..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
"İşimden büyük tat aldığımı söylemeliyim." -John Steinbeck
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Oluşum Romanı > Diren Yardımlı




27 Ağustos 2001
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ  
Diren Yardımlı
Belki de gerçekten hiçbir şey olmuyordu, hepsini ben hayal ediyordum. Belki bir dere yoktu. Belki sis de yoktu. Yalnızca benim çok uykum vardı. Uykulu uykulu böyle bir yerde gerçek ve düşü ayıramıyordum belki de. Uykulu uykulu bunun gerekli olup olmadığın


:HHIH:
     "Hayal görüyorsun,” dedi Ahmet, esneyerek.
     “Kapa çeneni.”
     “Hayal görüyorsun Mina.”
     “Olabilir. Sen göremiyorsun.”
     “Hah!” dedi, canı sıkkın bir şekilde gülerek.
     “Ayrıca gerçekten duyuyorum ben onları.”
     “Duymuyorsun işte, sorun bu. Sadece duyduğunu hayal ediyorsun.”
     “Çeneni biraz kapalı tutarsan sen de duyarsın.”
     Konu cırcır böcekleriydi. Ben bir saattir onları duyuyordum, Ahmet ise cırcır böceklerinin sisli havalarda sus pus oturduklarını düşünüyordu.
     “Salağım benim,” dedi, bilem kaçıncı kez. “Cırcır böcekleri siste ötmezler.”
     “Sus da dinle-”
     Belki haklıydı, belki ötmezlerdi, ama ben onları duyduktan sonra kim duymadığımı iddia edebilirdi? Aslında tüm sorun burada yatıyordu. Hem ben sadece onları değil, yanımızdan akan nehrin şırıltısını da duyuyordum. Öyle bir nehrin olup olmadığına da ben emin değildim aslında, o yüzden onu duyduğumu kimseye söylememin daha akıllıca olacağına karar vermişti.
     Sis korkunçtu, camdan dışarı bakınca insan bir metre önünü göremiyordu. Ama ben tepemizdeki dev meşe ağaçların kokularını da alıyordum. Zaman zaman seslerini. Azıcık bir rüzgar kıpırtısıyla milyonlarca yaprak sürtüşüyor, hışırtıları yeri, göğü dolduruyordu. İşte o an muhteşem birşey oluyor; çekir­gelerden çığlıklar yükseliyor, kargalar gak gak bağırıyor, hatta ve hatta cırcır böcekleri cızırdıyordu. Ahmet’le işte bu noktada görüşlerimiz ayrılıyordu.
     Belki de gerçekten hiçbir şey olmuyordu, hepsini ben hayal ediyordum. Belki bir dere yoktu. Belki sis de yoktu. Yalnızca benim çok uykum vardı. Uykulu uykulu böyle bir yerde gerçek ve düşü ayıramıyordum belki de. Uykulu uykulu bunun gerekli olup olmadığını da bilmiyordum. Belki benim de Serena gibi kafamı dayayıp uyumam gerekiyordu.
     Ama bir şey vardı ki Ahmet bile onun gerçekliğinden kuşku duyamazdı. Nerelerden geçersek geçelim, o her zaman yanımızdaydı. Arkamızdaydı. Önümüzde, içimizdeydi. Bizi titretiyor, zıplatıyor, ve sinirlerimiz -en azından benim sinirlerim- allak bullak ediyordu. Bu inatçı ses, Ayral Teyze’nin Yugo’sunun motoruna aitti. Evet, tüm iyi niyetime karşın bunca yıldır onu sevememiştim. Ayral Teyze bile onun biraz “geveze” olduğunu kabul ediyordu.
     “Bu kadarcık yol için bu kadar gürültü çıkarmaya değer mi?” diye ağzından kaçırmıştı yıllar önce bir gün. Ve bununla da kalmıştı. Sanırım bunu söyledikten sonra suçluluk duygusuyla arabasını daha da sevmeye başladı. Dediğine göre ‘nesli tükenmiş bir yaratık’tı. İnsan ona baktıkça onun o komik görüntüsüne acıyordu. Ama yine de fazlasıyla edepsizdi, sanki ‘sizi taşıyorum, belim ağırıyor, tekerleklerim yoruldu, yakında öleceğim, ama yine de taşıyorum’ diye homurdanıyordu bize. Onu duydukça, ben uyuya­mıyor­dum.
     Herşey bir yana Ayral Teyze’nin arabasına laf etmek, hele de onun içindeyken, yapılabilecek en tehlikeli şeydi. İnsanı şuracıkta bırakabilirdi. Hiçbir yerin ortasında.
Ürkütücüydü.

