..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Başka dillerle ilgili hiçbir şey bilmeyenler, kendi dilleriyle ilgili de hiçbir şey bilmiyorlar. -Goethe
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Fantastik Roman > Diren Yardımlı




6 Nisan 2008
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm  
Diren Yardımlı
Anıların sıralaması karmaşıktır. Çoğu kez eski anılar daha buğulu, daha az berraktır zihnimizde. Daha gerilerde duran anılarımıza ulaşmak için, daha yakında duranlardan başlamamız gerekir. Ama bazen eski bir anı, geriye kalan tüm anılardan daha açıktır. Ben de bu karmaşayı, kronolojik bir düzene sokmayacağım, başıma gelenleri aklıma geldiği sırasıyla anlatacağım.


:BDEA:
   Aklıma en önce o korkunç cumartesi geliyor.
   O gün, bütün günümü masa başında çalışarak geçirmiştim. Çinli bir turist kafilesini bağlamaya çalışıyorduk. “Bir kafile bağlarsak, devamı da gelir,” demişti patronum. İlgisizliğimi görünce, “Sana bir milyar insandan bahsediyorum Gökçe!” demişti heyecanla. Ama ben, bırakın bir milyar insanı, o anda karşımda duran, sevimli ve para göz patronumdan bile (olabildiğince belli etmemeye çalışarak) tiksiniyordum.
   Akşama kadar dakikaları saydım ve saat altıyı vurduğunda hemencecik toplanıp bir milyar Çinliye veda edip çıkıp evime geldim.
   Hava yeni yeni kararıyordu. Koltuğuma oturup, yaşamımla uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmayan bir belgesel izlemeye koyuldum. Herkes benim kadar amaçsız değildi bu dünyada. Avustralya’nın bilinmedik bir köşesinde, çirkin bir timsah, yavrularını ağzında ırmağa taşıyor, bu esnada bir damla göz yaşı döküyor, ben de yüz yıllık “timsah gözyaşı” tabirinin bir yanılgıdan ibaret olduğunu bir kez daha öğreniyordum. (Dün de aynı belgeseli izlemiştim). Bir ilaç şirketinin markasının yazılı olduğu bir kalem vardı elimde; onu evirip çeviriyordum. Şu ağır, metal kalemlerden biri. Bu kalemi nereden almıştım? Bu ilaç şirketiyle en ufak bir ilişkim, alışverişim olmamıştı. O halde bu kalem niçin benim evimdeydi? Pazarlamanın gücü diye düşünüyordum ki ansızın soluğum kesildi. Öksürmeye çalıştım, başaramadım.
   Boğazımda bir şey hissettim. İlaç şirketinin kaleminin kapağı yoktu. Ben onunla ağzımda oynarken (çocukluğumdan beri kalemleri ağzıma sokarım) kapak gevşemiş, gevşemiş, sonunda da ansızın çıkmış ve boğazıma takılmıştı.
   Başka bir deyişle... Ölüyordum.
   O andayız. Öldüğüm an.      
   Sakinim. Daha ilk saniyeler. Acı yok. Belki de hiç olmayacak bu kez. Demek bu işi acısız halletmenin yolu da varmış. Beni korkaklıkla suçlayabilirsiniz isterseniz, ama bugüne dek ölmemiş olmamın çok basit bir nedeni var. Acı çekme düşüncesi, bana yaşayacağım acıdan daha çok acı veriyor. Böyle düşündüğüm için beni suçlayabilir misiniz? Hayatı sevmiyorum belki, ama canım tatlı işte.
