküsünün tam tersini de çıkarabilirdi; tek yapması gereken başka bir hayata bakmak, onun romanını yazmak olurdu. Hem dikkat ederseniz ben Anna Karenina'nın 'gerçek hayattan' çıkan yanını eleştirmedim, Anna Karenina'nın intiharını eleştirmedim, toplumun ve onun yanında yer alan yazarın bu olaya karşı yaklaşımını (groteskliğini) eleştirdim. Beni feministlikle suçluyorsun, ama bunu niye ve nasıl yaptığını söylemiyorsun. Eğer nedeni Anna Karenina'nın haklarını savunmamsa, evet, bir feminist olabilirim. Ama erkek olsaydı da aynı feminizmimi sürdürürdüm(!) Levin'in Tolstoy'un kendisi olduğu zaten kitabın kapağında yazıyordu, ve Tolstoy'u azıcık tanıyan biri bunu bilerek okur kitabı. Ben de böyle bir noktayı bilmeden oturup böyle bir eleştiri yazmayı göze alamazdım; yazsaydım ve bilmeseydim şu an kaldırmış olurdum. Ama ilginç bir nokta var burada; tüm karakterler arasında en uysal olanı, en az yargılayıcı olanı Levin'dir. Oysa biliyoruz ki Tolstoy hayatında ve sanatında yargılamaktan, işaret parmağını kaldırmaktan hiç çekinmezdi. Yazarların, tıpkı ressamlar gibi kendilerini "kendileri" olarak ortaya koyduklarında çoğu kez "wishful" bir kendi yaratırlar. Bu bana kalırsa Levin durumunda Tolstoy için de geçerli. Son olarak, eleştirinizin bir yerinde eser Tolstoy'un görüşleri değilmiş gibi bir tablo yaratıyorsunuz. Evet, haklısınız, tıpkı diğer Tolstoy eserleri gibi Anna Karenina da Rus toplumunun panoramik bir resmidir, gözlemleriyle cesur ve ayrıntısaldır, insan psikolojisine çok girmeden toplumu anlamaya, hissetmeye ve anlatmaya çalışır. Bu yanıyla hem görkemli hem büyüleyicidir, ama bu demek değildir ki Anna Karenina Tolstoy'un eseri değildir ve onun öznel ahlaki değerlerini barındırmaz. Benim eleştirdiğim bunlar. Sevgiler, Diren

:: anna karenina ve tolstoy
Gönderen: burçin sarı / konya
25 Mart 2004
sevgili diren ve can tolstoy,anna ve dostoyevski üzerine karşılıklı düşüncelerinizi okudum.Bu konu üzerine her ne kadar baya bir süre zarfı önce yazışmış olsanız da maalesef ben daha yeni okuma fırsatı buldum.Çünkü bu siteyle daha yeni tanıştım ve tanışmamla birlikte düşünceleriniz karşısında kayıtsız kalamadım.Şu anda çok fazla vaktim olmadığı için derinlemesine eleştiremeyeceğim ama şunları da söylemeden edemiyeceğim.sevgili arkadaşlar yazılarınızdan anlaşılıyor ki Tolstoy'un hayatı üzerine pek bir bilginiz yok.Nihiliz,budizm gibi kavramlara saplanmış,görüşlerinizi de hep bu bağlamda yapmışsınız.Öncelikle şunu söylemeliyim Tolstoy bir ömür boyu keni içinde bir inanç arayışında olmuştur.Başlangıçta evet hıristiyandır ama daha sonra bu dinde gördüğü tutarsızlık ve yozlaşmışlık nedeniyle şahsi eleştirilerini yapmış hatta dinden ciddi anlamda uzaklaşmıştır.Yazmış olduğu Diriliş eserinde bunları görebilirsiniz ve size bir not bu eseri yayınlandıktan sonra kendisi dinden afaroz edilmiş bu da pek umurunda olmamıştır.Ancak, bir yaratıcı olduğuna dair inancı vardır.Bu inancıda yıllarca sürmüş kendi iç psikolojisi sonunda yakalamıştır.Kişilik olarak insanlık kardeşliğine inanan son derece anlayışlı iyilik sever ve kendisi sosyete sınıfından olmasına rağmen kendini halka, köylülere yakın hissedecek kadar da alçakgönüllüdür.Anna Karenina'ya gelince sevgili Diren sanırım sen tam anlamıyla kendini feminist duyguların akışına