Yol daracıktı. Bir ara bir çiftliğin yakınlarından geçtiğimizi anlamıştık. Bir yerlerden bir inek möölemiş, birileri gülmüştü. Biz de gülmüştük. Zavallı, diye düşünmüştük, sonra. Onun için ne acı olmalıydı herşey. İnek için.
     “Üzerine koskoca bir bulutun çöktüğünü nereden bilebilir?” dedi annem, ön koltuktan.
     “Bilse morali daha da bozulurdu herhalde,” dedi Ayral Teyze, dümdüz bir sesle. Ounun da üzerine bir bulut çöktüğü için morali bozuk duyuluyordu. Anlıyordum onu, saatlerdir göremediği bir yola bakıyordu.
     Sonra yine sessizlik olmuştu. Düşünmüştüm, üzerime koskoca bir bulut çökseydi (ve ben bir inek olsaydım) acaba neler hissederdim? Korkar mıydım? Yaşamım boyunca yüzlerce metre üstümde görmeye alışık olduğum o koca beyaz şeylerin birinin içinde olmak... evet, kesinlikle çok korkardım. Bir bulut olduğunu bilseydim tabii. Ve de bir inek olsaydım.
     “Bence de,” dedim.
     “Ne?” dedi Ayral Teyze, aynadan bana bakarak.
     Konuşma ilerlemedi.

...

