..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Düşmekten yükselme doğar. -Victor Hugo
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > Bireysel > Hülya Atakan




18 Temmuz 2005
Karlovy Vary'de Bir Gün...  
Hülya Atakan
Genç, güzel bir sinema sanatçısıydı, bir kez olsun ona dokunmak için birbirini ezerdi hayranları, şimdiyse yalnız.., avunduğu her şey elinden alınmış…


:BIIF:
Telefon acı acı çaldığında perdeleri sıkıca kapalı karanlık salonda kalınca bir romanı okumaya yeni başlamıştı, nadir çalardı evin telefonu, aslında kapatmayı bile düşünmüştü zaman zaman, arayanlar hep aynı grup insanlardı, filan gazeteden derdi yeni yetme bir muhabir, röportaj için şu saatte müsait olur muymuş, ya da bilgiç bir üniversite öğrencisi, radyo, sinema, televizyon bölümünde okuyormuş, tez hazırlıyormuş kendileriyle görüşebilir miymiş, filan tarih uygun muymuş.., konuşacak hiçbir şeyi yoktu, tüm hayatı oynadığı yüzlerce filmle zaten herkesin gözü önündeydi, o filmleri izleyip yapsınlardı röportajlarını, yazsınlardı tezlerini.., onu rahat bıraksınlardı… O yüzden bakmazdı telefonlara. Neyse ki romana yeni başlamıştı, konuya girememişti henüz, ağırdan alarak yerinden kalktığında belki de yanlış numaradır diye düşündü. Artık kitaplarla avunuyordu. Romanlar, şiir kitapları onlardan da sıkılınca ansiklopedileri karıştırıyordu tüm gün…

Her akşam gün batımında seyre daldığı ahşap köşk kendi bahçesiyle birlikte yıkılmış yerine yol yapılmıştı. Kala kala balkonun önünde iki, üç metrelik bir alan kalmıştı sonra onu da çok gördüler, bir gün apartman kararı diyerek yıllarını verdiği gülleri, karanfilleri acımasızca söküp betonla kapladılar, otopark yaptılar, artık balkonun hemen önüne üç araba park ediyordu her gün. Sonunda artiz bozuntusu huysuz kadından intikamlarını almıştı komşular. Elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi kalakalmıştı, mutluluğu, yaşam sevinci hoyratça yok edilmişti, başka bir yere taşınmaya gücü yoktu, aramaya da, balkonda kalmış birkaç saksıyı da içeri alarak sımsıkı çekti perdelerini. Onu ne balkonda ne de pencere önünde bir daha gören olmadı. Evden dışarı çıkmadı günlerce, yapacak bir şey yoktu, zamanla buna da alışacaktı ama küsmüştü her şeye, herkese, hayata…

Film yönetmeni Serhat’tı arayan, şu kendi filmlerinin çekiminde sahnede lamba taşıyan şişman çocuk, kilosuna rağmen nasıl da koştururdu kan ter içinde sağa sola yalpalayarak, şimdi ünlü bir yönetmen olmuştu, filmlerinden birini izlemişti televizyondan, beğenmişti. Ne istiyordu? Röportaj için aracılığa mı soyunmuştu, yoksa yaşlı nine rolünü oynatacak figüran mı arıyordu?

Hiç biri değildi, film festivali için onu Karlovy Vary’ye davet ediyordu. “Gelmek ister miydiniz” diye sormuştu nazikçe, istemek… Karlovy Vary, yıllar önce bir film çekimi için Almanya’da bulundukları bir vakitte gittikleri, hayran kaldığı şirin mi şirin bir kentti. Aslında o zamanlar Sovyetlerin idaresi altında Çekoslovakya’nın küçük kaplıca kasabasıydı ama Almanlar da şehri sahipleniyordu hatta Almanca Karlsbad ismini Çekoslovakyalılar bile tercih ediyordu. Karlsbad, “Karl’ın Banyosu” demekti, aslında “Kralların Banyosu” kulağa daha hoş geliyordu. Şehrin bir de bununla ilgili öyküsü olacaktı aklında kalan. 14yy’ın ortalarında Roma imparatoru ve Çek Kralı 4. Charles’ın -Karl- ünlü geyik avı sırasında avının peşinden koşan köpeğinin sıcak su kaynayan bir pınara düşerek haşlanması ve köpeğin peşinden koşanların kaplıcanın varlığından bu tesadüfle haberdar oldukları yerdi Karlsbad. Şehrin duvarlarında bu öykünün resmedildiğini anımsadı. Karl akıllı bir kral olmalıydı, sıcak suyun keşfi olan o günkü avdan hemen sonra Ruslar dahil tüm Avrupa’daki asil ve zenginlerin şifa aradıkları bu yeri birbirinden güzel yapılarla daha o günlerden itibaren donatmaya başlamıştı.

Valizi bir hafta öncesinden kapıda hazır bekliyordu. Ailesiyle, anılarıyla birlikte perili köşk artık yoktu, söğüt ağacıyla, mimozalarıyla, manolyasıyla, elleriyle diktiği ardıç ağacıyla bahçesi elinden alınmıştı. Onu oraya bağlayan emanet edip de bir yerlere gidemediği çocukları gibi üzerine titrediği hiçbir şey kalmamıştı.

