..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
En tatlı sevinçler, en hiddetli kederler sevgidedir. -Pearl Bailey
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Fantastik Roman > Diren Yardımlı




18 Nisan 2008
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında  
Diren Yardımlı
Bir el omzuma dokundu. Başımı çevirdim, karşımda her halinden bir sokak çocuğu ve bir tinerci olduğu belli olan biri duruyordu. Soğukkanlı bir insan değilimdir, ama izlediğim tüm filmler bana asık suratlı ve çenesi kapalı tiplerin başlarını beladan koruduğunu, ya da belalarla ancak böyle tiplerin baş edebildiğini göstermiştir. Daha ilk bakışlarıyla düşmanına “sen öldün” diyebilen Clint Eastwood gözlerimin önüne geldi. Omzuma dokunan ele baktım ve Clint Eastwood olduğuma kendimi iyice inandırdıktan sonra, yüzüne baktım. Sonra bir şey demeden gerisin geri scooter’ıma döndüm. Sanki her akşam birileri gelip elini bu şekilde omzuma atarmış gibi.


:BDIF:
Doktorla seanslarımız bittiğinde artık yepyeni bir insandım.
   “Hala ölmek istiyor musun?” diye sordu son seansımızda.
   “Buna evet dersem yirmi seanslık daha para isteyeceksin benden.”
   “Ölmek istemiyorsun anlamını mı çıkarmalıyız bundan?”
   Gülümsedim.
   “Evet... Bu anlamı çıkarabiliriz. Ölmeyi isteyecek kadar zengin bir adam değilim ben artık doktor. İşimi de bıraktım,” dedim.
   “Hmmm," dedi her zamanki kuşkuculuğuyla. "Niye öyle bir karar aldın?”
   "Bundan böyle hayatımı yazarak kazanmayı düşünüyorum çünkü," dedim.
   Doğrusunu isterseniz, benim gerçek terapistim romanımdı. Doktor iyi bir arkadaştı, neşeli mizacıyla bana aslında yaşamayı değil, insanlarla havadan sudan konuşmayı öğretmişti tekrar. Ama ruhumda yatan bütün meraklarımı, dürtülerimi ve almak istediğim riskleri sayfalara dökmüştüm bütün bu süre boyunca. Onları bir kez orada gördükten sonra da ne bir daha bahsetme, ne de deneme ihtiyacı hissediyordum.
   Ama elbette işimi bırakmak gibi bir karar büyük bir karardı. Ve attığım bu adımdan tek endişelenen doktor olmamıştı. O günlerde en çok karşılaştığım soru, “Nasıl geçineceksin?” sorusuydu. Buna verebileceğim en dürüst yanıt “Umurumda değil... bulurum elbet bir yolunu” olurdu, ancak bunun, en azından Duygu’nun gözünde, tekrar Doktor Freud’la bir randevu anlamına geleceğini bildiğim için, yazarlık kariyerime güvendiğimi söylüyordum. Bu da, kimseyi tatmin etmese bile en azından normal bir hayalperestin verebileceği bir yanıttı.
   Ardından Sultanahmet'ten taşındım, Moda’da ufak bir odaya çıktım. Romanım çıkıncaya dek tutumlu yaşamalıydım. Duygu’yla annesinin evlerine yakın bir yerde olmasına dikkat ettim.
    “Senin için değil, buzdolabın için geliyorum,” dedim Duygu’ya.
    “Çok zekice... Ama onun da yolu benden geçiyor,” dedi Duygu.
   Bir sanat galerisinin üstünde, aslında ofis olarak düşünülmüş ama zamanla bekarların, dulların yerleştiği bir binada birlikte bulmuştuk odayı.
    “Burası.. biraz ufak değil mi?” diye sormuştu.
    “Ben de öyle koca bir insan sayılmam,” demiştim.
    “Emin misin bunu istediğine?” diye sordu. “Ben sana bir süre destek olabilirim. En azından romanın çıkıncaya kadar.”
    “Olabileceğini biliyorum,” dedim. “Ama benim çalışmak için bir masaya ve bir bilgisayara ihtiyacım var sadece. Geri kalan her şey dikkatimi dağıtır zaten.”
    “Buna ben de dahil miyim?”
   Gidip öptüm onu. “Evet, sen de dahilsin.”
   Geçen zaman içinde garip bir şey fark etmiştim. Belki de yazmamla ilgiliydi. Ama gerçekten de dünyevi şeylere ihtiyacım kalmamıştı. Ölümle buluşmalarım beni olgunlaştırmıştı. Artık sadece bir oda, bir bilgisayar ve bol bol hayal istiyordum. Beni yanlış anlamayın, Duygu’yla bir ilgisi yoktu bunların. Tersine ilişkimiz dopdoluydu; birlikte geçirdiğimiz anlar bu dünyada iki insanın tadabileceği belki de en güzel anlardı. Ama böyle bile olsa, yazmak için yalnızlığa ihtiyacım vardı. Duygu da neyse ki, ara sıra yaptığı nazlara rağmen, bunu anlıyordu.
   “Sana bir ev hediyesi alayım,” dediğinde onu ciddiye almadım. Bir hafta sonra ise kapımda eski bir scooter gördüm.
