..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Bir sanatçı başarısız olamaz; sanatçı olabilmek bir başarıdır. -Charles Horton Cooley
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Deneme > Yazarlar ve Şairler > Hülya Atakan




3 Ekim 2005
Marguerite Duras ve Karasineğin Ölümü  
Hülya Atakan
"Ben herkese benzerim. Şimdiye kadar, sokakta kimsenin arkasını dönüp de bana baktığını sanmıyorum. Ben sıradanlığın ta kendisiyim. Sıradanlığın zaferi."


:BAAB:
İş dönüşü. Tüm gün, sabah toplantı, öğleden sonra toplantı. Uzayıp giden. Nihayet mesai bitti. Eve gidiyoruz… İşte bir bu eksikti. Bir süre benimle de mücadele eden araba değil mi bu? Burnunu karış karış öne çıkararak üç araba öne geçmeyi başarmış açıkgöz siyah BMW’li. Ta kendisi. Kafa kafaya geldiği araba bir servis arabası. İçinde bir an önce evlerine gitmek için sabırsızlanan onlarca insan. Yol tıkandı. İki arabanın da sürücüsü dışarıda, cep telefonları kulaklarında. Trafiği arıyorlar. Arkadaki de kornaya basıp duruyor. Tahammül edilmez iğrenç bir ses bu. Tırnaklarım uzuyor, köpek dişlerim de. Uç, uç da geç bakalım, görelim ne kadar maharetlisin. Ya sabır… Pekala, sakin olmalıyım, alt tarafı biraz bekleyeceğiz, daha önce hiç mi yolda kalmadık sanki.

Radyoya bir bakalım. Tek ayarlı kanal, 89.5’e, “Radyo Bek”. Hadi, yapma bunu şimdi, yayın kesilmiş, ses yok. Ya diğerleri. Her kanalın başını laubali, ne söylediği anlaşılmaz soytarılar tıkamış. Dinlemek istemiyorum…

Pekala, bakalım burada ne var? İşte eski bir Sezen Aksu kaseti. Tutuklu kaldık zaten metal yığınlarının arasında, bir de sen de kalamam. Nilüfer ve “Kar Taneleri”, bir tane daha Nilüfer. Üzgünüm kızlar, şimdi sizi dinleyecek psikolojide değilim. Ah işte bir İlhan İrem klasiği. Çoook eski. Olsun… Havalanalım bakalım sazlıklardan, belki uçarak varabiliriz eve. Püfff, tozlarını silkeleyelim önce. O da ne, kasetin altındaki yani, o ince kitap? Bu benim başucu kitaplarımdan biri değil mi? Bu torpido gözünü açmayalı bir seneden fazla olmuş galiba. Geçen yazdı, bir arkadaşa vermiştim. Okuduktan sonra da buraya koymuşum demek. Marguerite Duras’ın “Yazmak” isimli denemeleri. Yazarın “Sevgili”den sonra okuduğum bir diğer kitabı.

Arkadaki sürücü kornaya basmaya devam ediyor. Kimin umurunda. Çevirelim sayfaları, neler vardı içinde bir hatırlayalım. Paragrafların yanında oklar, çarpı işaretleri, ünlemler, yıldızlar. Yıldız ve ünlemler bazı yerlerde ikişer, üçer. Üç tane olanlar, bu kitabı bir kez daha okursan öncelikle burayı oku, önemli anlamında. Ne çok yıldız var. Her sayfa, her cümle bu işaretlerle kaplı. Birkaç sayfa daha çevirelim. Üç yıldız işareti ve karasineğin ölümü. Evet, şimdi hatırladım. Bu bir çok kez okuduğum bölüm. Karasineğin ölümüyle ilgili uzunca bir öykü. Kitabı bu yüzden sevmiştim hatta. Neydi beni bu kadar etkileyen peki? Günlük hayatta her zaman karşımıza çıkabilecek türden, kimsenin önemsemediği, sıradan bir durumun bir yazarın gözüyle yansıtılması, anımsattıkları, düşündürdükleri miydi? Sineğin o son bir kaç dakikasının yazarda bıraktığı izler ve okuyucuya aktarış şekli. İşte diye düşünmüştüm, bir yazarı, bir sanatçıyı edebi ve ebedi kılan özellik bu olsa gerek.

