..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
İnsan melek olsaydı dünya cennet olurdu. -Tevfik Fikret
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Deneme > Toplum > Yûşa Irmak




3 Ağustos 2007
Ey Ağlamak Unuttuk Seni  
Ey Ağlamak Unuttuk Seni

Yûşa Irmak


Esasen bu konu, içi boş sözle değil; ancak göz denen nimetin akıttığı bengisu ile anlatılabilir! Ve yaşadığımız Dünya düzeni, materyalizm, kapitalizm; insanın tüm manevi değerlerini, ananelerini, kalbini ve ruhunu ziru zeber etmiş. Ne kibarlık, ne hassasiyet ve dahi duygulu olmak gibi nitelikler; zamanla deforme olarak yerlerini çıkarcılık, pragmatizm ve eyyamcılıga, hatta hayyamcılık gibi melanetlere terketmiş. Her şey, ağırlığı ve hacmi kadar kıymet buluyor, maddi zevk ve materyalist değerden başka ölçüler geçerli kabul edilmiyor günümüzün modern dünyasında. Haya-günah tanımayan bu ortamda, gözyaşı dökmek, ayıp sayılan bir-iki şeyin başında yer almakta... Bunca zulüm ve perişanlığın, anasını ağlattığı kimseler, bir şekilde ağlama hürriyetini kullanmaya kalksa, alay konusu olacaktır eminim: “Erkekler ağlamaz gardaşım!” “Şuna bak hele karılar gibi ağlıyor.” Sanki günümüzdeki kadınlar, özellikle erkeklerle beraber çalışan, okuyan bayanlar sadece ağlama hakkına sahipmiş gibi...


:BIJG:
Esasen bu konu, içi boş sözle değil; ancak göz denen nimetin akıttığı bengisu ile anlatılabilir! Ve yaşadığımız Dünya düzeni, materyalizm, kapitalizm; insanın tüm manevi değerlerini, ananelerini, kalbini ve ruhunu ziru zeber etmiş. Ne kibarlık, ne hassasiyet ve dahi duygulu olmak gibi nitelikler; zamanla deforme olarak yerlerini çıkarcılık, pragmatizm ve eyyamcılıga, hatta hayyamcılık gibi melanetlere terketmiş. Her şey, ağırlığı ve hacmi kadar kıymet buluyor, maddi zevk ve materyalist değerden başka ölçüler geçerli kabul edilmiyor günümüzün modern dünyasında. Haya-günah tanımayan bu ortamda, gözyaşı dökmek, ayıp sayılan bir-iki şeyin başında yer almakta... Bunca zulüm ve perişanlığın, anasını ağlattığı kimseler, bir şekilde ağlama hürriyetini kullanmaya kalksa, alay konusu olacaktır eminim: “Erkekler ağlamaz gardaşım!” “Şuna bak hele karılar gibi ağlıyor.” Sanki günümüzdeki kadınlar, özellikle erkeklerle beraber çalışan, okuyan bayanlar sadece ağlama hakkına sahipmiş gibi...

Televizyon programları komedi ağırlıklı; hem de en sulu ve cıvık cinsinden. Müstehcenlik de komedinin ayrılmaz ikizi. Filmler, diziler, stand-up ve talk showlar hep güldürme ve eğlendirme amaçlı sözde etkinlikler. Magazin programları ve Televole’ler en çok prim alan programlar. Tabii, komedyenler de heykelleri dikilmesi gereken büyük sanatçılar... Uçağa binmekten korkan ve ölümü de o yüzden olan bir aktörün filmi, hem de aynı kanalda belki yüzyetmiş sekiz kez seyirci önüne konulabiliyorsa, bunun paranoyayla ilgili olduğunu düşünmek gerekir; egemen güçler tarafından pompalanan toplumsal paranoya... Ağlamayı şöyle sağa alın, gülmeleri bile samimiyetsiz bu "kocakarıda". Sahte, yapmacık, formalite icabı ve rol gereği. Güldürmeler de tuzu biberi...

