..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Düşgücü güzelliği, adaleti, mutluluğu yaratır. -Pascal
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > Bilim Kurgu > Levent




24 Mayıs 2006
Kovan Savaşları (2. Bölüm)  
Genişleyen Cephe

Levent


“Hiçbiri Kerim değil” dedi kızı battaniyeye sarmalayıp korumacı bir şefkatle kucağına alan Önder. “Önemli değil.” Dedi soğuk bir sesle Cihan. “Onu da buluruz.” AVİ’ler artık açıktı ve silah sesleri ile patlamalar sürerken Şirin’e seslendi Cihan. “Burada işimiz bitti. Yaralı bir rehine ile beraber çatıdan çıkacağız. Tam bir temizlik istiyorum Şirin. Sorgulanacak birkaç kişi yeterli. Bu insanlık ayıplarını yanımda taşımak istemiyorum.” AVİ’ler artık açık olduğu için Gökdelen ve bütün tim bu konuşulanları duyabiliyordu. Şirin Yüzbaşı sadece bir iki saniye Gökdelen’den herhangi bir karşı emir gelecek mi diye bekledi. Sonra sessizliğin üzerine “Emredersiniz Komutanım” diyerek emri herkese tekrarladı.


:BDFD:
Karadeniz Kalkanı Operasyonu’nun sabahında Şeref Paşa Kemal Yarbay’dan gecikmiş ve şu son iki günden sonra aciliyete binmiş brifingini alıyordu. Paşa emekliliğinin ardından askeri hayattan tamamen kopmamış ve yılların kemikleşmiş alışkanlıkları ile gelişmeleri ve ordunun bunlara karşı tavrını dikkatle takip etmişti. Ama envanter ile ilgili bilgisi dost sohbetlerinde söylenenler ve medyadan takip edebildikleriydi.
Saat öğlene gelmişti de geçiyordu. Paşa sabahtan beri bir sürü ilginç şey öğrenmişti. Savaş esnasında aktif görevdeydi ve alımı planlanan, anlaşması yapılan pek çok şeyi biliyordu. Ama şu son altı yıl içinde büyük gizlilik ile alınan bazı kalemlerin onu açıkça şaşırttığını söylemek şarttı. Özellikle de bir tanesi!
“Kemal bu ne!?” diye sordu Paşa! Dünya nereye gidiyordu. “Bu uçuyor mu?”
“Evet Komutanım.”
“Kemal bu uçak mı, gemi mi, uçan daire mi? Bunu Ruslar nasıl yaptı Kemal? Son on, bilemedin on beş yıldır ekonomileri belini doğrulttu. Omegalar neyse ama bu başka. Burada neler dönüyor?”diye konuştu Paşa.
Kemal Yarbay dolandırmadan anlattı.
“Ruslar teknoloji hırsızlığı konusunda çok yetenekli bir ajans ile on yıldır bağlantıda Paşam. Dünya üzerinde bunu bilenlerin sayısı iki elin parmaklarını az önce sizinle beraber geçti,” Diyerek gülümsedi Yarbay. Kemal Yarbay ordu istihbarat teşkilatında önemli bir subaydı ve daha da yükselmesi kesindi.
“Kuklacılar da mı bu işin içinde?” diyerek dünya çapında etkili, gizli ve varlığı ona karşı savaşanlar tarafından da sır olarak saklanan örgütü işaret etti Şeref Paşa. Dünya sıradan insanın hayal gücü için çok karışık ve entrikalar ile dolu bir yerdi.. Komplo teorisi denen şeylerin büyük bölümünde az yada çok gerçeklik olduğunu pek az kişi biliyordu. En acar gazeteciler bile bunu hayal edemezdi ve varlığına yaklaştıkları anda daha fazla hayatta kalamazdılar.
“Bu yeni bir oyuncu Paşam. Ruslar onunla çalışıyor. Kuklacılar’dan da çaldıklarını Rus Askeri İstihbarat Başkanı bizzat söylemişti.”
“Dünya yaşanacak bir yer değil aslında Kemal. Birbirimizin gırtlağını parçalamak için türlü düzenler kuruyoruz. Bu uzaylı da gelmiş bu gezegeni istiyor! Salak ne istediğinin farkında değil!” diye sinirli sinirli söylendi Paşa. Paşa arada böyle nedenli nedensiz parlardı ve onu tanıyanlar bu zamanlarda onu sessizce soğumaya bırakmanın en iyisi olduğunu bilirdi.
Bir süre burnundan soluyup odayı adımladı Paşa.. Sonra sakinleşip yerine oturdu.
“Devam et Kemal.”
“Paşam bu tasarım ilk kez soğuk savaş döneminde ABD ve Sovyet cephelerinde bir yarış olarak doğdu. Nükleer güçle çalışan sonsuz yakıtta bir uçağın hareket kabiliyeti askerler için etkileyiciydi. Bunu siz de duymuşsunuzdur.” Diye konuştu Kemal Yarbay.
“Ağırlık ve mürettebatı radyasyondan koruyamamak gibi sorunları aşamamıştılar. Ruslar bir prototipi uçurabilmiş ama arkasında radyasyondan uzun bir kuyruk oluşmasını engelleyememişti. Uçuştan sonra pilotların da çok yaşamadığı söyleniyordu.” Diye ne kadarının doğru olduğu tartışmalı bilgiyi söyledi Paşa.
“Amerika bunu 2009 yılında başarmış ve nükleer güçle çalışan yeni nesil ve yeni bir sınıf uçan aracı envanterine almış. Ruslar bunun havada ve uzayda nükleer ve solar kökenli bir itici güçle çalıştığını öğrendikten kısa süre sonra planlarına da kısmen ulaşmışlar. Bu söz konusu araç; ki biz ona Sıcakkanat adını verdik, işte bu yarım bilgilerden doğmuş. Bizimki yerden yüz elli bin metreye ulaşıp orada haberleşme ve casusluk maksatlarını tamamen icra edebilen, uydu vazifesi görecek bir hava gemisi. Yüz bin metreden sonrasının uzay kabul edildiğini düşünürsek bir uzay gemisi..” diyerek güldü Yarbay.
“Bundan üç tane mi var? Kaça aldık bunları Kemal?”
“Tanesi altı yüz milyon dolar.”
“Bizim ödediğimiz bir yana bu kabiliyete ucuz. Ama çalıntı mal diye düşünürsek.." diyerek gerisini getirmedi Paşa. “Biz bu bütçeyi nasıl aldık hükümetten? Sabahtan beri bir sürü oyuncak saydın daha da listen bitmedi.”
“Biz almadık Komutanım. Hükümet verdi. Komutanım, bu ülkenin başına Atatürk’ten sonra gelen en güzel şey rahmetli Başbakan’ımız Cihan Bayraktar’dır. O da Atam gibi erken göçtü, ne yazık. Lakin takipçileri yolundan şaşmadılar da yaptıkları boşa gitmedi. Onun zamanında bulunan İç Anadolu’daki petrol kuyuları ve akıllı yönetimin devamı bütçeyi artılara getirdi. Yasama, yürütme ve yargıda yaptığı köklü reformlar sistemi çalışır hale getirince işler göründüğünden bile daha iyi bir hale geldi. Eğer ki bu Meteor olayı olmasaydı kesinlikle bu yüzyıl bizim yüzyılımız olacaktı.” diye, ateşli ateşli konuşuyordu Kemal Yarbay.
Paşa genç dostuna hak vermeden edemedi. Son dönemde doğru yapılanlar, yaşanan iyileşmeler, günlük hayata ve sokağa yansıyan elle tutulur gelişmeler saymakla bitmezdi. Yapılan akıllı yatırımlar ve doğru kaynak yönetimi ülkeyi adeta bir rokete bindirmişti.. Ama şimdi buradan bütçeye dair daha net bir fikir edinince Paşa daha bir iyi anlıyor ve daha bir şaşırıyordu.
“Devam edelim Kemal. Nur içinde yatsın diyelim de öyle analım Cihan Bayraktar’ı.. Ata’dan bu yana en büyük işleri o yaptı bu vatan için.”
“Bir de bunlar var Komutanım” diyerek ana ekrana diğer görüntüleri aktardı Kemal. “Güneşinoğlu ve Güneşinkızı dedik onlara. Güneş enerjisi ile ömür boyu uçabiliyorlar. Erkek olan ilk modeldi. Tamamen yerli tasarım ve üretim. Çok yüksekten uçan düşük gözlenebilirlikli bir araç. Radar işareti aşırı zayıf. Biz bile orada olduğunu bildiğimiz halde zor görüyoruz. Elektronikleri ve optikleri çok güçlü. Dişi olan silah yüklenebilen daha küçük modeli. İki adet ŞAHİ füzesi taşıyabiliyor. İnsansız hava ve kara araçları envanterindeki en pahalısı bu ikisi ama radarda çok zor görülmeleri nedeniyle bunlar çok faydalı.”
Paşa rakamları ve açıklamaları bir süre inceledi. Cidden bunlar dehşet şeylerdi.
“Keşke savaş zamanında elimizde olsaydılar. O zaman elimizdekiler de işimizi gördüler ama epey kayıp verdiler.”
Yarbay devam etti.
“Mig 50 Rasputin. Savaş uçağı ve bombardıman uçağı arasında bir saldırı kuşu. Üç pilotu var”
Cidden büyük bir uçaktı. Açıkça avcı uçaklarından dörtte bir, hatta iki oranında daha iri ve uzundu.
“Elektronik savaş kabiliyetleri büyüye benzer beceride olduğu için Rasputin adını vermişler. Ayrıca uçan bir silah platformu. Yük kapasitesi çok fazla. Üç uçağınkinden çok silah taşıyabiliyor. Bir kez gören radar ya yanıyor yada çift görmeye başlıyor. Büyü gibi. Hem Paşam, bu uçağı füze yada roketle vurmak çok zor. Savunma için küçük ama güçlü bir otomatik silah tareti var. Oldukça isabetli.”
“Böceklere karşı işimizi görür mü bilmiyorum. Ama silah kapasitesi ve hızı ilgimi çekti. Çok hızlı. Gürültülü ama hızlı. Manevra gücü de o cüsse ve silah kapasitesine rağmen hiç de fena değil.” Dedi Paşa.
“Biz elektronik gücüne güvenmiştik ama siz bu şartlarda haklısınız Paşam.”
“TT 10 Balyoz tankları. Bunları okumuştum Savunma Dergisi’nde. Ama şimdi inceleyince..” diyerek diğer başlığa ve tatbikat videolarına geçti Şeref Paşa. “Bunlar çok işimizi görecek kanaatindeyim. Ruslar ile aramız cidden çok iyiymiş. Adamlar bunun da teknolojisini vermiş. Burada üretiyoruz. İşin aslı nedir Kemal? Ayıdan post, Moskoftan dost olmaz demiş atalarımız. Eski düşmanlıkları gütmeye ilk ben karşıyım ama şu son yedi sekiz yılda yakınlaşmamız çok ivme kazanmış?”
Kemal Yarbay bir an durdu. Söyleyeceklerini aklında toparladı.
“Paşam, dünyaya hakim olmak, güçlü olmaktı. Ama hakimiyet mücadelesinde daha önce hiç gelmediği bir noktaya geldi insanoğlu. Bütün geçmişi bir yapıp bundan sonrasını iki yapacak; bambaşka bir dönemin eşiğine geldik. Paşam dünya artık insana dar geliyor. İnsan kabına sığamıyor. Dünya kaynakları insana yetmiyor. Paşam, yıldızlar artık o kadar uzak değil. Amerika şimdiden ayda ve Mars’ta bilimsel koloniler kurdu. Bilimsel diyorlar ama ellerindeki teknoloji ile şehir bile kurabilirler. Biz onların söylediğini biliyoruz. Söylemedikleri neler var. Gözleri yıldızlarda. Avrupa, Çin, İsrail ve pek çokları az çok değişimi hissediyor. Bu yeni dönem orta çağdaki coğrafi keşiflerin muazzam sonuçlarına benzer sonuçlar doğurmaya gebe. Yıldızlara uzanma yarışında Rusya bizdeki yeni potansiyeli fark edip ilk yaklaşan oldu. Açıkçası en iyi teklifleri de onlar yaptı. Esip gürleyen ama bir türlü yağamayanlar; eski, boş vaatler ile gelenler fırsatı kaçırdı.”
“Yıldız pastasından pay alabilmek için güçleri birleştirmeye kara verdik, öyle mi?”diye sordu Paşa..
Kemal Yarbay başını sallayarak devam etti.
“Savaş güç dengelerini değiştirdi. Artık el üstünde tutulan bir ülkeyiz. Hem bölgemizde hem de dünya çapında. Su ve bor bizde ve son on yılda ikisini de yapılan akıllı yatırımlar ile en iyi şekilde değerlendiriyoruz. Müttefikimiz İsrail ile aramız da artık o kadar sıcak değil. Savaştan İsrail toprak olarak büyüyerek çıktı ama sonrasındaki politik süreç ve savaşın ekonomik sonuçları bize herkesten çok yaradı. Güçlendik. İsrail bundan pek hoşlanmadı. Özellikle savaş sırasında bazı hamlelerine karşı tavır koyup onu engellediğimiz için..”
“Savaştan en karlı biz çıktık diyemem. Ölen vatan evlatlarına, şehit arkadaşlarıma saygısızlık etmiş olurum. En az zararı biz aldık diyelim.” Diye, hatırlayarak konuştu yaşlı asker. Savaşın en ön cephesinde askerleri ile beraber çarpışmıştı. Tozu, ateşi, barutu ve kanı beraber tatmıştı onlarla. Kemal Yarbay bir kez daha Paşa’nın yanında olmasından tarifsiz memnuniyet duydu. Böyle bir Komutan’ın emrinde savaşmak her asker için büyük bir onurdu.
Kemal bu noktada konuyu süratle değiştirdi ve günlük bir bilgiyi verdi.
“Komutanım emrettiğiniz duyurular bastırıldı ve Hurricane’ler şehre atmaya başladı. Ayrıca sesli duyuru için yüksek binalara hoparlör montajı sürüyor. Halkı bilgilendirip korunaklı bölgelere çekmeyi kısmen başarabiliriz ama ayaklanmanın başıbozukları ve bu düşman varken tam bir sonuç almamız çok zor.”
“Deneyeceğiz Kemal. Kurtarabildiklerimizi kurtaracağız. Sen vapurların ve diğer gemilerin hazır olmasını sağla. Silahlandırıldılar değil mi?”
“Emrettiğiniz gibi Paşam.”
“Güzel. Seçtiğimiz kıyı bölgeler nüfusun Kovan ve ayaklanma tehdidinden en uzak ve rahat ulaşabilecekleri mevkiler. Oraya ulaşanı gemi ve vapurlarla karşıya aktarabiliriz. Boğaz Köprüleri’ndeki teknik inceleme bitti mi?” diye sordu Şeref Paşa. Birinci Köprü depremden bu yana araç trafiğine kapalıydı. Bir de şimdi meteorlarca yaralanmıştı. Boğaza yağan kayadan yağmur köprüyü delik deşik etmişti. Bir nokta da ikiye ayrılmak üzereydi.
“Paşam ilk izlenim desteklenmiş. Birinci Köprü yaya için bile tehdit. İkinci Köprü az hasarlı ama tank geçişi için garanti verilemiyor.”
“O halde elimizde Avrupa’ya üç kara bağlantımız var ama ikisi askeri olarak savunmaya kritik bölge teşkil etmekten öteye yararsız. Bana kalsa bu şartlarda İlk Köprü’yü havaya uçururum ama neyse.. Kemal, ikisini de güvenceye almalıyız.” Bir an düşündü. “Her ihtimale karşı ilk Köprü’yü uçurmaya hazır biçimde donatın. Bu düşmanı daha yeni tanıyoruz. Sağlam basalım. Fatih Köprüsü’nün Anadolu yakasına insansız savunma taretleri ve izleme istasyonları kurun. Avrupa yakasında piyade ateş sığınakları ve tam bir kara savunma hattı istiyorum. Aynısı Boğaziçi için de geçerli. Şu durumda iki yakada da elimde istediğim tek yer tüp geçit. Anadolu Çıkışı’ndaki alışveriş ve iş merkezleri sağlam yapılar. Tahkim edin. Donatın. Kaybetmeyelim. Avrupa yakası da aynen.”
“Emredersiniz Paşam.”
“Oyuncaklar güzelmiş Kemal Yarbayım. Bu bitki ve böcük zımbırtılarına karşı kullanmak hoşuma gidecek.” Paşa gülümsüyordu. Kemal Yarbay da gülümsedi.


