..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
"Bir kitabın kaderi okuyanın zekasına bağlıdır." -Latin Atasözü
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Eleştiri > Toplum ve Birey > Hulki Can




24 Ocak 2007
Türban ve Giyim Kuşam Paranoyası  
Hulki Can
Günümüz Türkiye’sinde ise kökeni paganizm, yahudilik ve hristiyanlığa kadar giden türban ve XIII. yüzyıl hristiyanlık modası olan pardösüden bozma tesettür kıyafeti güya islami bir örtünme modeli olarak tekrar hortlar ! Neyse ki, derken gökten üç elma düşer. Biri bu öyküyü yazana, ikincisi okuyana, üçüncüsü de türbanzede kızlarımıza. Onlar erememiş muratlarına, biz de çıkmayalım kerevetlerine


:DBEJ:
Türban ve Giyim Kuşam Paranoyası


İlk Hristiyanlarda kadın saçının görünmesi bir sorun teşkil etmiyordu, çünkü cinsiyet ayrımcılığı yapılmıyordu... İncil’de de böyle bir yasak kesinlikle yoktu, hatta bir kadının İsa’nın ayaklarını saçlarıyla sildiği anlatılır. Bir yemek sırasında saçını süpürge eden bu kadın çevredeki muhafazakar yahudilerce ayıplanır, ama İsa kadını engellemediği ve saçını ört demediği gibi davranışını savunur, esenlik dileyerek onu yolcular. Luka İncili 7: 36-50 den özetlersek:

“ O sırada, kentte günahkâr olarak tanınan bir kadın, İsa'nın Ferisi'nin evinde yemek yediğini öğrenince kaymaktaşından bir kap içinde hoş kokulu yağ getirdi. İsa'nın arkasında, ayaklarının dibinde durup ağlayarak, gözyaşlarıyla onun ayaklarını ıslatmaya başladı. Saçlarıyla ayaklarını sildi, öptü ve yağı üzerlerine sürdü. İsa ise kadına, «İmanın seni kurtardı, esenlikle git» dedi.”

İsa’nın kadın ve erkek ayrımı yapılmaması gerektiğini öğretmesine rağmen kilise örgütlenmeye başladıktan sonra buna pek kulak asmamıştır. Hristiyan önderlerden Pavlus Korent Kilisesi’ne yazdığı bir mektupta (MS 55) kadının sadece kilisede dua ederken başını örtmesini, kilisede konuşmasına izin verilmemesi gerektiğini, bunun Musa şeriatına da uygun olacağını yazar. (I. Korintoslular 11, 14, I Tim. 2:12) :

“ Ama başını örtmeden dua eden ya da peygamberlik eden her kadın, başını küçük düşürür. Eğer kadın örtünmüyorsa, saçını kestirsin. Ama kadının saçını kestirmesi ya da tıraş etmesi ayıpsa, başını örtsün. Kadınlar, bütün cemaatlerde olduğu gibi, toplantılarınızda sessiz kalsın. Konuşmalarına izin yoktur. Kutsal Yasanın (şeriatın) da belirttiği gibi, uysal olsunlar. Öğrenmek istedikleri bir şey varsa, evde kendi kocalarına sorsunlar. Çünkü kadının toplantı sırasında konuşması ayıptır. Kadının ders verip erkeğe egemen olmasına izin vermiyorum; kadın sükûnet içinde dinlesin.”

