..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Bu hafifçe kenara itilecek bir roman değil. Daha büyük bir şiddetle uzağa fırlatılmalıdır. -Dorothy Parker
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > Beklenmedik > Doğan Deniz




25 Nisan 2006
Yırtık Davetiye  
Doğan Deniz
Tecrübe edilen acılar ve derin hüzünler çoğu zaman insana vazgeçilemez bir his verir, ilahi yahut kontrol edemediğimiz bir kurgunun özelliğinden dolayı beliren bu his; acı ve ıstırap verenin beraberinde iyi ve güzel ayrıntılarıyla gelmesidir. Bir diğer ifadeyle bu; iyi ve güzel haberler, gelişmeler, olaylar vs.. ile birlikte karanlık ve karamsar bir gerçeğin reddedilemediği yahut değişmediği sabitliği şeklinde açıklanabilir. Buna tanık olan insan Ölüme tüm dehşeti ve çıplaklığıyla hazır olabilmesi koşuluyla –ve hazmedebilmiş olarak- hayat sürecinden zevk alabilecektir.


:AEDF:
Yırtık Davetiye


-1-
Lebiderya Sokağı ekseriyetle güneşli bilinirdi. Hızlarının farkındaydım kaldırım kızlarının, bir bana baktılar fukaralık dolu zengin kadınlıklarıyla, bir kulaktan kulağa dedikodu vardiyasında karıştılar Pazar günü rahatlamalarına. Çok çalışırlardı. Yorgun argın, benim gibileriyle taş okul dediğimiz binaya giderlerdi yaz akşamı karartılarında. Çiçek istemeden de güzel sevişirlerdi ve sevdiklerinde tehlikeli oluverirlerdi, bilemezdim. Taş okul kullanılan bir okul değildi ve en heyecanlısı da, biz gençlerden başka kimseciklerin uğrayacak kadar gerçeklerden sıkılmamasıydı. Yalnızdık bilirdik ki, yalnızdık! Bilirdim ki, Osmanlı’nın minarelerinden mahzun bir yorgunluk fışkırırdı kırmızı akşam semasına, Haydarpaşa’da kalırdı Don Kişot çocukluğum kaşla göz arasında ve bilhassa bu grup sırıtışlarında. Taş okul birayla karışık, aşksız ve nazsız sevişmeler kokardı. Sokaktaki acizlik bir şarkıdan bilinirdi; dökülerek kaplardı hüznü içimi, kıvrılan kalçalarından güzel kadınların: Sevdiiim bir genç kadını!
Bir cenaze çığlığıyla uyandım bir sabah. Kansere yakalanmıştı beş ay önce Bülent Bey. İnsan ömrünün vadesinin yetmezliğindeki o en son anda peyda oldu dokunaklı ölüm. Birkaç çift siyah rugan ayakkabı koyuldu sabah ezanından 18 dakika önce Sarıyer Apartmanı’nın önüne. Kefenlenmeden son bir paklandı bitik vücut, 4:11’de vefat etmişti. Saat şimdi o evinden çıkarılırken 10:42 ve tam bu sokağa basmaya kıyamayacak kadar nazik adımlarından uzundu durmuş bacakları ve onların sanatı; kararında adımlar. Donuk gözlerle bakamayacağı çatı üstü göğü kapanmaktaydı. Kısa boylu ve kambur bir adam belirdi üç-dört metre kadar ilerde, bir cenazeye şaşırdı, sonra bana çok üzüldüm ifadesiyle bakıp, sadece ateş istedi. Dileneceğini sandım, yanılmıştım.
Şaşkın bir evladın gözleri belli-belirsiz ve kızılcaydı 86 doğumlu binanın ikinci kat penceresinin ortasında; yine bu binadan üç yaş büyük bir kız çocuğu. Tanırdım Bülent Bey’i ve kızına aşık olmuşluğum da vardır. Cenaze apartmandan çıkartılırken hareketsiz, esmer ve gülle bir ağırlık kapladı yakın çevremizi. Bir köşesinden ötekine uzanabildi ancak yas sokağın, nitekim bir üst caddede otomobiller klakson çalarak yine yuvarlanırcasına ilerlemekteydiler, genç bir kız yine ustaca kur yapıyordu peşindeki genç adamlara, vaatler çoğuldu. Gitmeden bir şey düzelirdi, ölürken, vedalaşırken ve vazgeçerken, Bülent Bey de bilirdi bu hissi; acı bir kumpas gibi, terk edilen sevgililer masumlaşır, güzelleşir ve anne şefkatine haizlik zamanları geliverirdi. İnsan uzaklaşırken. Şimdi Bülent Bey giderken, en sevdiği havalardan biri vardı İstanbul’da; berrak bir Yeditepe’de ortalama bir dört mevsim serinliği. Zor olurdu öyle havalar; çünkü yedi tepesinde yedi ayrı iklim vardı şehrin.