Kahkahayla güleriz ağlayıpda gözleri kör edecek halimize. Filmler, fıkralar, şarkı ve türküler, halkın hayat felsefesini yansıtan toplum aynaları. Bunlara bakarak toplum hakkında değerlendirme yapabilirsin ey okuycu. Buyrun size taze olmasada bazılarının halen diline dolanmış bir iki şarkı sözü: “Ağlama, ağlat! Yoksa zehir olur bu tatlı hayat.” “Ağlama değmez hayat, bu gözyaşlarına!” (Sahi gülmeye değer mi dersiniz dostlar?!) Ve nükte ile karışık değerlendirme yapılır: “Ağlatmayı soğan bile becerir; ama siz hiç güldüren meyve, sebze gördünüz mü?” Tamam, soğan, mirasçıları ve hüznü tanımayanları bile ağlatır; demek tabiat ağlamaya yardımcı, doğayla, fıtratla uyum isteniyorsa, buna uyulmalı. Yalnız, soğan ağlatıyor da; vatandaşımızı soyup arkasından kahkaha ile böğüren ağlatmıyor, insanımıza söven ağlatmıyor mu? (Ağlatıyorsa, ağlatanın; ağlatmıyorsa, ağlamayı unutanın sorgulanması gerekmiyor mu?)

İnce, nazik, zarif yürekliliğe yer yoktur, bu madde endeksli “kocakarıda”; ayakta kalmak istiyorsanız granit kalpli olacaksınız, bakmayacaksınız kimsenin yalvarmasına gardaşım. Çalacaksınız, ezecek ve üzeceksiniz insanları, yoksa onlar sizden önce davranacaktır. 20 milyonun üzerinde dava sürüyor mahkemelerde; bu düşüncenin "kirli meyvesi" olarak. Kapının önünde mendil mi satıyor bir kız çocuğu fakirlikten, açlıktan, atacaksın be derin dondurucuya; Mc Donalds’ın önünde zavallı çocuk görüntüsü vererek, yedikce oburlaşan oturdukca göbekleşen ve deccal –leşen müşterilerin keyfini kaçırmak neymiş görsün hayata sarılmaya çalışan minik ruhlar! Gariplerin, fakirlerin, işçilerin feryadına kulak tıkamalı, merhamet kelimesini lügatından silmeli bir patron ki, paralarına para katsın canına sefa catsın.

Taşlaştı artık yürekler; taştanda su çıkıyor ya, taştan da sert yüreklilerin kulakları çınlasın. Gözün musluğuna pas tutturmuş, küflü yürek sahipleri gibi. Bedeninin kıymettar bengi sularını akıtmayıda bilmez ya insan... “Allah’ın(CC) muti mü’minlerinin derdiyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” İnsanlığın derdiyle dertlenmeyenin insan sayılamayacağı gibi. Kendi derdinden bi haberdir olgun bir insanın. O, kendi derdinden şikayet edip cezualık(mızmızlanmaz)etmez; insanlığın derdiyle, ümmetin derdiyle hemderttir. Tefekkür, ızdırap ve çile gibi aziz sıkıntılar; insan olmanın, iman etmenin, müslüman kalmanın bedelleridir.

Madde-mana bütünlüğü var, İslam’ın bütün tavsiyelerinde; yani tevhid, her yere damgasını vuruyor ve kendini okutturuyor. Gönlümüze faydalı olan her şey, sadece ahiretimizi değil; dünyevi sağlığımızı da düzenliyor. Huzur veren manevi ilaçlar, maddi bünyemizi de tedavi etmekte. Gözyaşı da bunun örneği. Allah için olmak şartıyla; hem ibadet, hem huzur, hem zevk ve hem de sağlık...

Ağlamak, gülmeye oranla daha fıtrî, daha insani, daha etkileyici... Diğer varlıklarla uyum için de bu gerekli. Yer gök ağlar (44/Duhân, 29), melekler ağlar, amel defterleri ağlar, ceylanlar gözyaşı döker; bülbüllerin ötüşü bile anlayana bir tatlı hüzün, bir sızlanış ve ağlayıştır. Âkif’in dediği gibi, insan, ağlayamıyorsa bari gülmekten (kahkaha atmaktan) utanmalı değil mi?

