..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Herkes cennete gitmek ister ama kimse ölmek istemez. -Joe Louis
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > Anı > Nurten Turhan Yüksel




20 Mart 2008
Yaşanmak İstenmiş Hayatlar…  
Son vapurla geçiyorsun denizin üstünden, görmek için sevdiğinin yüzünü,

Nurten Turhan Yüksel


Zamanın yaşam ve geçim zorluklarına rağmen yine de mutlu bir aile sayılırdık.Yedi kardeştik.Babamın emekli maaşının dokuz kişilik bir aileye yeteceği dengeyi sağlamakta ustaydı annem.En yoksul günümüz de bile annemin tenceresi hep kaynar, çayın altı hiç sönmez ve yanında da memleketinin ketesi hiç eksik olmazdı.


:ABIH:
Zamanın yaşam ve geçim zorluklarına rağmen yine de mutlu bir aile sayılırdık.Yedi kardeştik.Babamın emekli maaşının dokuz kişilik bir aileye yeteceği dengeyi sağlamakta ustaydı annem.En yoksul günümüz de bile annemin tenceresi hep kaynar, çayın altı hiç sönmez ve yanında da memleketinin ketesi hiç eksik olmazdı.
Kiracıydık… Kendimize ait evimiz hiç olmadı. Ama oturduğumuz her evi kendimizin bilir, yıkar, boyar, bahçelerine çiçekler ve sebzeler eker, tavuklar besler civcivler büyütürdük.
Bu güzel zamanların içinde ben ve kardeşlerim de sıra sıra, boy boy büyürdük.

Ailemizin ilk düğününü yaptık sonra. Annemin ve babamın yüzünde seyretmeye doyamadığım gülüşler vardı. Kardeşlerimi düğün sevinci sarmıştı.Civar illerden tüm akrabalarımız gelmiş ve günümüz renklenmişti.
Ablam beyazlar içinde inanılmaz güzellikteydi.Beyazın saflığı ancak bu kadar iyi durabilirdi beyaz teninde.Uzun boylu esmer tenli genç adamın yanına ancak bu kadar yakışabilirdi bir kadın.
Ve aşkın sevinci ancak bu kadar okunabilirdi iki çift gözbebeğinden.

Küçüktüm … seyrettiklerimi küçücük yüreğime yer edecek denli sıkıştırıyordum.Her güzelliği,her mutluluğu alabildiğince yazıyordum zihnime.

Ablam ve eniştem …Bir kadın ve bir erkek…Dilenmiş uzun yaşamları ,birlikte dillendirecekleri her türlü kolaylık ve zorluğun ,hastalığın ve sağlığın,kucaklarına alınacak bebek sevincinin,el ele,kol kola ,dudak dudağa olabilecek o mutlu günlerin sözünü verip,imzasını atmışlardı orkestrayı bastıran alkışlar eşliğinde.

Sonra gelenler vedalaşıp gittiler.Ardından mevsim değişti . Soğuk kış gecelerinde sıcağına sokulduğum ablam artık yoktu.Bu açığı kapatmak için küçük ablamın sıcağını paylaşıyor sabahları onunla uyanıyordum.Annem ve babam yanlarında kalan altı çocuğuyla yaşama kaldıkları yerden devam ettiler.Çok geçmedi, küçük ablamın da evlenip gitmesine kadar.
Sonrasında da bebek müjdeleri doldurdu evimizi. Bir yıl arayla büyük ablamın oğlu küçük ablamın da kızı geldi dünyaya.