bırakmışsın, tolstoy'un anna'yı karakterize edişini değelendirirken.Ancak sana şunu söylemeliyim ,Anna gerçekte yaşamış birisidir ve kendisinin sonu aynı şekildedir .Yani tolstoy onu öldürmeyi kendisi seçmemiştir,o zaten bu şekilde intihar etmiştir.Anna ,Tolstoy'un bir komşusuyla o sıralarda yasak bir aşk yaşıyordu ve toplum tarafından nasıl tepkiyle karşılaştığı ayan beyan ortadaydı.Tolstoy bunları gösterdi.Tamam kabul ediyorum o düzenli ve ahlaklı bir aile yapısı taraftarıydı.Eserde de bu yönde bir eleştirisi vardı.Dikkat ettiysen eğer Stepan Arkadyeviç karakterini de eleştiriyordu yani özellikle Anna'yı eleştiriyor demek yanlış olur çünkü o dönem rusyası yaşayışları insanların kadına ve erkeğe bakış açıları gibi çok yönlü bir eleştirisi söz konusuydu.Tabi eserde sadece bu konu yani Tolstoy'un aile yapısı üzerine görüşleri yok eser başlıbaşına bir ,o dönem rusyası anlatısıdır, bir almanaktır.Tabi bu esnada eleştirilerini yapmıştır.Romandaki Levin karakterini iyi süzmenizi tavsiye ederim.Çünkü o tolstoy'un bir otobiyografisidir,o karakterde Tolstoy vardır.Sanırım Levin karakterini ciddi anlamda tahlil edebilirseniz Tolstoy'un gerçek düşüncelerine vaakıf olabilirsiniz.

:: İkinci açıklamaya yanıt
Gönderen: Diren Yardımlı / İstanbul
13 Temmuz 2003
Tamam, şimdi konu açıklık kazanmaya başladı. Rus nihilizmiyle kıta Avrupası nihilizmi arasındaki fark önemlidir; siz önce Dostoyevski'nin nihilizminden bahsettiğiniz, ardından Dostoyevski'nin bir "hiçlik" yazarı olduğunu belirttiniz. Bu durumda ben Rus nihilizmini değil, kıta Avrupasının doğurduğu değersizlik-nihilizmini konu alıyorsunuz zannettim. Bu Dostoyevski durumunda ne yazık ki sık sık düşülen bir yanılgı (yazarı Nietzche-vari bir nihilizm ışığında değerlendirmek). Yine de Rus nihilizmi ve Dostoyevski'yi de birbirine fazla yaklaştırmamak gerekir, çünkü yazarın bu çevreden ayrılmasının başlıca nedeni çevredeki nihilist 'atmosferdi'. Ve işin özüne inildiği zaman iki nihilizm arasında çok büyük bir farkın olduğunu söylemek de güç. Biri daha toplumcu ve devrimciydi, bu anlamda da daha moraldi sadece. Ama aslında nihilizm moral değerlerin bir reddi anlamına gelmektedir; Rus nihilizmi de bunun dışında durmaz. Dostoyevski'nin kendi devrimciliğine gelince, aslında hiçbir zaman ortodoks bir devrimci olmadığını kendisi belirtir. Çünkü devrimci olduğu kadar da sosyalizmin tehlikelerinden bahsediyordu daha gençliğinde. Bu konuda ileri görüşlülüğü hayret vericidir. Dostoyevski'nin mucizelerine gelince, bana herhangi bir eserinde bir mucizeden bahsedebilir misiniz? Burada bir hatayı hemen düzeltmeme izin verin, hapiste Dostoyevski'nin elindeki tek kitap İncil değildi. İncil, Kuran ve Kant'ın Arı Usun Eleştiri hapiste hiçbir zaman elinden bırakmadığı üç kitaptı. Bu konuda Geir Kjetsaa adlı Norveçli araştırmacının bugüne dek Dostoyevski üzerine yazılmış en geniş biyografisinde uzun uzadıya durulur. Dostoyevski bu kitapları ağabeyinden ister, ağabeyi de gönderir. Bir ikincisi, Suç ve Ceza'da Raskolnikov'un asla suçundan pişman olmadığını belirtiyorsunuz. Bunu doğrusu anlayamadım. Pişman olmuyorduysa niye kendini ele veriyor? Bunun adı pişmanlık değilse ne? Niçin gerçek bir "Napolyon" olamamıştır? Bana kalırsa nedeni açık; Napolyon yüce bir dava uğruna savaş veriyordu (en azından