Burada şuna dikkat edelim. Hristiyanlıktaki baş örtme Yaşar Nuri Öztürk’ün iddia ettiği gibi bir genel kural değildir. Sadece kadının dua ederken başını örtmesi söz konusudur. Bunun dışında bir zorunluk yoktur. Yine de bu tür bağnaz düşünceler Pavlus’un Yahudiliğin muhafazakar Ferisi tarikatından gelmesinden, yahudilikten hristiyanlığa geçtiğinde yaklaşık 40 yaşlarında olmasından ve kadınlar hakkındaki önyargılarından kaynaklanıyor olmalı. Oysa, diğer taraftan aynı Pavlus Galatya (Ankara) Kilisesine yazdığı bir mektupta kadın ve erkek ayrımı olmadığını belirtecektir: “Artık ne yahudi ne yunanlı, ne köle ne özgür, ne erkek ne dişi ayrımı vardır. Hepiniz Mesih İsa'da birsiniz.” (Galatyalılar 3:28)

ORTAÇAĞDA NE OLDU?
Ortaçağa gelindiğinde Kilisenin emriyle bu kural genişletilir ve her durumda kadınların saçlarını örtmeleri zorunlu hale gelir. Çünkü uzun saçların rüzgarda sere serpe uçuşmasının özgürlük ve başkaldırı ruhunu çağrıştırdığını papazlar fark etmişlerdir. Bu Kilisenin otoritesini sarsabilirdi ! Sokağa çıktığında örtünmeyen, başı açık gezen kadına fahişe gözüyle bakılıyordu !

O devirde kadınlar tarafından en çok rağbet edilen vual adı verilen bir tür peçeydi. Rahibelere özenen kadınlar evden dışarı çıktıklarında yüzlerini vual, saçlarını şal ile örtüyorlardı. Yani, erkek egemen toplumda kadın hep bir cinsel obje olarak görülüyor, cinsiyet ayrımı yapılıyordu.

Oysa erkek de kadın açısından cinsel bir obje değil miydi? Bu bağlamda, erkeğin – kadına karşı- örtünmesi neden söz konusu olmamıştır anlamak zordur. Erkek örtünse idi belki Yusuf (Hz Yusuf) efendisinin karısının dikkatini çekmez ve cinsel tacize uğramayabilirdi(!) (Yaratılış 39: 6-12).

Hristiyanlıktaki bu sıkı sıkıya tesettür uygulaması XI. yüzyıla kadar sürer. Bu tarihten sonra, gotik mimarinin etkisiyle olsa gerek, Avrupalı kadınlar arasında tepesi uzun ve sivri, boynu, saçları ve omuzları örten, ama yüzü açıkta bırakan konik kukuleta moda olur. XII. yüzyılda vual tekrar geri gelir, buna bir de çene altından geçen, boyun ve göğsün görünmesini engelleyen barbet adı verilen bir parça eklenir.

XIII. yüzyılda, özellikle yüksek sosyete aristokrat kadınların ferace benzeri sokak giyimleri bugünün müslüman dindar kadınların giyimiyle nerdeyse tıpatıp aynıdır ! Üstelik saraylı kadınlar bu tesettür kıyafetlerinin üzerine bir de pelerin geçiriyorlardı. Neyse ki bizimkilerde daha henüz böyle bir pelerin uygulaması yok. Yoksa var mı?


XV. yüzyıldan itibaren türbanın evrim geçirmişi şaperon moda olur; bere, dinsel biretta, akademik kep gelişir. Kadın ve kızlar evden dışarı çıktıklarında üzeri tülle örtülen, saçları gizleyen, yüzün profilden görülmesini kısmen engelleyen yuvarlak yanaklıklar, püriten (bizdeki nurculuk benzeri bağnaz protestan tarikatı) ahlak gereği, kullanmaya başlarlar. Genç kız ve kadınlar bu yanaklıklar yüzünden sokakta yürürken koşulmuş beygir gibi sadece önlerini görebiliyorlar, restoran ya da kafelerde yandan kesik atmaları, profilden seksi bir şekilde kirpiklerini kırpıştırmaları engellenmiş oluyordu ! Bu uygulamaya yüzünden bir çok irili ufaklı kazlar oluyor, hatta sağını solunu göremediği için at arabalarının altında kalıp ölen kadıncağızlar bile oluyordu. Bu püriten tesettür uygulaması çeşitli değişimlerle XVII. yüzyıla kadar sürmüş, hatta günümüzde bile bazı dinsel çevrelerde, köylülerde, muhafazakar yahudi ve protestan tarikatlarda, topluluklarda (Amish, Hassid vs) halen devam etmektedir..