Ağlamak... Elinden bir şey gelmeyen zavallı gibi mi? Elbette hayır! Tüm yapılacakları yaparak, eylemle fiili duayı yerine getirerek, gönülle ve gözle dua etmektir ağlamak. Aynen tohumun ekildikten sonra, arada sırada sulanması gibi... Su, hayat işaretidir, hayat kaynağıdır. Su olmayan yerde hayat olmaz. Gözlerimizden de su gelmiyorsa, kalbimizde hayat yok sayılır. Su rahmettir. Gözyaşı akmıyorsa, rahmetten uzağız demektir. Unutmayalım ki ölmüş bir ağacın dalından, bir odun parçasından su çıkmaz. O, yanmaya layıktır, onun hakkı yanmaktır. Hayat sahibi yemyeşil bir ağaç, yara aldığında, kesildiğinde sular damlar. Bu onun canlı olduğuna delildir. Su, yanmaya engeldir, ateşi söndürür. Allah için ağlamak da cehennem ateşini söndürür. “İki göz vardır ki Cehennem ateşi onlara dokunmaz: 1- Allah için sınır bekleyen mücâhidin gözleri, 2- Allah için ağlayan gözler.”

Gece sessizliğinde, riya karışmaksızın Allah’la hemdem olmak, seccadesine inciler saçabilmek, günah kirlerini gözyaşı suyuyla temizleyebilmek... İşte takvanın, kalp yumuşamasının alameti. “Kalbim temiz, sen ona bak” diyenler, kalplerini gözyaşı ile temizlemediler, zikirle cilalamadılarsa kesinlikle yalan söylüyorlardır.

“Hava, bir gün yüzünü ekşitti, bulutun gözleri yaşlandımı, bu ağlayış; dalların, yaprakların, meyvelerin gülmesi içindir. Çocukların oyunları, gülüşleri de ananın ağlayışından, babanın darılışındandır.”

Affedin bizi çocuklar! Size fıtratınıza uygun bir devlet, çevre, ev... bırakamadık. Affedin bizi çocuklar! Babalarımızdan miras aldığımız bazı güzellikleri bile koruyup size miras bırakamadık. Mukaddes emaneti koruyamadık, kutsal tevhid sancağını daha yüksek burçlara dikemedik. Gözyaşlarımızla yalvarıyoruz; bizi affedin çocuklar, siz affetmezseniz Allah da bizi affetmeyecek.

“Ağlarsa anam ağlar, başkası yalan ağlar” Ananın ağlaması, riyasızdır, içtendir, yüreğinden kopup gelir âhı. Daha dünyaya gelir gelmez çocuklar da ağlar, ana babalarının günahlarına, çevrenin duyarsızlığına, başına geleceklere...

Allah için yeterince gözünün yaşını akıtamayanlar, kanlarını hiç akıtamazlar.

Kalplerin ölü veya diri olduğu, gözyaşlarından belli olur.

Gözyaşı bir nurdur; İçin, kalbin nurunun dışa yansımasıdır.

Allah için gözyaşı dökemeyen kişinin gözleri yok demektir.

Allah için ağlayamayan göz, büyükçe bir boncuk tanesinden başka nedir ki.

Ağlamak da bir zevktir. Gözün yaşı, özün aşıdır.

Gözyaşı Allah içinse eğer, mübârek ve mukaddestir.

Gözyaşı pişmanlıktır, gözyaşı tevbedir, gözyaşı gözün niyazıdır/duasıdır.

Gözyaşı şükürdür; hamd ve senânın, şükrün gözlerden damla damla akışıdır.

Karanlığın farkında olmaktır ve gelecek adına şafağın müjdesidir gözyaşı.

Keramet, suyun üzerinde yüzmek, havada uçmak değildir; Keramet, gözlerdeki damlalar üzerine binmek, Allah korkusuyla huşu ve heyecanla gönül dünyamızda kanatlanmaktır.

Öteki aleme götürülebilecek tek hediye; amel terazimizi ağdırabilecek tek ağırlıktır gözyaşı.

Gözyaşı, gönlün kor gibi yanan ateşini söndürüp yeniden canlandırmak için gözden kalbe tutulan itfaiye hortumudur.

Gönüldeki Allah sevgisi ve korkusunun dışa yansımasıdır gözyaşı.

Gözyaşı, kalbin tercümanı, muhabbetin sessiz lisanı, günahların gufrânı, kulun Rabbinden rahmet istemesi, yani istirhâmıdır.

