..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
"İnsan - işte tüm sır burada. Bu sır üzerinde çalışıyorum, çünkü kendim de insan olmak istiyorum." -Dostoyevski
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Deneme > Yaşam > Hülya Atakan




21 Haziran 2005
Küçük Dostum  
Hülya Atakan
Mavişim, can dostum, büyükçe bir kafeste hemcinsleri ile ilk gördüğüm an ona çoktan kanım kaynamıştı bile.


:BDCJ:
Oğluma doğum günü hediyesi ne alabilirim diye haftalar öncesinden düşünmeye başladığım günlerde çarşı pazar dolaşırken neden olmasın diyerek bir cesaret evde beslenebilecek türden hayvanlar satan büyükçe bir dükkana –pet shop- girdim. Üst kattaki komşumun yeşil ve kahverengi desenlerde -ölçmedim ama boyu kesin iki metrenin üzerinde timsah ile kertenkele arası bir yaratığa benzeyen- devasa bir iguanası vardı. Özellikle yaz aylarında dışa açılan tüm kapı ve pencereler yüzünden her an bizim evde de görünme olasılığına karşı temkinliydim ama onun tüm gün aynı yerde hareketsiz duran üşengeç ve miskin halini bildiğimden içim rahattı. Nitekim dükkandaki değişik boylarda iguanaların her biri plastik oyuncaklar gibi hareketsiz, kendilerini alacak bir sürüngen sever bekliyorlardı. Kertenkele korkusu nedeniyle sıcak yerlere bile gitmeye kaçınan biri olarak önlerinden hızlıca geçtim. Köpek yavruları çok şirindi. Hele içlerinden bir tanesi sanki beni, beni al diye yüzüme mahzun mahzun bakıyordu. Masumiyet kokan gözlerde asılı kaldım..., nafile daha önce eve almaya çalıştığım ama bir türlü ev halkını ikna edemediğim bir kedi yavrusunun gürültüleri yeni yeni kesilmişti. Üstelik alt katta oturan komşumun golden retriever cinsi, saman sarısı renginde, kapıda her rast gelişimde patileri omzumda olan arkadaş canlısı, hüzünlü mü hüzünlü gözlerle bakan sıcak kanlı bir köpeği vardı. Sertifika alarak eğitimini tamamlamış bir şekilde kolejden döndüğünde o üç haftada bile neredeyse bir tay kadar büyümüş ve bebekliğinin tüm şirinliğini yitirmiş, hev hev çıkan minik sesinin yerine sanırım yakında hayvan düşmanı diğer komşularımız tarafından her an bir kavgaya sebeb olacakmış gibi duran bas tonlarındaki hav havlarıyla ve sürekli kapıları döven kamçı kuyruğuyla azman bir hale gelmiş, Ayşe Hanımların sabrını zorlamaya başlamıştı bile. Tabi annesine bakarsan kemirdiği ayakkabı, bilgisayar kabloları ve duvar kağıtlarına rağmen o hala onların sevimli mi sevimli ufaklığıydı ya neyse... -Geçen ay evlerine hırsız girdi ve bay Goldenin hırsızı korkutup kaçırmak yerine ona şirin görünebilmek için yalnızca kuyruk salladığına eminim.-

Bizimki ne ev halkını ne de çevrede yaşayanları rahatsız etmeyecek sevimli bir şey olmalıydı. Ama ne? Balıklar? Japon balıkları cam küremizden hiç eksik olmazdı ama en sonuncusunun günlerce deniz kabuğu altında can çekişmesine karşılık elimizden bir şey gelmeden yalnızca ölmesini beklediğimizi hatırladıkça balıkların bulunduğu akvaryumları da hızlı geçmek zorunda kaldım. Aslında kediler…, kediler, ahhh kediler onları ne çok severim. Çocukken bir kedim vardı, üstelik bir gözü mavi diğeri yeşil bir Van kedisiydi, bembeyaz tüyleri hep bakımlı, yumuşacık, hep tertemiz. İsmini koyarken babamın bize aldığı Tina isimli bir çocuk dergisinden esinlenmiştik. Tinamız yıllarca bizimle birlikte yaşadı. Üzerinden otuz beş yıl geçti ve hatırladıkça halen gözlerim yaşarır... Mevsim kış, yavru kedi satışları baharda ancak olur. Zaten bahar olsa ne olacak evde kediye, köpeğe vize yok.

