..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Gençliğinde müzik öğrenen, felsefeyi daha iyi anlar. -Platon
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Fantastik Roman > Diren Yardımlı




20 Nisan 2008
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri  
II. KİTAP - Evrenin Evi

Diren Yardımlı


Kent’i Büyük Bilgeliğin gerçeği korur. Bu gerçeği gören biri, varsa içinde asiliğini bir kenara bırakır. Büyük Bilgelik olgunlaştırır. Güzelliği öğretir. Kötü niyeti ortadan kaldırır. Kırmızı bugüne kadar ona uğramamak için binbir tane bahane üretti. Şimdi nihayet Lilitu’yla evlenecek ve ister istemez Büyük Bilgeliğe girecek. Tüm nikahlar onda kıyılır çünkü. Bir kez Büyük Bilgeliğe ayak bassın,, binlerce yıldır devam eden bu korku son bulacak. Kırmızı uysallaşacak.


:BDIG:
Benim adım Gökçe. Yaşamım boyunca ölmek için çabaladım durdum. Tüm girişimlerim başarısızlıkla sonuçlandı. Tam yaşamak istediğime karar verdiğimde ise talihsiz bir cinayete kurban gittim. Hayatımı size böyle özetleyebilirim.
   Hayatımdan sonrasının özetine ise şimdi geldik. Öldüğüm anda fantastik filmlerdeki gibi uzayla zaman arasında uçsuz bucaksız bir yolculuğa çıktım... demeyeceğim, çünkü olan bu değildi. Her şey bir göz kırpmasından daha uzun sürmedi. Hareketi ya da yolculuğu ise hiç hissetmedim. Bununla birlikte gözlerimi açtığım andan itibaren biliyordum ki bir anlık bir göz kırpmasıyla galaksileri aşmış, boyutları devirmiş, evrenin bambaşka bir köşesine savrulmuştum. Bir kıvılcımın çakma süresinden daha kısa bir sürede insanoğlunun toplamının yaptığı tüm yolculuklardan daha uzun bir yolculuk yapmıştım.
   Ve hepsinin sonunda vardığım yer, yolculuğun kendisi kadar önemsizdi. Evimdeydim, salonumdaki kırmızı koltukta oturuyordum. Evin içi, her zamanki gibi sessizdi. Her şey her zaman olduğu kadar olağandı, ama ölmüş olduğumu ve şu an çevremi saran dünyanın bir yanılsamadan ibaret olduğunu çok iyi biliyordum. Ölümün getirdiği hafif bir burukluk vardı üzerimde. Niye şimdi? Niçin böylesine beklenmedik ve tatsız bir ölüm?
   Sokak kapısına baktım, çok iyi biliyordum ki bir daha açılmayacaktı. Duygu ya da başka herhanagi bir tanıdık girmeyecekti içeri. Televizyona baktım, acaba hala kablolu yayın çalışıyor muydu? Bilgisayarıma baktım, internete bağlanabilecek miydim?
   Bir süre burada, kendime yönelik tüm vahşi cinayetleri sinsice planladığım bu kırmızı koltuğumda kıpırtısız bir şekilde oturdum. O sırada salonumun ortasında, önümden bir kelebek kendi halinde uçtu gitti. Her şey öylesine sessizdi ki kelebeğin kanat çırpışını bile rahatlıkla duyabiliyordum. Gözlerimle onu takip ettim, ta ki pencereden çıkıp gökyüzünün maviliğine karışıncaya dek. Ayağa kalktım ve peşinden pencereye gittim. Dışarı baktığımda yaşadığım eski mahalle yoktu dışarıda. Bomboş bir ovadaydım. Bulunduğum yer günlük güneşlikti, ama ufukta göğün kıpraştığını, ufak tefek şimşekler çaktığını görebiliyordum. Bir süre manzaraya baktıktan sonra başımı çevirdim; bu kez salonumu da göremedim. Geriye ovanın tam ortasında duran kırmızı koltuk kalmıştı. Gökyüzüne baktım, bulutlar yavaş yavaş kayıyordu.
   Yürümeye başladım. Ne kadar yürüdüm bilmiyorum, ama uzunca bir süre hiçbir şey olmadı. Sonra birden bire, birileri bir şalter indirmişçesine her yer kararıverdi. Tepemdeki yıldızlar bu kez birer fener gibi parlamaya başladı.
   Az ileride, hızlı adımlarla yürüyen bir karaltı gördüm. Büyük bir aceleyle bir yere yetişmeye çalışan, ince uzun bir adam. Koşarak yanına vardım.
   “Pardon,” dedim. “Affedersiniz! Bir saniye durur musunuz?”
   “Duramam. Çok acelem var. Sadece geçiyordum buradan.”
   İpince, uzun boylu bir adamdı. Bana bakamayacak kadar endişeli bir hali vardı.
   “Nereye gidiyorsunuz?”
   “Özel bir yere değil,” dedi.
   “Kimsiniz siz? Neresi burası?”
   “Ovayı takip edin bayım, Kent’e varırsınız.”
   Ovada takip edilecek bir yer olmadığını çok geçmeden o da anladı.
   “Okları bulun,” dedi bu defa. “Onları takip edin. Oklar sizi Kent’e götürecektir. Orada size yardımcı olacak birilerini bulursunuz.”
   “Ok falan göremiyorum ben...”
   Parmağıyla ilerisini gösterdi. İşaret ettiği yerde bir direk vardı. Direğin üzerinde de bir sürü ok.
   Direğin yanına gittim. Her yönü gösteren oklar vardı levhalarda, ama hepsinin üstünde de “Kent’e Gider” yazıyordu.
   “Bu okların hangisini takip edeceğim?” dedim. “Her biri ayrı bir yönü gösteriyor.”
   “Bayım tüm yollar Kent’e çıkıyor. Kör olsan kaçırmazsın. Artık gitmeliyim.”
   Bunu söyledikten sonra hızlı adımlarla karanlığın içinde yitip gitti. Ben de yönlerden birini takip etmeye koyuldum. Çok geçmeden yeni bir direk çıktı karşıma. Bu kez üzerinde geldiğim yönü gösteren bir ok vardı, atlında da
   