Vildan.. Bu semtin ve Bülent Bey’in ölümcül güzeli ve tabii benim de. Tiyatrodaki görevinden pek memnundu. Hep güleç yüzlü ve muteberdir. Taş okula giden genç kızların birçoğunun gizliden gizliye taklit ettiği Vildan Hanım, aslında onların hiç ihtimal vermediği bir sevgi yaşamaktaydı. Pürüzlerinden mükemmele yakın bir farkındalıkla kurtulmuş ve adeta törpülenmiş bir sevgi. Gözlerini bir an üzerimde fark ettim…. Ne sarıya boyatılan saçlar, ne manikürlü eller, ne de o yüzdeki güven ifadesi; hiçbirisi taklit edilecek kadar yapay değildi. Tanıktım bu kadının rakipsiz güzelliğine birçokları gibi. Bülent Bey sokaktan uzaklaştırılalı yaklaşık bir saat olmuşken, şimdi onu boydan boya turuncuya boyalı penceremden izliyorum. Evine girerken kapıda bırakırdı adeta tüm liderlik vasıflarını; teslim ederdi Bülent Bey’e, bir sonraki gün kapıdan çıkarken birer elbiseymişçesine farkında olmadan üzerine giydirilmesi için. Şimdi onunla göz göze gelmek ne kadar güzeldi. Elinde iki davetiye var ve sanırım hayal ediyor olmalı. Farkında olduğu şey Bülent Bey’in ölümünün acısı değil, daha gerçekçi ve daha olması gereken kendi yalnızlığının derin üzüntüsü. Boşluğa bakarcasına ilk defa gözleri, yaşlarını da seçebiliyorum. 98 model bir 200 Mercedes’e dikkat ederken, Bülent Bey’in bir bahar gecesi yeşil gözlerine dalıp dinlediği sözlerini tekrar duyuyor olmalı: Bu davetiyeler, ikimiz için de birer tane.. bunların birisi, birimiz bir diğerini duyamayacak kadar uzakta olduğunda, geride kalan tarafından yırtılsın. Vildan Hanım’ın yüzündeki ifade, ağlamak öncesindeki gülmek sanatkarlığıydı: Bu ne demek oluyor şimdi? Bunları saklayacağımızı biliyordum ama bitmeyecek bir sevgi için.. Bülent Bey: Amacımız bunları bitmeyecek bir sevgi için saklamak değil, bir diğerinin yokluğunda, diğerinin davetiyelerden birisini kırık bir saadeti sonlandırmak için yok etmesi. Gereksiz bir boş romanstı Bülent Bey’in karşı çıktığı, Vildan Hanım bunu anlamıştı, yüksek farkındalık ve saygı bunu da gerektirirdi çünkü: Tamam, pekala.
Davetiyeleri görebiliyordum; lila renginde ve önünde atların olmadığı bir fayton şeklindeydiler. Avrupa ülkelerinin yorgun görkemli kentleriyle, doğunun yıkıntılar arasında yeniden doğuşunu bekleyen ihtişamlı şehirlerini her fırsatta görmeyi isteyen bu çift, davetiyeleri için İstanbul’un, adaların alaturka bir simgesini seçmişlerdi. Az önceki Mercedes’e bir adam yaklaştı; 40’lı yaşlarında ancak bakımlı ve zevk sahibi, sanki -artık topraktaki- cenazenin yakın sahibiymiş hissi uyandıran sarsılmışlığı ve bitkinliğiyle bir adam. Arabaya binmeden önce sadece gözlerini kımıldatarak baktı Vildan Hanım’ın penceresine. Yavaşça uzaklaştı sokaktan Mercedes; yaklaşık bir kilometrelik bir caddeden sahile yaklaşarak. Ölümcül güzelliğiyle bu kadınsa, elindeki davetiyelerden birisini odasındaki çekmeceye bırakmak için arkasını döndü ve kayboldu. Sanırım, artık evin içerisindeki tek egemen ses olmak, onun umurunda değildi bile.
Telefonuma sarılıp numarayı çevirdim. Tüm bu rakamlar beni bir tek kişinin sesine götürmeye yetecekti. Götürdü de. Ona her şeyi anlatacaktım.. sesini duydum: Efendim ..Buyurun kiminle görüşüyorum? Sesimi çıkaramadım.. sadece içimdeki fırsatçılık ve heyecanı dinlemeliydim belki ama yapamamıştım.. Cevaplayamadım!