XVIII. yüzyıl peruk çağı olur. Uzun savaşların başladığı bu dönemde bitlenmeye karşı kazınan kafaların üzerine –askerlere bile- çeşitli peruklar takılır. Kadın saçları ise özenle kule şeklinde toplanır, çeşitli değerli toka ve taşlarla süslenir. Hatta öyle ki bu kulemsi saçların arasına küçük kafesler içinde canlı kuş konduğu bile olur ! 1789 Fransız ihtilalinden sonra İngiltere’de türban, şaperon, bone moda olur. Kadınlar saçları soğan, sarımsak, yağ, yemek kokmasın diye evde de değişik modellerde boneler giyerler.

XIX. yüzyılda bone, egzotik türban, miğfer, kask tipi şapkalar moda olur. Saç biçimleri ve kuaförlük geliştikçe başlık ve şapka kullanımında –saçları bozuyor gerekçesiyle- azalma görülür. Kuaförler ve şapkacılar arasında gizli bir savaşım başlar. 1920lerde kadın şapkaları maliyetlerin artmasıyla küçülür, beyin ufalmış gibi olur, alnı tamamen örter, kaşlara kadar iner.

Günümüz Türkiye’sinde ise kökeni paganizm, yahudilik ve hristiyanlığa kadar giden türban ve XIII. yüzyıl hristiyanlık modası olan pardösüden bozma tesettür kıyafeti güya islami bir örtünme modeli olarak tekrar hortlar ! Neyse ki, derken gökten üç elma düşer. Biri bu öyküyü yazana, ikincisi okuyana, üçüncüsü de türbanzede kızlarımıza. Onlar erememiş muratlarına, biz de çıkmayalım kerevetlerine



TÜRKLERDE DURUM:
İlk Türklerde başlıklar genelde yırtıcı hayvanların postundan yapıyordu. Bu başlıkların börk, sukarlaç, kızıklıg, kuturma olarak dört çeşidi olduğu bilinir. Börk İran ve Anadolu’ya gelen Türklerde, Selçuk ve Osmanlı ordularında kullanılır. Günümüzde Doğu Anadolu’nun kimi yörelerinde börk benzeri başlık hala kullanılmaktadır.

Hayvancılık ve avcılıkla geçinen Türkler çizme, mintan, gömlek, kaftan, kemer, üstü bol pantolon yada şalvar giyerlerdi. Üstü bol pantolon ya da şalvar ata binmeyi kolaylaştırdığı için tercih ediliyordu. Yoksa şimdi aracımıza binerken şalvar giymenize gerek yok efendiler. Hani marifetmiş gibi şalvar giyen gençler var ya onlar için söylüyorum.

Osmanlı döneminde giyim kuşamla ilgili ilk yasal düzenleme Kanuni Sultan Süleyman zamanında (1520-1566) yapıldı. Başta kavuk, sarık, külah, börk; ayakta mest, çizme; üstte mintan, gömlek; belde kuşak; altta don, şalvar, potur; en üste ise entari giyilmesi kurala bağlandı.

Türklerin fes ile tanışması XVI. yüzyıl sonunda olur. Fes, Faslıların (fes ismi Fas’taki Fez kentinden gelir) ve Cezayirli berberi arapların yöresel başlığıdır. Berberi arapların yerel başlığı fesi Cezayir’in fethinden sonra Barbaros Hayrettin Paşa ülkemize getirir. Bu günden sonra kentsel yörelerdeki erkekler fes veya tarbuş (serpuş) takmaya başlar. Türban gibi fesin de siperliksiz olması, namaz esnasında alnın yere değmesine izin verdiğinden, müslümanlar tarafından iştiyakla tercih edilir.