buna katışıksız bir inanç besliyordu ve koşulları bunu derinlemesine irdelemesini gerekli kılmıyordu), oysa Raskolnikov'un savaşı bencilceydi. Yüceliği tamamen kurgulanmıştı, hayaliydi. Nedenselliği tepetaklak idi. Duygusal olduğu kadar düşünsel olarak da tutarsızdı. Kendini daha fazla kandıramayacağını hissettiği an açık vermeye başladı, acı çekmeye başladı. Çok geçmeden de itirafta bulundu. Bence bunda daha derin anlamlar aramak yersiz; Suç ve Ceza'nın temel psikolojisi ve kurgusu akıl almaz ölçüde basittir. Onu edebiyat tarihinin en büyük eserleri arasına yerleştiren özelliği, konunun ele alış biçimidir. Dostoyevski'nin basit krimonolojik bir kurguyla insan ruhunun en derinlerine, işi bulandırmadan, inmeyi başarmış olmasıdır. Andre Gide'in Dostoyevski konusunda yazdıklarını vaktiyle okumuştum, ve açıkça çok sevdiğim bir yazar olmasına karşın, Dostoyevski'yi değerlendirme biçimine birçok açıdan katılamadım. Ancak bunlara girersem bir daha çıkamayız bu tartışmanın içinden. :) *** Gelelim gerisin geri Tolstoy'a.. "Küçüğü tanımayan biri, nasıl olurda büyüğü tanıyabilir?" diyorsunuz. Sanırım sosyoloji ve psikoloji arasındaki fark da burada yatıyor. Biri toplumları, devrimleri, akımları, savaşları ve dönemleri ele alırken diğeri doğrudan bireyi, bireyin de dış dünyasından çok iç dünyasını ele alıyor. Dış dünyası, ancak iç dünyasının bir yansıması olduğu ölçüde, ona götüren bir yol olduğu ölçüde ilgi alanına giriyor. Sanırım bu açıdan bakıldığında Dostoyevski ve Tolstoy arasındaki ayrım da belirgileşiyor. Kröyçer Sonat'a gelince, evet rahatsız edici bir eserdir. Nedeni ise ele aldığı konu değil, konuyu ele alış biçimidir. Pekala rahatsız edici olmayabilirdi de. Ama yozlaşmanın karşısında ahlakçılık gibi diğer kutubu koyarsanız, her iki tarafta da durmayan birey için bir anlam ifade etmez. Gerçekten de çözümü başka yerlerde aramak gerekir. Özgürlük insanı yozluğa götürüyorsa, bunun çözümü insanın elinden özgürlüğünü almak değil, olsa olsa özgürlüğünün önünü daha da açmak olmalı. Tolstoy'un en büyük yanılgısı bunu görememiş olmasıdır. Yazıda da belirttiğim gibi ahlakçılık ancak suçlu insanın suçunu bastırması için bir araçtır. Evlilik gibi Uygarlığın yaratmış olduğu bir birlikteliği ancak ahlakçılık ayakta tutabilir, bu doğru. Bu durumda, tekrar ediyorum, Tolstoy bakış açısını genişletip evliliği sorgulaması gerekirdi. Budizmle Schopenhauerciliğin bağlantısını daha önce düşünmemiştim, o konuda fazla birşey söyleyemeyeceğim o yüzden. Schopenhauer'e gelince, hemen şunu söylemeyelim, Schopenhauer aşk konusunda şiddetli bir yanılgı içindeydi. Aşk ve cinselliği aynı kefeye koyarsak elbette mekanik bir olay olur; bu da insan ve hayvanı birbirinden ayırdetmeme anlamına gelir. Ancak insanda aşk'ın varolması, hayvanda ise olmamasının nedeni aşkın gücünü duygulardan alıyor olmasıdır. Bu anlamda da insanın en az mekanik yanı aşkta kendini bulur diyebiliriz. Schopenhauer'in görmemekte direttiği nokta buydu. Aşkın Metafiziği kitabını defalarca okumam gerekti ne yazık ki (Sosyal Yayınlar'dan çıkan Hilav çevirisini yayına ben hazırladım). Tuhaftır, kendini bir düşünür olarak gören bir insan, kendi eş-türünü düşüncesiz ve duygusuz bir varlık olarak ele almayı seçer. Oysa inanıyorum, siz de katılırsınız, insanı insan yapan