Herkesin sizi sevmesini istiyorsanız, gülümseyin. Allah’ın sizi sevmesini istiyorsanız, Allah için gözyaşı dökün. İnsanlarla beraberken gülümseyin, mütebessim olun, Sadece Allah’la beraber olduğunuzda mahzun bir şekilde gözyaşı ile Allah’la bağlantı kurun. “Mele-i A’lâda bana haber verildiğine göre, ümmetimin en hayırlıları, Allah’ın rahmetini ümid ettiklerinden dolayı (insanlar içinde) açıktan gülenler/tebessüm edenler, Allah’ın azabından korktukları için de gizli gizli ağlayanlardır.” (Hâkim, Beyhakî)

En gülünç olan, insanlar kendisine acısın diye gözyaşı döken; en takvâlı kişi, Allah kendisine acısın diye gece sessizliğinde teheccüd seccâdesinde ağlayabilendir.

Seccâdenin süsü, üzerine gözyaşlarından inciler dizmek ve incileri sık sık tazelemekle olur.

Ağlamasını bilen insan için gözyaşı şifâdır; maddî ve mânevî nice hastalıklara.

Gözyaşının indiği yerde rahmet vardır; Rahmetin indiği yerde de gözyaşı.

Gönül sarayının tozları, kirleri, gözden akan sularla temizlenir.

Duâlarımızın yerine ulaşmasını istiyorsak, imzamızı gözyaşlarımızla atmalıyız.

Rabbimizle irtibatımızda kopukluk varsa, paslanan bağlantı tellerini gözyaşı yağıyla temizlemeliyiz.

Mesajımızın değerlendirmeye alınması için, gönül kalemi kullanılması ve gözyaşı mürekkebiyle yazılması gerektiğini bilmeliyiz.

Secdelerin ölümcül hayatımızı canlandırmasını istiyorsak, Rasûlün secdeleri gibi gözyaşıyla sulayalım.

Günahlarla kirlenen yüzümüzü, yarın ateşin temizlemesinden önce, gözyaşıyla yıkayıp temizlemeliyiz.

Bilim adamları yeni öğrendiler gözyaşının bazı faydalarını; artık bundan böyle gözyaşı ile kanser testi yapılabiliyor; aslında gözyaşı ile takvâ testi de yapılıyor, Rasûlullah’ın bildiğini ne kadar bilip bilmemenin, O’na benzeyip benzememenin de testi yapılıyor gözyaşı ile.

İnsan, küçük bir kâinattır. Küçük evren insan açısından gözyaşını değerlendirmek için, suyun evrendeki yerini düşünmek yeterlidir. İçme suları, dağlardan ve taşlardan kaynayan menbâ/kaynak suları, çağlayanlar, nehirler, denizler, rahmet değerindeki yağmurlar ve cennetlerin altından ırmaklar akan güzellikleri ne ise gözyaşı da odur. Bütün bu evrene güzellik katan, cennetin güzelliklerini artıran suyun bir benzeri insandaki gözyaşıdır.

Bazılarının “neye, niçin ağlayalım?” diye sorduğunu duyar gibi oluyorum. Bu soruya bile ağlamak gerekiyor. Bunca günahlara, isyanlara, çevredeki şirk bataklığına, azgınlığa ve fesâda ağlamadan seyirci kalmak, merhametsiz taştan bir yürek taşımaktır; hayır, taştan olsa kalp, taştan sular fışkırdığı gibi ağlayacaktır; demirden olsa eriyecektir, o ölmüş bir kalptir, sahibi de canlı cenaze. Devleti, toplumu, okulları, evleri ve de gönülleri saran cehennem yangınlarını ve âhiretteki Cehennem ateşimizi söndürmek için başka terkipteki sular kâr etmez. O ateş ancak gözyaşı ile söner; Nemrut’un tutuşturduğu ateşi, İbrâhim (a.s.)’in gözyaşlarının söndürdüğü gibi. Çünkü Hz. İbrâhim, Kur’ân’ın tanımıyla “evvâh” idi; çok “vah!” eden, çokça ağlayan...

Gülüp eğlenmek, dünyadan kâm almak normal olurdu; eğer ölüm ve ötesi olmasa... Hangi âlemde gülmeyi tercih etmeliyiz, dünyada mı, ukbâda mı? Ölüm, gerçek mutluluğa, tükenmeyen tüm güzelliklere açılan kapı olduğundan, öteki hayata saklayalım gerçek anlamda eğlenip gülmeyi.