   “İkimiz için,” dedi Duygu hemen, itiraz edeceğimi görerek.
   “İkimiz?”
   “Birlikte gezeriz diye.”
   İtiraz etmedim. Duygu’nun evi uzak sayılmasa da her akşam oraya yürümek, gecenin bir saatinde de tekrar geri dönmek kaydadeğer bir vakit alıyordu. Çalışmadığıma göre gezecek tozacak param da kalmamıştı. Bu scooter her iki sorunu da çözüyordu. Ve biraz "ne gerek vardı canım," "ihtiyacım olsa ben alırdım," lafları arasında onu büyük bir keyifle kabul ettim.
   Zamanla yoğun çalışma günlerinin ardından akşamları scooter’a atlayıp doğruca Duygu’yu görmeye gitme düzenim iyice yerleşti. Duygu beni her zaman kapıda beni uzun zamandır görmüyormuş gibi karşılıyordu. Beni rahatsız etmemek için bana fazla gelmiyordu, sadece sabahları okula giderken bazen uğruyor, bana kahvaltılık bir şeyler bırakıyordu. Ama benim onlara yaptığım akşam ziyaretlerim her zaman uzun sürüyordu. Ona romanımdan son bölümleri okuyordum ve her defasında yazdıklarımın onu benden daha fazla heyecanlandırdığını görerek sevinç içinde ayrılıyordum yanından. Duygu bana tekrar aşık olmuştu. Üstüste yaşadığı beni kaybetme risklerinin de sanırım buna katkıları olmuştu. Ancak ikinci kez aşık oluşu, birincisinden çok farklıydı. Artık daha dikkatliydi, beni bir yandan çok seviyor, bir yandan bir anne şefkatiyle kollama ihtiyacı duyuyordu. Birkaç kez ona bunu yapmamasını söylemiştim, ama defalarca kendini öldürmeye yeltenmiş bir sevgilisi olan biri için bundan vazgeçmek kolay değildi herhalde Bunu da biliyordum ve işin doğrusu, bu şekilde kollanıyor olmak hoşuma da gidiyordu.
   Hele de roman kahramanlarımdan birinin kendisi olduğunu fark ettiğinde (bunu ona söylememiştim) artık kendini ve beni düpedüz birer roman kahramanı olarak görmeye başlamıştı. Kitaptaki kendisi gibi konuşmaya başlamış, beni kitabımdaki kendisinin beni sevdiği gibi sevmeye başlamıştı. Ve inanın, sevgili okurum, böyle bir sevgi ancak romanların dünyasında olabilirdi.
   Belki de çoğu kişinin bir anlam veremeyeceği bir ilişkimiz vardı. Her şey çok basitti, büyük aşklarda büyük sırların olduğunu düşünenleri daha ilk bakışta yanıltacak bir ilişkiydi bu. Çocuk gibiydik. Aslında yaşadığımız onca deneyimden sonra her şeyin çok derin olması gerekiyordu belki... ama değildi. Basitliğin çekiciliğini keşfetmiştik ikimiz de. Az konuşuyorduk, zor konulara girmiyorduk. Hâlâ yanıtlanmamış bir sürü soru vardı, ama bunların zamanla yanıtlanacağını ikimiz de biliyorduk. Ve ne olursa olsun, tüm konuşmalarımızın sonunda geriye tek bir gerçek kalıyordu, o da bütün bunlardan birlikte geçtiğimiz gerçeği. İnanılmaz bir ortaklık bulmuştuk. Çoğu insanın istediği, aradığı ama bulamadığı belki de. Artık evliliğin bir adım gerisinde, ya da bir adım ötesinde duruyorduk; evliliğe götüren o ince ayarı yapamazdık, bunu ikimiz de biliyorduk. Tabi insanoğlunun beklenmediklerle dolu olduğunu herkesten daha iyi yine ikimiz öğrenmiştik. Ancak şu gerçek ortadaydı: arkadaştık, sadece aşık olamayacak kadar. Ama sırf arkadaş da kalamayacak kadar. Hepsi bir yana, birbirimizi seviyorduk, birbirimizden uzak kalamayacak kadar. Ve sanırım içimizdeki aşk kıvılcımları dışımıza taşıp çarpışmasa da, birbirimiz için yaratıldığımıza ikimizin de kuşkusu yoktu artık. Duygu’ya evini soracak olsanız, benim yanım derdi. Coğrafi olarak değilse bile, ruhsal olarak evi bendim çünkü.
   Geceleri sık sık birlikte geçiriyorduk; bazı geceler evet, zariflikle evlilik oyununu oynadığımız oluyordu. Bu oyunu ikimiz de seviyorduk. Akşamları aşıklar gibi mum ışığında yemek yiyor, sonra mum ışığında televizyon izliyor, sonra da mum ışığında yorganın altına taşınıyorduk. Orası ise... sırlarla dolu bir yer değildi. Sadece yalnızlığımızı üzerimizden attığımız bir yerdi. Aramızda çocuk doğuracak şehvet yoktu belki, hiçbir zaman da olmamıştı; ve aynı şekilde birbirimize çığlıklar attıracak cinsel güçten de yoksunduk. Ama tensel olarak birbirimizden haz alıyorduk. Tenlerimiz birbirimize güven veriyordu. Hayatımızı çırılçıplak, bu yatakta geçirebileceğimizi hissediyorduk. Gece onunla yatmayı, gece ona sarılmayı ve sabah soluğunu dudaklarımda hissederek uyanmayı seviyordum. Zaten yatakta da vaktimizin çoğu sohbet ederek, gülerek, kavga ederek geçiyordu. Belki de, diye düşünüyordum, onu bu dünyada sevdiğim her şeyden daha çok seviyordum. Ne var ki, bu ona çılgınlar gibi aşık olmamı, onu kıskanmamı ya da kimilerinin yaptığı gibi kıskandırmamı gerektirmiyordu.