Ve işte nihayet Karlovy Vary’de Grandhotel Pupp’daydılar, gece gelmişlerdi, pencereyi açıp nehrin sesini dinlemişti sabaha kadar. Barok mimarili otel, hemen önünde keskin dönüş yapan Tepla nehrinin kıyısında, şehrin merkezindeydi. Çekoslovakya 40 yıl Sovyetlerin egemenliği altında kalmış, parçalanma işaretleri gösterdiği yıllarda, on yıl öncesinden baş gösteren kadife devrimin sonunda 1993 yılında Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak ikiye ayrılmıştı. Karlovy Vary Çek Cumhuriyetinin sınırları içindeydi artık. Bir zamanlar ne çok gezdiğini anımsadı, dünyanın her yerini görmüştü herhalde. Kazandığı paralar iki film arasında bulabildiği tüm boşluklarda dünyayı gezmeye harcanmıştı, her seferinde kendisine eşlik eden bir alay insanla üstelik herkesin masrafını üstlenerek. Şimdi kendisini Karlsbad’a davet eden ünlü film yönetmeni bile az mı gezmişti onunla. Kahvaltıdalardı, yanında oturan Seyyar Serhat, şimdi o kendisinin masrafını karşılayacaktı demek… Canı bir şey yemek istemiyordu, şehri gezecekti, anılarla kucaklaşmak için yalnız olmak istiyordu. Zaten kimse de ona katılmaya hevesli görünmüyordu, kulis yapacaklarını söyledi Serhat, beş Türk filmiyle katılmışlardı, birinde başroldeydi. Öğleden sonra filmler gösterime girecekti. Saat dört gibi salonda olurdu, ayrıldı onlardan.

Otelin arkasından kalkan kablolu özel bir dağ treniyle Diana tepesine çıktı, şehrin nerdeyse en yüksek noktasıydı, her yeri görebiliyordu buradan, demir korkuluklara yaslandı, temiz havayla doldurdu içini. Tıpkı aklında kaldığı eski günlerdeki gibiydi şehir, hatta daha da güzeldi. Orman içinde şatoya benzer bir av köşkünde kendisi için bir akşam yemeği düzenlenmişti, belki kırk yıldan fazla olmuştu, yağmurlu bir gündü, sis kaplamıştı şehrin üstünü, Almanya’dan yarım saat bile sürmeyen kısa bir yolculuğun sonunda şimdi kaldıkları otele inip kahve içmişlerdi, bir de yanında buraya özgü oldukça sert bir içki. Bir demir perde ülkesiydi Çekoslavakya, Karlovy Vary’deki otellerin ve sokakların hepsine Rus isimleri verilmişti o zamanlar. Derin bir vadinin içinde yer alıyordu şehir, yemyeşil çam ağaçlarıyla kaplı dağlarla çevrili koyak ortasında uzun bir ip gibi Tepla nehri akıyordu. 19 yy’dan kalma nerdeyse aynı boy ve genişlikte üç ve dört katlı binalar düzenli bir şekilde nehir boyunca dizilmişti birbiri ardınca. Açık pembe, mavi, krem ve sarı tonlarıyla renklenen binalar masallar ülkesindeymiş hissini veriyordu. Barok tarzını yansıtan St. Mary Magdalene kilisesi, rokoko ve art nouveau tarzlarının birleşimi tiyatro binası, şehrin Rus egemenliğinde kaldığı yılları hatırlatan altın renkli kubbesi ve mavi çatısıyla Moskova’daki benzerlerini aratmayan St. Peter ve Paul Kilisesi ve hemen karşı tepede sırtını dağa vermiş ismi gibi ihtişamlı klasik mimarisiyle şato görünümlü Imperior Otel. Görkemli binalar yanında sade olanları da vardı ve nehrin her iki kıyısında dizili evler, dik çatıları, çatı katları, dar ve uzun pencere pervazlarının gözleri okşayan dekoratif kabartmaları, ünlü taş ustalarının elinden çıkmış her biri sanat eseri kapı süslemeleriyle barok tarzının güzelliklerini yansıtıyorlardı, hem gösterişten uzak bir sadelik vardı duruşlarında hem de muhteşem görünüyorlardı.

Sise ve yağmura rağmen nehir boyunca hava kararana dek gezmişlerdi. Hatta bir zamanlar Atatürk’ün mide rahatsızlığı nedeniyle tedavi için kaldığı otelin önünde fotoğrafları bile vardı. Şimdi bir plaket asılmıştı kapısına, şehri ziyaret eden tüm ünlülerin ki bunların arasında devlet büyükleri ve sanatçılar da vardı; kaldıkları oteller, uğradıkları kafeler ve pastanelerin girişlerinde her birinin isimleri, fotoğrafları hatta kiminin büstleri ve heykeli bile vardı. Goethe, Neruda, Gogol, Tolstoy, Freud, Schiller, Beethoven, Chopin, Bach, Paganini, Wagner, List, Brahms, bir süre burada yaşadığı için kasabanın sahiplendiği Mozart, Kazanova, Hitler, nehir kıyısında bir evi olan Rus Çarı Deli Petro, Karl Marx ve niceleri. Grup olarak Marx’ın heykelinin önünde çekilmiş fotoğrafı anımsadı, gelmeden önce bakmıştı bir kez, havadan mıdır nedir flu çıkmıştı resim... Ve artık birbirinden ünlü sinema sanatçıları geliyordu kaplıca kentine. Belki kırk yıldır uluslararası film festivali düzenleniyordu ve akın akın sanatçılar ile film yapımcılarına ve onları görmek için gelen gençlere ev sahipliği yapıyordu şehir.

Yokuş aşağı inmek zevkli olacaktı, treni beklememeye karar verdi, aşağıda akıp giden Tepla nehrine doğru yürümeye başladı, levhada şehir merkezine mesafe 3.5 km’yi gösteriyordu, yeterince zamanı vardı. Sabah yürüyüşünü de yapmış olurdu böylece, mis gibi kokuyordu orman. Servi, mazı, ladin ve çam ağaçlarının gölgesinde yalnız başına yürüdü, kuşlar neşeyle cıvıldaşıyordu, şehrin kükürt kokusu henüz hissedilmiyordu. Ağaçların arasında kaybolmuş sayfiye evlerinin önünden geçti.

Yukardan kuşbakışı seyrettiği nefis binalara ulaşmış sayılırdı artık, her yer yeni sulanmış yosun kokulu çimenle kaplıydı, evlerin balkon ve pencerelerinden, sokaklardan, kafelerden, mağazalardan öbek öbek çiçekler sarkıyordu, cıvıl cıvıl parlak renkleriyle yaşam sevincini ha bire artırıp duran.