İşletemediğimiz ilâhî mekanizmanın çarklarını benzin misali belki gözyaşlarımız döndürebilir. Karaya oturan gemimiz, belki bu yaşlarla rahmet deryasına açılabilir. Allah’ın rahmetine gerçekten susamış isek, ağlamayan çocuğa meme verilmez kabilinden, çocuk safiyetiyle, kasvetli kalplerimizin yumuşaması ve rahmete dalması için ağlamalıyız.

Bitkiler büyümek, fidanlar ağaç olup meyve vermek için nasıl göklerin ağlamasına muhtaç iseler, kurumaya yüz tutmuş körpe fidanlar, isyan ve küfür kuraklığındaki nesillerimiz de bizim ağlamamıza öyle muhtaçlar.

“Sus ey bülbül, senin hakkın değil; benim hakkım mâtem!” Bülbüllerin şakıdığı vakitler, horozların melekleri gördüklerini insanlara müjdeledikleri zamanlar, bebeklerin uyanıp zikrederek ağladıkları demler, yani seher vakitleri biz neyle meşgul oluyoruz? “Yatma seherde, uğrarsın derde” diyen şâir bizi neye dâvet ediyor?

Nice basit dünyevî meseleler, küçük kayıplar, önemsiz rahatsızlıklar karşısında ağlayıp sızlanıyor veya ağlamaklı oluyoruz da; Allah korkusundan dolayı ne kadar aynı duygular içinde, benzer atmosferi yaşıyoruz?

Mü’min o kimsedir ki; küçük, zerre kadar bir hata işlese, onu gözünde dağ gibi büyütür, kendini kolay kolay affetmez; kirlenen kalbini gözyaşı çeşmesinden akan sularla temizler. Münâfık da o kimsedir ki, işlediği büyük bir günah, onun gözünde önemsizdir, kendinden daha aşağıdakilere bakar, benden daha ne kötüleri var, ben çok iyiyim der ve eğlenmeye devam eder.

Sarhoşların gece uykusunu terkedip meyhane köşelerinde kendilerinden geçmesi, her şeyi unutacak kadar kendini sevdiği içkiye vermesi gibi; biz de gece uykusunun bir kısmını olsun sevdiğimiz Allah için terkedelim. Bizim de gece hayatımız olsun. Teheccüd, zikir, tevbe ve gözyaşı adlı dostlarımızla beraber olalım. Yoksa, birinin kalkıp ‘sarhoşun içkiyi, gece hayatını sevmesi kadar Allah’ı sevmiyor musun?’ demesine nasıl cevap veririz. “İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını endâd/Allah’a denk tutarlar da onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır.” (2/Bakara, 165)

“Güleriz ağlanacak halimize” diye bir deyim vardır dilimizde; tam da şimdiki yaşantımız ve tavrımıza mutâbık. Ağlanacak hale gülen veya böylesi olaya aldırış etmeyene “deli” denmez de ne denir? Ağlayacak kalp yoksa bari vur patlasın çal oynasın şeklinde eğlenmekten, vurdum duymazlıktan, hiç ölmeyecekmişiz gibi kahkahalardan utanalım. “Benim bildiğimi bilseniz, az güler, çok ağlardınız.” Ağlamayan, câhildir, Rasûl’ün bildiği özden haberi yoktur; Allah için ağlayan da döktüğü gözyaşı oranında Rasûl’e has ilme sahip kişi. O kutlu elçi ki, secde yeri küçük bir gölcük şeklinde su birikintisiyle kaplanıyordu geceleri. Onu ağlatan şeyi bilmeyen, Rasûl’ün getirdiğini de bilmez. Ağlamak, ma’rifet işidir. Ma’rifetullah’a sahip olanların, yani Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilen, ma’rifetle dolanların gözleri boşalacak ve ağlayacaktır.

“Gözümün nuru namaz” diyordu o en büyük insan. Namazın nasıl o kutlu gözlerin nuru olduğunu, namazın en kıymetli yeri secdede gözü nurla dolduran şeyin gözyaşı olduğunu anlıyoruz. Bizim namazımız, O’nun namazına benzemediği müddetçe, gözümüzün nuru olamayacağı endişesi ile tekrar gözyaşı gerektiği bilincine varıyor, secdede ağlayamadığımıza ağlamak gerektiğini düşünüyoruz.