   
   
* * *

   
   Yine bir akşam onlara yemeğe gitmiştim. Annesi mantı hazırlamıştı. O gün bütün gün Duygu’yu arkama alıp İstanbul’un en dar sokaklarında uzun ve kimsenin tahmin edemeyeceği heyecanlı bir geziye çıkmıştık. Scooter’ın motoru ufaktı, pek hız da yapamıyordu. Bana sollanmaktan gocunmamayı öğretmişti. Neyse ki Harley Davidson bize göre değildi. Ne ben uzun saçlı, sakallı, yaz kış demeden güneş gözlüğü takan biriydim, ne de Duygu bir kovboy kızı olmaya meraklı olmuştu. Sakin, uysal ve tatlı bir İstanbul kızıydı o. Kararlı ve inatçıydı; ama bunu belli etmeyecek kadar da zarif ve sakindi. Kavgalarımızda boyun eğen taraf her zaman ben oluyordum; boyun eğmem için bana yalvaran gözlerle bakan taraf da o. Narindi. O büyüdükçe bu özelliğini daha iyi anlamaya başlamıştım. Küçükken sulugözün tekiydi; büyüdükçe gururlanmış ve göz yaşlarını içine akıtmaya başlamıştı. Ama kesinlikle biliyordum ki küçüklüğünden daha az göz yaşı tüketmiyordu şimdi. Ve aynı şekilde biliyordum ki bağımsız olmayı istediği kadar, kollanmayı da istiyordu. Nereye gideceğimize karar vermeyi istiyordu, ama bir o kadar da oraya götürülmeyi istiyordu. Belime sarılıp, kafasını sırtıma dayayıp, gözlerini açtığında yepyeni bir yerde olmayı istiyordu. Bir İstanbul kızıydı. Ve Harley Davidson İstanbul’a uymadığı kadar, ona da uymuyordu. Sokakları dar, kaldırımları ve yolları yıpranmış, eski bir kentti burası; Duygu gibi burası da çevresindeki dünyaya direniyor, Duygu gibi burası da her saniye kollanmayı istiyordu. Duygu gibi burası da unutulursa solup dökülüyordu.
   Ben de bir İstanbulluydum. Bunun ne demek olduğunu hiçbir zaman çok düşünmemiştim. İstanbullu olmayı sevip sevmediğimi de bilmiyordum. Bildiğim tek şey, benim bir İstanbullu olduğumdu. Ve nasıl ki her kentin kendi söylenmeyen kuralları vardıysa, ben de biliyordum ki bu büyük kentin ufak sokaklarından geçerken eski binaların pencerelerini titretmeyen, yaşlılarını korkutmayan, çocuklar ve sokakta gezinen kedi köpekler için tehlike yaratamayan bir araç her açıdan daha iyiydi.
   Hem bu scooter köpeğimiz gibiydi. Aileden biriydi. Çoğunlukla o bizi gezmeye götürürdü, zaman zaman da yolun ortasında bizi bıraktığında biz onu gezdirirdik. İnsanlar bize güler, biz onlara gülümserdik.    
   
* * *

   
   Ağustos gelip çatmıştı. Romanımın bir yıl sonra haziran ya da temmuzda biteceğini umuyordum.
   O gün İstanbul’daki geleneksel gezilerimizden birini tamamlamış, Duygu’ların evinin yolunu tutmuştuk. Ben onu bırakıp evime dönüp romanım üzerinde çalışmayı düşünüyordum, ama Duygu yukarı gelmem için beni ikna etmeyi başardı.
   O akşam hava nemli ve basınçlıydı. Duygu akşama doğru baş ağrılarından şikayet etmiş, annesi de sineklerin ısırdığını, dolayısıyla ertesi gün yağmur yağacağını ön görmüştü. Duygu’nun annesi gündüzlerini Tanrı’yla konuşarak, onun yeryüzüne gönderdiği ufak tefek sinyalleri dinleyerek yaşan bir kadındı. Doğadaki ufak tefek işaretlerle olup bitecekleri önden kestirebiliyordu. Örneğin yağmuru ön görmesi için uydularla gök yüzünü gözetlemesi, rüzgarın yönüyle ilgili karmaşık hesaplar yapması gerekmezdi. Hatta başını kaldırıp bulutlara bile bakmazdı. Boğazı kururdu sadece, ya da çevresinde uçuşan sineklerin vızıltılarını dinlerdi ve onlar ona korkunç bir fırtınanın yolda olduğunu haber verirlerdi. Bir kez bile olsun yanıldığını görmemiştim. Sanırım bu özelliklerinin bazıları Duygu’ya da geçmişti. Duygu beni tanırdı, benim kendimi tanımadığım anlarda bile o beni tanırdı. En ufak hareketlerimden, bakışlarımdan benim kendimden sakladığım gerçekleri bir bir sıralayabilirdi. Ve sanırım o benim ona gösterdiğim yanımı değil, gizlediğim yanımı seviyordu daha çok. Benim bile bilmediğim bir yanımı. İşin içindeki en paradokslu yan ise kendisinin bu yeteneğinin farkında olmamasıydı. Bunu da ben biliyordum. Ve bilmediği bir diğer şey, ondaki bu iç görünün bende garip bir dinginlik ve huzur yarattığıydı.