Bakımlı parklarla çevriliydi dört bir yan, dayanamayıp içeriye sokuldu, ahşap bir banka oturdu. Ortadan fıskiyeli küçük bir havuz, üzerini kocaman nilüferler kaplamıştı ve minik bir serçe su içmeye çalışıyordu, rengarenk çiçeklerle bezeliydi havuzun çevresi. Espadrillerini çıkardı hafif ıslak çimene bastı yalın ayak. Evinin önündeki bahçe otoparka dönüşeli ancak birkaç ay olmuştu, eski tanıdıklarla karşılaşmış gibiydi, neşeyle doldu yüreği, içi hafifledi. İşte parlak kırmızı çiçekleriyle ben buradayım diyen sıcakkanlı begonyalar, iyimser ve neşeli halleriyle turuncu, beyaz, pembe aslan ağızları, derin bilgeliğiyle morun her tonunda yükselen hezarenler ya biraz ilerde ışıltılar içindeki sarı papatyalar, arıların üzerinde vızıldadığı güneş şapkaları ve kasımpatları, huzur veren yeşil çimenler ve üzerini kaplayan çingene pembesi petunyalar, henüz uyanmamış zarif kahkaha çiçekleri, bir o kadar narin bir o kadar alımlı açık pembeden beyazın saflığına ulaşan katmerli güller –onlara bakarken yapraklardan bir tanesi düşüverdi havuza-, üzerlerinde yüzlerce mor, mavi ve beyaz minik çiçeklerin pıtrak verdiği lobelyalar.., hepsi boy boy, renk renk sanki ilahi bir ahenk içinde düzenlenmişti, şuracıkta dursaydı hayat, dursaydı zaman ve bin bir güzellikler sunan çiçekleri seyretseydi kalan ömründe…

Eline geçen her şeye, her yere çiçek dikmişti, annesi gibi teneke kutulara, seramiklere, toprak kaplara, hasır sepetlere, cam ve plastik saksılara.., bahçenin duvarları, balkonun korkuluğu, pencerelerinin önü, her yer çiçeklerle bezenmişti, açmak için güneşin doğmasını bekleyen beyaz gündüz sefalarının yanı sıra havanın kararmasını bekleyen pembe akşam sefaları da yer alıyordu aynı saksıda, biri kapandığında diğeri açıyordu, nefis koku ziyafetlerine cömertçe davet ediyorlardı arıları, böcekleri, kuşları. Her sabah hatırlarını sorardı, her biriyle ayrı ayrı konuşurdu, komşuların kendisine kabartılmış kulaklarını hissetse bile umursamazdı, nasılsa yaşlı ve de çatlak artiz bozuntusu değil miydi.

Kıyı bucakta kalmış ne varsa bir araya getirdiğinde hepi topu küçük bir daire alabilecek kadar ancak parası çıkmıştı. Onca ev gezmişti karanlık girişler, rutubetli bodrumlar, hem havasız hem ışıksız ara katlar ama şimdi oturduğu ev, bir bahçe katıydı, çok masraf gerektiriyordu ama arka bahçesini görür görmez içi ısınmıştı hemen.

Mutfak ve salon pencerelerinin açıldığı adam boyunu aşkın ot ve çalılarla kaplanmış bakımsız bir bahçesi vardı arkada ve salondan bahçeyle aynı seviyede küçük bir balkona çıkılıyordu. Otların arasında serpilmiş gelincikleri fark etmişti, kırmızı narin gelincikleri ve üzeri her zaman yeni yağmış yağmurun parlaklığını taşıdığı için yağmur çiçekleri adını verdiği sarı ışıl ışıl düğün çiçeklerini. Hemen o an kararını vermişti, ot bürümüş bahçede gördüğü yalnızca düğün çiçekleri, gelincikler ve bir köşede duran manolya ve söğüt ağacıydı. Karşıda yıkıldı yıkılacak viraneye dönüşmüş en az yüz yıllık terkedilmiş ahşap bir köşk yer alıyordu yine terkedilmiş ağaçlarının birbirine kenetlendiği ormana dönüşmüş bir bahçe içinde. Belki de bahçenin dibinde her nasılsa varlığını sürdürmeyi başarmış manolya ve söğüt ağacı da bitişik köşke aitti bir zamanlar. Bacasında kendisi gibi terkedilmiş bir yuva vardı, bir leylek yuvası olmalıydı. Odaları emlakçiyle gezerken kendilerine eşlik eden komşu çocukları geceleri orada hayaletlerin dolaştığını söylemişlerdi yemin ederek. Köşkün çatı kirişlerinde, pencere pervazlarında ve balkon çıkmalarında belli belirsiz de olsa izleri görülen ahşap işlemeler görmüş geçirmiş bir dönemi anlatır gibiydi. Camları kırılmış, ahşap kaplamaları yerlerinden oynamış, çatısında sağlam kiremit kalmamıştı belki ama çocukların söylediği gibi orda halen birilerinin yaşadığı doğruydu...

Akşam olunca o terkedilmiş köşkte bir telaştır başlardı... Ve o telaşı izlemek için batan güneşle birlikte pencerenin önüne oturur, viraneyi seyre dalardı. Köşkün ışıkları yanardı bir bir… Annesini görürdü yemek hazırlarken, pişirdiği pilavın buram buram kokusu gelirdi buharıyla birlikte, masaya dizdiği tabakların şıngırtılarını duyardı, babaannesi banyoda akşam namazı için aptes alıyor olurdu, çeşmeden akan suyun sesi gelirdi kulağına, babası işten yeni dönmüş kapıdan içeri girerdi, kardeşiyle tüm gün bahçede oynamış yorgun düşmüşler, her ikisi de babalarının kollarına asılı eve girerlerdi, ablası çıkardı odasından yalnızca yemek yemek için, dikiş makinesinde beyaz iş yetiştirirdi, akşam olduğunda ancak bırakırdı işini, Balat’taki bir kilisenin siparişi olurdu çoğu kez. Bazı geceler komşu Sezai Amcayla verandada tavla oynardı babası ve zarların tahtaya vuran tıngırtıları, pulların sert kapılanma sesleri gelirdi, bazen annesi kardeşiyle kendisine seslenirdi eve girsinler diye, akşam bahçede oynamak iyi sayılmazdı, inler cinler alırdı insanlardan boşalan yerleri Allah muhafaza. Demek doğruydu... Sonra kısık ateşte kaynayan mavi-beyaz çiçekli emaye çaydanlığın melodisi duyulurdu ve çay kaşıklarının tatlı şıkırtıları cam bardaklarla buluştuğunda uzar giderdi.