XVII. yüzyılda entari, kaftan, şalvar, başörtü gibi kadın kıyafetlerine ferace adı verilen bol mantolar da eklenir. Ferace, kadınların ev dışında giydikleri kollu, yere kadar uzun, ayak bileklerini örten, bol, arkaya dökülen, vücut hatlarını göstermeyen, mantoya benzer geniş yakalı rob veya üstlüktür. Bugünkü tesettürlü kadınlarımızın kıyafetine benzer. Ya da XIII. yüzyıldaki hristiyan kadınların kıyafetine!

Ülkemizde ferace giyiminin yasalarla düzenlenmesi 1848te başlar. Devlet dairelerinde çalışan bayanlara bazı kısıtlamalar gelir. Özellikle feracenin yakasının süslenmesinde aşırılığa kaçılmaması için devlet tarafından bu durum yasalarla düzenlenir. Ferace mutlaka yaşmak denilen peçeli başlıkla birlikte giyilir.

O tarihten sonra fes –Türklükle hiçbir ilgisi olmadığı halde- Avrupalının gözünde bir Osmanlı-İslam-Türk simgesi haline gelir. Karikatürlerde bugün bile Türkler fesli gösterilir. Fesi, kentli erkekler, kentli kadınlar da giyer. Türk kadınları fesi yemeni, yazma, tülbent, krep gibi örtülerle süsleyerek kullanırlar.

XIX. yüzyıl başında Kanuni’nin koymuş olduğu giyim yasları rafa kalkar. II Mahmut’un 1820 yılında batılılaşma hareketi kapsamında başlattığı yasal değişikliklerle devlet memurları sarık yerine fes, potur yerine pantolon, mest yerine potin giymeye başladılar. Kimse “ben illa sarık giyicim” diye devlete kafa tutmaya kalkışmaz. Veya “sarık giyme özgürlüğümüz kısıtlanıyor, sarık giydik de kıyamet mi koptu? ” gibi benzeri söylemlerle devlet ile kavgaya girişmez. Kamusal alanda devlet memurlarının o devirde ne giymesi gerekiyorsa herkes onu giyer. Halk kendi geleneksel kıyafetlerini giymeyi sürdürür. 1827 de fes yasa gereği türk askerine zorunlu olarak giydirilmeye başlanır.

1839 Tanzimat ve 1876 Meşrutiyet dönemlerinde giyim kuşam değişimleri daha hızlanır. Kadın kıyafetlerine eteklik ve çarşaf eklenir. Cumhuriyetin ilanından sonra 25 Kasım 1925te Şapka Kanunu ile fes kaldırılır.

KARA ÇARŞAF NERDEN ÇIKTI?
Ülkemizde bazı yörelerde –yoksa genellikle her yerde mi diyelim? - kız çocuğu buluğ çağına ermeye başladığı 11-13 yaşlarından itibaren çarşafa sokulur. Bu aynı zamanda kızın adet görmeye başladığının dış çevreye bir ilanıdır. Kızı çarşafa giren aile bunu erkek çocuğun sünnet edilmesi gibi mutluluk verici bir olay sayar !

Çarşaf modasını ülkemize ilk kez, XIX. yüzyıl başında, Suriye Valisi Suphi Paşa’nın karısı –nur içinde yatsın- Şam’dan getirmiştir. Arap kadınların, Lübnan ve Suriye’ deki misyoner katolik rahibelerin kılığını taklit ederek geliştirdikleri çarşaf Valinin karısının pek hoşuna gider. Katolik rahibelere gösterilen saygı ve onların azizeliklerinden ve kutsal görünümlerinden etkilenen arap halk arasında çarşaf kullanımı hem ucuz, hem pratik olduğundan hızla gelişir. Çarşafın siyah olması esmer tenlerini beyaz gösterdiği ve pek de yıkanmadıkları için kir kaldırdığından araplar tarafından tercih edilmekteydi. Çarşaf giyen kadınlara sanki bakire rahibeler gibi büyük saygı ve hürmet gösterilmeye başlanır. Valinin karısının etkisiyle Türk kadınları arasında da Şam çarşafı hızla yayılmaya başlar. II Abdülhamit’in buyruğuyla İstanbul’da saray kadınlarından başkasının ferace giymesi yasaklanınca sokaklar kara çarşaflı kadınlarla dolar.