Yaşadığımız ilçede küçük büyük sevinçlerle zamanı geçirmeyi biliyorduk…İznik gölü fırsat buldukça piknik yaptığımız,yüzdüğümüz tek eğlence yerimizdi.En güzel sohbetlerse evimizde yapılıyordu.Ailecek espri anlayışımız yüksekti ve güler yüzümüzü hep yüzümüzde tutmaya çalışırdık.Eniştelerim ailelerimize sonradan girmişlerdi ve kendi geçmiş yaşamlarında annemin çocukları kadar şanslı insanlar değillerdi. Büyük eniştem bebekken annesini kaybetmiş,bir erkek kardeşi ve babası olmasına rağmen bakılamayınca yaşlı bir karı koca tarafından evlat edinilmiş,üvey babası ölmüş, üvey annesiyle yaşayan yirmi sekiz yaşında bir delikanlıydı.Ve çok zamanlardan sonra babasını ve kardeşini tanıma imkanı bulabilmiş bir insandı.Küçük eniştem de annesi babası boşanmış,öz babası ve üvey annesi tarafından dışlanmış bu yüzden de anne baba sevgisinden uzak yerlerde büyümüş ,ekmeğini taştan çıkarmış,ayrıca 1974 Kıbrıs çıkartmasında asker olarak bulunmuş,yaralanarak Gazi unvanına sahip olmuş bir insandı. Hayatları roman olan bu iki insan,geçmişin yüzlerinde bıraktığı acıları,sevgisizliği,kimsesizliği unutmak , sayfaları sevgiyle yoğrulmuş,kelimeleri en güzel paragraflarla başlayacak,cümleleri hep ‘biz’ile bitebilecek yeni romanlar yazmak için şimdi bizim ailemizin içinde annemin, babamın birer oğullarıydılar. Ve her birimiz kendi yazdığımız sayfaların kahramanlarını oynuyorduk
İşsizlikte, parasızlıkta… Ve her koşulda birbirimizin her gününe koşabiliyorduk. Annem ve babam ellerini ve yüreklerini hiç birimizin üzerinden çekmiyordu. Kuluçkaya yatmış anaç bir tavuğun altındaki yumurtalar gibiydik, hem gün ışığını gösteriyordu bize hem de fırsat vermiyordu soğumamıza. Yarınlar her zaman için umut doluydu ve beklemeyi bilmemiz gerekiyordu. Ancak yaşadığımız yer yarınlarımıza dair umutlarımızı gerçekleştirmek için olanaksızdı. Yaşama ve iş imkânları yetersiz geliyordu. İlçe gençlerinin çalışabilecekleri belirli yerler birkaç fabrikaydı.
İstanbul büyük şehirdi ve orada hepimiz istediğimiz imkânları bulabilirdik. Üstelik anne ve baba tarafım da oradaydı. Zaten annem ve babam hala-dayı çocuklarıydı. Babam İstanbul’a gitmeye her karar verdiğinde bir terslik oluyor ve bir türlü gidemiyorduk.

Evimiz tek katlı ve eskiydi. Kapımız her gelenin itip içeri girebileceği kadar kırık döküktü. Oturduğumuz yerden geleni görebilmenin rahatlığı ve çevre samimiyetinden dolayı da tamir edilmesi geciktiriliyordu.

Okulun bahçesi ile evimizin arasında ince bir sokak vardı ve ben duvardan atlayarak okula gider teneffüslerde de tekrar duvardan atlar eve girer anneme bakardım. Bazı günlerin sabahları ya da akşamüstlerinde pencereden baktığımda karşı sokağa uzanan yokuştan küçük ablamın kucağında kızıyla bize doğru geldiğini görür eski kalabalık günlerin özlemini gözlerime yükler, sevinirdim.

Babam evimizin bahçesine bir atölye kurmuş, motor tamiri yapıyor, zamanını emekli maaşının yanında ek gelir elde edip, geçimimizi desteklemek için çalışıyordu.

Annem, her zaman olduğu gibi evin günlük işleriyle ilgileniyor, kendini sorumlu tuttuğu kişilere hizmette kusur etmiyordu.

Büyük abim Liseyi bitirdikten sonraki zamanlarda neredeyse hiçbir işte çalışmadı ve evin en sessiz köşesini bulup hep bir şeyler yazardı. Onun dünyasına kimseler giremez zaten o da kendi dünyasına kimseleri sokmak istemezdi. Kendi kendine büyür, yazdıklarında kendini büyütürdü.

Küçük abim on iki eylül döneminin kargaşası sırasında artık okuyamayacağını anlamış, okuldan ayrılmak için belgesini almaya gittiğinde yapılan bir ihbar üzerine polisler tarafından Gölcük ceza evine gönderilmiş, burada kendine yapılan işkencelerle beraber yedi ay mahkeme bekleyip hakkında hiçbir delil bulunmayınca beraat etmiş, işkencelerden kalan izlerini de yanında getirmişti. Sonrasında da bulabildiği her işte çalışıp evin geçimine katkıda bulunuyordu.