Bir gün kazıcılar göründü, kazıcılarla birlikte damperli, kepçeli kamyonlar, küçük yalnızca küçük bir darbede içinde yaşayanlarla birlikte yere indirdiler köşkü ve yığılıp kalan enkazı kamyona yüklediler. Sonra yol çalışmaları başladı, evinin hemen önüne koca bir şantiye binası kurdular, günlerce kazı yapıldı, kum çakıl taşındı, serildi, sıkıştırıldı, asfalt döküldü ve üzerinden vızır vızır geçen arabalara dönüştü ahşap köşk.. Onlar.., kim bilir nereye gitmişlerdi, terk etmişlerdi onu, bilseydi nereye gittiklerini, emindi peşlerinden gidecekti ama sessizce çekip gitmişlerdi, arkalarında hiçbir iz bırakmadan.

Yürüyerek indiği Taple nehrinin kıyısında, köprünün hemen girişine asılmış, ön planda başında yazmasıyla kendi resminin de bulunduğu büyükçe reklam panosunu gördü… Yıllar olmuştu çekileli. Çok gerilerde kalmıştı, öylesine eskiydi ama hatırlıyordu her şeyi, bir köydeydiler Güney Doğu’da, önce yıkık dökük evlere bakıp terkedilmiş bir köy olduğunu düşünmüştü, daha doğrusu oralarda ancak hayvanları yaşıyor olabilirdi, hayır köy terk edilmemişti ve kapıya benzer boşluklardan bir süre sonra boy boy çocukların çıktığını gördü, ellerinde bir parça ekmek, meraklı gözlerle, araya bir miktar mesafe koyarak yanlarına sokulmuşlardı. Diğer evler gibi topraktan yapılmış bir evdi çekim yaptıkları yer de. Dışarıda yakıcı bir güneş vardı ortalığı yakıp kavuran, başı dahil her yerini kapatan canlı renklerde, koca güllü pamuklu giysiler vardı üzerinde, koca mor güllerini sevmişti şalvarının. Çekimlerin yapıldığı o bir ayda, uzun bir süre banyo yapamamışlardı, içecekleri su bile sınırlıydı, gece başını koyduğu kütük gibi yastık, sert yatak, cibinlikle birlikte her yerini delip geçen iri sivri sinekler gün boyu yapılan üst üste çekimlerin yorgunluğunu giderecek yerde daha da artırmıştı ama hiç mi hiç şikayet etmemişti.

Şimdiki sanatçılar öyle miydi? Listeleri önden gidiyordu. Yalnızca kendileri değil beraberinde götürdükleri terzileri, berberleri, makyajcıları, şoförleri, diyetisyenleri, menajerleri ve psikologlarının da istekleriyle uzun bir liste oluyordu olmazsa olmaz gereksinimler. Beş yıldızlı otellerin kral daireleri, süitleri, her yer onların isteklerine göre yeniden özel olarak düzenleniyordu. Spor salonu, havuz, sauna, lobi, restoran onlara tahsis ediliyordu, üzerlerine bakımda yazılıyordu, kimsenin girmesine izin verilmiyordu.

Mesleğinin, ününün zirvesindeki yıllar neredeyse her aya bir filmin düştüğü Yeşilçam günleriydi. Şimdi kimsenin onları seyretmeye tahammülleri yoktu belki ama o zamanlar en basit teknikten yoksun son derece zor şartlar içerisinde çekilen filmlere insanlar yine de seve seve gelirdi, daha iyisini görmemişlerdi ki kıyaslasınlar... Halkın beklentilerine göre belirlenirdi filmin konusu, masallara benzerdi, hep el değmemiş olurdu bakir aşklar, zengin oğlanla fakir kızın çetin yollardan geçen sevdaları tanıdık olsa da yine boşanırdı gözlerden yaşlar, hedef seyirciyi duygu seline boğmaktı, önce ağlatmak sonra güldürmek, taş kalplilerin bile gözlerinden yaşlar boşanırdı, herkes rahatlar ve böylece mutlu olurdu.., gerçekçi olmasa da konular insanlar bir süreliğine kendilerini kaptırırdı tüm olup bitenlere. Sonra daha sosyal içerikli konular işlenir oldu. Bu ülkede köşkte yaşayan beş altı nüfusun dışında köyde yaşayan milyonlar vardı giyinişleriyle, konuşmalarıyla, yoksulluklarıyla köşktekileri utandıran ama nihayet onları da hatırlamıştı birileri. Bu filmi de o dönemlere aitti.

Panonun altında bir sıra ateş kırmızısı sardunyalar onlar fark etmese de insanları sevgiyle selamlıyordu, gülümsedi onlara. Nehrin iki yakasında yer alan yüz yıllık ağaçlar sokakları Temmuz güneşinin sıcağından koruyordu. Ağaçların serinliğinde sarı siklamenlerin ortasında uzanan beyaz glayöller, tepelerindeki çiçekleri nasıl da hiç böbürlenmeden sessiz sedasız taşıyorlardı.