     Birşey duyamamaktan, görememekten sıkılan annem uyuya kalmıştı. Sis iyice bastırmış, biz iyice yavaşlamıştık. Serena yola çıktığımızdan beridir uyuyordu. Her zaman yolculuk yapmaya bayıldığını söylerdi, bununla gurur duyardı, o engin hayalgücünün ona ne büyük zevkler tattırdığını düşünürdü, ama bu kez daha yola çıkar çıkmaz uyuya kalmıştı. Ahmet ise başlarda uyanık durmuştu ama son bir saattir o da yan cama da­yanmış, ağzını açmış sessiz sedasız horluyordu. Kötü düşler görüyor olmalıydı. Ben de onun yerinde olsaydım kötü düşler görürürdüm, diye düşündüm. En çok o çekmişti çünkü. Birkaç kez ağzını kapamaya çalışmıştım ama her defasında uykusunda beni dövmeye kalkışmıştı. Sanırım ortadan oturmasaydım ben de uyurdum, ama kimin omuzununa yaslansam birkaç saniye içinde bir dirsek yiyordum.
     Motorun sesi değişime uğramış, koyulaşmış, ağırlaşmıştı artık. Daha yankılıydı. Serena’nın omuzuna dayandım, uyuyabilirim umuduyla. Ama dakikalar geçti, hala motorun sesi beni cin gibi uyanık tutuyordu. Sonunda sessizce Serena’nın üzerinden uzanarak camı açtım, ve kafamı dışarı uzattım. Yüzüme nemli sis vurdu. Araba biraz kenara kaydı; önce titredi, sonra sallandı, sonra Ayral Teyze içerden birşeyler bağırdı.
     “Ne?” diye gerisin geri bağırdım ona, bulutun içinden.
     “Sok şu kafanı içeri!” dedi.
     Kafamı içeri soktum.
     “Niye ki?”
     “Yol çok dar hayatım...” diye mırıldandı yeniden yola dalarak. Bu bir varsayım olmalıydı çünkü yolu görmediğini biliyordum. Biraz bekledim, sonra yeniden dışarı uzandım. Yanımda hayal meyal bitkilerin geçtiğini görebiliyordum. Gerçekten de oldukça ya­kı­nım­daydılar. Başımı kaldırıp gökyüzünün olması gereken yere bakınca ağaçların hayaletlerini görebiliyordum.
     “Mina, fıttırık etme beni!” diye içerden bir ses geldi yine. Yeniden içeri girdim.
     “Bişi olmuyor ki.”
     Ayral Teyze yanıt vermedi.
     “Niçin bakmama izin vermiyorsun?” diye sordum. Ama buna da herhangi bir yanıt alamadım.
     “Ayral Teyze?”
      Ayral Teyze yolu boşverip bana döndü:
     “Çünkü Mina, bir dalın kafanı uçurmasını istemiyorum da ondan.”
     “Hıı...” dedim. Bunu ben de istemiyordum doğal olarak. Böyle birşeyi kimse istemezdi.
     “Annen uyandığında biricik kızının kafasının eksik olduğunu görse bu hiç hoşuna gitmezdi.”
     Annem uyandı. İstediği kadar derin uyusun, o böyle garip şeyler duyunca uyanırdı.
     “Kimin? Benim kızımın mı?” dedi.
     Neyse ki gözlerini açtığında ben usulca yerimde oturuyordum. Ayral Teyze aynadan bana baktı, yüzünde örtmeceli bir gülümseme belirdi.
     “Ne yapıyor?” diye sordu, annem.
     “Ne yapıyorsun?” dedi Ayral Teyze, bana bakarak. Ama sonra beni bu soruyu yanıtlama işinden kurtararak anneme dışarsını gösterdi.
     “Aman, aman,” dedi annem, yavaşça. “Orada olmak istemezdim-”
     “Aslında zaten oradayız anne,” dedim.
     “En azından bir arabanın içindeyiz hayatım,” dedi annem.
     “İlerlediğini farketmeyince insana araba kullandığını da unutuyor,” dedi Ayral Teyze.
     “Aman fazla unutma sakın,” dedi annem sakince. Babam olsaydı, diye düşündüm, şimdiye dek arabayı bir kenara çekmiş, panik içinde sisi dağıtmak için havlu sallamaya falan başlamış olurdu.