Öğleden sonraki toplantıya kadar yeni gelişmeler olmuştu ve günlük olağan toplantıda bunlar masaya yatırılıyordu. Gökdelen Karargah Birinci Subayı olan Oktay Binbaşı yeni gelişmeleri aktarıyordu.
“Edirne’nin bildirdiğine göre Balkanlar ve Doğu Avrupa’da durum karışık gibi. Net bilgilerimiz hala yok. Süratle iletişim ve keşif gücümüzü kazanmaktayız lakin hala yetersiz durumdayız. Edirne sürekli savaş ve canavarlara dair panik dolu telsiz temasları bildiriyor. Askeri ve sivil frekanslara bakarsak batı sınırımız ve komşularımız tehlikede olabilir. Bununla beraber Rusya’dan aldığımız son haberler de belirsiz. Rus birlikleri Karadeniz sahil şeridi ve iç kesimlerde geniş bir alana yayılan düşmana karşı geniş çaplı yer ve hava harekatı için hazırlık yapıyor. İlk saldırılarında çok ağır kayıplar vermişler ve bu çok daha büyük saldırıda balistik füze kullanımı da düşünülüyor. Ruslar Karadeniz dışında Sibirya bölgesinde de savaştıklarını bildirdiler. Doğuda İran, Azerbaycan ve Ermenistan’dan da bölgesel kanlı karşılaşmalara dair bilgi edinebildik. Bunun dışında fazla bir bilgimiz yok. Yurt içinde haber alamadığımız yegane bölge Doğu Anadolu. Bölgedeki sığınakların civarında bu gün hala meteor aktivitesi bulunuyor. Üslerin tamamı en sağlam dağlık alanlara oyulmuş derin üslerdir ve üç ana üssümüzden birisi buradadır. Ankara Uzay Komutanlık Merkezi atmosferdeki meteor aktivitesinin kayda değer bir biçimde düştüğünü ve yörüngeyi gözlemleyebildikleri kadarı ile bunların son olduğunu bildiriyor.”
“Bu iyi bir haber,”diye başladı Şeref Paşa. “Keşif konusundaki zayıflığımıza gelince; içinde bulunduğumuz şartlar düşünüldüğünde son derece tehlikeli. Bu konuda Ankara ile hemfikiriz. Yarın itibarı ile yüksek keşif kabiliyetli insansız hava keşif araçlarından bazıları deneme uçuşlarına başlayacak. Sorunla karşılaşılmaz ise uçuşlar arttırılıp yaygınlaştırılacak.”
İyi haberler gerçekten iyiydi ama dört bir yandaki savaş gölgeleri ve korku çığlıkları da duyulmayacak gibi değildi.

Akşam üzeri iki Paşa baş başa özel bir görüşme yapıyordular.
“..Size bir bilim ekibi gönderiyorum Paşam. Durumlar oldukça müsait. Bölgeniz sıcak temas alanlarına daha yakın ve daha hızlı faaliyet gösterebilmek için bunu gerekli gördük. Saat altı itibarıyla Ankara’dan donanım ve ekibi taşıyan on Hurricane yola çıkacak. F 16 eskortları olacak. Havada bir düşman etkinliği gözlemlenmedi ama tedbirde fayda var.”
“Doğru söylüyorsun Hikmet Paşam.”
“Paşam bir şey daha var. Burada Kuvvet Komutanı arkadaşlar beni Genelkurmay Başkanlığı mevkiine önerdiler ve Başbakan da üç yıldır taşıdığı olağanüstü yetkileri dahilinde bunu onayladı.”
“Yani ülkeyi bu savaş şartları düşünülecek olursa pratikte artık siz yönetiyorsunuz. Başbakan bu şartlarda işin çoğunu askerlere bırakmakla akıllılığını ortaya koymuştur. Ama bu askeri otoriteye ağır bir yüktür. Burada size.”
“Böyle takdir edeceğinizi biliyordum. Bu sebepten bu ağırlığı yetkin omuzlara paylaştırıp Başbakanla beraber sorunlara genel bakışta daha iyi odaklanabilmek için emirler gönderdim. Paşam Marmara Bölgesindeki Kara ve Kara Hava unsurları ile bölgenize tahsis edilmiş Deniz unsurlarının komutası üç saattir sizde. Toplantınızı böldürmedim. Emirler gerekli yerlere bildirildi. Ulaşamadığımız yerler için de sıkıştırılmış yayınlar devam ediyor. Benzer şekilde cephe komutanlıkları oluşturuldu ve yetkiler dağıtıldı. Ayrıntılar biz konuşurken dosya ile ulaştırılıyor. Kaya yağmuru diniyor gibi. Ve bu bittiğinde iletişim ve keşif alanımızın normale dönmesini bekliyoruz. Ani hamlelere hazır olmalıyız. Işıklar yandığında ne göreceğimiz belli değil.” Bu son sözleri söylerken Hikmet Paşa’nın sesindeki karanlık Şeref Paşa’nın dikkatini çekmişti. Ama bir şey söylemedi. Dostu belli ki epeydir iyi uyumamıştı. Uykusuzluk insanın bedeninden çok ruhunu etkiliyordu.
“Paşam, bir dost tavsiyesi?”
“Lütfen Paşam.”
“Gidip biraz uyu Hikmet. Berbat görünüyorsun ve sana bunu söylemeye cesaret edemediklerine eminim. Biraz dinlen. Aklın salim olmazsa görevini yapamazsın.”
Dostça gülümseyerek konuştu Hikmet Paşa.
“Haklısınız Paşam. Sıcak süt de içeyim mi Paşam?”
İki yaşlı asker de güldüler.
“Ama çok şekerli olmasın. Dişlerinizi de fırçalayın Paşam.”

Sabahın erken saatleriydi. Oktay Binbaşı görevinin başındaydı. Gökdelen şu anda yeni kurulan cihaz ve istasyonlar ile tam kapasiteli bir savaş harekat ve komuta merkeziydi. Her şeyi izleyebiliyor ve aynı anda birden çok operasyona tam destek verebiliyordu. Oktay’ın sorumluluklarını epey arttırmıştı bu ama o şikayetçi değildi. Dosyasında bütün komutanlarının düştüğü ortak not şuydu; ne kadar ağır yük yüklersen o kadar dayanıklılığı artan tam bir görev ve vatan, millet aşığı. İşte Oktay buydu. Geniş ve loş ışıklı merkeze hakim sandalyesinde oturmuş ekranları ve raporları inceliyor bir yandan da sabah kahvesini yudumluyordu. Oktay işini severek yapıyordu. Ülkesine aşık, asker bir ailenin çocuğuydu ve kendini bildi bileli asker olmayı istemişti. Ve olmuştu da. Hem de madalya ve takdirnamelerle dolu bir sicile sahip güzide bir asker olmuştu. Bunlar vatan millet sevgisi yanında yaptığı işi sevmekle de ilgiliydi. Oktay işini çok seviyordu.
“Komutanım.”
Oktay seslenen genç Teğmene döndü.
“Bir şey mi var Haluk?”
“Ankara gurubu yaklaşıyor. İniş hazırlıklarına başladılar. İstanbul üzerindeler. Yalnız değiller komutanım. Peşlerinde ÇES’in tanımlayamadığı bir şey var. Radar ve termallerde bir şey yok ama ÇES görüyor. Bunu görmelisiniz.”
ÇES, Çevre Emniyet Sistemi olarak anılan görsel bir tarama sistemiydi. Gözlenmesi istenen alana kurulan optik alıcı istasyonlarından gelen görüntü ana istasyondaki bir bilgisayar ile işlenirdi. En basit bir kameradan gelen görüntüyü tanıyabilme, yorumlayabilme, sınıflandırabilme gibi kabiliyetleri eşsiz seviyede olan bir programdı. Yedi gün, yirmi dört saat uyanık ve hep pür dikkat bir gözcüydü ÇES.
“Büyük ekran yap Haluk.”
“Geldi Komutanım.”
Ve işte oradaydı. Yüksek binalardan birinin üzerine yerleştirilmiş güçlü bir alıcıdan gelen çok temiz ve iyi ışıklı bir görüntüydü ve açıkça görülüyordu. ÇES’in ekranda hatlarını çizmesine rağmen hala zor seçiliyordu. Ama oradaydı. Şeffaftı ve on beş metrelik, havada süzülen bir mürekkep balığıydı. Yani benzediği şey buydu. Ankara Raporu olarak adlandırılmış raporda adı geçen olası yaratık tehditlerinden sadece birisi olabilirdi bu.

“ÇES’e kaydını yapın. Düşmanın süratli casus ünitesi ile tanıştık. Bu bir yerlerde altıncı safhaya geçmiş bir Kovan üssü olduğunu söylüyor. Uçan düşmanlar var demektir bu. Acilen Ankara’ya ve bütün birliklere bildirelim” dedi ve Haluk Teğmen’e döndü Oktay Binbaşı. “Çok yaklaşmış bize. Savunma füzelerini ateşleyebiliyor muyuz?”
“Komutanım radar ve termal veri yok. Sadece güç bela görebiliyoruz. Optik kumandalı füze istasyonlarımız şu an sadece Tepeyurt güvenlik çemberinde mevcut.”
“Optik hedeflemeli taretler ne durumda?”
“Otomatik topların menzili dışında Komutanım.”
“Gurubun eskortu olan F 16’lar?”
“Bağlıyorum Komutanım.”
Birkaç saniye içinde Ankara’dan gelen Hurricane’lerin refakat uçakları ile temas sağlanmıştı. Onlara durum bildirilmiş ve görüntüler RRP destekli biçimde ulaştırılmıştı.
F 16’ların lideri emirlerini bildiriyordu.
“Yılan 3 ve Yılan 6 sağa, sola ayrılın ve bitirin şunu.”
“Anlaşıldı, tamam şef.”
“Yoldayım, tamam.”
Yılan 6 ve Yılan 3 birkaç saniye sonra sert dönüş manevraları ile guruptan kopmuş ve geriye dönmüştü.
“Yılan 3, arkamda kal. Tipsizi gördüm ve çirkinliği için az sonra cezalandırıyorum. Yeterince cezalandıramazsam işi sen bitir.”
“Şu anda kavga etmek istemiyorum ama hep böyle yapıyosun abi. Çocukken de böleydin. Hep arkandan dağınıklığını toplardım. İşini ben tamamlardım.”
Yılan 3 ve Yılan 6 ikiz kardeşlerdi!
“Sen neden bahsediyosun be avanak! Asıl ben senin…”
“Yeter be! Kesin şunu! Ulan ikiniz de burama getirdiniz! Sizin yüzünüzden uçmayı bırakıcam şerefsizim! Olm, babanızın kim olduğu umurumda diil! Bi daha aynı görevde hayatta beraber uçurmam sizi! Bu ne ya! İnsanda acıma olur biraz!”
Yılan 3 ve Yılan 6’nın babaları Hava Kuvvetleri Komutanıydı!
“Ve işte geliyoooooooo!!!” deyip tetiğe asıldı Yılan 6. F 16’nın vulkan topundan şimşek gibi parlayan otuz milimetrelik mermiler daha çok pilotun mahareti ile nişanlanmıştı. Pilotun atışı sürat ve hedefin doğası düşünüldüğünde oldukça iyiydi.
“Ve gidiyoo!!” diyerek kardeşinin yarım bıraktığı işi tamamladı Yılan 3. Casus ilk saldırıdan yara almıştı ama kaçarken işi tamamen bitirilmişti. Yaralarından yeşil sıvılar saçarak süratle alçaldı ve sonunda binaların arasında yeşil, küçük bir patlama ile yok oldu.
“Epey çevikmiş” diye, son kurtulma manevrasını yorumladı gurup lideri olan Yılan 1. Gerçekten de hızlı ve çevik bir baş belasıydı bu casus yaratık.