Tıpkı iguana gibi hareketsiz duran yada hareketsiz durma taklidi yapan büyükçe bir papağan, National Geographic dergisinden çıkmış gibi parlak renkli tüyleri, kafesin altı silme ayçekirdeği kabukları ile kaplı. Nasıl yerler ki bu gagalarla bizim bile zor yediğimiz bu yemişleri? Ha bire bir şeyler kemirip duran iki beyaz tavşan yavrusu, birkaç hemster, birbirine dolanmış soğuk ve sevimsiz iki yılan, küçük bir taşın üzerinde sessiz ve hareketsiz düzinelerce su kaplumbağaları ve ağır kokudan bayılmak üzereyken koridorun sonunda bir telaş, bir gürültü..., yemyeşil tropikal ormanların rengarenk kuşları... Ve işte orda duruyor küçük mavişim, bir muhabbet kuşu bu. Kafes birbirine sokulmuş, dudak dudağa öpüşen, renk renk kuşlarla dolu, ne de sevecen şirin şeyler bunlar böyle... Biri diğerlerinden farklı, göğsü açık gökyüzü mavisi, bembeyaz kanatlarının üzerlerinde simetrik serpiştirilmiş birkaç tane siyah benek, boğazındaki minik siyah benekler ise siyah inci kolye gibi ard arda sıralı, daha ince uzunlamasına siyah çizgiler gözlerinin kenarında. Görevli işaret ettiğim Mavişi diğerlerinin arasından alıp çıkarıyor dışarı, erkekmiş, bebekmiş, daha birkaç aylık, 50 kelimeye kadar konuşurmuş ve bunun için en ideal zamanmış.

Görevliden İngiliz soyundan geldiğini öğrendiğim Mavişi, kafesini, minik darılardan oluşan yemini, suluğunu, vitaminini ve oyuncaklarını alarak neşeyle eve geldim. Kafesi akşam herkesin görebileceği bir yere yerleştirdim. Eve geldiği andan itibaren tüm ilgileri üzerinde toplayan Maviş bir doğum günü hediyesi olarak her sene onun da eve geliş yıl dönümlerinin zorunlu olarak kutlanılması gibi bir durum oluşturdu daha sonraları.

İlk iki gün boyunca ne yemek, ne su ne de bir tek ses, hiçbir faaliyet yok. İkinci günün sonu, “sakın ses tellerinde bir problemi olmasın” gibi abuk sabuk bir kaygıya kapıldım. Kartını aldığım dükkanı aramadan önce kafesin önünde “bak son bir şans daha veriyorum, bu kez de sesini çıkarmazsan seni geri götürmeyi planlıyorum” dedim. Oğlumun müstehzi tebessümle bana baktığı bir sırada Mavişten gelen cılız bir cik sesi aramızda duygusal bir bağın çoktan kurulmuş olduğunu fark etmeme neden oldu.

Bugün tam üç yıl oldu, ona birkaç sözcük de olsa öğretme, takla attırma, tek ayağı üzerinde sıçratma gayretlerimiz hiç bir sonuç vermese de ses tonlarımızla ve davranış biçimlerimizle rahatlıkla anlaşabiliyoruz. Bizi ne kadar anlayabiliyor bilmiyorum ama Maviş, bize ne zaman ilgi ve oyun istediğini, onu kendi halinde, rahat bırakmamız gereken vakitleri, ne zaman banyo yapma vaktinin geldiğini, kafesten çıkmak istediği vakitleri, nelerden hoşlanıp nelerden nefret ettiğini gayet iyi öğretti...

İşten eve döndüğüm akşam saatlerinde kapıyı açar açmaz bulunduğu yerden büyük bir telaşla kanatlarını çırparak hoş geldin der gibi gelip başıma konmasına, beni neşeyle karşılamasına bayılıyorum. Boş bir eve anahtarla girmenin, ışıkları ilk yakan kişi olmanın ne kadar sıkıcı olduğunu herkes bilir. Çocukken okul dönüşü bizi evde karşılayan annemiz veya kardeşlerimizin olması ne kadar sıradan gelirdi, herkesi kendimiz gibi sanırdık. Oysa şimdi oğlum benden önce okuldan eve geliyor ve tek büyüyen her çocuk gibi zil çalmanın ne demek olduğunu bilmiyor, onu evde karşılayan kimse yok. Ama artık biliyorum ki anahtarı kapıya yerleştirir yerleştirmez ötüşleriyle “ben burdayım, yalnız değilsin” mesajı veren, onu sıcacık karşılayan bir küçük dostu var artık...

Konabildiği her yerde. En çok da yakalanma riski az, uçma alanı her an hazır platform gibi kullandığı başımızın üstünü seviyor. İkinci sırada omuzlarımız daha sonra ise parmaklarımız geliyor. En az kediler kadar meraklı... Gerçi merak konusu olan şeyler genellikle boğaz konusunda, hemen hemen yediğimiz her şeyden tatmazsa içi kesinlikle rahat etmiyor. Bir de parlak olan her şey ilgi alanında. Banyo dahil diğer odalardaki aynalar keşfettiği mekanlar, rahatça konsun diye önlerine yerleştirdiğimiz bir çerçeve veya biblo üzerinde, biz hangi odada isek o da o odadaki aynanın önünde saatlerce ama saatlerce bıkmadan bayan Narcissus kendisini seyrediyor. En sevdiği şey kesinlikle bu. Bu arada görevlinin erkek diye verdiği maviş dişi çıktı. Çünkü gagasının üzerinde yer alan burnu ten renginde bu da onun dişi olduğunu gösteriyormuş.