Boş verin şimdi arkadaki kornayı. Artık rahatsız edemez bizi. Gelin hep birlikte bir göz atalım Duras’ın kaleminden, bir canlının, her gün milyonlarcası ölen bir sineğin hayattan ayrıldığı son dakikalara.


***
“İlk kez benim hakkımda bir film yapan Michelle Porte’a anlattığım bir öyküyü anlatmak isterim size. Öykünün o aşamasında evde, kiler denen yerde bulunuyordum. Yalnızdım. Michelle Porte’u o kilerde bekliyordum. Böyle dingin ve boş yerlerde sık sık kalırım. Uzun süre. Ve o sessizlik içerisinde. O gün, birdenbire, duvarın dibinde, çok yakınımda, bir karasineğin yaşamının son dakikalarını yaşadığını gördüm ve duydum.

Onu ürkütmemek için yere oturdum. Hiç kımıldamadım.

Koskoca evin içinde onunla yapayalnızdım. O zamana kadar sinekleri hiç düşünmemiştim; onlara lanet okumalarım dışında kuşkusuz. Sizler gibi. Sizler gibi ben de tüm dünyanın baş belası olan, vebayı ve kolerayı taşıyan o yaratıktan dehşet duyacak biçimde yetiştirilmiştim

Onun ölüşünü izlemek için yaklaştım.

Bahçenin nemini almış kum ve çimento içinde tutsak kalma tehlikesini gördüğü o duvardan kurtulmak istiyordu. Bir sinek nasıl ölüyor, onu izledim. Uzun sürdü. Ölüme karşı savaşıyordu. Belki on, belki on beş dakika sürdü, sonra durdu. Yaşamı sona ermiş olmalıydı. Orada kalıp onu izlemeyi sürdürdüm. Sinek, onu ilk gördüğümdeki gibi duvara yapışık kaldı, oraya gömülmüş gibi.

Yanılıyordum: henüz yaşıyordu.

Orada durmayı, onu izlemeyi sürdürdüm, umutla, yaşamaya yeniden başlayacağı umuduyla.

Benim oradaki varlığım, o ölümü daha da korkunç kılıyordu. Bunu biliyordum, ama kaldım. Görmek için. Ölümün sineği yavaş yavaş nasıl kuşatacağını görmek için. Bir de bu ölümün nereden geldiğini görmek için. Dışarıdan mı, duvarın derinliğinden mi yada zeminden mi, anlamak için. Hangi karanlık gecenin içinden geliyordu; yeraltından mı, yoksa gökyüzünden mi, yakındaki ormanlardan mı, yoksa belki de çok yakınındaki, henüz bir ad verilmesi olanaksız hiçlikten, benden belki, sonsuzluğa katılmak üzere olan sineğin izlerini bulmaya çalışan benden geliyordu.

Nasıl bittiğini bilmiyorum. Kuşkusuz, sonunda gücü tükenen sinek yere düştü. Duvara tutunan bacakları ayrıldı. Ve duvardan düştü. Hiç bilmiyorum, oradan uzaklaşmamın dışında. Şöyle dedim kendi kendime:’”Delirmeye başladın.” Ve oradan uzaklaştım.

Michelle Porte geldiğinde, o yeri ona gösterdim ve bir sineğin orada, saat üçü yirmi geçe öldüğünü söyledim. Michelle Porte, buna kahkahalarla güldü. Haklıydı. Bu öyküyü bitirmek için, ben de ona gülümsedim. Ama hayır: o, gülmeyi sürdürdü. Bana gelince, bu öyküyü, sinekle benim aramda yaşanan şeyi size böyle, gerçekliği içinde, benim gerçekliğim içinde anlatıyorsam bu, o yaşananın henüz kendini gülmeye sunmamış olmasından. Bir sineğin ölümü, ölümdür. Dünyanın belirli bir sonuna doğru ilerleyen ölümdür, son uykunun alanını yayan, genişleten bir ölüm. Bir köpeğin ölüşünü görürsünüz yada bir atın ölüşünü ve bir şeyler dersiniz, örneğin zavallı hayvan… Ama bir sinek öldüğünde hiçbir şey söylemezsiniz, bir yorumda bulunmazsınız, hiç. Bu, şimdi yazıldı artık. Belki de bu tür kaymalara kapılma tehlikesidir o tehlike. Çok önemli değil, ama kendi başına bir olgu, bütünlüğü olan, anlamı çok büyük: anlamı erişilmez, alanı sınırsız bir olgu. Yahudileri düşündüm. Almanya’dan nefret ettim, savaşın ilk günlerinde olduğu gibi, tüm varlığımla, var gücümle. Savaş sırasında, sokakta ne zaman bir Almana rastlasam, onun ölümünü düşünüyordum.