Gökdelen’de herkes casus vurulduğu için sevinçliydi ama Oktay düşünceliydi. Casusluk onun kitabında savunmadan ziyade bir saldırı sanatıydı. Saldırmadan önce, Oktay’ın deyimi ile, casuslardın. Sonra saldırırdın!

Oktay yarım saattir düşünüyordu. Ankara gurubu Tepeyurt’a inmiş ve yerleşiyordu. Refakatçiler geri dönüş yolundaydı. Derken bir kez daha operatörleri ona seslendi.

“ÇES Anadolu yakasında kalabalık hareket belirledi Komutanım. Erken saatlerde bir iki motosiklet de o hatta hareket etmişti. Bildirilerde ve sesli mesajlarda bildirdiğimiz kıyı hattına ilerliyorlar. Siviller. Kadın, çocuk ve yaşlılar. Yanlarında gaz maskeli, silahlı muhafızları var.”
ÇES görüntüleri oldukça iyi bir görüş sağlıyordu şu anda. İnsanların yüzündeki acele ve korku kadar muhafızların onlar için duyduğu endişe de hareketlerinden; yaralıları, yaşlıları dikkatle taşımalarından, anlaşılıyordu. İnsanlar da muhafızlarına korkudan ziyade güvenle itaat ediyor ve onları izliyordu.

“Kemal Yarbay’a ve Komutan’a haber verin! Hazırkıta havalansın! Operasyon başladı! Hava desteği yerini alsın! Denizdekilere kıyıya yanaşmaya hazır olmalarını bildirin. ”
Emirler süratle ve ikiletmeden uygulanıyor, ilgili yerlere gerekli emirler veriliyordu.

Gökdelen’de üslenen beş adet V100 Hurricane; askerlerin verdiği isimle Kasırga, gerçekten de küçük bir kasırga kopartarak havalandılar. Kasırgalar jet hızında uçmalarını sağlayan güçlerini dikey iniş yada kalkışa çevirdiklerinde toz dumana karışıyordu ve bu güçlü kuş epey şamata yapıyordu. Adlarını kesinlikle hak ediyordular.

Cihan ve takımı zaten diğer hazırkıta takımları gibi Kasırgaların yanı başında nisan güneşinin tadını çıkarıyordular. Her şey yüklüydü ve bir anda içeriye doluşup bağlanmaları ile kapılar kapandı. Kasırga havalandı.
Cihan’ın ve takımının içinde oturduğu iki ZPT’yi taşıyan V100’ün pilotu çılgın bir pilot olan Aslı Yüzbaşı’ydı. Kendisi aynı zamanda taşımakta olduğu ZPT’lerden birinin; Çapkın 1’in komutanı Haydar Başçavuş’un eşiydi.
Kasırga süratle havalanmış ve sert bir dönüşle, süratle hedef bölgeye yola çıkmıştı. Hakim ve yüksek mevkideki Yenişehir tepesinden aşağıya dalışı insanın yüreğini ve midesini ağzına getirecek cinstendi. Birkaç saniye içinde boğazdan sadece birkaç metre yukarıda saatte üç yüz kilometre ile yol alıyordular.
“Haydar, aşkım senin için fazla hızlı değilim, di mi?” diye gülümseyerek masumca
sordu Yüzbaşı. Sadece araç içindeki alıcıları kapsayan AVİ gurubuna konuşuyordu. İkinci pilot olan Mesut Teğmen sessizce gülüyordu.
“Acıma bana Biriciğim!” diye her defasında olduğu gibi kükredi Haydar. Haydar’ın midesi hassastı, Aslı Yüzbaşı bunu biliyordu, ve daha yeni kavga etmiştiler. Haydar, Aslı’nın yeni saç rengini fark etmemişti!!
“Bana Komutanım diceksin Haydar! Görevdeyiz!” diye kükredi Aslı.
“Emredersin Komutanım!” diye öfkeyle dişlerinin arasından kükredi Haydar.
“Hadi Başçavuşum bir dangal.. ehhh… hata etti! Bizim ne suçumuz var Yüzbaşım?!” diye acıyla sordu Çapkın 1’in nişancısı. Haydar, arkadaşının midesine yumruğunu geçiriyordu bunu söylemesinden hemen sonra.
“Kurunun yanında yaş da yanar Mehmet.” oldu Aslı’nın cevabı.
Cihan gülüyordu. Bu V100’ün kod adı Melek idi. Düşündü; şeytan da bir melek idi. Sessizce gülmeye devam etti..

Kasırgalar iki kıta arasında açıkta bekleyen vapur ve römorkörlerin, deniz otobüslerinin üzerinden geçip süratle karşı kıyıya ulaştılar. Konmaları ile birlikte kapılar açıldı ve araçlar ile birlikler dışarıya çıkıp alana yayıldı. Subaylar megafonlarla hemen kıyıya akın eden bu büyük topluluğu yönlendirmeye başladılar. Savaş ve karmaşa bölgelerinde görev yapmış asker ve subayların tecrübesi kısa sürede her şeyi düzene sokmuştu. İskelelere yanaşan vapurlar sorunsuzca dolmaya başlamıştı.
Kurtlar ve diğer takımlar hemen önceki keşifler esnasında saptanan kritik mevkilere yerleşmiş ve ağır silahlarını kurup savunma durumu almıştı. Gatling topu taşıyan ve paletli bir telefon kulübesini andıran tek kişilik hafif zırhlı Tart’lar da buradaydı. Beş zırhlı araç kilit noktalara yerleşmişti ve beş tanesi de kasırgalar ile az sonra inecekti. Paşa demişti; sürpriz olmayacaktı. Hava da iki Omega ve altı Cobra uçuyordu. Cihan hemen muhafızlardan birine yanaşmış ve askeri disiplinle hareket eden; gri kamuflaj, zırh, AVİ ve askeri silahlarla donanmış adamdan komutanın kimde olduğunu öğrenmişti. Muhafız bu arada ona telaşla gaz maskesi takmalarını söylemişti. Cihan yatıştırmak istemişti ama muhafızın ısrarı onu tedirgin etmişti. Muhafızların hepsinde gaz maskesi vardı ve takıyordular!
“Bütün birlikler. Derhal gaz maskelerini takın. Doğrudan bir tehdit yok. Bu sadece önlem amaçlı.”
AVİ’den iletilen bu bilgi ile herkes süratle maskeleri takıyordu.
“Neler oluyor?” diye muhafıza sordu Cihan.
Bu sırada Muhafız da lideri ile konuşmuş ve komutanın onunla konuşmak istediğini söylemişti. Lider arkadan yanında beş iyi silahlı adamla geliyordu.
“Adım Cenk.”
“Ben de Yüzbaşı Cihan..” daha fazlasını söyleyemeden Cenk anlatmaya başlamıştı bile..
“Sonunda haberlerinizi alınca çok sevindik. İnanın yalnız kaldık sanıyorduk. Size ulaşmayı istedik ama geniş çaplı iletişim yoktu ve çevrede hep o çalınan insanlardan dolanıp duruyordu. Kerim’in adamları da bir başka belaydı.. Sonra da köpekler ve canavarlar geldi. Son bir haftadır doğu bölgesinde kan gövdeyi götürüyordu” diye, kara bir sesle hızlı hızlı konuşuyordu Cenk..
“Yavaş ol Cenk. Adım adım anlat. Çalınan insanlar; şu turuncu bitki bombalar ile çalınanlar mı?”
“Evet ama bombalar; onlar savaşta kullanılıyor. Asıl bela olanlar şu sinsi pislikler.. Uçan balıklar. Onların ne olduğunu anlayana kadar biz de, Kerim de çok kayıp verdik.”
“Uçan balık da neyin ..?” dedi ama sonra Rapor’u hatırladı Cihan. Bu arada Cenk ona kolundaki AVİ aracılığı ile eski bir görüntüyü gösteriyordu. Yaklaşık bir buçuk metre uzunluğunda ve şişman, büyük bir balıktı bu. Şeffaf gibi görünüyordu. Yerden bir metre kadar yukarıda havada süzülüyordu. Antenleri ve uzun bir kamış dili vardı. Ama en önemli bilgi sırtının iki yanından kuyruğuna doğru uzanan tohum keseleriydi. Keseler yumruk büyüklüğündeki el bombası tohumları belki iki yüz metreye kadar fırlatabiliyordu.
“İsabetli bir topçu gibi çalışıyor ve de sinsi. İşini bitirip kayboluyor. İnsandan daha hızlı değil ama uyanık ve zeki. Şimdilik atıcılığından başka bir silahını görmedik. Dayanıklı değil ama yakından vurmayın. Küçük bir patlama ile patlıyor.” diye anlattı Cenk. Cihan bunu aklına not aldı.
“Köpekler ve canavarlar dedin.?” Diye sordu Cihan.
Cenk akıllı birisiydi ve durumu anladı.
“Bildirilerde ve megafondaki metinde sadece çalınan insanlar ve canavarlar var. Ama hayvanları da çalabiliyorlar. Sokak köpeklerini de etkilemiş bu şey. Beş yüz köpeklik bir sürü açık alanda az kalsın sonumuz olacaktı. Bereket tankımız yetişti.”
“Tankınız mı var?” diye şaşırdı Cihan.
Cenk güldü. “Ordunun hurdaya verdiklerinden üç tane. Zengin bir koleksiyoncu dostumuz var. Meteor ortaya çıkınca bize çok yardımları oldu.” diyerek üstünü baştan aşağı işaret etti. “Ama bu uzun bir hikaye. Asıl size Kerim konusunda bilgi vermek istiyorum. Şu aralar başında bela varken bizimle pek uğraşamaz ama o da başka bir bela. Ayaklanma guruplarının çoğunu öyle yada böyle etrafına toplayan bir psikopat. Tam bir deli ama gücü ve karizması ile korku saçarak herkese sözünü geçiriyor. Çok insan öldürdü. Pek çok esiri var. İşkence ve türlü eziyetler çekiyorlar..” derken sesi kinle keskinleşmişti.. “..Meteordan önce ve sonrasında çok çarpıştık. Ama çok fazla yandaş topladı. Gizli olan asıl sığınağımızı da keşfetti. Eğer bu canavarlar ortaya çıkmasaydı bizi de diğerleri gibi mahvedecekti. Bizi her şeye rağmen onlar kurtardı. Kerim kuzeyden gelen bu bela ile aramızda bir duvar gibi. Ama git gide zayıflıyor. Çok kayıp verdi. Kerim hafife alınacak biri değil. Bir zamanlar asker, polis yada öyle bir şey olduğu belli. Ayaklanma ganimeti malzemeleri, yağmalanan polis ve asker silahlarını kullanmayı iyi kötü öğretti adamlarına. Kendi komuta ettiği yüz kişilik bir gurup ise açıkça seçkin bir gurup.”
“Sizde fena değilsiniz.” dedi Cihan. Emir komuta ağı ve silah tutuşları bile çok şeyi söylüyordu. İyi bir askerin en temel işaretleri silahı tutuşu ve disipliniydi.
“Aramızda savaşta çarpışmış küçük bir gurup var. Bizi onlar eğitti. Ve başka şeyler de var.”
“Ne gibi?” diye sordu Cihan.
Vapurlar ve deniz otobüslerinden ilk parti dolmuş ve karşı kıyıya yola çıkmıştı. Bu yakanın tehlikelerinden kurtulana kadar Gökdelen ve Tepeyurt’un korumalı geniş dış sınırlarında oluşturulan yerleşimlere taşınıyordular.
“Bizim ana sığınağımız Kale 1’dir komutanım. İstanbul’daki sığınağımız ise Kale 15’dir. Biz Fortress ittifakı üyeleriydik.” Derken sesi gülümsüyordu Cenk’in. Fortress İttifakı meteor haberine kadar ki on yıl boyunca bütün dünyada otuz milyon kişinin oynadığı bir bilgisayar oyunundaki en büyük ittifaktı.. İnternet üzerinden oynanan oyun başlarda bir tarikat olmakla suçlanmış ama oyunun yaygınlaşması ve her yıl daha çok insanın oynaması ile zengin olan yaratıcıları ise buna sadece gülmüştü. Zaten bir iki yıl sonra tarikat diyenler de bir ittifaka üye olmuş ve Peacemakers; Barışçılar, oynuyordu. Oyununu yaratan şirketin çılgın sahipleri su gibi para harcayan iki gençti. Bu meteor olayı ve sonra da kaosun ilk işaretleri patlayınca, sadece kendilerini değil oyunun senaryosundaki gibi; insanlığı da, sevdiklerini de kurtarmayı istemiştiler. Ve böylece bütün dünyada Fort’lar; Kale’ler doğmuştu. İttifakın bölgesel sığınak karakolları! Meteora ve kaosa karşı sığınılan sağlam sığınaklar ittifak üyelerinin güç birliği ile inşa edilip gizlenmişti. Çılgıncaydı. Ama tam da Peacemakers’ı yapanlara göreydi! Oyundaki dostluklar gerçek hayata taşmıştı!
Cihan, Cenk’in anlattıklarını dinlerken aslında çok az şaşırmıştı. Yüzü maske ile kapalıydı ama sesi açıkça gülümsüyordu.
“Hangi bölgede oynuyordun Cenk?”
“Orta Doğu.”
“Kod adın neydi?”
Cenk sorulara şaşırmıştı. Ama cevaplıyordu.
“Çingiz.”
“Memnun oldum Çingiz. Ben de Omar Sharr.”
Cenk bir an için sadece öylece şaşıp kaldı. Sonra;
“Dalga geçme benimle!” diye açıkça neşe ve şaşkınlıkla konuştu.
“Bir asker boş zamanlarında askercilik oynarsa şaşmamalı” dedi gülümseyen sesi ile Cihan. Oyuna bir bakmak için girmiş ama sonra çok eğlenip oynamaya devam etmiş hatta karargahtaki diğer özel kuvvetçileri de oyuna sokmuştu. Kingdom İttifakı’nda, Fortress’e karşı oynamıştılar. Omar da Krallık’ın en tehlikeli oyuncusuydu.
“Seni yakalamak için kaç kez operasyon yaptık. Çöl Ateşi senaryosunun ikinci haftasında geniş çaplı bir operasyon yapmıştık. Çok iyi ayarlamıştık her şeyi. Nasıl haber aldın?”
Cihan gülüyordu. Baskına gelen düşman takımlarını bina blokları ile beraber havaya uçurmuştu.
“Karargahınızdaki ana santralde bir cihazımız vardı. Silah kaçakçılarına çok para verdik ama taramada yakalanmayan en yeni teknolojiyi aldık. Organik verici. Karargahınız patlatılana kadar her konuşmanızı dinliyorduk.”
Cenk de kahkahalarla gülüyordu. “Rezillik! Oyunun tasarımcılarından biri de bizimleydi biliyor musun. Bunlarda onu alacak para olamaz. Boşuna detektöre o kadar para gömmeyelim. Belli ki bi yaralıyı konuşturdular demişti.”
Onlar böyle muhabbet ile vakit geçirirken seferler birbirini izledi ve akşama kadar on bin kişi karşı kıyıya sorun çıkmadan güvenle taşındı. Cenk iki sığınakta on bin kişi daha olduğunu ve bu yakadaki tahmini bir milyon kişiden beş yüz bininin ayaklanmalar esnasında şehirlerden daha sakin ve emniyetli olan küçük kır ve dağ yerleşimlerinin gizliliğine kaçtıklarını anlatmıştı. Ordu İstihbaratı da bunu destekliyordu. Galiba halk meteordan çok kendi içinden çıkan bu zalimlerden korkmuştu. Gerçekten de Meteor’un son hızlanma haberini çoğu kişi duymamıştı, önlem alamamıştı bile. Dünya o denli kaosa batmıştı!
Gün kararıp güneş batarken;
“Kerim’in yerini biliyor musunuz?” diye sordu Cihan.
“Gazilerimiz; bize gerçek eğitimi verenler, biz buraya gelirken o yana gittiler. Bu gece yarısı onlar uyurken Kerim’i almayı planlıyorlar. Bu gurupların çözülmesini hızlandıracak diye düşünüyoruz. Ellerinde çok fazla esir var ve köle gibi kullanıp eziyet ediyorlar. O insanları ona daha fazla bırakamayız.”
Cihan bu operasyon meselesini duyunca rahatsız olmuştu. Savaş gazisi bile olsalar bu türden bir operasyon sivil işi değildi.
“Onlara ulaşmalıyız. AVİ kullanıyorlar mı?”
“Evet ama gurup içinde bile iletişimleri olmayacaktı. Son bir haftadır AVİ’leri dinleyebildiklerini fark ettik. Karışık modda bile mesajlarımızı çözüyorlar.”
“Sanırım ellerinde bir Karakulak var. Yeni bir cihaz. Tam bir baş belası. Alman buluşu. Ayaklanma esnasında ordu depolarından yağmalanmış olmalı. Nasıl haberleşecektiniz.”
“İşi bitirip dönecektiler. Kendi aralarında da bir işaret dilleri var. Dürbünleri olduğu sürece kuş dili onlara kilometrelerce mesafede bile yeter.”
Cihan’ın aklında bir şimşek çaktı.
“Onlar mı kuş dili diyor buna. El işareti diline?”
“Dili diğerlerine öğreten Önder. Ondan duyduk. O sanırım yüksek rütbeli bir operasyoncu. Yada eskiden öyleymiş. Saç sakal çok hırpani bir hali vardır. Pek fazla konuşmaz ve hakkında Savaş’a katıldığından başka pek bir şey bilmeyiz. Ama bize çok yardımı oldu. Diğer gaziler ve hepimiz ona çok saygı duyarız. Lider bile önemli şeylerde ona danışmadan harekete geçmez. Neden böyle ilgilendin? Bir şey mi var?”
Cihan bir an sessiz kaldı. “Olabilir. Kuş dili lafı bir şeyler hatırlattı ama hepsi o. Kesin bir şey yok. Savaş’ta özel kuvvetlere bağlı operasyon birlikleri çok işler başardı. Çoğumuz ortak operasyon ve eğitimlerden tanışırız. Kara Kuşlar’ı hatırladım bir an. Onlar Kuş dili derdi bu el lisanına. Bir operasyondan geriye hiçbiri dönemedi. İlgisi olmayabilir. Sadece hatırladım.”