Ben, o yıl açılışının ikinci yılında meslek lisesine kaydımı yaptırdım. Resim yapma yeteneğim vardı ve eğitimini almayı istiyordum. O yılın bir bayram sabahında büyük eniştem elinde bir paket yağlı boya ile geldi. Sanırım o güne kadar aldığım ilk hediyeydi ve sanata ilk teşvik edilişimdi. Bu onur verici davranışı yapan eniştem, sanatçı hassasiyetinde ve şairliğini kimsenin bilmediği daha sonra da bilemeyeceği bir şairdi.

Benden küçük iki erkek kardeşim de bu olanların içinde nasıl bir yaşamı örnek aldıklarını bilmediğimiz bir büyüme içerisindeydiler.

Annem ve babam yaşlanıyordu. Her birimiz önümüze sunulanları değerlendirebilmek adına birbirimizden farklı seçimlere doğru yol alıyorduk. Yaşantımız iyi kötü gidiyordu, ta ki o gün annemin en küçük erkek kardeşi bizi ziyarete gelene kadar. Dayımın, eniştemi çok sevmesi ve ona yaptığı birlikte çalışma teklifi ile hepimizin yaşantısı değişecekti. Ve sanıyorduk ki her şey daha güzel olacaktı. En azından ablam ve eniştem için.
Eşyalarını topladılar… Kucaklarına üç yaşındaki oğullarını alıp İstanbul’a yerleştiler. Özlemlerimizi ara ara yaptıkları ziyaretlerle gideriyorduk.

Ve yaşam, zamanı sırtından akıtarak devam ediyordu…

Ablam ve eniştemin İstanbul’a gidişlerinin yaklaşık ikinci ayında aldığımız haber, eniştem ile dayımın İzmir’e gitmeleri gerektiği, geçerken de eş ve çocuklarını bize bırakacakları, dönüşlerinde de alıp gidecekleriydi. Yaklaşık bir hafta kalacaklardı.
Çok sevinmiştik. Annemin mutfak hazırlıklarıyla başladı telaşımız.
Ocak ayı olmasına rağmen hava oldukça güneşliydi.
Belli ki mevsim bile ortak olmuştu sevincimize.
Sonra geldiler…sarıldık..öpüştük…
Sevincimizin pencerelerimizden sokağa taşmasına tanık oldu komşular.

Dayım Naci… Otuz üç yaşının gençliğinde iş sahibi, kelli felli, zengin ve o kadar da iyi bir adam. İki kızı vardı ve erkek çocuk istemelerine rağmen yengem üçüncü kızına hamileydi.
Ve yengem… Dayımın İskenderun’dayken beğendiği, âşık olduğu, birinci eşinden boşandığı için kendine ikinci eş olarak seçtiği çok güzel bir kadındı.

Şimdi bizdelerdi… Ocak ayının güneşli bir kuşluk vaktinde, pencerenin önünde kahvelerini içiyorlardı hep beraber gülüşmeler eşliğinde. Sonra eniştem ve dayım müsaade istediler yola koyulmak için. Eşlerini ve çocuklarını anneme emanet ettiklerini söyleyip, sanki dönüşü olmayan çok uzun bir yolculuğa çıkıyormuşcasına sıkı sıkı sarılıp, doya doya öptüler her birimizi uzun uzun.

Gittiler…

Beş ya da altı günü birlikte geçirdik ablam, yengem ve çocuklarla. Eşlerinin kararlaştırdıkları günden daha geç dönecekleri haberini alınca İstanbul’a kendileri dönmeye karar verdiler ve ertesi gün Yalova’dan kalkan arabalı vapurun sabah saatine yetiştiler.

Evimizin şenliği gitmişti… Eski sıradan yaşantımıza, aynı düzenimize geri dönmüştük aynı gün içinde. O geceyi her birimiz ayrı köşelerde sabah edecektik ama sabahın olmasına az kalan bir saatte kapının hiç durmayan ziline uyandık telaşı üstümüze sararak.

Polis!