Hacca gidenler bilir, ne güzeldir, ne tatlıdır “Beytullah”ın duvarına, “Kâbe”nin kapısının eşiğine yüzünü dayayıp hıçkıra hıçkıra ağlamak. Hangi mutluluk bundan daha tatlı, hangi lezzet, bundan daha içten olabilir? “Nur beyaz mıdır, siyah mı?” diye insan aklına acaip sorular getiren siyahlara bürünmüş Kâbe duvarında simsiyah zencilerin zeytin gözlerinden akan bembeyaz gözyaşlarının Hac’daki, Umre’deki unutulmayan manzaralarını görenler kolay unutamaz. O güzel insanların gözlerinden dökülen nur tanelerini görmenin, onların hüngür hüngür ağladığını seyretmenin, bir çağlayanı seyretmekten daha güzel olduğunu görmeyenler bilemez. “Ağlamayan gözden, huşû duymayan gönülden Sana sığınırım.” İnsan, ağlayamayan gözünden ve gönlünden ne kadar şikâyetçi oluyor, ağlayanları gördüğünde. Ve anlıyor ki esnemek gibi, gülmek gibi, ağlamak da bulaşıcıdır...

“Ağlamayan aldanmıştır, ağlarken riyâ yapıyorsa o da aldanmıştır.” (İmam Gazâli)

“Hûn-ı ciğer ve gözyaşı olmadıkça, bütün resimler nâtamamdır;

Kan ve gözyaşı katılmazsa, mûsikî bile çılgınlıktan başka bir şey değildir.” (Muhammed İkbal)

“Ağlayın, su yükselsin; belki kurtulur gemi,
Anne seccâden gelsin, bize duâ et e mi?” (Necip Fazıl)

“Ağlarım, ağlatamam, dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım.” (Mehmed Âkif)

“Fuzûlî, dehrden kâm almak olmaz, olmadan giryân,

Sadef sû almayınca ebr-i nisândan güher vermez.” (Fuzûlî)

“Sular gibi çağlasan, Eyyüb gibi ağlasan,

Ciğergâhı dağlasan, ahvâlini sormaz mı?” (Yûnus Emre)

“Bu fenâda bir garibsin, Gülme gülme ağla gönül,

Derdin dahi çoktur senin, Gülme gülme ağla gönül.” (Yûnus Emre)

“Gözlerimden yaş ile kan akıtır, İlâhî, yaşım dilemezem siline.

Zira aktıkça gözümden kanlı yaş, Hoş teselliler gelir ben kuluna.

Hoş yaraşır aşığa gözü yaşı, Kim ki aşıksa gözünden biline.” (Eşrefzade)

“Ağlayanlar, bir gün güler; gamlanma gönül gamlanma.” (Karacaoğlan)

“Ağlamak, rûhun işemesidir.” (Peyami Safa)

“Gözyaşları olanlara ne mutlu!” (Goethe)

“Dur yolcu, gel beraber ağlaşalım; Bu dert bir kişinin kârı değil, paylaşalım!”

“Akarsu neredeyse orası yeşerir. Nerede gözyaşı dökülürse, rahmet oraya iner.”

“Günah işleyen insandır, buna ağlayabilen velî olabilir; günahına sevinen ve bununla övünen ise şeytandır.”

“Hepimiz, kahkahalarımızı gözyaşlarımızla ödüyoruz.”

“Gözyaşları ile yıkanan yüzden daha temiz yüz olamaz.”

“Âşık Yûnus eder ahı; Gözyaşı, döker günahı.”

“Gözyaşları ile demiri bile eritebilirsiniz.”

“Gözyaşları çilenin sessiz sözleridir.”

“Ağlamak, teessür ve kederin devasıdır.”

“Beraber ağlamaktaki tatlılık kadar hiçbir şey kalpleri birbirine bağlamaz.”

“Dil benim, dîde benim, eşk benim; Neden ağır geliyor ağlayışım ağyare.”

“Dünyaya geleni ölmez belleme; Her dem ağlayanı gülmez belleme.”

“Siz söyleyin ey dumanlı dağlar! Gönlüm neye gizli gizli ağlar.”