     “İstersen biraz ara verelim Ayral,” dedi annem yine de. Sis onu da azıcık huzursuz etmişti.
     Ayral Teyze yine yol yokmuş gibi dönüp ona baktı.
     Dudaklarını büktü.
     “Gerek yok. Bir sağ kıvırıyorum, bir sola. Tempoyu yakaladım.”
     “Aman Ayral!”
     “Henüz başımıza birşey gelmedi ya. Ayrıca durmak daha tehlikeli olabilir. Nerede duracağız?”
     “Doğru,” dedi annem. “Sis lambalarını yaktın mı bari?”
     “Bu araba yapıldığında o tür şeyler yoktu,” dedi Ayral Teyze.
     “Sis mi?” dedim.
     Ayral Teyze birşey demeden aynadan bana baktı. Sonra yeniden anneme döndü. “Yakında açılır ama.”
     “Hani yoktu,” dedim.
     “Sis lambalarından bahsetmiyorum- kızını dövsene, Aygören.”
     Annem dönüp bana baktı, ve gülümsedi bana. Sonra gerisin geri önüne döndü.
     “Önce bir sisten çıkalım da,” dedi, beni gizliden gizliye kurtararak. O beni seviyordu. Beni hiçbir zaman dövmezdi.
     “Buralarda sis bir anda iner, bir anda kalkar,” dedi Ayral Teyze.
     “O zaman, yakında kalkar herhalde,” dedi annem. “Saatlerdir içindeymişiz gibi geliyor.”
     “Ayrıca şu sarı şeridi görebiliyor musunuz?” dedi Ayral Teyze.
     Annemle ikimiz eğilip baktık.
     “Onu görebildiğimiz sürece tehlike yok,” dedi Ayral Teyze.
     İkimiz de onu göremedik.
     “Hm, iyi o zaman,” dedi annem, bozuntuya vermeden. “Yalnızca umarım, bu arada yolumuza bir inek yatmamıştır.”
     “Bu hızla gidersek ona da birşey olmaz.”
     “Ya, öyle mi?” dedi Ayral Teyze, aynadan bana bakarak. “O kadar yavaş gittiğimizi mi düşünüyorsun?”
     Alınmıştı. Hızıyla dalga geçmiştim.
     Öne eğilerek koltuklara dirseklerimi dayadım.
     “Biliyor musunuz, bi arkadaşımın anlattığına göre, bi gün giderlerken arabalarını inek boynuzlamış,” dedim.
     “Hadi oradan,” dedi annem.
     “Gerçekten!”
     “Ee? Ne olmuş sonra?”
     “Hiçbi’ şey. Yani hayvana olmamış.”
     “Arabaya peki?” dedi Ayral Teyze.
     “Haşat olmuş.”
     “Sağlam bir inekmiş...” dedi annem, hayranlıkla kaşlarını kaldırarak.
     “Hayır. İneğin bi özelliği yoktu. Ama araba Anadol’du.”
     Gülmeleri gerekiyordu, ama kimse gülmedi.
     “Anadol mu?...” dedi annem.
     “Kağıt gibi arabalar,” dedi Ayral Teyze. “İnek arasından geçmiştir. Garip bir maddeden yapılmışlar. Fiberglas mı diyorlar ona... Ama anımsatırım sana küçük hanım, bu bir Anadol değil.”
     “Ha kağıt, ha konserve,” dedim gerisin geri arkama yaslanarak.
     “İstersen geç arabanın önüne de bir görelim!”
     “Hı! Emin ol! Ben bir inek değilim ama.”
     “Bazen pek bir farkın kalmıyor.”
     “Ne demek istiyorsun?”
     “Söylesene, sen arabaya bindiğinde hep böyle ukala mı olursun?”
     Annem güldü. O sırada birden cama bir öbek çalı vurdu. Ayral Teyze hafifçe ama hissedilir bir şekilde sola kırdı. Aynadan bana baktı. Arabanın içini hoşuma gitmeyen, bir sessizlik doldurdu. Bana yönelik bir sessizlikti.
     “İnekler bile treni uzaktan izlerler, rayların üzerine çıkmazlar,” diye mırıldandı, Ayral Teyze.
     “Ne demek istiyorsun?” dedim.
     “Anlayan anladı...”
     Annemle ikisi gizlice gülümseştiler.
     “Ne!” dedim. “Kafam dışarıda mıydı ki?”