Yalnızca köşk değildi çıkıp giden hayatından yıllarını verdiği bahçesinin büyük bir bölümü de yola dahil edilmişti ve kala kala koca bahçeden iki bilemedin üç metrelik bir yer kalmıştı geriye. Bahçeyi o hale getirebilmek için ne çok çabalamıştı oysa, adı çatlak artiz bozuntusuna çıkmıştı. Gönüllerini kazanmak için ceplerini şekerle, çikolatayla doldurmasına, bayram harçlıklarını unutmamasına rağmen çocuklar bile onun geçimsiz bir yaşlı olduğuna ikna olmuşlardı. Daha ilk taşındığı gün, yatağını kurmadan bahçedeki mezbeleliği, çuvallar dolusu çöpü toplamış, otları ayıklamıştı. Evden arta kalan tüm parayı bahçeye yatırmıştı, toprağı yenilemiş, çiçekçilere danışarak tohumlar almış, ekmiş, sulamış, gübrelemiş, ilaçlamıştı, başlarında sabahlamıştı her birinin ve sonunda cennetten bir köşeye dönüştürmüştü. Sarı pıtır pıtır çiçekleriyle mimozalar çevirmişti yan duvarları, manolyanın da bulunduğu köşeyi bahar yıldızları aydınlatıyordu, bodur bir ardıç ağacı dikmişti söğütle manolyanın arasına, zambaklar, lale, yıldız ve düğün çiçekleriyle hemen balkonun önünde dizilmişlerdi saf saf, horoz ibikleri, hatmi çiçekleri ve çayır güzelleriyle birlikte salkım saçak bilge söğüdün gölgesi altında olmaktan mutluydular, pembe-mor küpeli çiçekler balkon korkuluklarına asılmıştı saksılarıyla, sarmaşık güller balkonun çevresini dolanmıştı daha ilk yazdan, duvarlardan sarkan beyaz sardunyalara pembe ve mor petunyalar eşlik ediyordu. Hercai menekşeler, onlarsız olmazdı, her yerdeydiler mavi, mor, pembe, kırmızı.., ve pıtır pıtır mine çiçekleri. Bahçesinin arkasına küçük bir limonluk bile yaptırmıştı, tohumları burada çimlendiriyor, biraz büyüdükten sonra bahçeye alıyordu. Her şey yetiştirmişti orada, çileğin ilk meyvesini gördüğünde çocuklar gibi çığlık atmıştı sonra kızarmasını beklemişti sabırsızca. Komşular ellerine ne geçerse bahçeye atmaya devam etmişlerdi eski alışkanlıklarıyla. Balkon ve pencerelerden her savrulan çöp için az mı kavga etmişti. Önce apartmanın girişine uyarılar asmıştı, kimse muhatap almadı yazılanları sonra tek tek posta kutularına attı o da olmadı, atılan çöpleri toplayıp kapılarının önüne bıraktı her birinin. Hiçbir işe yaramadı yaptıkları sonra gizlendi eve bekledi, bahçeye bir şey atıldığını görür görmez çıktı dışarı küfürle karışık avaz avaz bağırdı, ağzına ne geldiyse. Savaşı kazanmıştı ya sonunda. Demek herkesin anladığı bir dil vardı. İşte bu kadardı, artık mendil bile silkelemeye korkar olmuştu komşular. Çatlak artiz bahçesini ve hayallerini bir süreliğine kurtarmıştı.
Tüm gününü alıyordu bahçedeki işler, Devletin verdiği üç aylık mütevazı maaşını alır almaz soluğu çiçek pazarlarında alıyordu. Yiyecek ekmek bulamasa da hiçbir şeye değişmeyeceği güzel bahçesini seyretmek ona açlığını unutturuyordu. Geceler boyu çiçekler üzerine okuduğu kitaplardan öğrendiklerini bahçesine uygulardı, hangi çiçek sudan ve güneşten hoşlanır, hangisi sevmez, hangisi fosfatı, hangisi nitratı tercih eder bilirdi, çiçeklerine dadanan böceklere karşı savaşmayı da öğrenmişti. Mahallenin çiçeksiydi tek dostu, bahar gelmeden tohumların listesini yapar, ona teslim ederdi. Çiçekçi Suavi bulur buluşturur en olmaz isteklerini bile yerine getirirdi, bazen yanında çalışan çocuğu yollardı kendisine, bir ihtiyacı var mı baksın diye. Toprağın havalanması için kendisine yardım etmesine ses çıkarmazdı genç çırağın ama bastığı her şeye dikkat etmesi için sık sık uyarmak zorunda kalırdı.

Karlovy Vary aslında 55 bin nüfuslu küçük bir kasabaydı ama yazın özellikle festivalin yapıldığı Temmuzun ilk haftaları 200 bine çıktığı oluyordu. Kasabada 60’dan fazla yerden kaynak suyu çıkıyordu ama yalnızca 12’si tedavi amaçlı kullanılıyordu. Yüz yıllar öncesinden yapılmış sütunlu kameriyeler altındaki çeşmelerden şifalı sular akıyordu. Numara verilmişti çeşmelerine, her birinin tedavi ettiği hastalıklar, suların içerdiği mineraller oranlarıyla birlikte asılıydı duvarlarda. Bazı sular banyo için bazısı da içmek için kullanılıyordu. Yapılan kürlere birbirinden farklı güzergahta yapılan yürüyüşler de dahildi, mineral suyla tedavi dışında oksijen banyolarından çamur banyolarına kadar her şeyi ihtiva ediyordu tedaviler. Son derece modern tekniklerle, alışılmamış yöntemler uygulanıyordu otellerde, kaldıkları yer de bir termal oteldi, aslında her yer anlaşmalı ünlü doktorlarla donanımlı birer hastane gibi çalışıyordu, bir sağlık cennetiydi kasaba.

