..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Paranız varsa toprak alın. Artık üretmiyorlar. -Mark Twain
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Eleştiri > Yazarlar ve Yapıtlar > M.NİHAT MALKOÇ




7 Ekim 2007
Hoşgörünün Kanatları Yahut Mevlâna  
M.NİHAT MALKOÇ
Gönül erleri maddeden ölseler de manen gönüllerde yaşarlar. Çünkü onların davası Allah’ın davasıdır. İlayi kelimetullah davası için nefes alan bu ulu zatlar, dünyayı bir durak olarak görmüşlerdir. Gerçekte dünya cennet hayatını kazanmak ve manevi mertebe elde etmek için bir mekteptir. Bu mektepte ham ruhlar manevi ilimlerin ziyasıyla olgunlaştırılır. Mevlana, ölümü şeb-i arus yani düğün gecesi olarak görecek kadar büyük bir Hak dostudur. Onun şu veciz sözü hayata ve ölüme bakış açısını göstermektedir: “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir”


:CJAG:
HOŞGÖRÜNÜN KANATLARI YAHUT MEVLÂNA

M.NİHAT MALKOÇ


     Gönül erleri maddeden ölseler de manen gönüllerde yaşarlar. Çünkü onların davası Allah’ın davasıdır. İlayi kelimetullah davası için nefes alan bu ulu zatlar, dünyayı bir durak olarak görmüşlerdir. Gerçekte dünya cennet hayatını kazanmak ve manevi mertebe elde etmek için bir mekteptir. Bu mektepte ham ruhlar manevi ilimlerin ziyasıyla olgunlaştırılır. Mevlana, ölümü şeb-i arus yani düğün gecesi olarak görecek kadar büyük bir Hak dostudur. Onun şu veciz sözü hayata ve ölüme bakış açısını göstermektedir: “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir”

     Büyük Türk mutasavvıfı ve düşünürü Mevlana Celâleddin-i Rumî, 1207 senesinde dünyaya gelmişti. Bu yıl bu büyük halk ve Hak dostu 800. yaşına bastı. Bu nedenle 2007 yılı UNESCO tarafından Dünya Mevlana Yılı olarak ilan edildi. Bu çerçevede başta Türkiye olmak üzere dünyanın değişik yerlerinde bu büyük mutasavvıfın hayatı ve düşünce dünyası kitlelere anlatılıyor. Fakat ne yazık ki Türkiye’de Mevlana’nın ismine layık görkemli programlar yapılmadı. Mevlana gibi büyük bir değer, derya misali ilim ve aşk adamı başka ülkelerde olsa sabah akşam dünyanın öbür ucundakilere adını ezberlettirirlerdi. Değerlerine sırtını dönerek bize yabancı olan Batılı değerleri baş tacı eden Türkiye yine yanlış yapıyor. İranlılar, eserlerini Farsça yazan Mevlana’yı kendilerinden sayıyorlar. Türkmenistan’da kaldığım süre içerisinde bunu yakinen gördüm. Yurt dışında, Türkmenistan’da pek çok kişi Mevlana’nın Acem olduğunu sanıyor. İran böyle bir yanlış bilgiyi insanların aklına sokarak zihinleri bulandırıyor. Türkiye buna karşı hiçbir tanıtım atağında bulunmuyor.

     Mesnevi’yi ve onun şairi Mevlana’yı yeterince tanımıyoruz. Mesnevi Farsça yazılmışsa da pek çok şair ve yazar tarafından dilimize çevrilmiştir. Her ne kadar orijinalinden okunduğunda alınan hazzı alamazsak da tercümesinden de pekâlâ manevi lezzet alabilirsiniz. Ben Mesnevi deryasına her dalışımda ruhumda bir serinlik ve huzur hissetmişimdir. Günümüz gençleri Mesnevi’yi ve Mevlana’yı sadece isim olarak biliyorlar. Oysa bu eserde dile getirilen hissiyat, ruhlarımızın yitiği, manevi dermanıdır.