...

Sisin gerilerinde bir yerde hepimizin geçmişi duruyordu, ilersinde bir yerde de bir gelecek bekliyordu. Nedense her ikisi bana o an çok uzak görünüyordu. Sanki birisi yıllar önce bitmişti, öbürü yıllar sonra başlayacaktı.
     Düşlerimden sıyrıldım. Gerilerde bir yerlerden bir uğultu duymaya başladık. Önce kısıktı ama Ayral Teyze’nin yüzünde daha o andan bir endişe belirmişti. Uğultu yavaş yavaş yükseldi. Annem de onun farkına vardığında artık apaçık bir kamyonun motorunu duymaya başladık. Hızla yaklaşıyordu.
     Ayral Teyze’ye baktım, yüzündeki endişe artmıştı. Arabayı iyice kenara çekti, ama yine çakıl sesleri gelmeye başladı.
     “Napacağız?” diye sordum.
     Ayral Teyze yine aynadan baktı, ben de dönüp arkama baktım ama hiçbir şey görün­mü­yordu. Yalnızca sesi geliyordu.
     “Çok mu hızlı geliyor?” dedi annem.
     “Evet, öyle duyuluyor” dedi Ayral Teyze, ve kornaya basmaya başladı. Ama arabanın kornası motorundan daha az ses çıkarıyordu, ve kamyonunkisi artık hepsinden çok. Devasa birşey olmalıydı.
     Ayral Teyze bir kez daha sağ yanaşmaya çalıştı ama bu kez araba sert bir çukurun içine girince aniden yola dönmek zorunda kaldı. Serena’yla Ahmet kımıldadı.
     “Kahretsin!” dedi, Ayral Teyze.
     “N’oldu?” dedi annem.
     “Hiçbir yerde yol yok...”
     Artık o da yalnızca aynadan geriye bakıyordu. Annem gözlerini Ayral Teyze’den ayırmı­yordu. Ama bir süre sonra, sessizce sanki daha şimdiden yazgısına boyun eğercesine, önüne bakmaya koyuldu.
     “Hay Allah,” diye mırıldandı.
     “Bi fikrim var,” dedim.
     Kimse beni ciddiye almadı.
     “Camları açıp bağıralım,” dedim.
     Ayral Teyze bir süre düşündü, sonra,
     “Hadi,” dedi.
     Annem şaşırmış bir şekilde ona baktı.
     “Boşboş oturmaktansa iyidir,” dedi Ayral Teyze. “Kızın bir işe yaramış olur hem.”
     “Ço komik,” dedim.
     Serena’yla Ahmet’i uyandırdım. İkisine de bize yaklaşmakta olan tehlikeyi anlattım. Hızla arabanın tüm camları açıldı ve sis içeri doldu ve üçümüz de avazımız çıktığı kadar bağırmaya başladık.
     Sonra sisin içinden kamyonun ışığı belirdi. Serena korku içinde kafasını arabaya soktu. Kamyon bize iyice yanaştı. O zaman daha da yüksek bağırmaya başladık ve sonunda kamyon yavaşladı. Aramızda kaç metre olduğunu bilmek güçtü; on metre de olabilirdi, bir metre de. Sonra kamyon bizimle aynı hızda gitmeye başladı.
     “Neyse,” dedi Ayral Teyze, yeniden kafalarımızı içeri soktuğumuzda. “En azından artık önünde bir arabanın olduğunu biliyor.”
     “Kalabalık bir tane hem de,” dedi annem. “Herhalde bizi sollamaya çalışmaz .”
     “Sanmıyorum,” dedi Ayral Teyze. “Tersine hıyarın şimdi bize güveneceği tutar. Biz önümüzü çok görüyormuşuz gibi!”
     “En azından şeridi görebiliyorsun,” dedi annem.
     Ayral Teyze şeridin olduğu yere baktı, sonra umutsuzca ona baktı.
     “Sen?”
     Annem eğilip baktı, ama ses çıkarmadı.
     Dönüp arkama baktım, şoförü görebilir miyim diye, ama sesi dibimizden gelmesine karşın görebildiğim tek şey puslu bir ışıktı. O ise bizi hiç göremiyor olmalıydı. Yalnızca sesimizi izliyor olmalıydı. Bu bilgimi kendime sakladım. Bu tür şeyler yüksek söylenmezdi.
     Bir süre böyle gittik. Artık iki motorun sesi vardı, ve çok geçmeden ikisine de alışmıştım. Ne olursa olsun, bu garip yolculukta yalnız olmadığımızı bilmek güzeldi. Her ne kadar kamyon şoförünün ne tür bir insan olduğunu bilmesek de. Ama en az bizim kadar endişeli olduğu kesindi. Bu da onu bir anlamda iyi biri yapıyordu o an için. Bize gü­­ve­niyordu ve insan güvendiği kişiye karşı bir manyaklık yapmazdı. Onu sollamak gibi. Hem belki de o yapayalnızdı şimdi. Önde bir arabanın olması onu ölçüsüz derecede mutlu etmişti belki de.
     Yine de Ayral Teyze’nin gözleri sık sık aynadan arkaya gidiyordu çünkü birincisi, çıkardığı gürültüye bakılırsa oldukça büyük bir kamyon olmalıydı, ikincisi, bu yollarda, Ayral Teyze’nin dediğine göre son güvenebileceğin tipler kamyon şoförleriydi. “Bir an sıkılır, ezip geçer”di. Ki bu olasıydı, yanlışlıkla olsa da. Bizim minik arabamız onun ya­nında filin yanındaki fare gibi kalıyor olmalıydı.
     Bir süre böyle gittik. Sonra birdenbire kötü bir sürpriz yaptı, ve korkunç bir gürültüyle paldır küldür solladı bizi, ve o zaman bir fil olduğunu kendi gözlerimle gördüm. Kırmızı bir fildi. Ama bunun ötesinde birşey göremedim.
     Ayral Teyze,
     “Aman be! İnşallah ilerde cesedinle karşılaşırız!” diye küfür etti peşinden.
     Annem başını salladı ve güldü.

...