Bir örnek giyinmişti insanlar, baskılı tişörtler, kısa şortlar, şık siyah gözlükler; bazılarının ki ayna gibi yansıyordu, her tarafı açık, rahat sandaletler, siperlikli şapkalar, bellerinde yada sırtlarında taşıdıkları küçük çantalarıyla hafiftiler. Canlı parlak renklerdi her birini farklı kılan, çocukların elinde ağızda eriyen şehrin ünlü ince kağıt helvaları vardı, büyüklerinkinde ise yassı, porselen ibrikler, küçük bir seramik kupa da kendisi aldı tezgahtan. Yılın on iki ayını betimleyen alegorik kabartma ve heykelleriyle şehrin sembolü olan ve çeşmelerden beşinin bulunduğu 130 m uzunluğunda, 20 m genişliğinde, 124 sütunlu sundurmanın altında sıranın kendisine gelmesini bekledi, kupasına doldurduğu sıcak su genzini yaktı. Kükürt kokusu tadıyla ağzında asılı kaldı, hoşuna gitmedi. Midesinin gurultusu dışardan duyulabiliyordu, kahvaltı yapmadığını anımsadı, bir şeyler atıştırmak için nehrin karşı kıyısında bulunan bir restorana doğru yürüdü, her iki tarafı çiçeklendirilmiş taş köprüyü geçti. Nehir boyunca iki yakayı birbirine bağlayan 50’dan fazla köprü olmalıydı, aşağıda akan berrak suya baktı, içindeki göçmen balıklara zarar vermemesi için oteller kaplıcalarının atık sıcak sularını ancak soğutup arıttıktan sonra nehre geri verebiliyorlardı. Dışarıda nehri gören küçük bir masaya oturdu, böylece önünden gelip geçen turistlerin etrafa nasıl hayranlıkla baktıklarını, gözlerindeki yaşam pırıltılarını görebilecekti. Aşağıda akan nehir gibi yukarda da bir insan selidir akıp gidiyordu. Festival nedeniyle olmalı diye düşündü. Diana tepesinden çevreyi seyrederken ormanın içinde çadırlar görmüştü, kamp kurmuş gençlerin, genç ruhluların kaldığı çadırlar. Kasaba tıka basa doluydu.

Her sabah çayı ateşe koymadan mutlaka bir sigara yakardı ama burada, otelde ve de sokakta yasaktı sigara içmek. Sigara içemeyince kahvaltı yapmak da canı istememişti. Saat on ikiye geliyor olmalıydı, yavaş yavaş pastanelerin, kahve ve restoranların içleri ve dışarıdaki masalar dolmaya başlamıştı. Garson ona siyah bira önerdi, ünlü Çek birası, yolda fabrikasını görmüşlerdi. Birayı sevmiyordu başka ne içebilirdi?, şehrin ünlü bir içkisi vardı ilk geldiklerinde tattığı, likör gibi bir şeydi, içinde yirmi çeşit farklı ot olan, şatodaki akşam yemeğinde “yaşam iksiri” diye tanıtmışlardı. Aslında biraz viskiyi de andırıyordu, hoşuna gitmişti. Çıkaramamıştı ismini şimdi ama mönüye baksa hatırlayabilirdi.

Genç garson küçük bir likör bardağında yanında küçük şişesiyle birlikte Becherovka’yı getirdi, Tarçın ve karanfilin kokusunu aldı. %38 alkol, %10 şeker yazıyordu üzerinde. Tepede müze haline getirilmiş evi de bulunan eczacı Jean Becher, Becherovka’yı imal ederken tedaviye gelen hastaları hedeflemişti. 13. kaynak suyu olarak biliniyordu, alkolü yüksekti fakat her derde deva, midevi bir içkiydi. Aç karnına içmekte tereddüt etmedi, bir tane daha doldurdu.

Her derde deva…, onu eski günlerine geri götürebilir miydi. Yeniden herkesin dönüp dönüp baktığı o büyüleyici kadın yapabilir miydi. Göz kenarlarındaki kırışıklıklar artık gizlenebilir olmaktan uzaktı, fazla kilo almamıştı, hatları halen güzel bile sayılabilirdi ama sarkık deriler için henüz bir formül bulunamamıştı, bulunsa da bir önemi yoktu, sarkık göğüsleri, kalınlaşmış beli, buruşuk derisi ve gözlerinin altından sarkan torbalardan artık rahatsızlık duymuyordu, barışıktı kendisiyle. Mutlu olmak için genç ve güzel olmanın dışında da çok neden olmalıydı dünyada. Vardı da ve bunu öğrenmek acımasız geçen uzun yıllar içinde kolay olmamıştı, üstelik yalnız başına…

Diğer masalara gelen kocaman tabaklara bakındı, aperatif yiyecekler bile ağır ve yağlı görünüyordu. Öneriler üzerine otelde Macarların acılı gulaşına benzer bir türlü yemişlerdi dün gece, biraz rahatsız olmuştu. Belki bir dondurma yiyebilirdi, evet vanilyalı bir dondurma fena olmayacaktı. Masanın ortasındaki vazodan kendisine göz kırpan bir çift pembe-beyaz karanfili okşadı gözleriyle.

Nikotin açlığı depreşmişti yine, yasaktı, kurallara boyun eğecekti, açık havada bir sigara ne güzel olurdu oysa. Sigarayı mutlaka bırakmalısın demişti doktor. Yalnızlığını paylaşan tek dosttu sigara, doktor bunu biliyor muydu, hayır sanmıyordu, onun bildiği bir zamanlar yüzlerce film çevirmiş genç ve güzel bir kadın olduğuydu, “biliyor musunuz size hayrandım” derken bile kullandığı dili, geçmiş zamanda kalmıştı. Şan, şöhret, alkışlar.., deliler gibi ona bir kez olsun dokunmaya çalışan hayranları nereye gitmişti? Kimsenin uğramadığı terk edilmiş viraneye dönmüş o köşk gibiydi, anılarıyla avunmaya çalışan ahşap köşk. Her kış kullanacağını söyleyip de hiç kullanmadığı şöminesinin üzeri ödül ve plaketlerle doluydu, yaşanan güzel günlerden kalan resimler ve madalyalar süslüyordu duvarları. Ölünce diğer eşyalarıyla birlikte bahçede bir zamanlar topladığı çöpler gibi torbalara doldurulup atılacaktı, onları emanet edeceği hiç kimsesi yoktu. Hiç kimsesi… Kırk yıl önce aldırdığı o üç aylık bebek; film setinde tanışmıştı babasıyla, ne kadar yakışıklıydı, ailesi duyacak diye ödü kopmuştu, adam evliydi ve hiçbir şey için söz verilmemişti, yeni bir filme başlanacaktı, köşkün aklı bir karış havada genç kızıydı yine, hamile olamayacak kadar ince belli olmalıydı.., doğursaydı eğer şimdi kendisine hizmet eden genç garson kadar torunuyla birlikte gelecekti belki buraya.