Mevlana dikkatlice okunduğunda çok büyük sırlara vakıf olunur. Onun düşünceleri soyutlamalarla ve emsallerle ifade edilmiştir. Kendisinden etkilenen çok geniş bir kitle vardır. Pek çok şair ve yazar Mevlana’nın nurlu fikirlerinden istifade ederek eserlerini güçlendirmişlerdir. Mesnevi’deki duygular halkın manevi çeşmesine dönüşmüştür. Bu çeşmeden içilen her damla, çölleşen ruhlarımızı vahaya çevirmiştir. Ünlü Mevlevî Divan şairi Şeyh Gâlib’in kendi eserleri hakkında “Esrârın Mesnevî’den aldım - Çaldımsa da mîrî malı çaldım” demesi Mevlana’nın millete mal olduğuna, ortak bir değer olarak görüldüğüne işarettir. Bu millet, onun yolundan giderek sevgi ve hoşgörü burçlarına bayrak dikecektir.

Bugün büyük buhranlar anaforunda kaybolup giden insanlık, Mevlana’nın manevi reçetesiyle uçurumlardan düzlüğe çıkacaktır. Son zamanlarda özellikle Batılılar bunu fark etmiş, Mevlana’ya alaka duymaya başlamışlardır. Onun sevgi ve hoşgörü manifestosunu insanlığın gönüllerine nakşetmenin mücadelesi içerisine girmişlerdir. Bu gidişle Avrupa’da ve ABD’de insanlık adına güzel olan ne varsa kısa zamanda kapitalizmin çarklarında dağılıp gidecektir. Bizdeki gidişat da bundan çok farklı ve ehven değildir.

Dini ve insanî değerleri öğüten ve yok eden materyalizm değirmeni günün birinde insanın ruhundaki manevi boşluğu doldurmaktan aciz kalacak, insanlık gayya çukurlarında debelenerek hayatını zindana dönüştürecektir. Sosyal ve maddi refah mutlu olmak için yeterli olamayacaktır. Zira ruhlar ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşurlar. İngiliz Doğu bilimci Prof. Dr. Arthur J. Arberry “Mevlâna, yedi yüz yıl evvel dünyayı büyük bir kargaşalıktan kurtarmıştır. Günümüzde Avrupa’yı kurtaracak tek şey de onun eserleridir.” diyerek bu büyük gönül insanının hakkını ve büyüklüğünü teslim etmiştir. Onlar bu gerçekleri görürken bizim insanlarımız nedense kurtuluşu Batılı değerlerde aramaktadırlar.

Tasavvuf, Doğu ülkelerinin ruhunun gıdasıdır. Bu görüş etrafında zengin bir edebiyat oluşturulmuştur. Tasavvuf edebiyatının mümtaz simalarının başında da Mevlâna Celâleddin-i Rumî gelmektedir. O, Anadolu’nun kısa zamanda İslâmlaşmasında çok büyük rol oynamıştır. Asıl adı Muhammed Celâleddin olan bu büyük Allah dostunun mahlası Rûmî’dir. Celâleddin Rumi, 30 Eylül 1207’de Belh’te doğdu. Tarihî kaynaklara göre annesi Mümine Hatun, Harzemşahlar’dan Alâeddin Muhammed’in kızıdır. Rumî’nin babası, devrinin ünlü bilginlerinden biri olan ve Sultanu’l Ulema diye anılan Hüseyin oğlu Bahaeddin Veled’dir. O, baba tarafından Hz. Ebu Bekir’e, anne tarafından da Hz. Ali’ye dayanır. Zamanın en büyük bilginlerinden Seyyid Burhaneddin tarafından 4–5 yaşına kadar eğitilmiştir.