Küresel Güvenlik Teşkilatı’nın çokuluslu vurucu askeri gücü takımlar halinde örgütlüydü ve dünyaya yayılmış durumdaydı. Yerleşik olan bu timlerin belirli operasyon bölgeleri vardı. Ama en seçkin birkaç timin çok yüksek hareket kabiliyeti ve sınırsız yetkileri vardı. Renk Takımı kod adı ile bilinen tim de onlardan biriydi. Yarbay Siyah, meteorların yağmaya başladığı 16 Marttan bu yana sürekli çarpışıyordu. O ve takımı dünyanın herhangi bir noktasına bir buçuk saat içinde ulaşma kabiliyetine sahip yeni nesil bir uçucuyu; bir savaş mekiğini kullanıyordular. Önceleri ayaklanmaların zor durumda bıraktığı üslere yardım için çabalıyor ve meteor sonrasındaki savaş için bu üslerin sağlam kalmasını sağlıyordular. Sonra çabaları meteor yağmurları nedeniyle çok yavaşlamıştı. Üstelik hasar da almıştılar.
Yarbay Siyah çok keyifsizdi. Aydaki Amerikan üssü Küresel Güvenlik Teşkilatı; KGT’nin de ana karargahına ev sahipliği yapıyordu. Ve bu üs ile bağlantıları yirmi iki gündür yoktu. Ayın arka yüzündeki üs ile çarpma öncesi ve sonrası protokoller görüşülürken hep dünyadan yana sorunlar üzerinde durulmuştu. Ay üssü ay yüzeyinin çok derinlerindeydi ve çok sağlamdı. Üstelik ayın arka yüzünde olması ona çok koruma sağlayacaktı. Ama şimdi ayda sorun vardı. Haberleşme şamandırası bugün daha yeni atılmıştı ve kötü haberler vardı. Ay saldırı altındaydı. Çoğunlukla saldırı yok edilmişti. Ağır hasar ve kayıplara rağmen, planlanan bir operasyon ile kısa sürede düşmanı yenecektiler. Bununla beraber dünyaya destek olmak için hazırlanmış ay üssü; Nuh, bunu bir süre ertelemek zorundaydı. Düşman yüz milyon çok seçkin dünyalının dondurulduğu Soğuk Uyku Komplesi’nin depolarının önündeydi ve sert bir savaş veriliyordu. Savaş kazanıldığında ise tamiratı gereken çok fazla şey vardı. Araç ve silah kaybı çok fazlaydı. Sadece tohumlanmış bir meteor ve onu güden bir Çoban bekliyorken devasa meteorun kanyonlarında gizlenmiş bir Kovan kolonisi ve uzay savaşçıları ile karşılaşmıştılar. Bu uzaylı dostlar olan Grekulları bile şaşırtmıştı. Normalde Kovan meteorları sadece tohumlayıp bırakırdı. Belli bir hedefi vurmak istediğinde çok eşsiz bir tasarımı olan ve sadece bu işe yarayan Çobanları kullanırdı. Çobanın meteora kısıtlı ama uzun mesafede kusursuz bir hedefleme sağlayan kabiliyeti yakın mesafede de kısmen etkiliydi. Bu etki ile küçük meteorları korunma, gizlenme ve yakına saldırı için kullanıyordu. Ama bütün bunların ötesinde şu anki durum sıra dışıydı. Burada meteorun kaynakları ile gelişmiş bir koloni vardı! Grekulların yardımı ile uzay savaşçıları yok edilerek kara saldırısına karşı savunma başarılabilmişti.
Ay üssü Mars kolonisinin de saldırıya uğradığını ve benzer şekilde çok ağır hasar aldığını bildirmişti.
Şu anda dünya yüzeyinde bulunan bütün KGT güçlerine ikinci bir emre kadar yüzey komutanlıklarına bağlandıkları bildirilmişti. Eğer karşı bağlantıları olsaydı Siyah bunun yeterli olmadığını ve gördüklerini Nuh’a anlatabilirdi.
Afrika’da üç noktada gizli fırlatma üsleri sadece bu savaş için hazırlanmıştı ve yörüngeye yeniden çok rollü uydular fırlatmak için hazırdılar. Birkaç saat içinde KGT bu süreci başlatıp otomatik fırlatma emrini verecekti. Bununla beraber vurucu güç zafiyeti yüksekti. Siyah şu anda yörüngede idi. Bin kilometre yukarıdan dünyayı izliyordu. Gelişmiş casus gözleri taramayı bitirmişti. Sonuç hiç iyi değildi. Bütün tim kokpitteki görev yerlerindeydi. On beşi birden kara kara düşünüyordu. Yayılma çok tehlikeli bir boyuttaydı. Afrika, Sibirya, Güney Kutbu ve Avustralya ile Güney Amerika’nın iç kesimlerinde gelişmiş koloniler vardı. Bu bölgeler 1 Nisan tarihinde büyük meteor vurulmadan iki hafta önce yağmaya başlayan kaya yağmurunun indiği yerlerdi. Böcek akıllıydı. Son yağmurlar ile dünyayı bombalayıp etrafta sadece karışıklık yaratacak oyalayıcı koloniler kurmuş ve asıl kolonilere karşı bir kalkan oluşturmuştu. Renk Takımı bile önceliği bu küçüklere vermişti çünkü bunların gelişmesi daha süratli kötülüklere yol açacaktı.
“Bu yetmez” dedi Yeşil.
“Ona katılıyorum” diyerek destekledi Mavi.
“Ne öneriyorsunuz?” diye sordu Siyah.
İkisi de sessizdi.
“Patron sensin, onu sen bul” diye konuşarak onlara destek oldu purosunu tüttüren Gümüş.
“Mekikler ve Zırhlı Savaşçılar olmadan şu durumda çok kayıp vereceğiz.” Dedi Turuncu. Kara derili dazlak kafasını tatsızca iki yana sallıyordu.
“Sence ne zaman bize dönebilirler?” diye soran Mor’du.
Siyah ona döndü. İkisinin arasındaki ilişkiyi bütün takım biliyordu. Siyah’ın iyi bir yalancı olduğunu ama Mor’a yalan söyleyemediğini de. Badem gözlü genç kadına baktı Siyah.
“Henry McAndrew’u iyi tanırım. Onun yüzündeki o ifadeyi biliyorum. Gerçekten durum berbat olduğunda karşısındakine moral verebilmek için takınır. Bence ay üssü bunu atlatacak. Ama bize yardım edebilmeleri çok zor.”
Mesaj kaydını tekrar açtı ve bir yerinde dondurup görüntüyü büyüterek netleştirdi. “Şuna bakın.” Görüntü dikkatsizce ana komuta merkezinde ve ana ekrana karşı kaydedilmişti ki bu dikkatsizlik bile işlerin ne derece karışık olduğunu gösteriyordu. Ekranda Siyah’ın işaret ettiği noktada üssün savaş gücü rezervi ve yenileme kabiliyeti ayrıntılı bir biçimde raporlanıyordu. Henry’nin vücudunun gösterdiği kısım küçük ama en önemli kısımdı. Üssün dünyaya indirme yapma kabiliyeti yoktu! Mekiklerini kaybetmişti! Bu üs içindeki fabrika ile belki birkaç ayda kısmen telafi edilebilirdi. Ama daha önemlisi fabrika da hasarlıydı! Silah ve malzeme depolarının büyük kısmı da saldırılarda hedef alınmıştı. Durum berbattı.
“Durum berbat..” dedi Gümüş. Yüzü ekşi ve öfkeliydi.
“Biz oraya ulaşabiliriz. Dünyada en azından beş mekik var. Kapasitelerimiz yüksek. Ama şu durumda kendi hayat destek üniteleri ve yüz milyon insanın hayatta tutulması daha önemli olabilir. Biz burada bir şeyler yapabiliriz. Amerika, Çin, Avrupa ve Rusya en yoğun hasarı alan bölgeler. Askeri üslerin Çoban tarafından özellikle hedeflendiği belli. Meteor yönlendirme kabiliyeti korkunç etkili bir bombardımana neden oldu. Şu durumda toparlanmak için zaman gerekli. Elimizdekilerin önemini çok büyük ölçüde arttırıyor bu.” Dedi Siyah.
“Aklında bir şey var” diye sordu Mavi.
Siyah bir iki tuşa bastı ve ekrandan slaytlar geçmeye başladı.
“Bunlar dünyanın şu anda sağlamlığı raporlanmış ve Kovan ile savaşan yada savaşabilecek direnç noktaları. Bunlar da savaş, üretim ve teknoloji değerlerinin analizleri. Ve bu da benim aklımdaki şey” dedi ve asıl slaytlara geçti Siyah. Amerikan ordusu ve KGT tarafından kullanılan özel silah ve ekipmanlardan bazılarıydı bunlar. Planlar ve teknoloji sırlarıyla beraber..
“Başka zaman olsa çıldırmışsın derdim!” diye yüksek sesle gülerek purosundan derin bir nefes çekti Gümüş. Dumanı halka yaparak üfledi.
Ekibin doktoru Pembe, Siyah’a sordu, “Onlara mı vereceksin?”
“Fikirlerinizi duymak istiyorum. Uzaydan gelen bir düşman bütün insanlığı tehdit ediyor ve bizim en çok güvendiğimiz silahlarımız, en güvendiğimiz kalemiz ağır yaralandı. O olmadan diğerlerinin en iyi şansı onun güçlerinden bazılarını kullanmayı öğrenmeleri. Ağır üretim değil söz konusu olan; buna alt yapı hazırlanması bile çok zaman alır, üretimi saymıyorum. Alt yapıları var olan ama gelişmeleri zaman alacak şeyleri hemen vereceğiz. Burada adı geçen destek donanımın bazıları birkaç gün içinde pek çok yerde rahatlıkla üretilebilir. Stabilizör serumu ve genomedikal serumları, suni organ nakli desteği bile askerlere büyük güç verecektir. Sente-Muscular zırh ve birinci seviye kalkan teknolojisini söylemiyorum bile.”
“Bu kararı Uzun John’da Albay Woo ile konuşmayacak mısın?” diyerek Antartika ve tropik Güney denizleri arasında dolaşmakta olan koca üs gemiyi işaret etti Mavi. Uzun John bir süper tanker gibi görünen seyyar bir KGT üssüydü ve şu anda oraya bağlıydılar. Aslında bütün yeryüzü KGT’si oraya bağlıydı.
“Elbette konuşacağım ama eminim Albay Woo bunu onaylayacaktır.”
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Yeşil öfkeyle konuştu.
“Bunun önceden yapılması gerekirdi.” dedi. Ses tonu gayet iyi açıklıyordu ne demek istediğini ve çok haklıydı. Bu düşmanın gelişi biliniyordu ve çok önceden bazı bilgilerin paylaşımı çok büyük bir fayda sağlayabilirdi. Dünyanın bölünmüşlüğü çok kötü bir şeydi. Siyah sadece başını onayla salladı. İletişim kanalını ayarladı ve Albay Woo ile görüşmesine başladı.