içgüdülerinden çok duyguları ve düşünceleridir, ve her üçünün de bir birleşimi olan aşk, bu anlamda insanın en az mekanik yanı olmalıdır. Schopenhauer tuhaf benzetmelerle savını kanıtlamaya çalışır, ancak birçoğu bana kalırsa komik olmaktan öteye geçmez... Bunun yanısıra Aşkın Metafiziği hiçbir zaman dünya literatüründe (hele de felsefe alanında) kaydadeğer bir yer edinebilmiş değildir, Goethe bu eseri okurken sıkılmış, hakkında Schopenhauer'e tek bir satır bile yazmayı gerekli görmemiştir. Türkiye'de en çok satan felsefe kitaplarından biri olması ise bana kalırsa sadece üzücüdür. Ama her zaman nihilistlerin, varoluşçuların, materyalistlerin ve son dönemde post-modernistleri kitapları daha fazla satmamış mıdır zaten? Nedeni ise kavrayışlarının kolaylıdığıdır. Felsefeyle karşılaşmamış insan bunlarda hemencecik tutunabileceği bir dal bulur. İlgi çekici olsa bile felsefenin alanı bunlar değildir aslında. En basitinden nirvanaların, esrimelerin felsefede bir yeri yoktur. Çünkü felsefenin kaynağı kavramlardır. Duru kavramlar. Schopenhauer'de kaç tane kavramın çözümlenişinden söz edilebilir? Ben hiçbir Rus yazarını bunlarla değerlendirmeyi doğru bulmuyorum. Çünkü ne nihilizmle ne de varoluşçulukla edebiyatın yeşerebileceğine ya da anlaşılabileceğine inanmıyorum. Zaten felsefe ve sanatı, birbirleriyle bağıntı içinde değerlendirmek çok zordur, hele de bunu yarı-felsefecilikle yapmak büsbütün olanaksızdır. ... Konu heyecan vericidir ve kolay kolay bir sona gelmez. En temelde sanırım benim Tolstoy'un ahlakçı kişiliğini rahatsız edici buluyor olmam, sizin ise bunun doğru temellere dayandığını düşünüyor olmanız bu tartışmanın sürmesini sağlıyor. Sanat ise, değerleri ve düşünceleriyle evrenselliği barındırdığı kadar, kişisel zevklere de önemli bir yer tanıyor. Ben yaşamda da sanatta da ahlakçılığa inanmıyorum, ancak post-modern bir anlamda değersezliği de asla savunmuyorum. Yine de sanatın aşkı yargılamaktan daha önemli (ve güzel) bir işlevi olduğunda diretiyorum.

:: İkinci açıklama
Gönderen: C. Sedir / Ankara
13 Temmuz 2003
Bazı konuları belirledim ve sanırım açıklamam gerek: - Andre Gide, Dostoyevski ile ilgili en derin kitaplardan birini yazmış bir yazar olarak, açıkça ondan nihilizm etkisinde bir yazar olarak bahseder. Nihilizm hiçlik değil, bir protesto akımıdır. Döneminin devrimcilik akımıdır. İnançsızlık olarak algılanmamalıdır. Bu nedenle Dostoyevski mahkum olmuştur, o devrimi seven birisiydi. Yeraltından Notlar'da açıkça anlarız ki ülkesini ve insanlarına acıyan, "insana acıyan" ve daha iyi bir toplum için, bir şekilde bahsettiğim hareketlere katılmış birisidir. Ayrıca, insan psikolojisini çok iyi çözen Dostoyevski, iş kendi psikolojisine geldiğinde aynı başarıyı gösterebilmiş midir? Gerçek hayatta Dostoyevski sinirli, konuşurken kendini kaybedip bağırabilen birisidir. "İnanca" ise en çok doğal ortamında, yani hapishanede sarılmıştır. İncil okuyabildiği tek kitaptı orada, onun inanç ve inançsızlık arasında gidip gelmeleri bir bakıma normaldir. Fakat gerçekten inandığını farz edersek, sizin merak ettiğiniz mucize olayı açıklanmış olur. Din, inanç, sabit bir mucize gerektirir. İsa'nın dönmesi gibi bir mucizeye inanan, pekala her türlü mucizeye de inanacaktır. Evet, kısacası Turganyev'in başlattığı bu akım, nihilizm