Mevlâna’nın babası Bahaeddin Veled büyük bir âlimdi. Zamanında şöhreti dört bir tarafta duyulmuştu. Bu nedenle çevresindeki insanlar onun ilmini kıskanıyordu. Bu yüzden de fitne ve fesat çıkarıyorlardı. O da bunları engellemek için doğduğu yerden ayrılarak sırasıyla Bağdat, Mekke, Medine’den Malatya’ya, oradan da Akşehir’e yerleşti. Zamanın hükümdarı Alâeddin Keykubad, bu büyük veliyi huzuruna davet ederek kendisine büyük bir sevgi, ilgi ve tazim gösterdi. Artık son durağı olan Konya’daydı Mevlâna…

Konya’da ilmini geliştirip zenginleştirdi. Vaazlar verdi, talebeler okuttu, fetvalar yazdı. Onun hayatının dönüm noktası Şems-i Tebrizî’yle tanışması olmuştur. Onunla iki can bir yürek oldular. Tebrizî’nin manevî kemalâtından nasibini aldı. Makamlar ve mertebeler aşarak maneviyatın zirvesine taht kurdu. Şems’le yekvücut olmuşlardı. Bu durum çevresindekileri de bir hayli kıskandırıyordu. Fakat bu, gönülden gönüle uzanan bir sevgi köprüsünden başka bir şey değildi. Mevlâna Hazretleri bunu bakın nasıl ifade ediyor: “Ben ve Şems, iki ayrı varlık değiliz. O bir güneşse ben bir zerreyim; o bir denizse ben bir damlayım. Zerrenin varlığı güneştendir, damlanın ıslaklığı denizdendir. Öyle ise arada ne fark vardır.”

Kendisine halife olarak tayin ettiği Hüsameddin Çelebi, Mesnevi’nin yazılmasında Mevlâna Hazretleri’ne çok önemli manevî katkılarda bulunmuştur. Elimizden düşürmediğimiz Mesnevi’yi biraz da bu büyük zata borçluyuz. O vesile olmasaydı belki de bu şaheser doğmayacaktı. Mevlana’nın en önemli eserleri Mesnevi (25700 beyit), Divan-ı Kebir (30–40 bin beyit arası), Mektubat (147 mektup), Mecalis-i Seba, Fihi Ma-Fih’tir. Bunların dışında da eserleri vardır. Fakat Mesnevi, O’nun baş eseridir. Altı ciltlik bu kıymetli eser, adeta bir kuyumcu titizliğiyle pırlanta kıymetindeki sözlerle işlenmiştir. Ondaki kıssalar hikmet incileriyle doludur. Her biri bizi maneviyat ve hakikat denizine daldırmaktadır. Her Türk gencinin bu eseri okuması ve üzerinde düşünmesi gerekir. Kanaatimce bir faninin yazabileceği en müstesna eserdir. Mevlâna, bu kıymetli eseriyle ilgili olarak şöyle diyor:

“Mesnevimiz, Vahdet dükkânıdır. Onda Vahid’den, yani Hakk’tan başka ne görürsen, o puttur... Bu kitap, masal diyene masaldır. Bu kitapta hâlini gören ise er kişidir. Mesnevi, Nil ırmağının suyuna benzer. Kıptîye kan görünür amma Musa’ya âb-ı hayat...”

Bilindiği gibi Mevlâna Celaleddin-i Rumî eserlerini, o zamanın edebiyat ve sanat dili olan Farsçayla yazmıştır. Aynı yüzyılda yaşayan Yunus Emre ise şiirlerini her şeye rağmen berrak bir Türkçeyle yazmıştır. Bu yüzden Mevlâna, değişik kesimler tarafından çok eleştirilmiştir. Hatta Türk olmadığı bile söylenmiştir. Bizdekiler onu dışlayınca İranlılar onu kendilerinden saymışlardır. Farsça yazması İranlılar için sözde delil olmuştur.

Hadiseleri değerlendirirken onların yaşandığı asrın sosyal ve tarihî özelliklerini göz ardı etmemeliyiz. Aksi hâlde yanılırız; isabetli yorumlarda bulunamayız. İşte Mevlâna’nın zamanını da bu açıdan değerlendirip iyi etüt etmek zorundayız. O dönemde Farsça yazmak hem modaydı, hem de bir yönüyle belki zorunluluktu. Türkçenin pabucu çoktan dama atılmıştı. Türkçe konuşmak cehaletle eşdeğer görülüyordu. Meselelere zamanın penceresinden bakmak bizi daha gerçekçi ve sağlıklı neticelere götürür. Kim ne derse desin Mevlana, Türk-İslam kültürünün mühim bir parçasıdır. O’nun, Mesnevi’sini Farsça yazması Türk olmadığını, bizim kültürümüzle beslenmediğini göstermez. Şekil başka, içerik başkadır. Mesnevi’yi okuyanlar bu kanaatimizi paylaşacaklardır. Nitekim bununla ilgili olarak şöyle der Mevlana:

“Yabancı değil, sizin köyün halkından
Bir dostum, semtinizde bir yer arayan!
Düşman da görünse çehrem, olamam düşman,
Acemce söylesem de Türküm aslen.”

Sevgi ve hoşgörü deyince akla gelen en mühim sima Mevlâna’dır. Hoşgörüyü bayraklaştıran bir isimdir o…O, insanı öncelikle kul olarak ele alarak yüceltmiştir. Buna bir de Allah’ın dünyadaki halifesi olma hususiyeti eklenince kıymeti kat kat artmıştır insanın. Onun içindir ki insanı sırf hatalarından ötürü bir kalemde silmek mümkün değildir. İnsanlar hata işlemeye meyilli yaratılmıştır. Bizler hatalara değil, güzelliklere bakıp öylece değerlendirmelerde bulunmalıyız. Bataklığa bulaşan insanlara gülmek, kızmak yerine; onları o çamur içerisinden çekip çıkarmalıyız. Tebliğ bunun için önemli bir vazifedir.

     Mevlana’yı hümanist olarak gösterip onun Hakk’a kulluğunu ve manevi önderliğini görmezlikten gelen kesimler vardır. Oysa O, batılı anlamda anlaşıldığı şekliyle hümanist bir mütefekkir değildir. Çünkü Batılılar insanı bütün değerlerin fevkinde görerek onu adeta putlaştırıyorlar. Zaten Mevlâna ömrü boyunca putlarla ve putçuluk zihniyetiyle mücadele etmiştir. İnsan; dünyanın efendisi olsa da, Hakk’ın kuludur. Dünyaya geliş nedenimizi düşünmek ve ona göre yaşamak mecburiyetindeyiz. Mevlana hoşgörü hususunda geniş ufukludur. Hataya düşen kişileri bir kalemde silip atmaz. Onun inanç hususundaki hoşgörüsünü yansıtan şu ifadeler altın yaldızla yazılmaya değerdir:

     “Gel, gel yine gel… Her kim olursan yine gel.
      Kâfir, ya mecusi, puta tapan yine gel.
      Yoktur kapımızda hiç ümitsizlik bil.
      Yüz kere tövbeni bozsan da yine gel.”

     Mevlana’nın engin hoşgörüsü değişik kesimlerce suiistimal edilmiştir. Onun inancını ve imanını sorgulayanlar çıkmıştır. Oysa o ‘Ne olursan ol, yine gel’ derken kişinin geçmişinin onun elini kolunu bağlamayacağını ifade etmektedir. Fakat kişi İslama gelince değişmek zorundadır. Bir Mecusi İslamiyeti seçmişse artık Mecusiliğini bir kenara bırakmalıdır. Bir kalpte tevhitle teslis bir arada olamaz. Mevlana ‘gel’ derken ‘geçmişteki hatalarını sil de gel, anadan doğmuşçasına saf bir halde gel’ demek istiyor. Bizim inancımızda son nefese kadar hakikatleri kabul etme, İslamla şereflenme ihtimali vardır. Buna kimse engel olamaz.

     Ruhların hamlığı manevi ilimlerle ve tasavvufî öğretilerle giderilir. Mevlana’yı okumak ve anlamak bu yolda mesafe almamızı sağlar. İrfanî ve hikemi eserlerle içimizdeki tortuları izale edebiliriz. Özellikle Mesnevi-i Şerif’in ilk 18 beyti bize gerekli yol haritası olabilir. Bu beyitlerde ilahi hakikatler ney motifi etrafında soyut kavramlarla anlatılmaktadır.