Çarşaf önceleri kare biçiminde büyük ve tek parça bir örtüydü. Kadın evden çıkarken çarşafı bedeni saracak biçimde başına atar, iyice sarınıp bir ucunu belindeki kuşağa sıkıştırır. İlk biçimi giderek değişime uğrayan tek parça çarşaftan, iki parçadan oluşana geçilir, yüz yine peçeyle örtülür.

İkinci meşrutiyetten sonra (1908) çarşafların boyu –bir çok kadın çarşafa dolanıp düşmeye başladığından, çarşaflar orasından burasından yırtıldığından, edep ve avret yerleri açığa çıktığından- biraz kısaltılır, eski bol eteklerin yerini ayak bileğine kadar gelen etekler almaya başlar.

Yani, demek ki, çarşafın da, türban gibi, islami kimlikle falan uzaktan yakından bir alakası yoktur. Fötr şapka, üç köşeli şapka, çarşaf, türban, ferace ve benzerleri devirden devire, yöreden yöreye, kuşaktan kuşağa değişmiş, kaybolmuş, tekrar ortaya çıkmış, modaya göre gelişmiş, evrime uğramış genelde pagan ve yahudi-hristiyan kökenli gelip geçici giyim kuşam şekilleridir.

TÜRBAN NE BAŞÖRTÜ NE?
Öncelikle başörtü ile türbanı birbirine karıştırmayalım. Başörtüde hedeflenen “saçın korunması”, türbanda hedeflenen “saçın örtülmesi”dir. Türbanı veya başörtüsünü bir bayrak, bir dinsel simge haline getirmek fetişizmdir, şekilciliktir. Bunların islami kimlikle ilgili olduğunu iddia etmek gülünçtür. Bu bakımdan yerel ve islami kimlikten kopmak veya kopmamak diye bir şey söz konusu olamaz. Olsa olsa putperest, yahudi-hristiyan adetlerden kopmak veya kopmamak telaffuz edilebilir. Çünkü bu uygulamaların kökeni görüldüğü gibi islamiyet öncesinden gelen uygulamalardır.

Türbanda diretmek içi boş cahilce kahramanlık taslamaktır. Bu anlamını bilmeden üzerinde, bazı kenar mahalle kızlarımızın yaptığı gibi, ingilizce argo sözler yazan tişörtleri göğsünü gere gere giymekten, veya, sözde milli ve manevi duygularla dolu “Memleketim” parçasının aslında ünlü yahudi besteci Itzak Perlman’ın ve “Haham Yuda’nın Köpeği” nin öyküsüyle ilgili olduğunu bilmeden huşu içinde söylemekten bir farkı yoktur.

Sevgili hanımlar! O iftiharla giydiğiniz tesettürlü elbiseleriniz ve başınızdaki türban aslında yüzyıllarca önce ortaçağ karanlığındaki hristiyan batıda giyiliyordu. XII-XIII. yüzyıl modalarıydı. Hangi devirde yaşıyorsunuz siz? “Eee oramızı buramızı açalım mı yani? ” Size kimsenin oranızı buranızı açın dediği yok. Ancak, bu kıyafetlerin kökenini bilin ve bunu bir islami kimlikmiş gibi büyük bir marifetle günlük yaşama, insanlara dayatmayın. Dünya alemi kendinize güldürmeyin.