hakkında, bir çok inceleme mevcuttur.. -Ben suçluluk duygusunu reddetmiyorum, bunun yanında "Napolyon" Raskalnikov'un tek kızdığı şey, yine kendisidir. Bu, kitapta böyledir. Nedeni ise gerçek bir "Napolyon" olmak isteyip bunu becerememesidir. Dikkatli bir okuyucunun gözünden kaçmaması gerek; Raskalnikov asla pişman olmamıştır. Pişmanlık ruhundadır belki, insanlık dışı bir şey yapmıştır, ama aklı nedense her zaman onun eylemlerini desteklemiştir. "Nihilist bir karakter yaratan bir yazar, otomatik olarak nihilist olmuyor" demişsiniz, yorum yapmalı mıyım? Konu bu kadar basit olsaydı, bunları yazmazdım sanırım. Bunun cevabı da okuyanın yorumu olsa gerek. - Tolstoy'un şu kişilik çözme bilmecesi... Küçüğü tanımayan biri, nasıl olurda büyüğü tanıyabilir? İnsanı tanımadan, toplumu nasıl tanıyacaksınız? Biz minicik gezegenimizde oturup, onun minikliğinden yararlanıp, dev evren hakkında bilgi sahibi olmuyor muyuz? Tolstoy insanı tanırdı, en azından inandığının ardında olmuştur ve sözü tektir. Sanırım inancı, özellikle olgunluk döneminde hiç sarsılmamıştır. - Kröyçer Sonat, rahatsız edici bir eserdir; rahatsız edici ve dik başlılıkla yazılmış bir eserdir, bu doğru olabilir. Fakat o kitapta yazılan konu, bugün bile tekrarlanan bir şeydir maalesef. Onu görmezlikten gelemeyiz. Aşkın bu, yitik yönünü kaç yazar anlatabilmiştir bu şekilde? Sert bir konu belki, fakat şöyle bir araştırsanız, kendi mahalleniz de bile böyle şeylere bugün hâlâ rastlayabilirsiniz. -Schopenhauer ve felsefesi, kökenini doğudan alır. Amaç Nirvana felsefesinin aynısıdır, Tolstoy ise elbet böyle bir filozoftan etkilenmiştir. Budizmle bırakın bir ilişkisi olup olmamayı, iç içedirler. (Ayrıntı için bir Schopenhauer eseri olan "Aşkın Metafizi"ğine -Selahattin Hilav çevirisi- bakabilirsiniz. Açıkçası bu kitap, bence bu konuda yazılmış en iyi eserlerden biridir.) Evet; bu konu da, bu şekilde. -Son söyleyeceklerim şöyle: Aşk, benim gözümde hassas, ama aynı zamanda mekanik bir olaydır. Hisler aldatıcı olabilir, fakat yapılan hatalar da büyük yaralar açar zayıf insan ruhunda. Bu nedenle, beni eleştirseniz de, bu konuda en yakın düşüncemin, "Aşkın Metafiziği" adlı kitabın olduğunu söylemeliyim. Thomas Mann ironisi de, bunu gayet iyi açıklar. İnsanlar aşık olur, bu doğaldır elbet. Fakat bir kadının aldatmasının neden böyle tepkiyle karşılandığının sorusu ise doğada, felsefede yatar. Her şeyden önce bir "anne" olarak görülen bir varlığın bu tip bir hareketi, her zaman -elbette- yanlış olmayıp haklı bir eylem dahi olsa, büyük bir tepkiyle karşılanmaktadır. Bu konu çok uzun olduğu için, kısaca belirttiğim yazarların kitaplarda genel hatlarıyla açıklanıyor. İşin en tuhaf tarafı, romantik kişiliğiyle bilinen Andre Gide dahi, aşkın bazen bir yanılsama olabileceğini fakat bunun sonuçlarının çok acı olacağını belirtmiştir ve bu konuda serttir. (Pastoral Senfoni, Isabella, gibi...) Esinini ise, evet gariptir, "Dostoyevski'den almıştır. "Beyaz Gecelerde"n başlayıp süren bir serüven. Konu hep aynı. Kısacası, Tolstoy'un hayat anlayaşı onun "sert" kişiliğine değil, yıllarca kafa kafa yorduğu felsefe ve dinde aranmalıdır. 100 küsür senedir ayakta kalan bu büyük Rus yazarının, sanatçı kişiliğinde yükselen alevi birkaç yazıyla çözebileceğimizi sanmıyorum. Yazacaklarım, bunlar.