Bazen tek ayağının üzerinde, bir battaniye gibi tüyleriyle diğer ayağını örterek sabaha kadar aynanın karşısında uyuyup uyandığı günler oluyor. Mutfakta yemek yaparken bana eşlik etmesi çok hoşuma gidiyor. Bu durumlarda yaptığım her işi yakında görmek için parmağıma konmayı tercih ediyor. Onunla birlikte yemek hazırlamaya bayılıyorum. Yemek hazırlamak, yemek yemek gibi bence özel törensi anlar olmalı. İnsanlar birlikte bir şeyler yapıp üretmekten zevk almalı. Aslında bu anlar yaşamı paylaşmanın en kolay yolu değil mi? Her gece başkası tarafında hazırlanmış, hiçbir katılımın olmadığı bir sofranın nasıl bir büyüsü olabilir ki...

İşte nihayet Mavişimle ben böylece hep arzuladığım birlikte vakit geçirme seanslarını yakalamış oluyorum. Onun meraklı bakışlarını, arada bir salata için hazırladığım maydanoz yaprakları ile kapışmalarını, üzerinde yaptığı kısa uçuşlarla tüm ekmek kırıntılarını etrafa yayışını (!), yeşeren gagasını musluktan damlayan suyla yıkamaya çalışmasını zevkle izliyorum. Bu arada hazırladığım kek hamurundan toplu iğne başı kadar bile olsa tadabilmek için göze aldığı riskleri bertaraf etmek için az gayret sarf etmiyorum. Kış akşamları uzunca bir kayık tabağa konulan kuru yemişlerin, bir ucunda mutlaka o. Yazları ise en sevdiği şey mısır, onun dişlerimin arasındaki mısır tanelerini almaya çalışacak kadar mücadeleci yönüne bayılmakla birlikte aynı şekilde koca mısır koçanı dururken ağzımdakini almaya çalışacak kadar açgözlü yanına da bir o kadar sinir oluyorum.

Küçük bir kasenin içerisinde etrafa yüzlerce su damlası sıçratarak banyo yapmasını izlemek ya da yine saatlerce tüylerini temizlemek için her biri ayrı bir resme kompozisyon olabilecek şekillerde başını üçyüz altmış derece döndürerek bin bir pozisyona sokuşunu, en uzun tüyünün ucuna kadar temizliğini sürdürmesini seyretmek muhteşem... Ne yazık ki kendisine gösterdiği titizliği çevresinden sakınan, kahvaltı sofralarında badi badi tabaklar arası dolanırken tatmadığı, gagalamadığı hiçbir şey bırakmayan, yediği herşeyi oyun adı altında -kasıtlı olduğunu düşündüğüm- oldukça büyük bir alanı kapsayacak şekilde acımasızca etrafa fırlatabilen bu sevimli dostun bu işten aldığı büyük zevk karşısında etrafı kirletmesine çaresiz boyun eğip onun neşesini paylaşmayı tercih ediyorum.

Akşamları oğlumun piyano tuşlarına basması ile tüm parçalara bitip tükenmek bilmeyen bir enerjiyle eşlik etmesi, hele hızlı çalınan bölümlerde onun da coşmasını, birlikte yaptıkları düetleri hayranlıkla dinliyorum. Tabi bir de nefret ettiği şeyler var. Mesela kesinlikle kendisine dokunulmasından hoşlanmıyor. Çok istediğimiz halde ipeksi tüylerini okşamak gibi bir şansımız yok. Kafesine oynasın diye konulan renkli iri boncukların altında sallanan küçük pirinç bir çan ile kavgaya tutuşup aniden asabileşmesini tam olarak anlamış değiliz. Eğleniyor mu yoksa çanın sesi ve sallanması sinirini mi bozuyor? Kafese giren her yabancı şeye karşı son derece mesafeli durması nedeniyle bana göre kızıyor, çünkü ses tonu diğer kızdığı zamanlardaki gibi cır cır çıkıyor.

Yazılarımı bilgisayara geçerken Mavişim de hep işaret parmağımın üzerinde. Ben klavyenin tuşlarına basarken o da hareket eden parmaklarımın üzerinde dengesini sağlamak için çabalayıp duruyor. Minik parmaklarından yayılan sıcacıklığını yüreğimde hissetmek mutluluk verici.