Önder gecenin karanlığına bürünmüş ve hareketsizce molozların arasına uzanmıştı. O kadar iyi saklanmıştı ki yanındaki arkadaşı bile az sonra orada olup olmadığını sormak zorunda kalmıştı.
“Sessiz olsana be Alper.” diye fısıldadı Önder. Alper susup iyice sindi. Üç saattir aynı noktada hareketsiz bekliyordular. Alper Savaş’ta çarpışmıştı ama özel operasyoncu değildi. Yine de çok çarpışma gördüğü ve iyi nişancı olduğu için Önder onu yanından ayırmazdı. Alper ilk başlarda bu özel tim işlerinde olmaktan gurur duymuştu. Ama zamanla; ve özellikle bazı zamanlarda daha çokça, bu işlerin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını anlıyordu. Sabır, sükunet ve soğukkanlılık çok önemliydi. Otuz saniyelik ve tek el ateş edilen bir operasyon için sahada sekiz saat gizlenip uygun anı bekledikleri günden bu yana buna inancı artmıştı.
Vakit gece yarısını üç saat geçmişti ve ortalık son bir saattir iyice sessizleşmişti.
Önder harekete geçme vaktinin geldiğine karar verdi. Timinde on kişi vardı. İki nişancısı ve onların hedefçileri iki yüksek binaya yerleşip termal ve gecegörüşlü izlemelerine başlamıştı. Bu dördü savaş gazisiydi. Altı kişi içinde en tecrübesizi Alper’di. Diğerlerinden ikisi ayaklanma zamanında güruhun yakalayıp öldürmek üzere olduğu polis özel kuvveti üyeleriydi. İki gazi ise savaştaki gece operasyonlarından tecrübeli eski askerlerdi. Donanımları sağlam ve silah güçleri eksiksizdi. Hazırdılar. Sessizce girecek, depolara gerekli müdahaleyi yapacak, Kerim’i bulup işini şiddetle bitirecektiler. Sonra da şenlikli bir kaçış ile uzaklaşacaktılar. Operasyonun başlaması an meselesi idi.
Tim üyeleri birbirinin konumlarını biliyordu ve sessiz haberleşme için bu önemliydi. Önder elinin üstünde iki kez yanıp sönen lazer noktasını fark etti. İstikametini kontrol etti. Gecegörüş gözlüğü mesafe ayarını yaptı. Selami’ydi bu. El işaretleri ile bir şeyler anlatıyordu. Fısıldayarak işaretleri Alper’e de okudu. “Nişancı Osman, Cenk’in yanında olduğunu söylüyormuş. Beraberlerinde ordu özel kuvveti de varmış. Helikopterleri üç blok ötede destek için hazırlar. Beklememizi istiyorlar. On dakika içinde tim yanımızda olacakmış.”
“Vay be. Ne heyecanlı bir hal aldı bu iş.” Diye fısıldadı Alper.
Önder işaret ile cevap yolladı Selami’ye. “Köşedeki hamburgercide buluşalım onlarla.”
Cevap neredeyse anında gelmişti. “Yola çıkıyorlar, tamam.”
“Gidelim Alper.” Sessizce sürünerek uzaklaştılar ve kapkara karanlık şehir sokaklarında sinsice sıçrayarak süratle buluşma noktasına aktılar.

“Ben Cihan Yüzbaşı. Yalnız Kurtlar Timi’nin komutanıyım.”
“Ben de Önder. Destek görmek güzel Yüzbaşım. Hoşgeldiniz.” diyerek sessizce, fısıltıyla, aynen Cihan gibi konuştu Önder.
Cihan daha ilk anda onun asker ve operasyoncu olduğunu biliyordu. Silahı tutuşundan duruşuna, kuşamına ve konuşmasına kadar her şeyi ile emindi. Rütbesini bile söyleyebilirdi. Kesinlikle yüzbaşıydı. Bir nedenden bunu şimdi söylemiyor ve saçı sakalı ile askere benzemiyorsa bunun nedeni şu anda önemli değildi.
“Susturuculu MP 7’leriniz var. Patlayıcılar ile kuşanmışsınız. Plan nedir?”
“İki koldan sessizce giriyoruz. İçiyorlar ve sızıyorlar. Canavarlar ile savaşanlar diğer karakol binasında ve kuzey ile aramızda mayınlar ile duvar ördüler. Bunlar işin ciddiyetini anlamamış yada savaş stresi yüzünden önemsemiyorlar. İçki ve uyuşturucu ile yarı uyanıklar. Günlerini tecavüz, işkence ve içki ile geçiriyorlar. Kerim onları böyle kontrol ediyor. Sızacağız. Üç kişi cephanelik ve depolara üç kişi de binanın on ikinci katındaki Kerim’in bölümüne girecek. İki nişancım ve hedefçileri uzak destek için mevzilerinde. Burada yaklaşık beş yüz adamı var ama yüzü bile ayık değil. Asıl kuvveti kuzeye çekmiş.”
“Burada olduğundan emin misiniz?”
“On ikinci kat onun yeri ve her gece bir kız alır yanına. Bu gece de on ikinci kata bir kız çıkardılar.” Diye dişlerini sıkarak konuştu Önder. Alper araya girdi, onun da sesi ve yüzü biranda değişmişti; “Daha on beşinde bile değildi o zavallı. Ağlamaları, yalvarmaları onları sadece güldürüyordu.”
Cihan ve Kurtlar da kararmıştı şimdi.
“Bombacıları ve infaz timini birer kişi arttıralım. Seninkilere biz de katılalım. Geriye kalanlar kaçış için çevre emniyeti alır. Duruma göre helikopterler ile burayı toptan temizleyebiliriz. Ama önce şu Kerim Efendiyi aldığımızdan emin olalım,” diye önerdi Cihan.
“Bundan iyisi can sağlığı,” diye onayladı Önder.
“Şahin, Rafael. İkiniz benimle gelin. Kerim’e gidiyoruz. Dilaver, Okan ve Süleyman, patlayıcıların yerleşmesine refakat edin. Şirin, kalanlar senin komutanda. Destek ve karışıklık sizin göreviniz. Patlamalar başlayınca başlayın. AVİ’leri de açıyoruz o zaman. Duysalar da bir şey fark etmez ondan sonra. Haydi.” dedi ve operasyonu başlattı Cihan.
Şehrin bu tarafında yıkıntılar ve moloz tepeleri ile yaralı, delik deşik binalar ana fonu oluşturuyordu. Binalar hasarlarına rağmen genelde yıkılmayacak kadar sağlam ve yüksekti. Hedef bina ise en yüksekleri idi. Nişancılar çevredeki uygun çatılardan bu binayı göz hapsinde tutuyordu.
Çevre emniyeti kalabalık olsa da dağınık ve düzensizdi. Üstelik sarhoş ve uyuşmuş haldeydi. İlerleyen sinsi tim için bu dağınık ve düzensiz yapı bulunmaz nimetti. Sinsice bir gölgeden diğerine ilerlediler. Şehir karanlıktı ve bu çevre binaların bazılarına sadece kısmen; jeneratör ile elektrik veriliyordu. Yanan variller ve tutuşturulmuş otomobil lastikleri ile sokaklar gölgeli bir karanlıkla dalgalanıyordu. Tim, gırtlak kesip boyun kırarak ama sessizce ve görülmeden ilerliyordu. Her şey zaman ile ayarlanmıştı. Saatler çalışıyor ve işler yolunda gidiyordu.
Beş dakika sonra sessizce işini gören patlayıcı timi geri dönüş yolundaydı. Patlamalardan sonra ateş açacağı ve bomba yağdıracağı ateş mevzilerine dönüyordu. Bu esnada binanın karanlık yüzüne tırmanmakta olan infazcı tim de duvarların gölgelerine sinmiş ve zamanı bekliyordu.
Zaman gelmişti. İçeriye dalmaya hazırlananların hepsi de operasyoncuydu. Sessiz silahları ve üstün nişancılık becerileri vardı. Hepsi de sinsi ve soğukkanlı katillerdi. Önce sinsilik üstatları Şahin ve Rafael yavaşça pencerelerden karanlık odalara süzüldüler. Sonra Önder ve Alper ile Cihan ve Abdullah içeriye diğer pencereden girdiler ve ilerlemeye başladılar. İlk mermilerin ateşlenmesi de aynı anlara denk geldi. Sürat ve acımasızlık konusunda anlaşmış olan infazcılar ateşe başlamıştı.
Şahin ve Rafael önlerine çıkanı o daha ne olduğunu anlamadan susturuculu silahları ile yere yıkıyor; delik deşik ediyordu. Süratle ilerleyen ikili az sonra fark edilmişti ve kat bağırışlara boğulmuştu. Koşuşturmaca ve silah sesleri başladığı anda mükemmel bir zamanlama ile patlamalar da başladı ve alt katlardaki depolar ile yan binalardaki cephanelikler patlamaya başladı. Bir anda ortalık karışmıştı. Gece aydınlanıyordu. Alevler göğe yükselmeye başlamıştı. On ikinci katta çatışma sürüyordu. Aslında infaz sürüyordu. Ayaklanmacı güruh sürüler halinde mermilere yem oluyor ve yere yıkılıyordu. İnfazcılar çapraz atış için katın ana salonun iki kenarına masalar ve koltuklar arkasına siper almıştı. Asansör yada merdivenden gelen takviyeyi buğday başağını biçen orak gibi biçiyordular. Bu esnada Önder ve Cihan da Kerim’in odasına doğru ilerliyordu. Önlerine çıkan muhafızlar zırhlı ve nispeten iyi silahlı, iyi atıcılardı. Ama bu iki infazcı ile mukayese kabul etmezdiler. Önder bir flaş bombası attı ve kenara çekildi. Işık patladı. Adamlar kör oldu. İki infazcı üç muhafızın yanından yürüyerek geçerken mermi harcamadı. Bıçaklar bunun için yapılmıştı ve ikisi de işlerini biraz uzatarak beşer altışar hamle ile sağlam işler çıkardılar. Ölenlerin çığlıkları onların işi doğru yaptıklarına emin olmalarını sağladı.
Kapıya geldiklerinde iki infazcı da durdu. Kapı kapalıydı. İçerde ışık yoktu ama hareketi işitme güçlendiricileri sayesinde rahatça duyuyordular. Önder ve Cihan’ın silahları küçük birer ısı tarayıcı dürbüne sahipti. Birbirlerine işaret ettiler. Gülümsediler. Gecegörüş gözlüklerinin ekranına AVİ’ye bağlı termal dürbünün görüşü bir pencere ile açıldı. Cihan silahının şarjörünü değiştirdi ve aynısından bir şarjör de Önder’e verdi. İşaret dili ile “..duvar delen,” dedi. Önder gülümsedi. Mermiler zırhı ve duvarı delip arkasını vurmak için özel yapılmıştı. Şarjörler değişti. Duvarın arkasında dört silüet vardı. Biri yerde yatıyordu ve küçüktü. Bu küçük kız olmalıydı. Diğer üçü silahlıydı ve kapının açılmasını bekliyordular. Gecegörüş gözlükleri ve zırhları vardı. İnfazcılar birbirlerini başları ile onayladılar ve bel seviyesinden yukarıya yaylım ateşi ile iki saniyede işi bitirdiler. Hepsinin yere cansız düşüşünü izlerken bir yandan da kapıyı açıyor ve içeri giriyordular.
Cihan zırhının ve miğferinin üzerindeki ışıkları açarken aşağıda ve bu katta hala silah sesleri gümbürdüyordu. Zavallı kızcağız perişan bir haldeydi. Çok işkence görmüş, çok dövülmüştü. Önder’in ağzından sağlam bir küfür çıkarken yerde birisi inledi. Cihan kasaturasını çekti ve yere eğilip adamı inlediğine binlerce kez pişman olacak bir biçimde öldürdü. Hiç acımamış ve yaptığından utanmamıştı. Yaptığı ona çok insanca gelmişti.
“Hiçbiri Kerim değil” dedi kızı battaniyeye sarmalayıp korumacı bir şefkatle kucağına alan Önder.
“Önemli değil.” Dedi soğuk bir sesle Cihan. “Onu da buluruz.” AVİ’ler artık açıktı ve silah sesleri ile patlamalar sürerken Şirin’e seslendi Cihan. “Burada işimiz bitti. Yaralı bir rehine ile beraber çatıdan çıkacağız. Tam bir temizlik istiyorum Şirin. Sorgulanacak birkaç kişi yeterli. Bu insanlık ayıplarını yanımda taşımak istemiyorum.”
AVİ’ler artık açık olduğu için Gökdelen ve bütün tim bu konuşulanları duyabiliyordu. Şirin Yüzbaşı sadece bir iki saniye Gökdelen’den herhangi bir karşı emir gelecek mi diye bekledi. Sonra sessizliğin üzerine “Emredersiniz Komutanım” diyerek emri herkese tekrarladı.
Cobra helikopterlerinin bir dakika içinde desteğe gelmesi ve Omega ile Karaşahinlerin de konumlanması ile operasyon artık kısa sürede tamamlanıyordu. Yer timlerinin yönlendirdiği helikopter sortileri kısa zamanda çevreyi temizlemiş ve ayaklanmacıların bölgesi ezilerek ele geçirilmişti. Kerim artık tam anlamı ile iki keskin bıçağın arasında sıkışıp kalmıştı.