:: Can Sedir'e yanıt
Gönderen: Diren Yardımlı / İstanbul
12 Temmuz 2003
Yazı Tolstoy'la ilgiliydi biliyorum, ama öncelikle Dostoyevski üzerine belirtilenlerle ilgili birkaç düzeltme yapmak istiyorum: 1) Sevgili Can Sedir, "o, mucizelere inanıyordu" demişsiniz. Dostoyevski mucizelere inanmıyordu. İnanıyorduysa da bu inanışı yapıtlarına yansımamıştır. Raskolnikov'un başına gelen bir mucize olmaktan uzak, tamamiyle ahlaksal bir iç-hesaplaşmadır. Dostoyevski normal bir ruhun bir cinayetten sonra çekebileceği sefaleti anlatır sadece. Burada mucizelere değil, olsa olsa rastlantılara yer vardır. Nitekim rastlantılar Dostoyevski'nin her zaman ilgisini çekmiştir ve Suç ve Ceza'da bunun edebiyattaki çok başarılı kullanımlarından birini görürüz. Ancak hiçbir eserinde (fantastik öykülerinde bile) mucizelere rastlayamayız. 2) Demişsiniz ki "Raskalnikov'un kaderinin bir şekilde iyiye gidebileceğini düşündü, fakat gerçekte emin olun ki, bunun pek de mümkün olmayacağını bilirdi." Merak ettim, bu niye mükün olmasın? Dostoyevski mümkün olmayacağına inansaydı niye oturup koskoca bir kitap yazsın bu konuyla ilgili? Suçluluk duygusu denen tüm insanlığın paylaştığı güçlü bir duyguyu toptan reddediyorsunuz...? 2) "Bu arada, bir nihilist olan Dostoyevski." Özellikle bu yorum çok yanlış. Dostoyevski hiçbir şekilde bir nihilist değildi; olsa olsa nihilizmin insan ruhunda yarattığı çöküntüyü anlatmaya çalıştı. Dostoyevski bir idealist ve bir dindar olmak arasında gidip geldi. Yaşadığı çelişki bununla ilgiliydi. İnsanın ya ideallerine sarılabileceğini ya da dine sarılabileceğini, ama her iki durumda da ikisinden birini kucaklayacağını biliyordu. Yeraltından Notlar'ın başına iliştirdiği not, aynı zamanda tüm nihilist ve varoluşçu kahramanlarını bekleyerek yazgı onun nihilizm, varoluşçuluk, vb. kafa yapılarından ne kadar tiksindiğinin en iyi örnekleridir. Nihilist bir karakter yaratan bir yazar, otomatik olarak nihilist olmuyor sevgili Can Sedir. Sanıyorum onun bir "hiçlik" yazarı olması gibi tuhaf bir önermeyle ilgili birşey daha yazmam gerekmiyor. Gelelim Tolstoy'a... 3) "insan"ı çok iyi çözmüş birisi olarak.. diye bahsediyorsunuz Tolstoy'dan. Bunun ne yazık ki tam doğru olduğunu söyleyemeyeceğim. Tolstoy'un çözmek istediği şey insan değil, toplumdu çünkü. Büyük üçlemesi (Anna Karenina, Savaş ve Barış, Diriliş) her birinde toplumun katmanlarını, toplumun değer yargılarını buluruz karşımızda. Tolstoy'u büyük bir yazar yapan onun insanı değil, toplumu çözümleme konusundaki iddiasıdır. Tolstoy, deyim yerindeyse insan'a gelince "statik" bir