   ...
   Akşam tatlı bir huzur içinde akıp gitti. Hatta öylesine kesintisiz ki ben kalkmaya davranınca, bir anda zamanın akışına bir darbe vurduğum hissine kapıldım. Duygu sessizleşti ve yüzü asıldı. Bir ara annesi içeri gittiğinde yanıma geldi, beni kolumdan tuttu ve,
    “Seni bu akşam bırakmayacağım,” dedi.
   Ama ben eve dönüp romanıma devam etme niyetindeydim.
    “Dönmeliyim,” dedim. “Roman iyi gidiyor. Her gece sona biraz daha yaklaştığımı hissediyorum... kopmak istemiyorum şimdi.”
   Bunun onu tatmin etmesi gerekirdi, çünkü yazmama, başarılı bir yazar olmama o benden daha hevesliydi. Ama bir şey söylemedi. Sadece kafasını eğdi.
   Çenesinden tutup başını kaldırdım. Gözlerinin içine baktım.
   Yorgunca gülümseyerek gözlerini kaçırdı.
    “Git gide romanın tarafından daha çok aldatılmış hissediyorum kendimi,” dedi.
   Umutsuzca başımı salladım.
    “Biliyorsun, bu konuda yapabileceğim bir şey yok. Seninle geçireceğim bir geceyle onunla geçireceğim bir gece arasında bir seçim yapmam gerekirse, korkarım, hiç gözümü kırpmadan onu seçerim.”
    “Gerçekten mi?” dedi, üzgünce.
    “Tereddütsüz.”
   Gülümsedi. Onu burnundan öptüm.
    “Sabaha kadar çalışmayı hayal ediyorum aşkım. Mümkünse yarın bütün gün de. Ve annenle ikinizin hazırladığı kahvaltılarla bu büsbütün olanaksız.”
   Sımsıkı sarıldı bana. Öptü beni. Sanki beni uzun bir yolculuğa gönderiyor gibiydi. Açıkçası bu gecenin tuhaf bir gece olacağını içimden bir ses bana da söylüyordu. Ama ben bu seslere kulak asmazdım.
    “Eve gidince bana bir alo de,” dedi.
    “Niye?”
   Daha önceleri böyle bir alışkanlığımız olmamıştı.
    “De işte. Eve vardığını bilmek istiyorum. İnsanlar genelde bu tür şeyleri bilmek ister.”
    “Buradan eve gitmem, saatte 30 kilometreyle gitsem 45 saniyeden biraz daha uzun sürüyor. Bu süre içersinde başıma bir şey geleceğini sanmıyorum.”
    “Olsun, sen gene de de.”
    “Tamam, unutmazsam...”
    “45 saniyede unutma, Gökçe. Bunu başarabilirsin.”
    “Ya başıma bir şey gelir de 45 saniyeden uzun sürerse?”
    “Ne gibi bir şey bu?”
    “Ne bileyim... bir kaza, bir kaçırılma olayı filan...”
   Yorgunca gülümsedi.
    “İyi, peki. Kaçırılırsan ya da ölürsen aramazsın o zaman. Ama ölmezsen ölmediğini bilmek isterim.”
   Dayanamadım, dudaklarından öptüm onu. Romanım olmasaydı, bu geceyi seve seve onun yanında geçirebileceğimi düşündüm. Ama bunu ona söylemedim.
    “Seni bu yüzden seviyorum,” dedim sadece.
    “Ne yüzden?”
    “Anlayışlı ve hoşgörülü bir kadınsın. Bugüne kadar kimse bana ölürsem haber vermeme gerek olmadığını söylememişti.”
    “Ölmeni istemiyorum,” diye mırıldandı. “Ama geceyi burada geçirmediğine pişman olmanı sağlayacak bir şey olsa itiraz etmezdim.”
   
   Scooter’ımı Duygu’larının evlerinin yanındaki yabani otlarla kaplı, karanlık ve boş bir araziye park etmiştim. Ona doğru yürürken yukarı, Duygu’nun penceresine baktım. Camdan dışarı, bana bakıyordu. Baktığımı görünce bana el salladı. Ben de ona. Sonra apartmanın köşesini döndüm ve gözden kayboldu.