__Kayıtlardan ancak size ulaşabildik. Yaşar Çalışal’ın ailesi sizler misiniz?
__Evet… Diyor annem korkuyla…__Neden?
__Bursa’da hasta hanede. Yakınları yanına gitsin diyerek uzaklaşıyor.

Babam telaşla giyiniyor ve gidiyor… Hepimizi bir korku sarıyor… Eniştem kısa bir süre önce mide ameliyatı geçirmişti bu sebeple olabilir diyoruz. Bursa bir saatlik yol otobüsle birkaç saate kalmaz haber alırız nasılsa…

Babama göre yol bitmek bilmiyor… Neler olduğunu bilmiyor… Bir demet çiçek almalı, hasta odasından içeri girince eniştemi görmeli, eniştemin gözleri gülmeli diye düşünüyor.

Hasta haneye vardığında danışmaya ismini söylüyor eniştemin. Babamı bir odanın kapısına götürüyor görevli sonra kapıyı açıyor ardına kadar. Babam titriyor…odanın içinde iki sedye..iki kişi..iki kişinin de yüzü örtülü.

Görevli sırayla kaldırıyor örtüleri…

__Yaşar!

__Naci!

Dünyası başına yıkılıyor… Kaybediyor kendini babam…

Bizler iyi haberler bekliyoruz, kötü haberleri yakıştırmadan ne yüzümüze ne yüreğimize…

Babam gelmiyor bir türlü…akşam oluyor neredeyse…Birazdan kapı açılıyor kendiliğinden ,alaca akşam üstünün yaşlı yüzüne vurduğu,gözlerine felaketlerin düştüğü dedem giriyor içeriye..ayağında mesleri…ellerinde lastikleriyle. Titreyerek… Ağlayarak… Çırpınarak!

__Naci! Diyor… Başka bir şey demiyor… Annem anlıyor... Ben anlıyorum… Sonra herkes anlıyor.

Bizim Naci’den, onlarınsa Yaşar’dan haberleri yok.İki ayrı şehre ulaşmış iki ayrı acı haber..
bir tek haberin adı aynı… Ölüm!

Her kişinin, her ailenin yaşadığı ya da bir gün mutlaka yaşayacağı kaçınılmaz bir gerçekti ölüm. Erkenciliği olmasa katlanılabilirdi belki. Ama yine de katlanılabilecek bir yanı yoktu ölümün.
O mu bize geliyordu biz mi ona gidiyorduk. Bunu bilmediğimiz için kader diyorduk.
Belki de kaderimizi çiziyorduk. Ya da kader bizi içindeki ağlara çiziyordu, çünkü yaşantımız değişiyordu. Yaşantımız akıp giden bir yaşamın içinde duracağımız yeri belirliyordu.Tıpkı ablamın ve eniştemin yeni bir yaşama kucak açmak için gitmeyi belirlediği şehir gibi.


Dedem…Ak sakallı…Ak yüzlü dedem……tek başına çıkıp gelmiş..nasıl gelmiş..nasıl eder…nasıl gider…bilmiyorum..hatırlamıyorum… Ellerindeki lastikleri giyemeden ayağına , eniştemin haberini de oğlunun haberine birleştirip Bursa yollarına atıyor bedenini. Dedemin gidişinin ardından babam geliyor..Tanıklığının acısı evde kıyameti koparıyor.Anlatıyor anneme nelerle karşılaştığını…Ve nasıl olduğunu olayın.

Dönüyorlarmış birlikte….Az kalmış ilçeye varmaya…İnceden yağan yağmur kayganlaştırıyor asfaltı…Önlerinde ışıkları yanmayan çelik kasalı bir traktörü son anda fark ettikleri belli arabanın fren izlerinden.Ve son buluyor iki can orada..yıkılıyor hayatlar…acımak üzere canlar.

Biz ağlıyoruz. Bütün sokak ağlıyor, hemen ardından şehir ağlıyor !