   Ölmeyi isteyenler genelde üç aşağı, beş yukarı hep aynı yolu seçerler. Binalardan atlarlar, başlarına kurşun sıkarlar. En azından haberlerde hep bunları duyarız. Bunlar, yarattıkları tantana bir yana, kuru ve zevksiz ölüm yolları gibi gelir bana. Benimki korkaklık olabilir evet, ama kabul edin, onlarınki de düpedüz zevksizlik. Hele şu başlarına buz gibi bir kurşun sıkanlar yok mu? Düpedüz mazoşizm, bana sorarsanız. Atlamanın, kısa süreliğine de olsa, insanı özgürleştirdiğini kabul etmeye hazırım. Ama benim gibi yükseklik korkunuz varsa, bu da bir bir tercih olamaz. En güzeli... soluksuzluk. Alın işte, neredeyse iki dakika geçti, hâlâ en ufak bir acı yok. Kazayla da olsa (ölmek gibi bir niyetim yoktu şu an) ilk defa ölecek olmam, ölüyor olmam beni zerre kadar korkutmuyor. İşin gerçeği, şu anda, (şu son saniyelerimde) benim daha büyük bir sorunum var. Acısız ölüyorum belki, ama yine de kaygılıyım. Kaygılıyım çünkü moralim bozuk. Apaçık bir düş kırıklığı içindeyim. Kişinin böyle bir anda (bundan sonra başka bir an olmayacak ne de olsa) en ufak bir düş kırıklığı olmamalı bence. Her şey kesin olmalı, her şey planlanmış olmalı. Ne bir pişmanlık olmalı geride, ne de uçları bağlanmamış ipler.
   Oysa kendim için bunların hiçbirini söyleyemem... Deyim yerindeyse, çok zamansız bir buluşma oldu bu. Bugün git, yarın gel demek istiyorum Azrail’e (evet, sadece bir gün bile yeter), o zaman bir çok şeyi yoluna koyabilirdim. Ama kara melek pençelerini taktı bana. Soluksuzluğumla beni kendine çekiyor.
   Ölmeden önce kendimle ilgili şu kadarını söyleyeyim. Hiçbir zaman yaşama öyle amansız bir bağ duymadım, ama bu, ‘artık ölmeliyim’ anlamına gelmedi hiçbir zaman. Gelmedi çünkü ölmek için de, en az yaşamak için olduğu kadar elle tutulur bir bahanesi olmalı insanın diye düşünüyordum. Çoğu kişi intihar bombacılarını anlayamadığını söyler; itiraf etmeliyim ben anlıyorum. Anlıyorum çünkü ben bile bir gün içerisinde ölmem için onlarca ipe sapa gelmez bahane bulabilirken, onlar, kendilerini koruyan ilahi bir güç ve ruhlarını bekleyen cömert bir ödül olduğuna yüzde bin eminler. Buna içtenlikle inanan biri, niçin daha fazla yaşasın? Cennete gidecek biri ölümden niçin çekinsin? Asimov kimse ölmek istemez ama herkes cennette gitmek ister dediğinde yeterince ciddiye alınmadı. Binlerce yıldır süren bir aldatmayı anımsatı bizlere. Gerçekten cennete inanıyor muyduk? Benim ise kendimi aldattığım yok, ve bunlara pek bel bağlamamıştım bugüne dek, dolayısıyla hala yaşıyordum.
   Bununla birlikte, özellikle son yıllarda kendi ölümümün daha görkemli, daha romantik ve hatta talih izin verirse, ufak bir dava uğruna olabileceğini hayal etmiştim. Cennetin anahtarı peşinde değildim, bundan çok daha insani ve bir o kadar da sıradandım; ölmeden önce, öldükten sonra ortaya çıkabilecek her tür dedikoduyu engellemek istiyorum. Bunun için de zarif ve insanlara güzel şeyler düşündürtecek bir ölüm yolu bulmalıydım. Şu anda, boğazımda kocaman bir kalem kapağıyla sonumu beklerken, mutsuzluğumun sebebi buydu işte. Çocukça duyuluyor biliyorum ama bu sayede geçirdiğim en anlamsız günlere bile bir anlam yükleyebilmiştim; biliyordum ki son ana kadar —hatta son anda bile— yaşamıma bir yön verebilecek, varoluşuma akla yatkın bir açıklama getirebilecektim. ‘Gökçe erken öldü, ama o olmasaydı bizim küçük Ayşe hayatta olmayacaktı’ diyenler olacaktı mesela. Ya da ‘Gökçe erken öldü, çünkü cesurdu ve nefes kesen çevreci bir eylem sırasında kendini bir petrol tankerine bağladı, tanker de, ne hikmetse o sırada infilak etti.” Kısacası her şey boşuna olmamış olacaktı... Bu düşünceyle yaşamıştım, bu düşünce beni yaşatmıştı. Öyle ki son zamanlarda artık ölümle kendi irademle karşılaşmak dışında bir ihtimali düşünmüyordum bile; doğru anı yakalayacak, o an geldiğinde ise korkaklık göstermeden, gerekirse kendi ellerimle, hayatıma son verecektim. Bilecektim ki o andan sonra artık varlığımla değil yokluğumla insanlara bir şey ifade edecektim. Başka hiçbir şeyle olmasa bile günün birinde ölüm nedenimle hatırlanmayı, hatta bu nedenle insanlarda belli bir saygı ve gıpta duygusu uyandırmayı hayal etmiştim. Oysa şu an bütün bunlar geride kalmıştı; ansızın gelen ölümüm hiçbir şey yapacak vakit bırakmamıştı.