Bu davranış şeklinin yoğun trafikte kağnı arabasıyla, faytonla, eşekle yada deveyle gitmekten farkı yoktur. Müslümanlık çıktığı zaman ne araba ne uçak vardı. Dişlerini misvakla temizlemeye çalışanlar niye deve veya katıra binmezler de lüks arabalarda türbanlarıyla fink atarlar acaba?

O halde, gerek türban, gerek karaçarşaf islami bir kimlik sembolü, veya bir Osmanlı imparatorluk sembolü değildir. Tam tersi islamiyet öncesi putperestlikten ve yahudi-hristiyan kültüründen doğmuş modalardır, geleneklerdir. Bunlar önce yahudiliğe, oradan hristiyanlığa en son da islama geçmişlerdir. Yoksa hiç bir kimsenin hele bu devirde –isterse puta tapsın- inancından dolayı, giyiminden dolayı suçlu sayılması söz konusu değildir.

Ama, hal böyle iken, türban veya başörtüyü sanki dinsel yada kutsal bir inanç simgesi, bir fetiş imiş gibi –ister gündelik yaşamda ister kamusal alanda- topluma dayatma ve benimsetme çabası içinde olanlar bireysel inançları istismar etmekte, bu inançlar üzerine oyunlar oynamakta, duygu sömürüsü yapmaktadırlar. Başörtü ya da türban, bir islami sembol veya islami kimlik göstergesi olmadığı halde, bu kılığa sokularak, güya islamın savunulmasının gerekçesi haline dönüştürülüyor ise bu bir provokasyon, sosyal bir kışkırtma, tahriktir. Bu bağlamda, hiç bir provokasyon “düşünce suçu” veya “insan hakları” kapsamında değerlendirilemez.

Neden? Çünkü, o zaman “camiye ayakkabıyla girmek de serbest bırakılmalıdır” diyenler de ortaya çıkabilir. Çünkü, bu da bir özgürlüğün kısıtlanmasıdır. Eğer kadının birinin camiye ayakkabı ile girmesi engellenirse, bu kadıncağız “benim düşünce özgürlüğüm kısıtlanıyor” diyebilir mi? Bunun düşünce özgürlüğü ile alakası yoktur. Bu doğrudan provokatif, kışkırtıcı bir eylemdir. Çünkü, her kurumun kendine özgü kuralları vardır: Camiye ayakkabı ile girilmez, sinema ve kapalı ortamlarda sigara içilmez, kilisede şapka çıkartılır, kışlaya şapkasız girilmez, pijamayla piknikte top oynanmaz, donla denize girilmez.

CONSENSUS NEDİR?
Herkes - kim olursa olsun- ve her kurum, medeni, çağdaş toplumun yasalarına, ilkelerine, görgü kurallarına uymak durumundadır. Evin dışı ortak paylaşım alanlarıdır. Ve consensus, ortak karar, bu alanlarda sağlanır. Türbanlı kadınları büyük bir marifetmiş gibi gündelik yaşama, televizyon kameraları önüne, üniversite, meclis yada kamusal alana itelemek “consensus” değildir. Bu kışkırtmadır. Laik devlet kavramına bir gedik daha açmaktır. Buna “casus belli”, yani çatışma nedeni, veya “inconsensus”, anlaşmazlık denilmesi daha doğru olacaktır.

Neden? Çünkü islami kimlik veya bilmem ne gerekçesiyle, günün birinde, adamın biri kafasına fes geçirip, beriki kippa ile, bir başkası kızıl yıldız, orak çekiç, gamalı haçla meclise girerse bu işin sonu nereye gider? Gündelik yaşam, TBMM veya kamusal alan, bir nisan şakası yapar gibi, giyim kuşamın topluma dinsel kisveyle dayatıldığı bir teşhir yeri, bir fuar alanı olamaz. İslamı savunmak isteyenler bunu fetişizm yada şekilcilikle değil, o türban veya başörtünün altında olan “beyin” ile, düşüncenin gücüyle savunsunlar.