Serena yeniden uykuya daldı, Ahmet de yola. Yeniden sessizleştik. Kimsenin ko­nuşacak birşeyi yoktu. Vardıysa da konuşmuyordu. Kendi kafamda milyon tane şey vardı, ama annemlerin onları duymak istemeyeceklerini tahmin ediyordum. Ama sonunda dayanamayarak, yola çıktığımızdan beri aklımı kurcalayan birşeyi sordum:
     “Bir daha Söğüttepe’yi görebilecek miyiz?”
     Kimseden uzunca bir süre yanıt gelmedi. Buna hazırlamıştım kendimi. Ayral Teyze aynadan bana baktı, ama bakışından birşey anlamaya olanak yoktu. Yalnızca bakmıştı. Bir süre daha bekledim, sonra dikkatlice yineledim:
     “Görebilecek miyiz?”
     Bu kez Ayral Teyze’nin aynadan dudaklarını büktüğünü gördüm. Çok hevesli görünmüyordu en azından. Ne görmeye, ne de sorumu yanıtlamaya.
     “Tatlım, bunu şimdiden kestirmek güç,” dedi annem.
     “Belki bir gün gideriz yine,” dedi Ayral Teyze. “Niye gitmeyecekmişiz? Kovmadılar ya bizi.      Ama bence artık İstanbul’u görme vakti geldi zaten. Sence de öyle değil mi?”
Birşey demedim; bilmiyordum. İstanbul’un nasıl bir yer olduğunu bilmediğime göre onu görmenin vaktinin ne zaman geleceğini de bilemezdi. Gerçi Söğüttepe’nin de nasıl bir yer olduğunu bilmediğim ortaya çıkmıştı, son olanlarla. Yine de ondan ayrılmak acıydı. Böyle düşünecek olursam İstanbul için de sevinebilirdim pekala. Ama bu düşün­cemi de kimseye söylemedim. Belki de çok mantıklı değildi çünkü. Sonra yine aynı karışıklık duygusunu hissettim. Gerisin geri dönüp dışarıdaki sise baktım.
     “Oradan da Paris’e gideriz,” diye mırıldandım kendi kendime. Ayral Teyze yıllardır Söğüttepe’den sonraki durağımızın orası olduğunu söylemişti.
     “Ne?” dedi, şaşırarak.
     “Sen bana önce Paris demiştin. Louvre Müzesine gidecektik-”
     “Dur, daha vakit var. Önce İstanbul’da da başımızı bir belaya sokalım da.”
     Annem bunu duyunca gözlerini Ayral Teyze’ye çevirdi, sonra da umutsuzca iç çekti.
     “Tamam, şaka yapıyordum yalnızca,” dedi Ayral Teyze.
     “Şaka mı?” dedi annem.
     “Evet. Sonuçta bizim başımız belada değildi, ne de olsa. Biz kendimiz olaylara burnumuzu soktuk.”
     “Yoo,” dedi annem kararlılıkla. “Bela bizim de başımızdaydı. Bela herkesin başındaydı.”
     “En azından doğru olduğunu düşündüğümüzü yaptık,” dedi Ayral Teyze.

.Eleştiriler & Yorumlar

:: bu roman okunur
Gönderen: Semiha / Ankara
15 Nisan 2003
bir çırpıda uykulu uykulu ekrandan okudum. umarım kitap olarak elime alırım ve okurum. bence harika.aslında sende farkındasın:)




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın oluşum romanı kümesinde bulunan diğer yazıları...
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!'
Karanlığı Boyamak - Okul İzlenimleri
Karanlığı Boyamak - Eve Bilgisayar Geliyor
Karanlığı Boyamak - Hırsız Mina
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Uyanışı
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Koşusu
Karanlığı Boyamak - Büyük Tartışma

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - Başlarken - Onursuz Bir Yaşam
Lusifer'in Lambası - 2. Bölüm - Beceriksiz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 5. Bölüm - Terapistin Tesellisi
Lusifer'in Lambası - 4. Bölüm - Modern Bir Ruhun İtirafları
Lusifer'in Lambası - 3. Bölüm - Bir Kahramanın Ölümü

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Sevgi - Başka Bir Deyişle [Deneme]
Sigortacı [Deneme]
Tolstoy ve Anna Karenina [Eleştiri]
Bülbülü Öldürmek [Eleştiri]
Momo ve Duman Adamlar [Eleştiri]
"Para İçin Yazmak" Gerçekten Duyulduğu Kadar Kötü Mü? [Eleştiri]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Diren Yardımlı, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.