   Evet, bu anlamda moralim fena bozulmuştu. Zaman sonsuz, yaşam amaçsız olabilirdi ama ben yine de ipleri kendi elimde tutmak istiyordum. Ölümün acısız bir yolunu keşfetmiş olabilirdim, ama bunun hangi koşullarda olacağına karar verememiştim. Düpedüz bir kazaya kurban gidiyordum. Ölümümün anlamsızlığı bir yana, işin belki de en acı yanı, insanların arkamdan “sonunda hakkettiğini buldu” diyecek olmalarıydı. Çünkü boşuna geçirilmiş bir hayatın burukluğundan sonra, onca soylu ölüm yolu dururken ben bir kalem kapağı yutmuş olmanın korkunç utancıyla, bir kalem kapağı yutmuş olmanın anlamsız acısıyla veda ediyordum güzel hayata. Evet, bırakın soylulukla hatırlanmayı, bu halimle herkes için gizliden gizliye bir eğlence kaynağı olacaktım. Keşke, diye düşünüyordum orada yatarken, bir kalem kapağı yuttuğumu fark etmeseler de en azından kalpten gitti deseler, öyle hatırlasalar beni. Çünkü en sıradan insanlar kadar, en büyük kahramanların da kalpten gittikleri olmuştur; diğer taraftan ne Atatürk, ne Napolyon ne de Galilei, boğazlarına takılan önemsiz bir nesneyle ayrılmışlardı bu dünyadan. Ama hayır, kalem kapağını bulmamalarını ummak saflık olurdu; er geç bu korkunç ve önemsiz gerçek ortaya çıkacaktı. Gökçe (denen şapşal) bir kalem kapağının boğazına takılması sonucu ayrıldı aramızdan. Anlamsız varoluşuna, daha da anlamsız bir son getirdi. Kimileri dağların zirvelerinde ölümle yüzleşirken, kimileri ulusları ve inançları uğruna kahramanca şehit düşerken, doktorlar hastalarını iyileştirmeye çalıştıkları sırada onlardan ölümcül virüsler kaparken, itfaiye erleri alevler arasında bizden ayrılırken, kaptanlar gemileriyle batarken, polisler katillerin peşinde ölürken... Gökçe bir kalem kapağı yuttu.
   Doktorlar kalem kapağını bulup çıkarınca şaşkınlıklarını gizleyemeyecek, “Kalpten değil! Bir kalem kapağı yutmuş, zavallıcık!” diye haykıracaklardı. Ve işte ondan sonra başlayacaktı, ölü bedenim için bu dünyadaki en utanç verici anlar.
   Ancak toprağın altına girince huzur bulacağım. Hayır! Orada da huzur olmayacak. Gizlenemeyen şaşkınlıklar, tutulamayan gülümsemeler ve hepsinin sonunda “zavallının akıl almaz ölümü” lafının yankıları yıllar boyu mezarımdan bile işitilecek. Ve daha şimdiden biliyorum ki bu sözün altında her zaman için başka şeyler gizli olacak. Akıl almaz diyecekler akılsız dememek için, sakarlık diyecekler hıyarlık dememek için. Ve bu böyle sürüp gidecek; herkesin belleğinde zararsız bir yaşam, ve sonunda gelen beklenmedik, ve bir o kadar da saçmasapan bir ölüm. Belki kendilerine bile itiraf etmeyecekler ölümümü böyle gördüklerini ama içlerinden böyle düşünecekler. Bunu adım gibi biliyorum.