-2-
Davetiyeyi kendi çekmecesi değil de, Bülent Bey’in çekmecesine koymak gelmişti aklına. Bir süre düşündü, durdu önünde yatağın. Kilitli çekmecenin açılacağını düşünemeyecek kadar güvenmişti Bülent Bey karısına, kilitleyecek kadar da güvenememişti. Vildan Hanım çok fazla zorlanmadan kırdı kilidi. Çekmeceyi açtı ve gözüne takılan mavi defterin sayfalarını karıştırmaya başladı. Bu günlük, Bülent Bey’in sağlığında, sadece kendisi tarafından okunan bir günlüktü ve öyle kalmalıydı aslında. Şu anda bir suçluluk hissetmek yersizdi, ele geçirilmiş bir kalenin ganimetleri daha kışkırtıcıydı. Karmakarışık notlar vardı birbiri ardına sayfalarda; bir şarap mahzeninin demirbaşlarının yaşları, Rodos’un bir ömürlük tarihçesi (Bülent Bey’in günlük anlatımıyla), Çingene’nin bazı haftalık programları, bazı mutluluk ve sadakat kuramları ve bunun gibi birçok ayrıntısı Bülent Bey’in. Gözlerini kitabın son yaprağına çevirmişti ki; …. bir not.. belirgin çivit darbeleriyle kaligrafik bir yazı gördü.. iki cümle. Duygu ve Vildan arasında gidip gelen iner-çıkar yıllarım ve bu iki güzel kadının en çok zorluğunu çektiğim anlar. Günlüğün sonraki sayfaları Nuh’un gemisinin akıbetiydi o an.. Yoktular.. ve en saçması da; muhatabı yoktu bu iki sözün. Bülent Bey haklıydı; davetiye yırtılmalıydı, saklanmamalıydı. Gerçek şu ki; ….titremeyen, bakımlı, bembeyaz ve harika elleri yırtmıştı kadının!
Taş okul rafine bir zevk ortamıydı. Kişilik sorunları aşılmış, ellerimizde dumanlı sigaralarımız; partilerin öncesinde güzel bir buluşma yeriydi. Devriye gezen polislerin bizi fark edebilmesine pek olasılık vermezdik, çünkü avlu taş binayı dört yanından uzaklaştırmıştı insanlardan ve onların telaşlarından. Ben en çok, bana bir dağbaşındaymışım hissini veren en üst katı seçerdim. Boş likör şişelerini, Tuborg kutularını biriktirdiğimiz o en üst, dördüncü katı. Kirliydik orada, bulunamazdık yahut öyle şartlamak kendimizi; enfesti. Hiç parasız olmamıştık o binada. Penceresiz katlarında, pencere boşluklarını bina boyu yükselen sarmaşıklar kapatırdı. Diğerlerini bilmiyorum ama beni dışarıya bağlayan tek şey yine ahlaksızlığımdan güç bulan bir istekti; Vildan Hanım. Bu kadınla her seferinde ne yapacağımı unutacak kadar hayallere dalardım. Muhtemelen anlardı; o herkesi anlardı… bir tek kişi -iki saattir- hariç!..
Bu cenazeden on iki gün sonra… 25 Mayıs akşamı yine aynı siyah Mercedes gelmişti Lebiderya Sokağı’na. Sarıyer Apartmanı’nın önünde durdu bu kez. İçinden çıkan adam, bu sefer dinç ve kendinden emindi. Birkaç dakika sonra yukarıdaydı sanırım, emin değilim, perdeleri çekmek için pencereye yaklaşan Vildan Hanım’la göz göze geldim bir an. Acaba artık ben miyim dedim? Artık ben miyim? Perdeler örtüldü ve içeridekiler artık tahminden ibaretti benim için. Elimdeki şarap kadehim, yemeklerden sonra ilk tercihimdir. İçindeki gül şarabını yudumlarken, içeriye döndüm. Telefona yaklaştım.. o kontrolsüz ve sansürsüz sese. Açık unutulmuş olmalı.. Uyarmadım kimseyi, dinledim; daha çok az öncesinden itibaren artık rakibim olan bir adamı dinlemek istedim. Tek rakibimi. Her yerin taş okul olmasını istiyordum artık, her yer öyle sakin ve azgın olmalıydı ki; taş okula gidecek kadar heves kalmamalıydı içimizde. Artık insanlar oraya da gelebilmeliydi. Orada herkese yetecek kadar hayal vardı. Haya vardı, tatlı rüyalar vardı ve bazı gerçekler vardı.
Konuşmanın son bölümüne tanık oldum. İsteyerek ve kasıtlı. Büyük bir bilinçle!
-     Peki şu anda yapabileceğimiz bir şey kaldı mı?
-     Hayır biliyorum, artık o yok.. ama benim düşüncelerim değişti..
-     Neden?... Peki ama neden? Allah’ın cezası.. Neden?
-     Çünkü ben bir erkeği sevmek için değil, sahip olmak için istiyorum.. çünkü sevdiğime hiçbir şekilde sahip olamadım… anladın mı?
-     ..
Telefonu kapatmıştım. Bıraktığım kadehimi yerinden alıp, bir yudum içerken pencereye ilerledim. Adam aşağıya inmişti. Arabasına binip, yine gözden kayboldu… gitmişti. Tıpkı Bülent Bey gibi.. o da gidiyordu. Diskalifiye olan takımların rakipleri gibi.. bu değişik ama harika yengi, beni çok değil bir saate kadar Vildan Hanım’a götürmüştü. Biliyordum! Hissettiğim tek şey, Taş okuldaki sevişmelere ve heyecana; gıpta ile bakılan bir anlayış eklemekti. Dışarıdaki insanlar ve biz…birleşmeliydik! Hatta öncü ben olmalı ve tecrübe etmeliydim bu rakipsiz kadının.. rakipsiz sahipliğini. Evet!