“Öz ağlarsa göz de ağlar demişler.”

“Gözlerden akabilen yaşlar, acıları giderir; insan rûhunda hapis kalan yaşlar ise zehirdir.”

“Âşık için gözyaşı, gülümsemeden daha tatlıdır.”

“Ağlamayan çocuğa meme vermezler.”

“Ne hikmettir, şu dünyâya; Gelen ağlar, giden ağlar.”

“Babaya ve kocaya karşı ağlamak, çocukla kadının silâh ve tuzağıdır.”

“Ağlatırsa Mevlam, bir gün güldürür.”

“Ağlayanın bir derdi var; gülenin beş.”

“Çok gülenin heybeti azalır.” (Hz. Ömer)

“İki şey zannolunduğu kadar kolay değildir; Sırasında gülmek ve sırasında ağlamak. Gülünç olmaksızın gülen ve ağlayan büyük bir zekâ eseri göstermiş olur.”

“Gülmek, fırtınalı gökte doğan bir gökkuşağına benzer.”

“Her şeye gülmek deliliktir; hiçbir şeye gülmemek de kuşkusuz budalalıktır.”

“Gülümsemek, çok zaman gözyaşlarımızın maskesidir.”

“Yûnus Emrem bu dünyada; Kim güldü ki sen gülesin.”

“Ne mutlu diline hâkim olana, evi kendisine geniş gelene, yaptığı suçtan pişman olup ağlayana!” (Hadis-i şerif)

Kaynaklar:
İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, s. 13
Kurtubî, El-Câmaiu li-Ahkâmi’l Kur’an, c. 2, s. 175
İbn Kayyim el-Cevziyye, El-Fevâid, s. 138; naklen A. Bilâli, Arınma Yolu, 1/90
İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, c. 2, s. 388
Hayâtu’s-Sahâbe (Hadislerle Peygamber ve Ashâbının Yaşadığı İslâmiyet, c. 4, s. 1479
Ahmed Özer, Gözyaşları Dünyası, s. 148 vd.
A.g.e. s. 159 vd.
Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 52-53
Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 14, s. 141
Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, s. 25
İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 1, s. 473-474
Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 79 vd.
Sızıntı’dan Tıbbî Gerçekler, Hakkı Gökbel, T.Ö.V. Y. s. 267 vd.
Âdem Tatlı, Mehmet Dikmen, Merak Ettiklerimiz, s. 361-364
H.Hüseyin Korkmaz, Sağlıklı Yaşama ve Başarı, s. 55 vd.
İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 14, s. 243
H.Hüseyin Korkmaz, a.g.e. s. 60-61
M. F. D. Çağ ve Nesil, T.Ö.V. Y. s. 195-201; Hitap Çiçekleri, s. 184-189
Ahmed Özer, Gözyaşları Dünyası, s. 143 vd.




http://twitter.com/yusairmak
https://www.facebook.com/yusairmak
yusairmak@hotmail.com



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın toplum kümesinde bulunan diğer yazıları...
Cüz'i ve Kapsamlı Laiklik
Entelektüel Namussuzluk!

Yazarın deneme ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Kafayı Bulduk! Sıra Cesarette!
Kafayı Gerçekten Bulmak
Duyarak Yaşamak
Modern Kızların Gönül Oyunu…
Geçmişe Özlem...
Kadın
Matem ve Ölüm Üzerine…
Zaman Su Gibi Akıyor…
Herkesin Ağzında Sakız Olan O Kelime :
İlk Ders: Masallar ve Gerçekler

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
El Bab'daki Şehitlerimize İthafen... [Şiir]
Seni Aramak [Şiir]
Serap [Şiir]
Bu Bir Yargılama Havasıdır! [Şiir]
Noktaların Adresi [Şiir]
Similia, Similibus, Curentur! [Öykü]
Huzuru Batıda Aramayın! [Eleştiri]
Doğu’dan Göçen Dünyalar… [Eleştiri]
Seni de Sonunu Göremediğin Lanet Kibrin Bitirecek Nihat Genç! [Eleştiri]
One A Day! [Eleştiri]


Yûşa Irmak kimdir?

Felsefe ve edebiyat aşığı, yayıncı, ve kitapsever


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2019 | © Yûşa Irmak, 2019
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.