Yazının insanı oraya, o sineğe götürmesi de iyi, can çekişen sineğe demek istiyorum: yazmanın dehşetini yazmak. Ölümün kesin olarak meydana geldiği saat, kaydedilmiş saat, sineği daha o zamandan ulaşılmaz kılıyordu. Ona genel ölçekte önem kazandırıyordu, dünya üzerindeki yaşamın genel haritasında belirli bir yer kazandırıyordu, diyelim.

Ölüm anının kesin olarak saptanması, sineğe gizli bir cenaze töreni yapıldığını gösteriyordu. Bunun kanıtı, ölümünden yirmi yıl sonra burada ortaya konuyor, ondan hala söz ediyoruz. Bu sineğin ölümünü, ölme süresini, bu sürenin yavaşlığını, uyandırdığı korkunç korkuyu, ölümünün gerçekliğini, şimdiye kadar hiç anlatmamıştım.

Ölüm saatinin kesin olarak belirtilmesi, insanlarla ortak yaşama gönderme yapıyor, sömürgeleştirilmiş halklara, dünya üzerinde adı sanı olmayan o muazzam kitleye, evrensel yalnızlığı kuşanmış yalnız kişilere. Yaşam her yerde. Bakteriden file varıncaya kadar. Yeryüzünde kutsal göklere yada daha şimdiden ölü göklere kadar.

Sineğin ölümüyle ilgili hiçbir düzenleme yapmamıştım. Beyaz, kaygan duvarlar, yani kefeni orada hazırdı ve bu onun ölümünü günlük, doğal ve kaçınılmaz bir olay kılıyordu. O sinek, yaşamının sonuna gelmişti, bu açıkça görülüyordu. Onu ölümünü izlemekten kendimi alıkoyamazdım. Kıpırdayamıyordu artık. Bu da vardı ve o sineğin var olmuş olduğunun anlatılamayacak bir şey olduğunu bilmek.

Bundan yirmi yıl önce. Bu olayı, şimdi anlattığım biçimiyle hiç anlatmamıştım Michelle Porte’a bile. Bildiğim bir başka şey de –yani gördüğüm şey- sineğin, içini kaplayan o buz gibi şeyin ölüm olduğunu çoktan anlamış olmasıydı. İşin en korkunç yanı da buydu. En beklenmeyen yanı. Biliyordu. Ve kabulleniyordu.

Yalnız bir ev, böyle bir şey düşünülemez. Çevresine zamanı toplaması gerekir evin, insanları, öyküleri, ‘dönüm noktalarını’, evlilik yada o sineğin ölümü gibi şeyleri, ölümü, sıradan ölümü, aynı zamanda birimin ve sayının ölümünü, dünyanın tüm ölümlerini, proletaryanın ölümünü. Savaşlarla gelen ölümü, dünyada oluşmuş savaş dağlarının getirdiği ölümü.

O gün. Tarihi belli, dostum Michelle Porte ile buluşacağım gün, yalnız benim gözlerimin gördüğü, başka hiçbir şeyin saatinin saptanmadığı o gün bir sinek ölmüştü.

Ben ona baktığım sırada, saat birdenbire, öğleden sonra üçü yirmi geçe oldu ve birkaç saniye daha: dış kanatların vızıltısı kesildi.

Sinek ölmüştü.

O kraliçe. Mavi siyah.

O sinek, benim gördüğüm, ölmüştü. Yavaş yavaş. Son titreyişine kadar savaşım vermişti. Ve sonra, teslim olmuştu. Belki de beş ile sekiz dakika arası bir zaman geçmişti. Uzun sürmüştü. Mutlak bir korku anıydı bu. Ve ölümün başka göklere, başka gezegenler, başka yerlere doğru yola çıkması oldu.

Bir yandan oradan sıvışmak istiyor, öte yandan, yerden gelen bu vızıltıya bakmam gerektiğini söylüyordum kendi kendime; mademki bir karasineğin ölümünün o yeşil bedenli çaresiz vızıltısını duymuştum bir kez.