   İlk hışırtıları o sırada duydum. Çöpün içine atlayan bir kedi, ya da çalıların arasında koşuşturan bir köpek olduğunu düşündüm. Daha doğrusu düşünmedim bile. Burası sokaktı ve sokak dediğin hışırtılı, kıpırtılı olurdu. Sonra ses daha yakınımdan geldi ve sanırım o an kafamın arkasındaki gözler beni uyarmaya çalıştılar. Değişik bir şey olduğunu ben değilsem bile, içimdeki bir şeyler duyumsamıştı. Bir huzursuzluk hissettim, ama insan tuhaf bir varlıktır, kendine yalan söyleyebildiği gibi, kendini görmezden de gelebilir. “Paranoyalar ve korkularla yaşamak bir budalalıktır,” diye başlamıştım romanımın son bölümüne. Ve devam etmiştim: “Ama tam tersine huzur ve erinçlik duygularına sırtımızı dayayıp, ruhumuzu uyutmamalıyız da. İkisinin ortasında bir nokta var, orada durmalıyız işte, o zaman üçüncü kattan aşağı düşen piyanoyu düşmeden önce hisseder, aynı zamanda paniğe kapılıp donup kalmadan kaçabiliriz.” Bunları dün gece yazmıştım, ama yazdıktan sonra niye yazdığımı unutmuştum. Çünkü yazdığım romanla bir ilgisi yoktu. Oysa tam şu anlama geliyordu bu cümle: altıncı hislerimizi küçümsememeyi öğrenmeliyiz. Ve romanımda altıncı hislerin önemi büyüktü. Kahramanlarımdan biri her tür çılgınlığı deneyen bir sporcuydu. Ve hiçbir zaman için yaptığı şeylerin tehlikesinin farkında olmamıştı. Zaman içinde bunu fark etmeye başlayınca tökezlemeye başlamıştı. Ve sonunda da ölecekti.
   ...
   Bir el omzuma dokundu. Başımı çevirdim, karşımda her halinden bir sokak çocuğu ve bir tinerci olduğu belli olan biri duruyordu. Soğukkanlı bir insan değilimdir, ama izlediğim tüm filmler bana asık suratlı ve çenesi kapalı tiplerin başlarını beladan koruduğunu, ya da belalarla ancak böyle tiplerin baş edebildiğini göstermiştir. Daha ilk bakışlarıyla düşmanına “sen öldün” diyebilen Clint Eastwood gözlerimin önüne geldi. Omzuma dokunan ele baktım ve Clint Eastwood olduğuma kendimi iyice inandırdıktan sonra, yüzüne baktım. Sonra bir şey demeden gerisin geri scooter’ıma döndüm. Sanki her akşam birileri gelip elini bu şekilde omzuma atarmış gibi.
    “Bakar mısın?” dedi tinerci çocuk. Bakmazdım tabii. Bakmak kendimi onunla aynı seviyeye indirmek, hatta emirlerine uymak anlamına gelecekti. O orada yokmuş gibi davranmak en akıllıcasıydı.
    “Abi, bakar mısın?” dedi yine. Sesi dümdüz ve daha da kötüsü, beklentisizdi; bakabilirdim aslında. Ayakları yere değse bile uçuyordu o an ve baksam baktığımı fark etmeyecekti bile büyük bir olasılıkla.
    “Abi, bi’ sigaran var mı ya?” dedi sonra.
    “Yok,” dedim.
    “Var abi,” dedi. “Biliyom sigaran var.”
    “Yok ulan,” dedim. “Hadi toz ol.”
    “Abi...” dedi.
    “Ne var?” dedim, biraz öfkeyle. Sanırım Clint Eastwood bu hafif öfkeyi göstermediği için Clint Eastwood olmuştu. Çünkü her şeyin yazgısını bu tür ufak tefek şeyler belirleyebilir. Bardağı taşıran son damla, savaşları başlatan o ufak kıvılcım... sesteki ufak bir titreklik. Ve o an sesim titrek ve öfkeli çıkmıştı. Daha da kötüsü, öfkelenmiş bir çaylağın sesi gibi.
   Çocuk daha fazla bir şey söylemedi ve iki adım uzaklaştı. Sonra birden cebinden parlayan bir şey çıkardığını gördüm. Bir bıçak. Önce beni bıçaklayacak sandım, ama sonra scooter’ımın önüne geçti ve ön lastiğini boylu boyunca kesti.
    “Heey! N’apıyorsun?” diye bağırdım. O an, o elinde tuttuğu şey yüzünden onu oradan uzaklaştıracak cesaretim yoktu... neyse ki. Ama tepem atmıştı, ve rahatlıkla her ağzıma geleni söyleyebilirdim. Ama pek takmıyordu bana belli ki. Kesmeyi sürdürdü, sonra da ayağa kalktı ve bana bir süre baktı. Ona,
    “Serseri,” diye mırıldandım. Dişlerinin arasında tükürüğünü biriktirdi, ve scooter’ımın koltuğuna okkalı bir balgam bıraktıktan sonra yoluna devam etti.
    “Allah belanı versin!” diye bağırdım peşinden. Dönüp bakmadı bile.