tablo çiziyordu, insanın dinamik tablosunu çizen ise Dostoyevski'ydi. 4) "Üstün bir eser olan "Kröyçer Sonat".. diyorsunuz. Bana kalırsa Kröyçer Sonat kökten-dinci bir Hıristiyanlık anlaşının oldukça başarılı bir örneği. Kadının eve kapatılmasını savunan bir kafa yapısının eserdir o. Bu kafa yapısının ilk filizlerini Anna Karenina'da görmek mümkün. Bence yine Tolstoy'u değerlendireceksek onun geçmiş eserlerini reddedip kökten-ahlakçılığa iyice sarıldığı dönemi ele almayalım, bu ona yapılmış büyük bir haksızlık olacaktır çünkü; tersine onun büyük üçlemesini yazdığı dönemden yola çıkalım. Dünya Tolstoy'u o dönemiyle tanıyor, okuyor ve seviyor. Ucuz ahlakçılık tasladığı geç dönemiyle değil. Tolstoy'un dünya edebiyatına kazandırdığı eserler Kröyçer sonatlar değil, Anna Karenina'lardır. 5) "Tolstoy bir Schopenhauer yandaşıydı..." diyorsunuz. Bu doğru, tüm eserlerinde Schopenhauer'in düşüncelerinin izlerini ya da doğrudan kendilerini bulmak olanaklı. Ancak bunun Budizmle olan bağını çözemedim? Tolstoy iyiye inanırdı diyorsunuz, bundan elbette bir kuşkum yok. Kötüye inansaydı bugün bunları yazıyor olmazdık. Ama Tolstoy'un "iyi"si, özgür ve meraklı bir insanın "iyi"si değildi, deyim yerindeyse, manastıra kapanmış insanın "iyi"siydi. Siz söyleyin, Anna Karenina'nın başka birine aşık olması onu gerçekten Kötü mü yapıyor? Bunun yerine konuyu daha geniş ele alıp, sizin de belirttiğiniz gibi "aşk" duygusunu çözmeye çalışsaydı daha iyi olmaz mıydı? Aşk duygusunu hiç sorgulamadan, Anna Karenina'nın bütünlüğünü hiç göz önünde bulundurmadan aşık olduğu için onu "cezalandırmak" fazla basit kaçmıyor mu? Asıl mesele şuna varıyor; Tolstoy'un çizdiği değerler dünyasında kadın seviyorsa da sevmiyorsa da evlendiği adama ebediyen hizmet etmeli. Nedense tersinin hiç sözü edilmiyor ama. Adamın bu konuda herhangi bir yükümlülüğünden bahsedilmiyor. Aldatan adam.. aldatıyor sadece. Kadın ise CEZALANDIRILIYOR. Evlenmiş bir kadının, tüm doğasına aykırı da olsa, günün birinde aşık olması günahların en büyüyü. Burada aşkın sorgulanacağı kadar evliliğin de sorgulanması gerekiyor; ancak Tolstoy bu 'kutsal kurum'a dokunmuyor. Oysa siz de kabul edersiniz ki insana-özgü olan evlilik değil, aşktır. Hepsi bir yana Anna Karenina bana kalırsa edebiyat tarihinin en çarpıcı kadınlarından biri. Tolstoy'un bir edebiyatçı olarak yeteneği elbette tartışma konusu olmamalı. Ama bugün nasıl her tür felsefecinin, bilim adamının düşünceleri sorgulanıyorsa, Tolstoy'un da büyük bir edebiyatçı olmuş olması, onun ahlak-değerleri konusunda yanılmadığı anlamına gelmemeli.