Evet. İşte böyle, sineğin ölümü, edebiyatta şu anda okuduğunuz kaymanın gerçekleşmesine yol açtı. İnsan yazdığının farkına varmaz. Bir sineğin ölümüne bakıp yazarsınız. Bunu yapmaya hakkınız vardır.

O sineğin hangi saatte öldüğünü söylediğimde Michelle Porte kasıklarını tuta tuta güldü. Ve ben, bu ölümü gülünç biçimde anlatanın belki de ben olmadığımı ancak şimdi düşünüyorum. Ben o anda ona bunu anlatabilecek değildim, çünkü o ölümü izliyordum, o mavi siyah sineğin can çekişmesini izliyordum.

Çevremizde bulunan her şey bir şey yazar, sezinlenmesi gereken işte budur, her şey yazar; sineğe gelince, sinek duvarlara yazar, küçük gölün parlaklığını yansıtan salonun ışığında çok şey yazmıştır. Sineğin yazısı, bir sayfayı tümüyle doldurabilirdi.

Sineğin öyküsü hakkında bir şeyler daha söylemek isterim.

Hala gözlerimin önünde o sinek, o hayvan, beyaz duvarın üstünde, ölüyor. Önce güneş ışığında, sonra da karo döşeli zeminden gelen yansıma, soluk ışık altında.

Bunu yazmayabilirsiniz de, sineği unutabilirsiniz. Yalnızca bakabilirsiniz ona. Kendi başına, bilinmeyen bir gökyüzü altında, korkunç ve dokunaklı biçimde nasıl debelendiğini görebilirsiniz ve sonra hiç.
İşte hepsi bu.

Sıradan şeylerden söz edeceğim.
Sıradan şeylerden.

İnsan içinde bir yabancıyı barındırır: yazmak, işte o yabancıya ulaşmaktır. Budur yada hiçbir şey değildir.”
***
Kıpırdanmalar var. Yol açılmış. Trafik polisi sürekli sağ elini sallıyor, geç anlamında. İndirelim el frenini. Devam edelim yolumuza.
***
Ve İlhan İrem’le yol da gürül gürül akmaya devam etsin.
“…Ve ben yağmurlar altında bir yolcu/ Islak, yorgun, tutkulu yürüyorum
Sensiz ben yolumu bulamam/ Haykırmak istiyorum,
Konuşamıyorum... Konuşamıyorum... Konuşamıyorum
Konuşursam göz yaşlarım beni boğacak/ Biliyorum, duyuyorum, görüyorum
Konuşamıyorum...
Bu ayrılık akşamında sen sustuğuma bakma/ Konuşmaya gücüm yok beni anla
Söyleyemediklerimi bak gözlerimden anla/ Her zaman yanımda kal hiç bırakma.”

***
Akşama diyorum. Ne pişirsem acaba?

.Eleştiriler & Yorumlar

:: Güzel.....
Gönderen: Kâmuran Esen / Bolu/Türkiye
10 Ekim 2005
Sevgili Hülya Atakan; Okumadan geçemediğim yazarlardan birisiniz.Genelde herkesi okurum da, sizi hiç kaçırmam.Yazılarınız, her yönüyle başarılı.Tarzınız oturmuş.Hani, seri ve çok düzgün konuşan söz ustaları gibi.Devamını dilerim...Sevgiyle kalın..Kâmuran SEEN




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Yazarın deneme ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Bacon, Montaigne, Russel ve
Hiç mi Değerleri Yok?..
Arka Bahçeli Ev…
Karafatmaya Karşı Gelin Böcekleri
Batıdan Doğuya Ilık Esintiler
Küçük Dostum
Serin Sıcak Bir Ağustos Gecesi
Charles Köprüsünden Notlar
Gerard Tepesinden Budapeşte
Haremden Boğaz Manzarası

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Karlovy Vary'de Bir Gün... [Öykü]
Beyaz Sessizlik [Öykü]
Salih Ustanın Düşü [Öykü]
Zor Yıllar [Öykü]
Benimle Uğraşma Kızım! [Eleştiri]
Türkçe Nereye Gidiyor? [Eleştiri]
Türkülerle Kimlikler [Eleştiri]
Katar; "Doha Tartışmaları", Hamas [Eleştiri]
Ağaçlar Konuşur Mu? [Eleştiri]
21. Yy'da Savaşlar Nasıl Değerlendirilir Ki? [Eleştiri]


Hülya Atakan kimdir?

-

Etkilendiği Yazarlar:
-


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © Hülya Atakan, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.