   Ve ikinci hatam: O an öğrenmeliydim, sokaktaki hışırtılar, pıtırtılar tehlike işaretçisi olabilirler. Sokakta başınız bir kez belaya girdi mi, en kısa zamanda kafanızı altına sokabileceğiniz bir çatı bulmalısınız. Çünkü belanın arkası kısa sürede gelebilir. Ama ben bunu da umursamadım o an. Gerisin geri Duygu’ların evine çıkıp, geceyi orada geçirmemem için hiçbir engel yoktu. Evime yürüyerek gidebilirdim, ama bu velet kafamı öylesine bozmuştu ki yandaki bir taşın üzerine oturdum ve gecenin ilk sigarasını yaktım. (Genelde sadece akşam bilgisayarımın başına oturunca sigara içiyordum. Yazma ritüellerimden biriydi.) Bu halde yukarı, Duygu’lara çıkmak da istemiyordum.
   Sigaramı ortalamıştım ki uzakta, karanlığın içinde iki kişi belirdi. Baktım yine o velet. Hiç yerimden kalkmadım. Yanındaki çocuk ondan birkaç yaş daha büyük görünüyordu. Biraz daha iri yapılıydı, ama boyu hemen hemen aynıydı. O da kıvırcık saçlıydı, ama nasıl desem, çocukluğunu geride bırakalı birkaç yıl oluyordu. Bu her halinden belliydi.
    “Yine mi sen?” dedim, o daha bir şey diyemeden. Öbürüne bakmamayı yeğliyordum.
   İkisi de önüme geçip durdular.
    “Ne istiyorsunuz?” dedim.
    “Sigaran yoktu hani,” dedi, küçüğü.
    “Hala sana sigara vereceğimi mi düşünüyorsun?” dedim.
    “Kalk ayağa,” dedi arkadaşı. Diyecek bir şey bulamadım, ama kalkmadım da.
   Bacağımı, sanki ölü bir köpeği dürtüyormuş gibi hafifçe tekmelemeye başladı. Git gide şiddetlendiğini fark ettim. Tam ağzımı açıp bu işten vazgeçmesini söyleyecektim ki,
    “Kalk lan ayağa!” diye lafı ağzıma tıktı.
    “Ne var be?” diyerek ayağa kalkmaya davrandım ki, birden yüzüme korkunç bir yumruk yedim. Evet, işte... hayatımın ilk yumruğu diye düşündüm. Bu an er geç gelecekti. Kendimi buna hazırlamıştım. Hiç vakit kaybetmeden ben de onun karnına yapıştırdım bir tane. Bunun üzerine ufak velet saçlarıma asıldı. Bağırmak istiyordum, hayatımda böyle bir acıyı daha önce yaşamamıştım, ama o an gururum bir kez daha altıncı hissimi hiçe sayarak bağırmamı engelledi. Çok geçmeden ikisi birden beni sürükleyip arka bahçeye, scooter’ın durduğu yere götürdüler.
    “Ne istiyorsunuz benden?” dedim. “Alın, bütün sigaralarım sizin olsun! Yeter ki rahat bırakın beni artık!” dedim.
    “Paran var mı lan?” dedi büyüğü, hazır beni buraya sürükleyebilmişken.
    “Yok,” dedim.
    “Var,” dedi küçüğü. “Sigaran da yoktu.”
    “Sigaram vardı, ama param yok. Zaten olsa da size vermem, lastiğimi tamir ettiririm.”
   İkisi de dönüp scootera baktılar. Sonra ufağı cebinden bıçağını çıkardı ve önce onu boynuma dayadı.
    “Çıkar ’lan paraları!” dedi ve yanıma tükürdü. Bıçak ve tükürük birlikte geliyordu bu herifte; belli ki bir alışkanlık olmuştu. Alışkanlık kötü bir sözcüktü, çünkü bu işi ilk kez yapmadığını gösteriyordu.
    “Kaldır o bıçağı,” dedim, ilk kez korkmam gerektiğini sezinleyerek. Neyse ki bana bir şey yapacağı yoktu, ani bir hareketle bıçağı boğazımdan uzaklaştırdı ve scooter’ımın yanına gidip arka lastiğini de deşti. Yutkundum.
    “Tamam çocuklar, sakin olun,” dedim. “Polise gitmeyeceğim, yeter ki beni rahat bırakın artık.” Gerçekten içimden geçenler buydu, polise gitmezdim de beni rahat bırakmış olsalardı. Gerçi öbür türlü de gidemeyecektim...
    “Para,” dedi büyüğü. “Çıkar paralarını. Açız.”
    “Bakın, param yok dediğim zaman—” diyordum ki bu kez de o ceketinin iç cebine elini soktu. Sustum, hazırlandığım upuzun, aydınlatıcı, bilgilendirici söylevi kendime sakladım.
    “Hey, hey...!” dedim. “Daha fazla bıçak görmek istemiyorum. Tamam, ne kadar istiyorsunuz, söyleyin.”
   Birbirlerine baktılar.
    “Hepsini,” dedi sonra büyüğü.
    “Hepsini veremem, sonra ben nasıl eve gideceğim.”
    “Sıçtığımın orospu çocuğu,” dedi ufak velet. “Çıkar şu cüzdanını.”
    “Ne biçim konuşuyorsun sen benimle!”
    “Öyle siktiri boktan konuşma Ahmet” dedi büyüğü.
   Tam rahatlıyordum ki birden bire büyüğün cebinden bir bıçak değil, bir tabanca çıktı. Hayatımda ilk kez bu kadar yakınımda bir tabanca görüyordum.