Bir nefes duman çekebilseydi içine şimdi, yalnızca bir nefes, çantasında bir paket vardı ama her yerde sigaranın üzerindeki çarpı işaretli hatırlatmalar canını sıkıyordu, sokaklarında bile sigara içilmediğini bilseydi belki de gelmezdi. Ama yok, iyi ki de gelmişti, yıllar olmuştu seyahat etmeyeli, gezmeyeli, özlemişti. Gelen hesabı ödedi, 250 Krona.

Yavaş yavaş filmin gösterileceği festival binasına doğru gidebilirdi. Film beğenilecek miydi acaba? Binanın çevresi gençlerle doluydu. Bakalım bir köylü Türk ailesinin yaşam mücadelesi buradaki gençlerin ilgisini çekecek miydi? Daha vakit vardı, turistler için vitrini rengarenk albenili eşyalarla süslü, hatıra eşyalar satan dükkanlardan birine girdi. Ne işe yaradığı belli olmasa bile bir yığın eşya çok güzel sunulmuştu. Keşke hediye alacak bir yakını olsaydı, bir tanıdık.., belki onu buraya davet eden Serhat Beye bir şey alabilirdi. Kupalar, oraya özgü porselen ve seramik yemek takımları, Moser camından pastel renkli kadehler, sonra lokantada içtiği boy boy dizili yeşil Becherovka şişeleri sıralanmıştı raflarda, her biri ışıl ışıl Bohemya kristali vazolar, asimetrik tarzda düzenlenmiş kristal çiçekleriyle seramik ve cam vazolar, geleceği simgeleyen tomurcuk ve gonca kristal güller, neşeyi ve yaşamı simgeleyen her renk ve büyüklükte olgun çiçekler, ünlü Mozart çikolataları, Viyana kahveleri -aslında Türk kahvesiydi-, parfümlü banyo sabunları, renkli banyo tuzları, matruşkalar, bir yığın ıvır zıvır eşya, hepsini yokladı, eline aldı, evirdi çevirdi, fiyatlarını arandı gözleri, sonra aldığı yerlere koydu, belki gösteriden sonra bir daha uğrayabilirdi. Çıkarken camekan içindeki tezgahta yöreye özgü bordo renginde granat taşından yapılmış takılara ilişti gözü, kolye ve yüzükler, Serhat Bey’in kolye taktığını fark etmişti, ince gümüş bir bantla çevrelenmiş küçük bir granat taşlı kolyeyi beğendi, hediye paketi yaptırdı.

Uluslararası üyelerden oluşan jüri heyeti, 250’nin üzerinde filmi bir hafta içerisinde izlemeye çalışıyordu. Filmler merkezde birbirine yakın 13 ayrı sinema salonunda gösterime giriyordu. Duvarları siyaha boyanmış festival binasının önüne geldiğinde saat de dörde gelmek üzereydi. Binanın her iki tarafında göğsünün üzerinde kocaman karpuz şeklinde lamba taşıyan çıplak genç kız heykellerine ilişti gözü, kapının önündeki gençler festival amblemli şapkalar ve içecekler dağıtıyordu sokaktan gelip geçenlere, su şişesi aldı birinden, içeri girdi, biletçi aldı onu ve ortada yan sıralarda grup için ayrılmış yere götürdü, birlikte geldikleri film ekibiyle selamlaştı ve gösterilen koltuğa oturdu. Biraz sonra başladı gösteri. Salon sessizliğe gömüldü.

Serhat kulisleri iyi yapmış olmalıydı, çıktıklarında uzun bir kuyruk oluşmuştu dışarıda, herkes tebrik ediyor, özellikle başroldeki köylü kadını görmek istiyorlardı, üzerindeki özensiz giysilerinden rahatsız gibi oldu. Keşke kuaföre falan gitseydi, hiç de olmazsa dudaklarını boyasaydı ya...

Akşam kendi aralarında bir parti düzenlediler, mecburi seremoni devam ederken sokağa attı kendini, müziğin geldiği ahşap kolonların üzeri dantel gibi işlenmiş sundurmaya kadar yürüdü, bir konser vardı parkta, bir flüt bir de kemandan oluşan, sabah ormanda çadırlarını gördüğü gençler olmalıydı dinleyiciler, çimenlere serilmiş sessizlik içindeydiler, bu bir ağıttı, Mozart’ın Requemiydi, yeni başlamış olmalıydılar. Öleceğini hisseden Mozart’ın kendisi için bestelediği aslında para karşılığı yaptığı bir siparişti ama hastalığı nedeniyle sonunu hissederek yazdığı iç yakıcı bir çalışması olmuştu, genç yaşta ölümüyle de yarım kalmıştı. Bir rivayete göre sadece altı kişinin katıldığı Mozart’ın cenaze duasından sonra bu küçük kafile yağmur nedeniyle mezarlığa kadar tabuta eşlik edemeyince cenaze ortada kalmış ve dilenciler için ayrılan bir mezara gömülmüştü. Bütün araştırmalara rağmen mezarının yeri öğrenilememişti, tabutun nasıl olup ta sahipsiz kaldığı ölüm sebebi gibi bir sır olarak kalmıştı. Dahi bestecinin sefalet içindeki ölümünü müziğin inişli çıkışlı ilahisi içinde hissederek biraz uzaktan da olsa sonuna kadar dinledi. Zarif sokak lambaları aydınlatıyordu her yeri, gündüz ki halinden daha bir güzeldi etraf, parktaki gece sefalarının kokusunu çekti içine. Uzun bir yol kat etmişti, zik zaklı, acılı, sevinçli, aşklı, nefretli. İçi yanmıştı her inişte ve kolay olmamıştı yokuşları çıkmak ve yolun sonu görünmüştü. Artık akan zaman başkalarına aitti, kendisi hakkını kullanmıştı. Bir gelecek yoktu onu bekleyen.., çocuğu.., bir ailesi olmamıştı ve sonunda avunduğu bahçesi de çalınmıştı elinden. O karanlık eve geri dönmek istemiyordu. Yaşama tutunduğu ipler kopmuştu. Bir şey kalmamıştı yaşanacak, yaşadıklarını paylaşacak… İşte o yüzden yarın ki oylamanın ve ödülün hiçbir önemi yoktu hayatında. Onlarca plaket ve bir o kadar altın madalya asılıydı duvarlarında zaten. Ama o metal şeyler, evet zor kazanılmıştı ama mutluluk vermiyordu ki.