23 Nisan Sabahı.

Ayaklanmacılara yapılan saldırının birkaç saat sonrasında timler çevreyi tamamen emniyete almış ve temizliğini yapıp ayrılma hazırlıklarını da yarılamıştı. Güneş ilk ışıklarını saçmaya başladığında son Karaşahin de havalanmış Gökdelen’e dönüyordu.
Cihan çarpışma sahasında etrafa bakınıyordu. Cesetler toplanmış ve canlı olanlar sorgu için yola çıkarılmıştı. Köle olarak tutulanlar da süratle nakledilmişti. Sadece üç tim ve üç zırhlı araç ile iki insansız hava keşif aracı; İHA-K kalmıştı operasyon bölgesinde. Muhafızlardan da operasyoncular ve bir tank çevredeydi.
“Bugün 23 Nisan” dedi Cihan. Önder yanındaydı.
“23 Nisanlar hep yağmurlu olurdu. Bu hava güneşli” dedi Önder.
Cihan güldü. Dünya artık bildikleri dünya değildi.
“Zaman değişiyor Yüzbaşım” dedi Önder’e.
Önder, Cihan’a bir bakış attı. Yavaşça gülümsedi. Hala konuşmaya hazır olmadığı belliydi. Cihan hiç üstüne gitmedi. Kovan konusunda bilgileri paylaşmıştılar. Sahada daha uzun zamandır gezmekte olan muhafızlar canavarların uçan böceklerle kuzeyden geldiğini söylemişti. Ve Cihan da onlara Ankara Raporu’nu vermişti.
“O halde tamam. Bu yakadaki ana direnç noktamız sizin karargah olacak. Birlikte bir gözden geçirelim ve ayarlamaların ardından süratle harekete geçelim. Kerim işini bir an evvel sonlandırıp bütün dikkatimizi bu Kovan illetine vermek istiyoruz. Şehri ikisinden de kurtarıp bir an önce düzeni tesis etmeliyiz” diye konuştu Cihan.

Ayaklanmacılardan bazıları Gökdelen’deki sorguları esnasında son derece işbirlikçi bir yaklaşım sergilemiş ve çok kıymetli bilgiler vermişti. Şehir içinde pek çok yerde metrodan bozma yada kazılıp inşa edilen yeraltı sığınakları vardı. Bunların çoğu halkın kendi çabaları ile yaptığı derin beton mağaralar olarak tanımlanabilirdi. Pek meteor sığınağı sayılmazdılar. Ama içlerinde çok insan ve onları bir müddet hayatta tutmaya yetecek erzak ile su vardı. Ayaklanmacılar neredeyse bunların tamamını bulup ele geçirmiş ve zulümlü hükümlerini sürmeye başlamıştı. Şu anda gerçekten de büyük bir kitleyi silahla kilit altında tutuyor ve köle efendileri gibi hüküm sürüyordular.
Paşa sabahın ilk saatlerindeki ilk raporla beraber Güneşinoğlu’nu kullanarak İstanbul’un tam ve çok yönlü bir yeraltı haritasını çıkarttırmıştı. Harita öyle ayrıntılıydı ki bazı yerlerde odaklanınca gömülü sikkeler bile seçilebiliyordu. Sığınakların hangilerinin ayaklanmacılarda olduğu ve hangilerinin hala saklandığını termal ve x-ışını haritalarda kolayca seçebiliyordular. Şeref Paşa şehri geri almaya kararlıydı. Ne kadar çabuk o kadar iyiydi. Geniş çaplı bir Kovan operasyonu için Ankara ile beraber planlar yapılıyordu ve şehir defterini kapatmayı istiyordu.
“Kemal, bu ayaklanmacılar çok zulüm yapmışlar. Bu Kerim çok can yakmış. Lakin her musibetten bir hayır doğar diyesim geliyor..”
Kemal Yarbay tam anlayamamıştı. Yüzünden belliydi.
“Kemalim, bu Kerim denen deli bu ayaklanma guruplarını birleştirip şehrin yarısını demir yumruğuyla yönetiyor olmasa işler şu anda olduğundan beter olabilirdi. Adamları duydun. Son bir haftadır Kovan ile kuzey hattı boyunca çarpışıyorlarmış. Onlara inanıyorum. Yalan söylemedikleri belli. Çok fazla ayrıntıya sahipler. Çetin savaştıkları belli. Çok kayıp vermişler ve kısmen de olsa başarılı olmuşlar. İstanbul’u Kovan’a tamamen kaybetmediysek bunun nedeni onu daha önce Kerim’e kaybetmemiz.” diye konuştu Paşa.
Kemal, Paşa’yı anlamıştı. “Ve Kerim de onun olanı canla başla koruyor” dedi Yarbay.
“Kerim aradan çıkıyor ve artık iş bizde. Görünen o ki kuzeyde bir yerde askeri bir koloni var. Büyük ihtimalle Ruslar’ın uğraştığı koloni bu. Denizi aşıp geliyor olmalı. Ama neden taa buraya geliyor. Belki de Kerim koloni kurmasına izin vermedi. Belki stratejisi bu. Bilmiyorum. Ama Rusların saldıracağını biliyorum. Biz de Karadeniz’deki madenlerini vurduk. Şimdi de İstanbul’u temizlersek kurtarılmış geniş bir bölgemiz olacak.”
“Operasyon hazırlıkları süratle devam ediyor Paşam. Bu gece harekete geçebiliriz. Timlerin hepsi haritaları inceliyor. Tek vuruşta, eş zamanlı olarak işi bitireceğiz. Gece bir haritalama daha yapacağız ve bu arada Sıcakkanatlar da yukarı çıkmış olacak. Ayrıca İHA-K desteğinde harekete geçeceğiz. Sessiz ve hızlı olacağız.”
“Çok güzel Kemal. Bu işi bitirelim.”


Muhafız üssü; Kale 15 özellikle bu rol için son üç yılda yapılmış bir binaydı. Beş katlı ve büyük bir binaydı. Çevresine hakimdi. Dışardan şehirdeki pek çok bina gibi pencereleri kalaslarla örülü, kapıları mühürlü ve terk edilmiş bir hali vardı. Çok derin ve çok büyük bir sığınağı vardı. Farklı noktalardaki başka sığınaklar ile tünel bağlantısı mevcuttu. Yarım düzine farklı yöne uzayıp her biri birçok kola ayrılan küçük ve bazıları da büyük çıkış tünellerine sahipti. Askeri araç ve hatta makine parkı vardı. Cihan gördüğünde etkilenmişti. Operasyon ile karşı kıyıya geçen ilk on bin kişi işte bu sığınaktan faydalanarak sessizce kıyıya akabilmişti. İçeride hala binlerce kişi vardı ve bağlantılı başka sığınaklarda da daha fazlası vardı. Ana bina sağlamdı, silahlı ve donanımlıydı. Üstelik çevresindeki binalara pek çok gizli yol ile bağlıydı. Bir saldırıda burası çok iyi savunulabilir ve karşı tarafa çok kayıp verdirirdi. Cihan’ın düşüncelerini okur gibi konuştu ona etrafı gezdiren Önder.
“Çok sağlam. Betonu zırh gibi ve bazı noktalar gerçekten zırhlı. Bir kale gibi. Ama düşmeyecek kale yoktur. Kerim’in insan gücü çok fazla. Bizde ise silah tutmayı bilen kişi sayısı az ve yenilerin eğitilmeleri de zaman alıyor. Ama Kerim durmuyor ve fırsat vermiyor. Dağınık guruplarla sorunsuzca mücadele ediyorduk. Her şey yolundaydı. Ama Kerim geldi ve kısa sürede topçu bile bulmuştu. Tanklarını ise mayın ve tuzaklarla güç bela uzak tutabildik. Yine de burası çok çetin bir savunmaya sahiptir. Gatling ve minigun yuvalarına sahibiz. Roket ve bomba atarlarımız var. Kutu gibi kapalıyız ve biz dışarıya rahatça atış yaparken onlar içeriye neredeyse hiç ulaşamıyor. Mermi yapabilecek bilgi ve malzememiz var. Güneş enerjisi ile şarj olan güçlü piller ve jeneratörlerimiz ile elektrik sorunumuz yok. Muhafızların silah ve donanımı en iyisinden. Suyumuzu arıtarak yeniden kullanabiliyoruz ve yağmuru depolayabiliyoruz. Yiyecek stoklarımız yıllarca yeter.”
“Etkileyici. Fazla bir takviye gerekeceğini sanmıyorum. Belki iletişim ve çevre gözetimi için bir iki istasyon ve bir bölük asker,” diye konuştu Cihan. Önder başını onaylar bir eda ile salladı.

O gece saat on ikiyi gösterdiğinde geniş çaplı bir operasyon olan İkinci Fetih Operasyonu başlamıştı. Sinsi gece timleri korunaklı bölgelerdeki köle efendilerine sinsice ulaşmıştı. Gecegörüşü gözlüğü ile bile görülemezdi bu timler. Molozlar arsında bir metreyi on dakikada, yavaşça sürünüyordular. Göz göre göre ve alıştırarak, hissettirmeden burunlarının dibine giren bu ölüm getirenleri fark ettiklerinde artık köleciler için çok geçti. Çatışmalar çok kısa sürmüştü ve buna hiçbir hazırlığı olmayan köleciler bir bir dökülmüştü. Zaten ya korku yada uyuşukluk ve aldırmazlık içindeki bu düşman kısa sürede bertaraf edilmişti. Sığınaklar tamamen güvene alınmıştı. Harita da tek bir nokta kalmıştı ve o da şu anda Kovan ile çatışmakta olan Kerim’in kuzey kalesiydi. Paşa, Güneşinkızı ve diğer İHA-S’ları tamamen silahlandırmıştı. İnsansız saldırı kuşları keşif ve izlemedeyken Kasırgalar da hazırda bekliyordu.

Sıcakkanatlar da artık gökteki yerlerini almıştı ve ülke sınırlarının da dışına taşan bir görüş alanı ile tam bir gözleme imkan sağlıyordu bu durum.
Yörüngede dönmekte olan iki Sıcakkanat’tan biri olan Ateşli 1’in komutanı Promete kod adı ile çağrılıyordu. Sıcakkkanatlar’ın varlığı gizliydi ve olası aksiliklere karşı iletişimde bu önlem alınmıştı. Artık bu gizlilik önemsiz olmasına rağmen alışkanlık devam ediyordu.
Mürettebat üç pilot ve on beş istasyon operatöründen oluşuyordu.
Promete, Pilot 2’ye döndü.
“Bu pislikler de nereden çıktı? Bunlar bir dakika önce yoktu.”
Pilot 2 de anlayamamıştı. Uzayın karanlığından dünyanın mavisini izliyordular ve bir dakika önce temiz olan tarama ekranlarında şimdi Karadeniz sahilinde bir sürü kırmızı vardı. Bunlar nakliye böcekleri idi.
“Operatör 1. Bu nedir böyle?”
“Bizim buraya çıkışımızdan önce gelenler olmalı. Kuzeye ilerliyorlar. Rusya yönüne gidiyorlar.”
Bu esnada araya Operatör 9 girdi.
“Ruslar operasyona başlamıştı. Tam olarak cephe arkasına ilerliyor bunlar. Orada larva havuzları ve kümelenmiş düşman görüyorum. Binlercesi var. Düzeltiyorum; on binlercesi! ”
Operatör 5 daha ayrıntılı bilgi verebiliyordu hedefle ilgili.
“X ve Termal görüş boş olduklarını gösteriyor. Ayrıca hızları artmış. Son temastan bu yana hızları altı yüz kilometreye çıkmış. Şu durumda Rus cephesine taze takviye nakletmek için yeniden konumlandığını söyleyebiliriz.”
Promete hala merak içindeydi.
“Beyler, iyi de bunlar nereden çıktı? Dağlardaki toplantı noktalarını biliyoruz. Ama orada yoktular.”
O anda Operatör 12 atıldı.
“Deprem yarığı!”
Promete ilgilenmişti. İstanbul depremi sırasında Karadeniz dağlığının batı ucunda derin ve geniş yarılmalar da oluşmuştu. Bunlar tarayıcılardan saklanmayı kolaylaştırıyor olabilirdi.
“Bölgenin ayrıntılı bir taramasını yapalım beyler. Başka sürprizler de olabilir. Ayrıca Ankara ve Moskova’ya bildirelim.” Diye konuştu Promete. Daha bir günlük bir durumdu bu; Rusya ile Kovan’a karşı ittifak oluşturulmuştu ve bilgi paylaşımı en üst düzeydeydi. Bir iki gün içinde bu ittifakın büyümesine kesin gözü ile bakılıyordu. Şimdiden Ermenistan, Azerbaycan, Ukrayna, İsrail, İran ve Norveç ile temas sağlanmış ve askeri işbirliği için platformlar kuruluyordu. KGT de bütün kaynakları ile ittifaka destek vereceğini bildiriyordu ve bilgi desteği şimdiden başlamıştı. İşler süratle düzene giriyor gibiydi. Yine de sevinmek için daha pek çok erkendi.