    “Şaka yapıyorsun, değil mi?” dedim, gördüğüme inanamayarak, bir adım gerileyerek.
    “Şaka mı?” dedi, ve iğrenç ve soğuktan ve sigara dumanından ve ispirto kokusundan param parça olmuş bir sesle kahkaha atmaya başladı. Küçüğü de gülüyordu, ve onun gülüşü de öbürününkinden daha dostça ve sağlıklı duyulmuyordu.
    “Aç ağzını,” dedi, sonra.
    “Ne?!”
    “Ağzını aç.”
    “Hey, hey... tamam. Vereceğim size bütün paramı.”
    “Aç ağzını dedim.”
    “Bak, konuşup halledebiliriz...”
    “Çabuk ol lan! Aç şu götünü siktiğimin ağzını!”
    “Yapma bana bunu,” dedim, artık dizlerimin titrediğini fark ederek. Sanırım o da fark etmişti.
    “Açmazsan şuradan dağıtırım beynini,” dedi ve tabancayı sağ şakağıma dayadı.
    “Ateş etmeyeceksin, değil mi?” dedim.
    “Sıçtığımın boku, aç ağzını, daha fazla konuşma,” dedi, öfkeyle. Belli ki ettiğim her lafla daha da tepesini attırıyordum.
   Dediğini yaptım ve tabancanın buz gibi çeliğini dudaklarımın arasında hissettim. Ansızın aklıma Duygu geldi, yemek yerkenki bakışı, gitmemem için yalvarışı. Bu düşünce, Duygu’ya karşı bu acımasızlığım orada neredeyse ağlamaya başlamama neden oluyordu. Şimdi o ve annesi yukarıda sımsıcak evlerinde oturmuş, mutlu mutlu benim hakkımda konuşuyor olmalıydılar. Gözlerimi oraya çevirdim, odasının ışığı bile geliyordu. Dışarı bakacak olsa, beni görürdü, ağzımdaki tabancayla. Ona bu halde görünmeyi isteyip istemediğim ise başka bir soruydu.
   Sonra en büyük hatayı yaptım. Çocukla göz göze gelmeseydik belki de bu hatayı yapmayacaktım. Ama gözlerindeki ifadeyi görünce onun sadece bir çocuk olduğunu fark ettim. Parmağı namluda duruyordu. Ama zaman zaman, bir çocuk toyluğuyla, bunu unutuyordu. Elindeki aletin gücünün farkında değildi belli ki. İkisi birden benim bu halime kıs kıs gülüyorlardı sadece.
    “Yere çök, göt!” dedi sonra, bana dönüp.
    “Çök ulan!” dedi küçüğü, ve dizlerini bacaklarıma geçirdi. Yere yığıldım. Bir an için silah ağzımdan çıktı, ama bir saniye sonra yine boğazımda hissediyordum onu.
    “Vur onu abi!” dedi küçüğü.
    “Vurayım mı?” dedi pis pis gülerek.
    “Vur lan,” dedi. “Bana sigara vermedi bu döl yarrağı.”
    “Ceplerine bak,” dedi, büyüğü. “Önce neyi var görelim, sonra bakarız icabına.”
   İkisi de kıs kıs güldüler. Ben de yutkundum, yutkundum. Küçüğü hemen tüm ceplerimi karıştırdı ve cüzdanımı çıkardı, içindeki tüm parayı aldı, saydı ve büyüğüne sırıtarak gösterdi onları.
    “Koy ‘lan cebine hepsini!”
    “Kırışacağız ama di’ mi abi?”
    “Sırası mı ulan şimdi! Tık hepsini cebine.”
   O sırada ağzımı açtım ve ani bir hareketle silahı ağzımdan çıkarıp kafamı yana çektim. Namluyu çekmiş olsaydı silahın gürültüsüyle camlar açılacak, tüymeleri gerekecekti. Ama bunu yapmayacak kadar akıllıydılar. Hiç vakit kaybetmeden başımın yanında duran silahıyla kulağıma geçirdi. Korkunç bir ağrıydı, sanırım kulağım patlamıştı. Yere düştüm, ama düşerken silahını tuttuğu eli yakalamaya çalıştım. O an bir el ateş edildi. Sanırım omzuma gelmişti, ama hissetmedim bile. Bir el daha ateş edildi, bu kez hemen yanı başımda toprak uçuştu. O sırada suratına bir yumruk yapıştırmayı başardım. Silahı elinden kapıp yola doğru fırlattım. Biraz daha didiştik, onun bana yumruk attığı kadar ben de ona atıyordum. Durumu kontrol altına alabilirdim, eğer o ufak velet olmasaydı. Ama birden kafama korkunç bir tekme indi. Ardından kıs kıs gülmeler duydum. Sonra silah çekildi ve göğsümün derinlerinde korkunç bir ağrı hissettim.
    “N’aptın!” dediğini duydum büyüğünün, ilk kez korku dolu bir sesle.
    “Vurdum e,” dedi.
    “Ulan hayvan oğlu hayvan! Adam vurulur mu hiç? Orospu çocuğu..!” Bu kez yumruk küçüğüne gitti. Sonra dönüp şaşkın şaşkın bana baktı.