   Ve yıllar sonra... tüm acılar yatıştığında, üzüntüler dindiğinde, ben yaşamlarının uzak bir anısına dönüştüğüm zaman, evet o zaman, asıl gerçek düşüncelerde belirecek, ve sonra sözlere dökülecek. “Gökçe denen budala (evet, dikkat edin, artık şapşal yerine budala deniyor olacak), durup dururken, hiçbir sorunu yokken, mutlu bir hayatı (mutluydum, evet), iyi bir işi (iyi kazanıyordum), ve en önemlisi ona yürekten bağlı bir sevgilisi varken (ah Duygu!), günün birinde evinde boş boş otururken bir kalem kapağını boğazına kaçırdı ve öldü.”
    Yürekten bağlı sevgili... Bir de o var, değil mi?
   Duygu bunu duyduğunda, evet, yıllar sonra bile olsa, içinde bir şeyler kıpırdayacak, ufak ve uzak bir acıma duygusu belki, ama o kadar zayıf olacak ve asıl gerçek o kadar meydanda olacak ki, o da öldüğüm günü düşünerek her şeyin anlamsızlığı karşısında sonunda gülmeyi seçecek. “Bunun için mi öldün?” diye soracak ölüm yıl dönümlerimde mezarımın başında. Yüzünde hüzünlü bir gülümseme ve gözyaşı olacak. Tabii gelecek olursa. “Bir kalem kapağı yüzünden mi terk ettin beni?” Üzülecek, ağlayacak bunları söylediği için belki. Ama gerçeğin anlamsızlığı karşısında, evet, o da sonunda gülmeyi seçecek. Sonra yeni bir sevgili bulacak kendine; belki evlenecek, çoluk çocuğa karışacak. Günün birinde beni unutsa bile, ‘budalaca ölüm nedenimi’ unutmayacak. Onu çocuklarına aktaracak —belki iyi bir niyetle, belki çocuklarının da başına aynısı gelmesin diye— ama böylelikle de ölümümü kuşaktan kuşağa yaşatmaya devam edecek. Öylesine önemsiz çünkü.
   
   
* * *

   
   Koltuğun üzerine yığılı bir şekilde durduğum sırada aniden kapı açıldı. Duygu’yla göz göze geldik. O an hangimiz daha ölü görünüyorduk, bilmiyorum. Ama eski sevgilimin (eski diyorum, çünkü az sonra hayatta olmayacağım) gözlerindeki dehşetli bakışlar, durmaya ramak kalmış kalbimi bir kez daha hoplatmaya yetti. Son nefesimi vermek üzereydim. Duygu elindeki torbaları yere bıraktı, koşarak yanıma geldi. O sırada paldır küldür koltuktan yere yığıldım. Böyle dramatik bir sahne yaratmak niyetinde değildim, ama Duygu’nun gelişiyle... evet ben de düpedüz paniklemiştim. Ölümün eşiğinde şaşkınlığıma yenik düşmüştüm. Yerde çaresizce yatarken ne kadar komik bir sahne yarattığımın farkındaydım. Keşke görmeseydi beni bu halde. Eve nasıl girdiyse anahtarın sesini bile duymamıştım; duymuş olsaydım başka türlü davranırdım… Göz kapaklarımın hızla titrediğini hissediyordum. Yüreğim son atışlarını gerçekleştirmeye çalışıyordu, tüm bedenimi korkunç bir kasılma kaplamaya başlamıştı. Biliyordum ki bundan sonraki evre rahatlık ve erinç evresi olacaktı. Ama ona ulaşıncaya dek bütün bunlara katlanmam gerekecekti.
   Merak ediyorsunuz belki, tüm bu süreçleri nereden bildiğimi. Az sonra açıklayacağım hepsini. Şimdilik tek derdim, tek umudum son bir kez Duygu’yu görebilmekti. Güzel sevgilime son bir kez bakabilmek, bu acizliğim içinde bile onu anladığımı, onu sevdiğimi ona gösterebilmekti. Ama artık onu görmekte bile güçlük çekiyordum. Belli belirsiz kararmalarla dünya bir gelip, bir gidiyordu. Tüm bedenim ölümle karşılaşmaya, bunu da mümkün olduğunca acısız yapmaya hazırlıyordu kendini. Bir evreyi daha atlatıyordum.