:: Tolstoy'u anlamak
Gönderen: Can Sedir / Ankara
12 Temmuz 2003
Merhaba; Yazınızı okuduktan sonra, aslında Tolstoy'un yazar ve düşünürük olarak acımasız davrandığı yorumunuza kısmen katılmakla beraber, bunun gerçekçi roman anlayışında bir "seçim" olduğunu nasıl olup da kavrayamadığınızı anlayamadım, açıkçası. Örneğin, Dostoyevski Raskalnikov'u affetti, doğru; çünkü unutmayın ki Dostoyevski gerçek hayatında kurşuna dizilmek için elleri bağlı ve üzerine silahlar çevrilmiş beklerken, "yüce insanlar" yani çevredeki yetkililer cezasının affedildiğini bildikleri halde, son ânâ kadar beklemişler; "acıyı tatmasını" istemişlerdir. İşte bu durumda Dostoyevski'nin yaptığı sadece bir seçimdi, o, mucizelere inanıyordu ve Raskalnikov'un kaderinin bir şekilde iyiye gidebileceğini düşündü, fakat gerçekte emin olun ki, bunun pek de mümkün olmayacağını bilirdi. Tolstoy'un yaptığı ise, üstün bir eser olan "Kröyçer Sonat" da yazdığı gibi, giderek yitirdiğimiz ahlak'ın salt yitik, "pis" yönüdür ve bunun nedenleri, yani insan doğası ve çeşitli etkileşimler, ardından bunun yıkımlarıdır. Tolstoy, iyiye inan birisiydi; bunula beraber bir Budist hayatına inanırdı o, bir "Schopenhauer" yandaşıydı bu bakımdan. Ahlakın kötüye yönelişinin, sizin basit bir "aşık olmak" dediğiniz olguyu derinlemesine işlerken, bunu aynı zamanda iyi ve kötünün bir birleşimi olarak görmüştür her zaman. Aşk sevginin bir sembolü olurken, insanlığın sembolü, "salt sevgidir" onun için. Her nasıl günah ve bebek, "aynı yerde oluşuyor ise", elbet 'Fraud'ça bir yaklaşım ama, Tolstoy gerçek bir ruh dinginliği ve Tanrı sevgisinin, başta bu çeşit cinsel ve ahlaki çöküşlerden sıyrılarak gerçekleşeceğini düşünmüştür ve "acımasız" yazım anlayışı ise, -ben de üzülerek yazıyorum ki- "bunun pek mümkün olmadığı" düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Kısacası, bence aşk ve sevgi aynı şey olmadığı gibi, "kara-sevda" dediğimiz kelimenin bunu çok iyi açıkladığına inanıyorum. Tolstoy, felsefesini ortaya sermek için bir kurban aradı, bunun için Dostoyevski'nin "yapamadığını" yapmalıydı, ve yaptı da zaten. Bu arada, bir nihilist olan Dostoyevski ile Tolstoy'un, hele eserlerinin kıyaslanması pek doğru bir şey değil bence, ikisi de çok farklı kişilerdir; biri taparcasına inançlı, diğeri bir nihilist, bir "hiçlik" yazarıdır. Tolstoy aldığı iyi eğitimin de yardımıyla, temiz bir insanlık ve ahlak felsefesi yaratmıştır eserlerinde. Ben bir inançsız olarak, bir inanan olan Tolstoy'un "acımasızlığını" çok iyi anlıyor ve ister dine bağlayın ister kişiliğe olsun, onun hep iyi hislerle ve daha güzel için bu tutumu takındığını, -belliki olmayacak bir şey ama- bir şekilde ahlakın artık yeterince önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum. Böylece Goethe'nin bahsettiği "daha bize sarılırken başkalarına bakan sevgililer" düşüncesi "aşk" değil, "ahlaksızlık" olarak anlaşılabilmelidir. Çok uzun oldu biliyorum ama son bir şey; Anna Karenina elbet birebir gerçekçi bir roman ve karakter değil, nedeni ise daha korkunç: eğer gerçek hayatta böyle bir kadın yaşasaydı onun bırakın ölmeyi, yeni ve "yaratıcı" düşüncelerle "hayatın nimetlerinden" daha da hakkını vererek yararlanacağını iyi biliyorum! Bu bakımdan haklısınız elbet, ama "insan"ı çok iyi çözmüş birisi olarak Tolstoy, halkı kandırıp güzel bir son yazmak yerine hayallerinde dahi olsa, bir kez olsun "Suç ve Ceza" gerçekleşsin istemiştir. (Şunu açıkça söyleyebilirim ki, Tolstoy da, Dostoyevski de hayatlarında en az bir kez Raskalnikov gibi olmak istemiş insanlardır.) Evet, hâlâ bunları okuyorsanız, bilin ki size teşekkür etmem gerek. Öncelikle böylesine kritik bir romanı sorguladığınız için, ardından kayda değer sabrınız için.




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın yazarlar ve yapıtlar kümesinde bulunan diğer yazıları...
Bülbülü Öldürmek
"Para İçin Yazmak" Gerçekten Duyulduğu Kadar Kötü Mü?
Endişe Edebiyatı

Yazarın eleştiri ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Momo ve Duman Adamlar
Bir Devlet İdeolojisi Olarak Kemalizm
Kemalizm'in Çelişkileri
Amelie
Sydney Pollack
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Mimari Geleneğin Çöküşü

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ [Roman]
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk [Roman]
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri [Roman]
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi [Roman]
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında [Roman]
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm [Roman]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Diren Yardımlı, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.