Sabahları işe gitmeden yaptığım makyajı, en ufak detayına kadar başımın üzerinden neredeyse gözümün içine kadar eğilip dikkatle takip edecek kadar meraklı. Okuduğum kitapların hemen hemen hepsindeki minik gaga izleri onun yaşamımdaki imzaları, bu yüzden çok sevdiğim kitaplarımı gagalamasına kızamıyorum. Çevresinde gezinen bit kadar küçük bir sirke sineğinden bile ürküp kafesine gizlenecek kadar korkak ama dişlerimin arasındaki yiyeceği araklayacak kadar cesaretli. Sabahları biz uyanmadan kesinlikle sesini çıkarmayacak kadar kibar ve ince düşünceli. Önemli ve acil bir işimiz olduğunda başımıza musallat olacak kadar şımarık ve çekilmez de. Devirerek kırdığı bir bardağın hemen akabinde olay yerini anında terk edecek kadar zeki ve uyanık, bazen öpmek için dudaklarımıza pike yapacak kadar da canavar. Arada bir Afrika menekşeleriyle konuşurken gelip narin çiçeklerini ve kadife yapraklarını didik didik edecek kadar da kıskanç. Ankara’da zaman zaman olan 3 şiddetindeki depremleri benimle birlikte hissedecek kadar hassas. -Deprem oluyor dediğimde bana şüpheyle bakan ev halkını ancak onun kafesteki çırpınışlarıyla ikna edebiliyorum.-

Gece sık sık rüyalarımda, Mavişin kazara açık unutulmuş balkon kapısından uçarak dışardaki ağacın dalına konduğunu, geri dönmesi için verdiğim çabalara, yalvarmalarıma kulaklarını tıkadığını, bir zamanlar içerde onlar duymasa da sabah akşam ötüşlerine karşılık verdiği özgür hemcinslerine kavuşmaktan mutlu olduğunu belirtir gibi şakıdığını, benimse ter içinde kedi var mı diye çevreyi kollayıp korkuyla çaresizlik ve sıkıntılar içinde uyandığım çok olmuştur.

Hayvanlara dost tüm insanları kendime hep yakın hissetmişimdir. Çünkü bu küçük sevimli dostlarımız bize koşulsuz ve karşılıksız sevmeyi, merhameti, fedakarlığı, sorumluluğu, insan olmanın değerli vasıflarını bir arada yaşamamızı öğretiyor.

Bireyler olarak bir arada topluca yaşıyor olsak da her insanın kendi içinde yalnızlık çektiğini, minik dostlarımızın bizim başka hiçbir şekilde doldurulamayacak bu yalnızlıklarımızı paylaşabileceklerini düşünüyorum. Türlü bahanelerle, onların sevimliliğini görmezlikten gelerek bu güzelliği yaşamamak bir eksiklik. Onların hayatta koşulsuz ve karşılıksız sevgiyi bizlere tattırmalarından daha değerli ne olabilir ki?



.Eleştiriler & Yorumlar

:: hevese geldim
Gönderen: Kâmuran Esen / Bolu/Türkiye
2 Temmuz 2005
Sevgili Hülya Atakan; Öyle güzel anlatmışsınız ki; yalnızlığımı bir kuşla paylaşma konusunda hevese geldim.Benim de bir küçük dosta ihtiyacım var sanırım...........Sevgiyle kalın.....Sizi sürekli izliyorum.........Kâmuran ESEN




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın yaşam kümesinde bulunan diğer yazıları...
Hiç mi Değerleri Yok?..
Arka Bahçeli Ev…
Karafatmaya Karşı Gelin Böcekleri
Batıdan Doğuya Ilık Esintiler
Serin Sıcak Bir Ağustos Gecesi
Haremden Boğaz Manzarası
Bir Konserden Kalanlar

Yazarın deneme ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Bacon, Montaigne, Russel ve
Marguerite Duras ve Karasineğin Ölümü
Charles Köprüsünden Notlar
Gerard Tepesinden Budapeşte

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Karlovy Vary'de Bir Gün... [Öykü]
Beyaz Sessizlik [Öykü]
Salih Ustanın Düşü [Öykü]
Zor Yıllar [Öykü]
Benimle Uğraşma Kızım! [Eleştiri]
Türkçe Nereye Gidiyor? [Eleştiri]
Türkülerle Kimlikler [Eleştiri]
Katar; "Doha Tartışmaları", Hamas [Eleştiri]
21. Yy'da Savaşlar Nasıl Değerlendirilir Ki? [Eleştiri]
Ağaçlar Konuşur Mu? [Eleştiri]


Hülya Atakan kimdir?

-

Etkilendiği Yazarlar:
-


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2019 | © Hülya Atakan, 2019
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.