Her bir kaynağa ait çeşmenin yer aldığı kimi mermer kimi ahşap sütunlu kameriyelerin yanı sıra yaklaşık 14 metreye yükselen gayzerin içinde bulunduğu modern mimarili Vridelni Salonunda da bir gösteri olmalıydı, kalabalık dışarı taşmıştı. Bukleleri omuzlarına sarkan sedef sarısı takma saçlarıyla, yüzlerini Venedik maskeleriyle gizleyen ortaçağ kıyafetleri içerisinde iki genç kız geçti önünden, dantel işlemeli iç etekleri hışır hışır yerleri süpürüyordu.

Gece yarısını geçmiş olmalıydı. Evet yanılmamıştı, saat bire geliyordu, otele doğru yürüdü. Lobi gündüzden daha bir kalabalıktı sanki, yeni gelenler vardı, orta yaşlı bir kadın boyundan büyük bir valizi asansöre sokmaya çalışıyordu, komilerden biri tekerlekli sandalyedeki daha yaşlı bir hanımı itiyordu, anne kız olmalıydılar ya da iki kız kardeş, üstü çillerle kaplı minik burunlarıyla birbirlerine çok benziyorlardı. Birlikte asansöre bindiler, kendisine bir göz attı aynada, daha bir torbalanmış siyah göz kapaklarıyla yorgun görünüyordu.

Odasına girer girmez, pencere kanatlarını açtı sonuna kadar, taze hava çam kokusuyla birlikte içeri doldu sabırsızca. Derin derin içine çekti, nehrin sesine kulak kabarttı, evet duyabiliyordu, otelin tam önünde nerdeyse 90 derecelik bir açıyla sola Atatürk’ün kaldığı otele dönüyordu nehir, tüm yıldızlar sanki Karlovy Vary’nin üzerinde toplanmışlardı bu gece, pırıl pırıl açıktı gökyüzü. Ama o da ne, içlerinden bir tanesi arkasında parlak izler bırakarak kaydı düştü, koyu karanlık ormanın içinde kayboldu. Odası muntazamdı, yataklar toplanmış, masada mevsim meyvelerinden oluşan küçük bir sepet de unutulmamıştı, raflarında davetkar yumuşacık temiz havlular, hoş kokulu sabunlar, şampuan, duş jelleri, kremler dizili banyoda ılık bir duş aldı, geceliğini giydi, Rilke’nin bir şiiri takılmıştı duş yaparken aklına, tekrarladı yeniden.., binlerce kök salarak; kavramak hayatı derinden; ve ortasından geçerek acının; olgunlaşmak hayatın ta ötesinde; ta ötesinde zamanın!.. Bir sigara içecekti artık, bu kadar bile dayanması büyük bir şeydi. Zevkten eli titreyerek çekti dumanları hızlı hızlı. Tüm gün sigarasızlıktan hafif başı tutmuştu, bir ağrı kesici iyi gelirdi. Çantasına bakındı, küçük hediye paketi geldi eline, Serhat’a vermeyi unutmuştu. Bir bardak soğuk su doldurdu buzdolabından, bir tane yuttu, boğazına takılır gibi oldu hap, bir tane de rahat uyumak için sonra bir tane daha aldı, hemen uykuya dalmak iyi olur diye düşündü, sonra bir tane daha, bir tane daha almak istedi, sonra bir tane daha ve bir tane daha ve bir tane…

Işıklı bir kapı açıldı onu ahşap köşke götüren ve yine ışıklar içinde kendi bahçesi uzanıyordu önünde, söğüt ağacının dallarına salıncak kurulmuştu, görüntüler daha bir netleşti sonra, kendisini gördü.., salıncakta kardeşini sallıyordu, ablası verandada kanaviçe işliyordu, annesi bağırıyordu mutfak penceresinden, “daha yavaş salla, daha yavaş, uyanacak”…. Artık o da oradaydı, onların yanında, sonsuza kadar…





Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın bireysel kümesinde bulunan diğer yazıları...
Salih Ustanın Düşü

Yazarın öykü ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Beyaz Sessizlik
Zor Yıllar

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Bacon, Montaigne, Russel ve [Deneme]
Hiç mi Değerleri Yok?.. [Deneme]
Arka Bahçeli Ev… [Deneme]
Karafatmaya Karşı Gelin Böcekleri [Deneme]
Batıdan Doğuya Ilık Esintiler [Deneme]
Küçük Dostum [Deneme]
Marguerite Duras ve Karasineğin Ölümü [Deneme]
Serin Sıcak Bir Ağustos Gecesi [Deneme]
Charles Köprüsünden Notlar [Deneme]
Gerard Tepesinden Budapeşte [Deneme]


Hülya Atakan kimdir?

-

Etkilendiği Yazarlar:
-


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © Hülya Atakan, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.