     Mevlâna’yı anlatmak için ciltler dolusu kitaplar yazılsa yine de kâfi değildir. Onun tasavvufi derinliğini anlatmak ancak kelimelere sihirli anlamlar yüklemekle mümkündür. O, İslam’ı derinliğine yaşamış, tasavvufun ufuklarını gönül ehline ardına kadar açmıştır. Mevlana maneviyat göğünün sönmeyen yıldızlarından biri olarak kalacaktır. Mesnevi, maneviyat yolcularına bir ışıldak vazifesi görecektir. Onun için biz yazımızı ne kadar uzatsak da onu hakkıyla ifade etmekte aciz kalırız. Bu büyük mütefekkiri, gerçek Allah dostunu, 800. doğum yıldönümünde rahmetle anarken, büyük bir sabır ve emekle hazırladığı Mesnevi’sinden aldığım birkaç nurlu vecizeyi sizlerle paylaşmak istiyorum:

“Bilgi, mal, mevki ve hüküm kötü kişilerin elinde fitnedir.”… “Şu üç sözden artık değil bütün ömrüm, şu üç söz: Hamdım, Piştim, Yandım.”… “Bir buğday tanesine binlerce harman sığmada... Bir canım ama yüz bin bedenim var.”… “Bilgisiz, kötü buyruklar veren bir padişah oldu mu, bütün ova yılanlarla, akreplerle dolar.”

Türkiye, Osmanlı’dan ve daha evvelki Türk devletlerinden devraldığı manevi değerlerini yarınlara taşımalıdır; bunları bugünkü modern kıymet hükümleriyle birleştirerek güçlendirmelidir. Bu köklü medeniyet hazineleri hoyratça tüketilmemelidir. 2007 Uluslararası Mevlana Yılı’nın hayırlara vesile olmasını ve hakkıyla değerlendirilmesini dilerim.



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın yazarlar ve yapıtlar kümesinde bulunan diğer yazıları...
Cemil Meriç"in Akıl Defteri
Gerçek Hayaller Dükkânı
Zigana'nın Gür Sesi: Herfene Dergisi
"Güneşli Bayır" ve Serkan Türk
M. Nihat Malkoç"a Malatya"dan 6 Çeyrek Altın…
Çanakkale Zaferi’nin 100. Yılında Birincilikle Taçlandırılan Skandal Bir Çanakkale Şiiri
Trabzon Liseli Simalar ve Trabzon Lisesi'nden Hatıralar
Yusuf Ziya Ortaç'ın Nüktedanlığı
Tokat"tan Gür Bir Ses: Kümbet Dergisi
Şair Halit Macit"in "Arzuhal"inin Tematik İncelemesi

Yazarın eleştiri ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Tevfik Serdar Anadolu Lisesi"nin Semender Dergisi
Hocaların Hocası: Ahmet Hilmi İmamoğlu
Trabzon"un İkinci Özel Hastanesi: İmperial
Köprübaşı - Beşköy Dostluğu ve Kardeşliği
Mersin Yenice 4. Barış ve Kültür Festivali
M. Nihat Malkoç Kerbela Şiir Yarışmasında Türkiye Birincisi Oldu
Fethin 562. Yılında Ayasofya'yı Açmaya Var Mıısnız?
Gümüşhaneli Hacı Hüsrev Doğan
Deli Dumrul"da Dede Korkut Hafifliği
Göç Veren Trabzon

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Tutumlu Ol Çocuğum [Şiir]
Halep'e Kelepçe [Şiir]
Yerli Malı Kullanın [Şiir]
İfrit İle Karınca (Manzum Masal) [Şiir]
Çanakkale Geçilmez [Şiir]
Sevgi Çınarı [Şiir]
Madur Dağı Güzellemesi [Şiir]
Başöğretmen Atatürk [Şiir]
Atatürk Öldüğünde… [Şiir]
Sevgi Köprüleri [Şiir]


M.NİHAT MALKOÇ kimdir?