Çünkü, aynı sakat mantıkla düşünecek olursak, günün birinde, eğer bir grup insan toplanıp “camiye potinle girmek serbest olsun” derse, cami kapılarında toplanıp ağlaşırlarsa, bu konuda gösteri ve yürüyüş yapıp eylemlerinden dolayı yargılanıp cezaevine gönderilirlerse “biz düşünce suçlusuyuz” diyebilirler mi? Bu insanlar “potin mağduru” kabul edilebilirler mi?

.Eleştiriler & Yorumlar

:: Eleştirinin eleştirisi...
Gönderen: Pink Floyd / , Türkiye
16 Kasım 2008
Hulki Can, yazını okudum.Ancak olay senin düşündüğün gibi çok derin ve uçta bir nokta değildir.Yazının yayın tarihini bilmiyorum ama bahsettiğin konu bu ülke için en az elli yıllık bir konu.28 şubat sürecinde inancın aşağılanması ile yeniden gündeme gelmiş olsa bile onun üzerinden bile en az on yıl geçti.Bu gün ortada senin bahsini ettiğin şekilde-hani birinin başını örtünmesi şöyle böyle veya kötü bişey yada iyi bişey gibi- bir tartışma bulunmamakta.Yaşadığımız ülke demokratik bir ülke ve eğer bu şekilde bir talep yada istek varsa bunu halk kendi içinde demokratik süreçleri kullanarak çözecektir.Demokraside esas güçlü olanın yönetimidir ve laiklikte daha güçsüz olanların haklarının korunmasıdır.Laikliğin ilk çıkışının ortaçağ sonrasına denk gelmesi dine karşı bir duruş olarak alınabilir ama bu günün modern toplumunda böyle bir şeyden bahsetmek abesle iştikaldir.Yada bilerek kitleleri yanıltma çabasıdır.Ona bakılacak olursa Atatürk ün kurdurduğu diyanetler işleri başkanlığı vardır.Bu kurumun varlığı devletin laikliği ile en büyük çelişkidir.Sonra deomakratik laik sosyal hukuk devletinin ölen askerinin şehit olması durumuda vardır mesela.Yada hukuk sistemini pagan romanın hukukunu temel alarak oluşturmaya çalışan bir ülke var karşımızda. Böyle bir durumda ve çelişkiler yaşarken kim kafasına ne takmış kimin umrunda? Bahsettiğiniz şeyler o zamanlar çok önemliydi.Örneğin şapka devriminden önce şapka takmak kafirlik yada hristiyanlık olarak görülüyordu gibi. Bu noktalara çok takılmamak gerekir.Çünkü bu modernliğin bağnazlığı olur.Moderniteyi yada modernite denilen şeyi kabul etmek başka, bunu başklarına dayatmak ve onları seçimlerinden dolayı aşağılamak bambaşka şeyler.Birinin kültürel olarak gördüğü şey bir başkası için inançsaldır.Örneğin bu benim uğurlu taşım diye yanında taşıdığı taşı birisinden taşımamasını istemek ne kadar anlamsızsa.Biride bu benim inancımdır ve bu şekilde tanrı beni seviyor dediği zaman ona yapma diyemezsin.Yada gücünün yettiği kadar durdurabilirsin.Fakat bu gün öyle bir gücün yok sanırım.(Güç konusu yazarla ilgili değildir.Bir düşünce tarzına karşı söylenmiştir.)




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Hulki Can kimdir?

İlgi alanları: Klâsik müzik, caz, folklor, tarih, sosyoloji, antropoloji, dilbilim, eskatoloji, teoloji, şiir, edebiyat, fotoğrafçılık

Etkilendiği Yazarlar:
B. Russell, Descartes, Kant, Nietzsche, Tolstoy, Montaigne


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Hulki Can, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.