   Ardından her yer karardı. Evet, dedim kendi kendime, buraya kadarmış. Tam dünyayı son kez gördüğüm düşüncesine alıştırıyordum kendimi ki tekrar görüntü geldi. Yok oluşun bir cilvesi diye geçirdim içimden. Yaşam öyle kolay kolay bırakmıyordu insanı... Ancak bu kez Duygu yoktu ortalıkta. Hâlâ salonun ortasında yatıyordum. Bilincim iyice buğulanmıştı artık. Belli belirsiz imgeler, kopuk kopuk düşünce parçacıkları teker teker geliyor ve gidiyordu. Belki de bambaşka bir evrendeydim artık... Başka bir boyuta ulaşmış, bunu da kendi evimin salonunda başarmıştım. Belki de ölümden sonra yaşam böyle bir şeydi. Bir boyuttan başka bir boyuta geçiyordum sadece. Çevremi kuşatan nesnelerin değişmesi için bir neden yoktu belki de... Doğa üstü şeylere inanan biri değilim, ama böyle durumlarda insan her şeye hazır hisseder kendini. Böyle durumlarda insan artık kendi bilincine sahip değildir; o sizden kopar, alıp başını gider. Siz sadece çaresizce onu izlemeye çalışırsınız.
   Ama hayır, ne bilincim uçup gitmişti, ne de başka bir boyuta ayak basmıştım. Kapının vurulduğunu duydum. Fazlasıyla gerçekti bu ses. Orada ne kadar süre o şekilde yattım bilmiyorum, birkaç saniyeden uzun olamazdı, kapının açıldığını duyduğumda neredeyse bir ömür daha tüketmiştim.
   Duygu, bir adamla birlikte yanımda belirdi. İkisi birden üzerime eğildiler, sorunun ne olduğunu anlamaya çalıştılar. Adam merakla gözlerimin içine baktı. Elini gözlerimin önünden geçirdi; göz bebeklerimin büyüyüp küçüldüğünü ben bile hissettim. İnsan bu haldeyken vücudundaki atomların kıpırtısını dahi hissedebilir. Sonra Duygu’nun bana seslendiğini, adımı haykırdığını gördüm. Evet gördüm sadece, çünkü sesleri uzun bir süre önce işitemez olmuştum. Zar zor kolumu kaldırabildim; ancak kaldırmamla tekrar indirmem bir oldu. Sonra tüm bedenim korkunç bir titreme nöbetine tutuldu. Elimi zar zor, önce karnımın üzerine atmayı başardım. Sonra da yavaş yavaş boğazıma kadar götürebildim, ve o zaman anladılar bir şey yutmuş olduğumu. Adam (alt kattaki eli titrek, Ecevit şapkalı, yaşlı bakkal) Duygu’ya hemen bir şeyler söyledi. Duygu’nun bir anda yüzü değişti, sonra ortadan kayboldu. Tekrar döndüğünde elinde bir bıçak vardı.
    “Hayır!” demeye çalıştım. Tüm vücudum bir daha titredi, başımı sağa sola savurdum. Adam elini alnıma koydu ve başımı kımıldatmamı engelledi.
   Sonra bıçağın sivri ucunu boğazımda hissettim. Duygu’nun elinde bir pipet, gözlerinde bir sürü göz yaşı gördüm. Korkunun ölüme galip geldiği an... Bilincimi büsbütün yitirdim.




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın fantastik roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında
Lusifer'in Lambası - Başlarken - Onursuz Bir Yaşam
Lusifer'in Lambası - 2. Bölüm - Beceriksiz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 5. Bölüm - Terapistin Tesellisi
Lusifer'in Lambası - 4. Bölüm - Modern Bir Ruhun İtirafları
Lusifer'in Lambası - 3. Bölüm - Bir Kahramanın Ölümü

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!'
Karanlığı Boyamak - Okul İzlenimleri
Karanlığı Boyamak - Eve Bilgisayar Geliyor
Karanlığı Boyamak - Hırsız Mina
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Uyanışı
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Koşusu

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Sevgi - Başka Bir Deyişle [Deneme]
Sigortacı [Deneme]
Tolstoy ve Anna Karenina [Eleştiri]
Bülbülü Öldürmek [Eleştiri]
Momo ve Duman Adamlar [Eleştiri]
"Para İçin Yazmak" Gerçekten Duyulduğu Kadar Kötü Mü? [Eleştiri]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Diren Yardımlı, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.