Son haberler Paşa’nın ağzının tadını bozmuştu. Zaten tatsız ve tedirgin olan Şeref Paşa iyice keyifsizleşmişti. Doğu Anadolu’daki Kovan kolonilerine dair haberin üstüne, Ankara’dan durmadan akan bilgiler içinde en tatsızı buydu.
“Rasputinler ile süratle işlerini bitiririz Paşam” diyerek önerdi Cenk Binbaşı.
“Yapalım,” dedi Paşa. Sonra başka düşüncelere daldı. Aklında bin tilki dolanıyordu. Ama bu gün rahat yoktu. Ateşli 1 doğrudan Gökdelen ile konuşuyordu.
“Bağla Oktay”
Görüntüde uzay giysilerine bürünmüş bir uzay pilotu vardı. Bu Promete idi.
“Paşam çok büyük bir hareketlenme tespit ettik! Telaşımı mazur görün. Saldırıya hazırlanıyor olabilir. Şimdilik sadece dağlardaki toplantı noktasına akıyorlar. Ama nakliyeci yok. Denizin karşısına gitmek için toplandıklarını sanmıyoruz. Deprem yarıklarının derinlerinden çıkıyor. Orada bir koloni bile olabilir. Taramamızda çok büyük bir ısı izi bulduk. On binlerce köpekcek olabilir! Sanırım geniş bir yeraltı havzası söz konusu ve orada gizleniyor. Sadece Rusya’daki koloniden buraya aktıklarını sanmıyorum.”
Bu, Paşa için son olmuştu. Bir küfür savurdu yaşlı asker.
“Sağolun çocuklar. İyi iş yaptınız.” diye konuştu Promete’ye ve Kemal’e döndü.
“Saldırırsa kötü olur. Bu yakayı savunabiliriz ama Anadolu yakası geniş bir cephe olur. Oradaki nüfus ise ayrı bir sorun.”
“Paşam şu anki durumda şehrin büyük bölümüne hakimiz ve sivil nüfusun çoğu da bu son operasyonla az çok korumamızda. Yakanın büyük bölümünü tahliye edebiliriz. Toplu halde bulunmaları da şansımız oldu. Düzenli ve süratle tahliye çalışması esnasında en azından daha korunaklı noktalarda toplanıp cepheyi küçültebiliriz. Sanırım haklısınız, bir musibetten hayır doğmuş olabilir.”
Paşa ikinci komutanı ve dostu olan Kemal’e gülümsedi. Yaşlanmıştı. Gençlerin yanında olması güzeldi. Bazen tecrübe karamsarlığa neden oluyordu ve gençlik iyimserliğe her zaman daha aşina olagelmişti.
“İyi dedin Kemal. Başlat çalışmaları. Tahliye noktalarını belirleyip güçlendirin. Ve bütün nakliye gücümüzü kullanalım. Kara, hava ve denizden. Hemen başlayalım. Ayrıca Yarık üzerine saldırı için plan hazırlat. Şimdilik saldırı gelirse ona savunacağız ama tahliye biter bitmez saldırıyoruz. Bu iş bitecek Kemal!”
“Emredersiniz Komutanım!”


24 Nisan, Akşamüzeri, Saat 17:30


Köprülerin yarattığı handikaba rağmen tüp geçit ve vapurların kapasitesi sayesinde kısa sürede nakil tamamlanmış ve yaklaşık yedi yüz bin kişi yıldırımlı bir operasyon ile Avrupa yakasına geçirilmişti. Ulaşılabilen nüfus buydu. Avrupa yakasında da Tepeyurt ve Gökdelen'deki nüfus haricinde bir milyon kişi son bir haftadır çatışmalardan neredeyse tamamen arınmış ve güven içindeydi. Çoğu hala sığınaklarda kalmakla beraber askeri savunma noktaları ile çevrili geniş bir çemberin içindeki evlerine dönenler de vardı. Avrupa yakasındaki ayaklanma gurupları 3 Nisan’dan bu yana süren operasyonlarla neredeyse tamamen temizlenmişti. Anadolu yakası ise daha köprülerin çıkışından itibaren sorun olagelmişti.
“Siviller güvenli sınırlardan içeride ve operasyon sonuçlandı Komutanım,” diyerek rapor verdi Kemal Yarbay. Yüzü gülüyordu.
Paşa’nın da yüzü aydınlanmıştı. Köprüler iyi tahkim edilmişti. Tüp geçit zaten bir kaleden farksızdı. Avrupa yakası güvenlik çemberi de çok sağlamdı. Bununla beraber on binler rakamı Paşa’yı rahatsız etmişti ve yanında bir askeri koloni olma ihtimali ise gece onu epey bir süre uyutmamıştı.
“Çok iyi. Artık bu işin köküne inebiliriz Kemal. Bu işi bitirmenin vakti geldi.”
Başka bir yerde başka bir zihin de bunu söylüyor muydu acaba? AVİ’den gelen çağrı Oktay Binbaşı’ya aitti.
“Ne oldu Oktay?” diye sordu Paşa.
“Geliyor Komutanım!” dediği anda zaten Paşa ve Yarbay, Komutan odasından çıkmış ve ana salona girmiştiler. “Komutanım ÇES casusların varlığını tespit etti. Şimdilik uzak duruyorlar. Ama ana kuvvet harekete geçti. Toplanma noktasından üç farklı kol şehre farklı istikametlerden yaklaşıyor. En küçük kol bilgisayar sayımına göre kırk bin köpekcekten oluşuyor. Havada yarıklardan çıkan on kadar nakliyeci de var. Ateşli 1’den alınan tarama sonuçlarına göre topçu böcekleri taşıyorlar…”
“Sana engel olmayayım Oktay kara haberleri sıralamaya devam et.” Diyen paşa idi. Oktay bir an ne diyeceğini bilemedi. “Devam et yahu, devam et.”
“Emredersiniz. Havada yeni temaslarımız da var. Bunlar..” diyerek ekrana x-ışını ve termal görüş ile çıkarılmış üç boyutlu modellerini gönderdi.
“Vatoza benziyorlar,” dedi Paşa. “Uçuyor mu bu?”
“Evet Paşam. Ve bunlar da var. Dev yarasa benzeri yaratıklar. Gövdeleri neredeyse bir insan kadar.”
“Tanımlayın şunları yahu, Rapor ne diyor?”
“Amerikalılar; yada raporu uzaylılardan bize aktaran kimse o da bizim gibi düşünüyormuş Paşam. Bunlara elektrovatoz ve kara yarasalar demiş. Bu yarasaların bir cinsi daha mevcut rapora göre. Kırmızılar. Siyahların hafif ve kısa menzilli saldırısı var deniyor, ama kırmızılar için bir atar pir atar demeye getirmiş. Kırmızıların açıkça büyük olduğu yazıyor. Buradakiler siyahlar olmalı.”
Bir kez kullandıktan sonra yeniden canlı ve de güdümlü olan füzesini alana kadar zararsızdı bu kırmızılar. Ama canlı füzeleri çok güçlü olarak tanımlanıyordu. Rapor kısıtlı bilgisine rağmen bilgilendirme işini oldukça faydalı bir biçimde beceriyordu. En azından neyin ne olduğunu tahmin etmek yada bekleyip görmek zorunda değildiler. Kaba bir biçimde bile olsa düşmanın kabiliyetlerini biliyordular. Mesela bu elektrovatoz ilk savaş uçağı olarak hava savaşçıları için bir rakipti. Yere çok etkili sayılmazdı ama etkisiz de değildi. Yine de savaşmadan hakkında hüküm vermek doğru değildi.
“Savunmamızı yeniden şekillendirelim. Havada hakimiyetimizi süratle mutlak kılmalıyız. Kara savaşında bize tartışılmaz üstünlük verecektir bu. Saldırının rotalarını izleyin. Cenk Binbaşım.”
Tepeyurt komutasındaki Cenk Binbaşı hemen yanındaki teğmene verdiği emirleri bırakıp Paşaya döndü. “Emredin Komutanım.”
“Uçakların hazır mı Cenk?”
“Düşmanı gördük ve kalkıyoruz Komutanım. Bir dakika içinde tamamen havadayız. Üç uçağımız zaten yüklü ve havadaydı Komutanım.”
“Cenk nasıl yapacağını sen daha iyi biliyorsun. O topçuların yere inmemesi; olur da inerlerse çar çabuk hal edilmeleri şart. Menzil ve güçlerini tam bilmiyoruz ama başka bir gün öğrensek de olur.”
“Emredersiniz Komutanım.”
“Cenk pilotlarına söyle dikkatli olsunlar. Hava eskortları olacak. Tam sayı bilmiyoruz.”
“Kendi toprağımız üzerinde savaşmanın avantajına sahibiz Komutanım. Avcıları üzerimize çekip yer silahlarına yem edeceğiz. Hem Rasputinler’in atış menzili de çok uzundur. Ne geldiğini göremeden nakliyecileri indireceğiz.”
“İyi Cenk. Çok iyi. Haydi göreyim sizi.” dedi ve Kemal’e döndü Şeref Paşa. “Balyozları köprüler ve geçit için Kasırga’ların içinde hazırda tutuyoruz değil mi Kemal?”
“Aynen emrettiğiniz gibi Paşam. Yeniden konumlanmaya hazırlar. Zırhlı araçlar zaten mevzilerindeler. Emrettiğiniz gibi anti personel silahlara ağırlık verdik. Tart’lardan da yirmi dört tanesi Atlas helikopterlerine yüklendi ve Kasırgalarla beraber hareket emri aldılar.”
“Çok iyi, yalnız Cihan’ın Kale 15’de adamları ile kalması aklımı meşgul ediyor. Orayı boşaltmalıyız belki de.”
“Cihan ne yaptığını biliyordur Komutanım. Orayı gördü ve gelen düşmanı da yakından gördü. Gelirlerse başa çıkarım diyorsa yapar.”
Şeref Paşa Cihan’ın çıkardığı işi ve takımının becerisini görmüştü. Yalnız olmayacaklarını biliyordu ve Kale 15 hakkında bilgilendirilmişti. Gençlere güvenmek gerekliydi. Maceracı değildi Cihan. O halde bu konu tamamdı.

Kale 15’in olası ziyaretçilere sürprizleri vardı. Cihan’ın söylediği gibi iletişim ve gözlem istasyonları kurulmuş ve bir bölük asker hemen karakola yerleşmişti. Şimdi herkes silah başındaydı. Gatling ve minigun taretlerinin yanına cephane sandıkları dizilmiş ve doldurmak için cephaneciler de nişancıların yanında hazırdı. Bütün acemi ve usta muhafızlar silahlı ve hazırdı. Askerler de yerlerini almış ve ateş mevzilerinin yanına cephane kutuları yığılmıştı. Düşmanın doğası ve kalabalık olduğu biliniyordu. Ama hazırdılar.

Gökdelen bütün hava gücünü son dakika istihbaratına göre yeniden konumlanabilecek şekilde hazır tutuyordu. Omega ve Cobralar hazırdı. Düşman Kerim’e vuracaktı. Bu kesindi. Açıkçası Kerim buna karşı duramazdı. Raporlar Kerim’in şu anda hala çalınmış insanlarla çarpıştığını söylüyordu. Bu savaş Kerim’i yiyordu çünkü gaz maskesi sayısı yetersizdi ve Kerim her saat başı bir saat önce düşmana beraber mermi sıktığı adamlara mermi sıkmak zorunda kalıyordu!
“Kerim’i ezecekler Komutanım” dedi Kemal Yarbay.
Paşa bunu düşündü. Dişleri kenetlendi. Çene kasları sıkıldı.
“Taraflar önceden seçildi Kemal. Kerim bizden değil.”
“Onlardan da değil Paşam” dedi Kemal Yarbay. Bu konuda kararsızdı. Bu canavarlara suçlu da olsa bir insanı bırakmak Yarbay’ın hoşuna gitmiyordu.
Paşa, Kemal’e döndü. “Biz var, onlar var. Bizden olmayan bizden değildir. Onların kendi aralarında yaptıklarına da karışmam. Bu kararın sorumluluğu bana aittir” diye konuştu Paşa. Bunun onun da hoşuna gitmediği belliydi. Öte yandan başka çıkar yol yoktu ki. İsteseler de bu işi çözemezdiler.
“Hayır Paşam” dedi Kemal Yarbay. O da şimdi görebiliyordu. “Sorumluluk bize aittir. Bu sorumluluğu tek başınıza size bırakamam.”
Paşa gülümsedi. Kemal İyi bir subay, iyi bir askerdi. Onun bu mevkilere gelişinde bir küçük payı olmasından memnun oldu Paşa. Ne büyük payı olduğunu tevazu ile asla kabul etmezdi.

Kovan saldırısı gerçekten büyük ve organizeydi. Sürprizleri de vardı. Anlaşılan keşif ve hava gözlem ağı oturmadan önce bir kol çoktan gelip şehrin burnunun dibinde gizlenmişti.
“Isı izi süratle büyüyor Komutanım. Bunun ne olduğunu uzmanları takdir edecektir ama sanırım bunlar toprak altına gömülüp uykuya yatmışlar. Isıları yoktu. Yoksa yüz metre aşağıda bile olsalar görürdük onları” diye rapor verdi Promete.
“Tamam Promete. Takibe devam et.” Diye konuştu Paşa.
“Emredersiniz Komutanım.”

“Buna ne buyurulur. Oyunbaz bir düşman. Saklanıyor, pusu kuruyor. Aldatmaca kullanıyor. Sinsi bi şey bu.” diye burnundan soluyarak konuştu Paşa.
Kovan gerçekten de sinsi bir düşmandı. Evrenin çok eski bir sakiniydi ve bu varoluş süreci boyunca doğası gereği hep savaşmıştı. Savaşlardan öğrendiklerini Kovan Kraliçeleri’nin genetik yapısına kazımış ve tohumlar ile bu bilgilerini de uzaya yeni koloniler kurmaya göndermişti. Sayısız bin yıllık Kovan tecrübe ve evriminin hangi aşamasının kodları ile yüklü bir kraliçe ile karşılaştıkları yavaş yavaş ortaya çıkacaktı. Şu an görülen Kovan izleri en temel hatlardı. Eğer ki bir maran ile karşılaşırsalar ilkel olmadığını bilecektiler. Ama eğer ki tamamen mutasyona uğramış insanlarla karşılaşırlarsa bu gelişmiş bir Kovan tohumu demekti. Ve eğer ki bir devmüren yada kovansırt görürlerse bu cidden bela demekti.