NİHAT MALKOÇ’UN BİYOGRAFİSİ Beş çocuklu bir ailenin en küçük ferdi olarak 1970 senesinin 1 Haziran’ında Trabzon’un Köprübaşı ilçesine bağlı Gündoğan Köyü’nde hayata “Merhaba” dedi. İlkokulu komşu köy olan Güneşli Köyü’nde okudu. Orta ve lise öğrenimini Köprübaşı Lisesi’nde tamamladı. En büyük emeli iyi bir hukukçu olmaktı. Lise son sınıfta girdiği üniversite imtihanında KTÜ/Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü’nü kazandı. Dersaneye gitme imkânı ve zaman kaybına tahammülü olmadığı için kazandığı fakülteyle yetindi. 1992 yılında okulu bitirdi. İlk göz ağrısı olarak nitelediği Gümüşhane’de beş yıla yakın öğretmenlik yaptı. Her geçen gün öğretmenliği daha çok sevdi. Artık öğretmenliği bir tutku olarak görüyor. Vatan borcunu İstanbul’da Kara Kuvvetleri Lisan Okulu’nda Yedek Subay Öğretmen olarak onurla yerine getirdi. Bu peygamber ocağında yüzlerce yabancı subaya güzel Türkçe’mizi öğretti. Ankara’da girdiği sınavı kazanarak Akçaabat Anadolu İmam-Hatip Lisesi’ne Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak atandı. Burada iki yıl görev yaptı. Daha sonra girdiği yazılı ve sözlü imtihanı kazanarak Türkî Cumhuriyetlerden Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat’a,üç yıl görev yapmak üzere, öğretmen olarak gönderildi. Burada Mahdumkulu Türkmen Devlet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde ve İlâhiyat Lisesi’nde Türk Dili öğretmeni olarak çalıştı. Yine Aşkabat’ta Türkçe Öğretim Merkezi’nde(TÖMER) bir yıl boyunca değişik milletlerden kişilere Türkçe’yi sevdirerek öğretti. Şu anda Akçaabat’a bağlı Derecik İlköğretim Okulu’nda görev yapmaktadır. Bugüne kadar,en büyüğünden en küçüğüne kadar onlarca dergi ve gazetede fikrî,edebî,felsefî ve kültürel konularda yüzlerce yazı ve şiir yazdı. Bu yayın organlarından Türk Edebiyatı,Türk Dili,Bizim Çocuk,Çınar,Bizim Azerbaycan,Anadolunun Sesi,Üniversitelinin Sesi,Türkiye,Bizim Okul,Şenliğin Sesi,İnsanlığa Çağrı,Yeni Sesleniş,Gençliğin Sesi gibi dergilerde;Türksesi,Demokrat Gümüşhane,Kuşakkaya,Ortadoğu,Yeni Mesaj,Hergün,Candaş,Edebiyat,Bolu Üçtepe,Akçaabat Yeni Haber,Karadeniz Olay,Hizmet gibi gazetelerde yıllardan beri deneme,makale,fıkra ve şiirler yazmaktadır. “Bizim Okul” isimli kültür,sanat ve edebiyat dergisinin Yazı İşleri Müdürlüğü’nü yaptı. Kültürel organizasyonların çoğunda aktif olarak görev aldı. Sevgi,Dostluk ve Kardeşlik konulu şiir yarışmasında birincilik,Trabzon Belediyesi’nin düzenlediği Çevre ile ilgili yarışmada birincilik,yine aynı belediyenin düzenlediği “İki binli Yıllara Doğru Trabzon” konulu makale yarışmasında mansiyon,Akçaabat Belediyesi’nin değişik zamanlarda organize ettiği şiir yarışmalarında birincilik,ikincilik,üçüncülük ödülleri kazandı. Karadeniz Yazarlar Birliği kurucularındandır. Halen bu birliğin üyesidir. Bunların yanında elinin altındaki öğrencilere rehberlik ederek ve bizzat örnek olarak,onların da pek çok kültürel yarışmada ödüller almasına zemin hazırlamıştır. İkisi kız,biri erkek olmak üzere üç çocuk babasıdır.

Etkilendiği Yazarlar:
Necip Fazıl Kısakürek,Mehmet Akif Ersoy,Yahya Kemal Beyatlı


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2019 | © M.NİHAT MALKOÇ, 2019
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.