Kapısını çaldım.. içeriden ayak sesleri geliyordu. Sanırım kapıdaki göz deliğinden baktı ve kapıyı açtı. Sanki dünyada daha başka hiçbir müjde almayacak yada daha mutlu olamayacaktım. Yüzü… sadece… gülüyordu! Muteber ve güleç yüzlüydü yine…
Her yer Taş okul olmuştu.. dışarıdakiler bizim binamıza girebildiler.. polis devriyesi henüz fark etmişti bizi. Şarkımın hüznü bitmişti. Birkaç ay sonra duyduk ki; Taş okul artık bir özel hastane olacaktı!...

Lebiderya Sokağı’nda yağmur başlamıştı!...



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın beklenmedik kümesinde bulunan diğer yazıları...
Bir Bahar Buhranı

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Mezarlık Öğretisi [Şiir]
Ve: Enigmatik Sefillik! [Şiir]
Mai ve Beyaz [Şiir]
Mavi [Şiir]
Buyruk [Şiir]
Sabahın 5'i [Şiir]
Budala Kul [Şiir]
Faik Girizgah [Şiir]
Folyo [Şiir]
Femme Fatale [Şiir]


Doğan Deniz kimdir?

İnsan kendisinden rahatsız olduğu için. . ekseriyetle mutsuzdur. Öyle ki, hoşnutsuzluk unutulursa. . . inişli çıkışlı saadettir solumak!

Etkilendiği Yazarlar:
Anımsanacak her şiir.. her cümleden(Orhan Veli, Küçük İskender, Edip Cansever, Homeros, Çehov vs.)


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © Doğan Deniz, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.