    “Abi, iyi misin?” dedi.
   Bir cam açıldı, ve ikisi birden her şeyi bırakıp tüydüler.
   Birkaç kez daha soluk aldım, ama git gide zorlaşıyordu. Her soluk alışımda ciğerlerime bir şeyler batıyordu sanki. Yıldızlara baktım, her zamankinden daha parlak görünüyorlardı. Sonra birden sanki tüm yıldızlar birden kaydılar. Gözlerimi kırptım, hepsi yerinde duruyordu. Bu sanırım algılarımın yavaş yavaş çöktüğünün işaretçisiydi. Ne var ki kayarlarken çok güzel görünmüşlerdi. Elimi kaldırıp, bilinçsizce onlara uzattım. Sonra tıkandım ve bir anda yeryüzünden tüm görüntüler ve sesler silindi. Artık daha fazla nefes alamıyordum. Vücudumun kontrolsüzce titrediğini hissediyordum; yanaklarımda aşağıya sıcak bir şeylerin aktığını da hissediyordum. İçimdeki yaşam sıvısı akıp gidiyordu. Ama yaşıyordum hala. O ara ne kadar süre geçti, hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ama bedenimin yavaş yavaş tükendiğini biliyordum. Hareket edemiyordum. Düşüncelerimin hepsi içime hapis kalmıştı. Ve ne tuhaf düşünceler geçiyordu aklımdan o an! Sanırım dünyayla hiçbir bağlantısı kalmayan bir insanın düşünceleriydi bunlar. Özgürleşmişlerdi. Ama bu özgürlük mutlu eden türde bir özgürlük değildir. Çünkü en güzel düşünceleri bile paylaşamadıktan sonra, size bir şey ifade etmezler. Bu, bu kadar basittir.
   Sonra aniden bir şey oldu. Kalbim durup dururken yeniden damarlarıma kan pompalamaya başladı. Önce tekledi. Sonra normal atışına döndü. Yaşamın yavaş yavaş geri geldiğini hissediyordum. Çok geçmeden gözlerimde görüntü belirdi. Etrafıma baktığımda bir çok kişinin çevreme toplandığını gördüm. Ağızları hızla hareket ediyordu, ama dediklerini duyamıyordum. Sadece yattığım yerden onları görüyordum. Sonra kalabalığın arasında Duygu’nun yüzünü gördüm. Kalabalığı yarıp yanıma sokuldu. Gözleri yaş içindeydi. Ona gülümsemek istedim, ama kaslarımı oynatamıyordum. Ya da belki de gülümsemiştim, bilmiyorum... Gözlerimden anlamasını istedim, ve sanırım anladı da. Gerisin geri bana gülümsedi. Sonra eğilip sarıldı bana, ve beni dudaklarımdan öptü. Yüzünü kaldırdığında dudakları ve dudaklarının etrafı kıpkırmızı olmuştu. O noktada kalbim büsbütün durmuş olmalı.

   
BİRİNCİ KİTABIN SONU



.Eleştiriler & Yorumlar

:: Beğendim
Gönderen: Mehmet Ali Özler / ,
7 Ekim 2008
En çok bu bölümü sevdim. Bence bu kitabı uzatabilir siniz. Sanki sıkıştırılmış gibi bir hali var hikâyenin. Olaylar, günler, zaman çok çabuk geçiyor. Umarım eleştirilerim sizi sıkmamıştır. Sonuç olarak: kitabı çıkarsa alır ve zevkle okurum. Düzeltme önerilerim: Duygu beni her zaman kapıda beni (2 defa “beni” yazılmış!) uzun zamandır görmüyormuş gibi karşılıyordu. (Bu satırdan sonra da hemen tekrar “beni + bana” ile devam ediyorsunuz! Bu kısa mesafede çok fazla benlilik var!) Duygu’nun annesi gündüzlerini Tanrı’yla konuşarak, onun yeryüzüne gönderdiği ufak tefek sinyalleri dinleyerek yaşan (yaşayan!) bir kadındı. Ama pek takmıyordu bana (“beni” mi olacaktı acaba?) belli ki. Sonra birden sanki tüm yıldızlar birden (2 defa birden var!) kaydılar.




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın fantastik roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - Başlarken - Onursuz Bir Yaşam
Lusifer'in Lambası - 2. Bölüm - Beceriksiz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 5. Bölüm - Terapistin Tesellisi
Lusifer'in Lambası - 4. Bölüm - Modern Bir Ruhun İtirafları
Lusifer'in Lambası - 3. Bölüm - Bir Kahramanın Ölümü

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!'
Karanlığı Boyamak - Okul İzlenimleri
Karanlığı Boyamak - Eve Bilgisayar Geliyor
Karanlığı Boyamak - Hırsız Mina
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Uyanışı
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Koşusu

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Sevgi - Başka Bir Deyişle [Deneme]
Sigortacı [Deneme]
Tolstoy ve Anna Karenina [Eleştiri]
Bülbülü Öldürmek [Eleştiri]
Momo ve Duman Adamlar [Eleştiri]
"Para İçin Yazmak" Gerçekten Duyulduğu Kadar Kötü Mü? [Eleştiri]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Diren Yardımlı, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.