Düşmanın sadece kara gücü bile sayı olarak korkutucuydu. İki yüz bin diyordu ÇES. O da en azından. Kara bir sel gibi akıyordu düşman. Üzerinde onunla akan elektrovatozlar ve peşlerinde nakliyeciler olan asıl kalabalık kuvvet iki parça halinde Kerim’e gidiyordu. Üçüncü kol daha aşağıya kayıp doğudan yaklaşma çabası ile Yine Kerim’e yönelmişti.
Çarpışma ateşliydi. Kerim’in mayın hattı cidden kalındı ve elinde topları ile tankları vardı. Her şeye rağmen güçlü bir savunma oturtmuştu. Amma ve lakin sayı çok fazla ve düşman çok hızlıydı. Aptal da sayılmazdı. Mayınları öğrenmişti ve kendine intiharcılar ile yol açıp ilerliyordu. Arkadan gelenler kısa sürede mayınlara vurmadan doğrudan Kerim’in kalesine ulaşabiliyordu. Çarpışma açıkça çok kanlıydı. Çalınmış insanlar da silahları ve spor bombaları ile Kerim’i başka bir yandan sıkıştırıyordu. Kalenin çevresi kan gölüydü ve ateşler yanıyordu. Kerim benzinden bir alev duvarını tutuşturmuştu. Molotof kokteylleri ve el bombaları ile de düşmanı epey yıpratmıştı doğrusu. Ama bir bu kadar daha düşman açılan gedikten giriyordu. İkinci dalganın gelişi ve yarasaların da katılımı ile işler değişti. Yarasaya benzeyenler neredeyse insan kadar büyük gövdelerinde iki büyük sıvı kesesine sahipti. Ve püskürtücü iki ağızları ile bu sıvıyı neredeyse bir mermi hızında atabiliyordular. Damlalar halinde çok seri biçimde atılan bu sıvı daha atılırken katılaşmaya başlıyor ve ağızdan çıktığında artık gerçekten bir mermi oluyordu. Küçük ama etkili mermiler Kerim ve adamlarını daha ilk anda kalenin pencerelerinden sürmüştü. Kerim’in topçularının üzerine dalan bir başka yarasa kolu onları bitirmişti. Elektrovatozlar biyoelektrik kaynaklı enerji saldırıları ile duvarlarda delikler açıp parça parça kaleyi parçalıyordular. Nakliyeciler de yüklerini çok daha geride yere bırakmaya başlamıştı. Koca topçular yavaşça nakliyeci böceklerin koca kargo keselerinden çıkıyordu.
Uçakların sahneye girişi tam da bu ana rastlamıştı. İlk uçaklar ilk elektrovatozları vurduğunda Rasputinler’in füzeleri de süratle nakliyecilere ve inmiş olan topçulara gidiyordu.

Düşman hava gücü süratle uçaklara dönmüştü. Tuzak da çalışıyordu. Az sonra elektrovatozlar ve yarasalar içinde biçilecekleri Gökdelen hava güvenlik çemberine girecekti.

Topçu böcekler yaklaşık on kilometre uzakta yere inmişti ve Rasputin saldırısına rağmen üç tanesi saniyeler farkı ile sağ kalmıştı. Biri yaralıydı ama hala hareket edebiliyordu. Tam dokuz kilometre mesafede durdular ve saldırdılar. Kerim’in kalesine doğru üç atış oldu. Başka olmadı çünkü Rasputin füzeleri ikinci tur saldırısını yapmıştı. İki taraf da atışlarında isabet kaydetmişti. Tam isabet. Böcek topçusu ve Kerim artık yoktu.

Köpekcekler gerçekten hızlıydı. Saatte yetmiş kilometre hıza ulaşıyordular. Hızlarını kaybetmeden uzun süre koşabilecek dayanıklılığa sahiptiler. Yüz bin köpekcek Kerim gidince yeni yönünü buldu ve uyanmış ama hala toprak altında olan diğerlerinin yanına koşmaya başladı. Bu Birinci Köprü’nün hemen önü demekti.

İki kol ilerliyordu o noktaya. Birisinin yolu Kale 15’in yanından geçiyordu. Bu onun için büyük bir şanssızlıktı. Cihan eğer gelirlerse diye yan binalara hızlı adamlarını yerleştirmişti.

Taciz ateşi ile Kale’ye çektikleri düşman çevredeki uzaktan kumandalı patlayıcılar ve mayınlarla zayıfladıktan sonra yan binalardan ateş ile bu binaların üzerine çekilmişti. Tacizciler gizli tünellere dalıp Kale’ye dönerken arıların kapanması gibi binalara kapanan köpekceklere kutu gibi kapalı Kale’den asıl saldırı işte o zaman başlamıştı. Yangın bombaları atılmış ve gatlingler ile minigunlar ateşe başlamıştı. Böyle bir senaryo için çağrılmaya hazır bekleyen ve gatlingler ile yüklenmiş beş Karaşahin de süratle yerini aldığında tuzak kapanmıştı. Aynı anda bir diğer tuzak da son canını almış ve Kovan hava gücü tamamen yok edilmişti.

Düşmanın çoğu gitmişti ama Köprü önünde buluşan kuvvet de az değildi. Yüz bin köpekcek şimdi saldırıya geçiyordu. Görüntü korkunçtu. Öldürmek ve parçalamak arzusunda, acımasız yüz bin düşman kimin üzerine gelse insan korkardı. Kesinlikle hazır olduklarını bilmelerine rağmen köprünün Avrupa yakasındakiler de korkuyordu. Tankları, gatlingci Tart’ları, helikopterleri ve ZTT ile ZPT’leri vardı. Ateş sığınakları gatling ve minigundan alev makinesine kadar silahla doluydu ve bazuka bile buraları bir iki atışla delemezdi. Köprü çıkışının yakınındaki binalarda uzun menzilli otomatik toplar kurulmuştu. Omega ve Cobralar ile Karaşahinler yanlarındaydı. Yine de korkuyordular. Aklı başında her insan gibi..
Güneş artık tamamen elini eteğini çekmişti günden ve her yer kararmıştı. Araçların ışıkları yanıyor, askerler silahlarındaki, zırh ve miğferlerindeki ışıkları açıyordu. Gecegörüş gözlükleri çalışmaya başlıyordu.
Köpekcekler kesinlikle korkmuyordu ve itaatkardılar. Onlara saldırmaları emredilmişti ve saldırıyordular. Köprünün Anadolu yakasındaki insansız taretin ateşi beş on tanesini indirse de diğerleri onu parçalayıp atmış ve yollarına devam etmişti. Şimdi Köprü üzerindeydiler ve son sürat, kara bir güruh olarak ilerliyordular. Korkunç bir manzaraydı.

Çıkışa artık az kaldığı anda helikopterler öne çıktılar ve ateşe başladılar! Cobra ve Omega helikopterleri de diğer birlikler gibi köprü üzerine patlayıcı cephane atmamakla ilgili emirler almıştı. İlk saldırının ardından; ancak köprü üzerinden inildiğinde patlayıcı kullanılacaktı. Zaten sakat olan ve patlayıcı ile kuşanmış köprüyü yıkmayı istemiyordular.
Ateşin güçlü ve yoğun olmasına karşılık her ölen köpekcek diğerlerinden birini kurtarıyor ve bir adım daha yaklaşmalarını sağlıyordu. Bununla beraber helikopterlerin ateşi de yalnız değildi. Karadan verilen destek inanılmazdı. Bölge otomatik topların, minigunların ve ağır makinelilerin sesleri ile kıyamet gibi gürlüyordu. Yeni inen gece karanlığı silahların şimşekleri ile aydınlanıyordu. Köpekceklerin patlayan sırt keselerinden saçılan turuncu spor bulutları rüzgar ve pervane girdapları ile savruluyordu. Silahların lazer işaretleyicileri uzay savaşı sahnesini hatırlatır görüntüdeydi. Piyadeler şarjör ardına şarjör değiştiriyordu. Gaz maskeleri ve gecegörüşü gözlükleri ile onlar da uzaylı gibi görünüyordu.
Sonunda kara üzerine ulaştıklarında köpekcekler asıl darbeyi de yediler. Topçular mükemmel bir hız ve zaman hesabı ile bombardımana başlamıştı. Gökdelen’den esen ÇAKIR toplarının rüzgarı sert ve acımasızdı. Köpekcek güruhu patlamaların şiddeti ile parçalanıp dağılıyor ve havalara uçuyordu. Bunu müteakip helikopterler ve tanklar da ağır silahları kullanmaya başlamıştı. Ortalık bir kızılca kıyametti!
Son yüz metrelik mesafe artık temas noktası olarak görülüyordu ve daha yakına ağır silah atışı birliklere de zarar vereceği için yapılmıyordu. İşte nihai çarpışma burada yaşandı ve bu son çarpışmada ortalıkta asker yoktu. Düşman hala bitmemişti. ZPT’ler askerlerin içine doluşması ile kapılarını kapatmıştı ve taretlerinden mermi kusarak daha gerideki mevzilere çekiliyordu. Tanklar yerindeydi ve helikopterler de atışa devam ediyordu. Köpekceklerin büyük bölümü ateş sığınaklarının üzerine kapanmıştı. Çılgınlar gibi beton ve çelik sığınakları parçalamaya çalışıyordular. Alev makineleri saldırıya başlayana kadar beyhude çabaladılar ve bu arada kümelenmiş güruh arkadan sürekli minigun ve gatlingler ile biçildi. ZPT’ler yerleşmişti ve isabetli atışlarının sayısı artmıştı. Aslında bu ortamda boşa giden mermi yok sayılırdı. İlle ki bir düşmanın bir yerine bir mermi geliyordu. Öldürmese de yavaşlatıyor ya da sakatlıyordu. Köpekcekler yanıyor, delik deşik ediliyor, parçalanıyor ve ölüyordu.

Önce top atışı kesildi, sonra roketler ve gatlingler ile minigunlar durdu. Silah sesleri git gide yavaşladı ve alev makineleri söndü. Askerler araçlardan çıkıp temkinle ilerlediler.
Her yer yeşil kana bulanmıştı. Canavarların ölü vücutları ve kopmuş vücut parçaları yer yer tepeler oluşturuyordu. Bazı köşelerde küçük hareketlenmeler ve debelenmeler oluyordu ve bunlar da hemen o yana dönen en az bir düzine asker tarafından bitiriliyordu. Askerler savaş alanında dolaşıyor ve yarım kalmış işleri süratle bitiriyordu. Bilimsel araştırmalar için ayrılan birkaç yaralı dışında canlı bırakılmayana kadar temizlik sürdü.
Tarama zaman almıştı ve bütün dikkate rağmen taramanın ilerlemiş bir noktasında; köprü üzerinde, birkaç yaralı köpekcek sinsice askerlerin arasına dalıp beş tanesini öldürmüştü. Çelik yeleklerine rağmen aldıkları yaralar korkunçtu ve iki asker ise açıkça parçalanmıştı. Bu saldırılan guruptan sadece iki asker ağır yara ile kurtulmuştu. Diğer askerler yetişmese onların da ölmesi işten bile değildi. Yakın dövüşte bu düşmanın hiç şakası yoktu.

İşte böyle cereyan eden mücadele dolu bir günün ardından Paşa yastığına başını koyduğu vakit derin endişeler içindeydi. Düşmanı daha iyi tanıdıkça daha fazla tedirgin oluyordu. Bu şimdiye kadar savaştığı bütün savaşlardan farklıydı. Bir yandan en iyisiydi ama diğer yandan en korkuncuydu. Kaybederseler insanlık kaybedecekti. Paşa elinde olmadan ruhsal bir acı ile inleyip sarsıldı. Bu savaşı kaybetmemeliydiler! Buna izin verilemezdi. Buna ne pahasına olursa olsun izin verilemezdi. Şeref Paşa kararını vermişti ve bu karar sonraki günlerde en büyük dayanağı olacaktı. Önlerinde kanlı bir savaş vardı. Çok kan akacaktı. "Hem bizden, hem onlardan" diye düşündü Paşa. Rahatsız ve huzursuz bir uykuya dalarken bir yanı uyandığında bütün bunların bir kabus olarak geride kalmış olmasını diledi.


*******************************************

Kovan Savaşları-Ufuklar evreni ile ilgili notları alırken ve hikayeleri yazarken çiziktirdiğim karalamalara bu linkten ( http://picasaweb.google.com/buzsakal/GriMaden?authkey=Gv1sRgCKTDiYrc_KarlgE&feat=directlink ) ve Bilim kurgu ile ilgili bazı yazı-notlarıma linkteki Blog adresimden ulaşabilirsiniz. Kovan Savaşlarını okuduysanız bir göz atmayı ihmal etmeyin.

http://grimaden.blogspot.com/



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın bilim kurgu kümesinde bulunan diğer yazıları...
Ufuklar: Kırmızı Bölge - 18
Kovan Savaşları (1. Bölüm)
Yaz 2011
Ufuklar: Diversity Antalya
Ufuklar: Bronz'un Mesajı

Yazarın öykü ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Tatlı Sert
Zeytin Karası
1996 Yılı
2012: Ölülerin İntikamı
Althar'ın Akıncıları: Altıngöl ve Ejderha (9. Bölüm - Son - )
2012: Ölülerin İntikamı (3)
Yaşam Hasatlayan Smir
Althar'ın Akıncıları: Altıngöl ve Ejderha (6. Bölüm)
Yeşilgözlü Şeytan'ın Gecesi
Yaşam Hasatlayan Smir (2)

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Barbar Conan'ın Ölüm Şarkısı [Şiir]
Her İnsan Öldürür Sevdiğini [Şiir]
Uzun Yol (1. - 100. Sayfalar) [Roman]
Kovan Savaşları Öyküleri [Roman]
Sevgi, Mutluluk, Özgürlük ve Hayat Üzerine Felsefe [Deneme]
Ölüm / Kalım [Deneme]
Ya İstiklal Ya Ölüm [Deneme]
Tanklamak Ne Demek? [Deneme]
World Of Warcraft Yazısı [Deneme]
Uzayda Hayat Var mı? [Deneme]


Levent kimdir?

Fantazyada büyü, teknoloji ve aksiyon İldar'da buluşuyor. 07/10/2017 tarihinde şimdi diyebilirim ki neredeyse 2 senedir tek kelime yazmadım. . . 2 senedir yazar tarafım ölü. oysa oldugum şeyler içinde olmayı en sevdiğim şey yazar olmaktı :) Toprağı bol olsun.

Etkilendiği Yazarlar:
Süpermen, Robert E. Howard, Tolkien, Salvatore, Jules Verne, Battalgazi, David Eddings, Michael Moorcock.


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Levent, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.