Babam __cenazeler İstanbul’a gidecek. diyor.Ertesi gün beni ve iki kardeşimi evde bırakıp İstanbul’a gidiyor herkes.
Gece bitmiyor.Ertesi gün bitmiyor.Televizyon kapalı..evde nefes sesi bile yok…gülüşmelerimizin izleri gözyaşlarına bulanmış… duvarlarda,pencerelerde,her eşyada...Evimizin kapısını ayağıyla iten herkesi bir an da karşımda buluyor kendimden geçmişliğimi silkeliyorum üzerimden…Ne olmuş diyorlar..bildiklerimi anlatıyorum…Eniştemin babası geliyor,sonra kardeşi..ilk defa görüyorum…ağlıyorlar…sarılıyoruz…gidiyorlar.
Gecenin yarısını çoktan geçmiş bir vakit…hava buz…her yer gibi yürekler de buza kesmiş…
Başım yastıkta, gözlerim tavanda..bir daha gün doğmayacakmış gibi …hiç sabah olmayacakmış gibi…korkuyorum …Kapı açılıyor aniden ..korkum büyüyor yine..Karşımda annemin dayısını görüyorum,gözlerinin kan çanağına dönmüşlüğünü saklamaktan yorulmuş… kucağında yeğenimle ablamı görüyorum,apar topar evden çıkmışlığı belli her halinden.Şaşırıyorum aklımca…Öyle ya cenazeler İstanbul’a gidiyorken , ablam neden buraya gelsin…


Son vapurla geçiyorsun denizin üstünden, görmek için sevdiğinin yüzünü,
Yanından teğet geçiyor ilk vapurla sevdiğin, gör diye son defa yüzünü.

__Neredeler ? diyor ablam __neden kimse yok ?
__İstanbul’a gittiler …diyorum
__Neden ? diye soruyor ..anlam veremiyor…
__Cenazeler İstanbul’a gidecekmiş diye herkes İstanbul’a gitti abla…diyorum.
__Ne cenazesi ? diyor ablam.
Olayı bilmediğini düşünemiyorum…olanların nasıl anlatıldığını bilmiyorum…
__Dayımla eniştemin cenazeleri….diye ağzımdan çıkıveriyor.

Ablamın gözleri yere düşüyor…İnanmamış bir duygu sarıyor yüzünü..yakıştırmıyor böyle bir durumu ne kendine ne kocasına...Annemin dayısı artık saklamıyor gözlerinin kan çanağını.Arka odaya hazırlıyorum dayımın yatağını,gece boyu hıçkırık sesleri yol alıyor koridor boyunca odamıza.
Ne yapacağımı bilmiyorum..Ablam oğluna sarılıp sıkarak, öperek ve dualar ederek sabahı bekliyor göz yaşları içinde.Aydınlığa kavuşmadan gün, soğuk havanın içine girip dönüyorlar İstanbul’a günün ilk ışıklarında ilk vapurla…


Tarih on beş ocak...Hamam sokak numara 18…. …
Şarkılara söz yazılamıyor , notalar makamsız dökülüyor yüreklerden… tek katlı…iki katlı evlerin camlarından çakılıyor yere ağıtlar.
Çerçeveye alınmış iki çift canlı bakışın ardından iki cansız beden yürüyor sokağa eller üstünde…
Ana,baba,eş,dost tüm yürekleri parçalayarak,
Son yolculuklarına uğurlanırken… Tuzlu yağmurlara bulanıyordu sokak.


Yaşanmak istenmiş hayatların tüm kanıtları siyah beyaz fotoğrafların sarıyı çalmışlığında , eskimişliği çoktan kucaklamışlığında şimdi.










Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın anı kümesinde bulunan diğer yazıları...
Midye

Yazarın öykü ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Mayıs Papatyaları

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Sevdim Seni Der… [Şiir]
Denizkızıydım Vurgun Yedim Mavimde… [Şiir]
Kaygılar III / Umut Işığı [Şiir]
Karadır Deniz Ağlamaklı Hep İskeleler [Şiir]
Son Sözüm Ön Sözüme Satırbaşıdır [Şiir]
Bin Renkli Sevdam [Şiir]
Kaygılar V / Yol [Şiir]
Yarımım [Şiir]
Kaygılar VI / Zaman [Şiir]
Kaygılar II / Tanrı Ya da Doğa [Şiir]


Nurten Turhan Yüksel kimdir?

Sevdayı bırakmadım avuçlarımdan. Bu yüzden hiç görmedim avuç içlerimi.

Etkilendiği Yazarlar:
:))


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Nurten Turhan Yüksel, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.