   OKLARA GİDEN YOL
   
   yazıyordu. Önüme baktım. Okları görmezden gelmek yapılabilecek en mantıklı şeydi. Çok çok ilerde tepeler yükseliyordu. İçimden bir ses kentin bu tepelerin arkasında olduğnu söyledi. Yürümeye koyuldum. Yol boyunca benzer başka direkler, levhalar ve okrlarla karşılaştım, hiçbiri bir yönü tarif etmiyor olsa da, en azından levhaların bulunduğu bir yolda olmanın güvencesini veriyordu bana. Büsbütün kayıp sayılmazdım. Ne var ki çok geçmeden başladığım yere vardı. Bu kez ters yönde yürümeye başladım. Tekrar bir tepe çıktı karşıma. Hiç vakit yitirmeden tırmanmaya başladım ve günün ilk ışıklarıyla zirveye vardım. Aşağıda Kent uzanıyordu.
   Bir sürü irili ufaklı tepeden oluşan bir kentti burası ve ortasından geniş bir akarsu geçiyordu. Güneş henüz doğmamıştı ama tepelerin ardından ışıklarının habercisi hissediliyordu. Her yere tek katlı, bahçeli evler serpiştirilmişti. Ara ara daha büyük yapılar göze çarpıyordu. Diğerleri gibi, onlar da ahşaptı. Herşey şaşırtıcı derecede tanıdık geliyordu. Sonra bir anda olup biteni anladım. Ben burayı biliyordum. İstanbul’daydım yine. Ama görünüşe bakılırsa bin beş yüz yıl öncesine gelmiştim. Bir sanat tarihçisiydim, ve aşağı yukarı bu zamanlarda kentin nasıl olduğunu hayalimde canlandırmıştım. Çoğu açıdan da bu canlandırmaya uyuyordu aşağıda uzanan Kent. Ama mesela etrafında surlar yoktu. Oysa İstanbul, o zamanki adıyla Byzantium’un o yıllarda surları dünyaca ünlüydü. Osmanlılar henüz gelmemişti, ama Latinler ve Haçlılar, yanlış hatırlamıyorsam, etraftaydılar ve hiçbir zaman bu zavallı Kent’i rahat bırakmamışlardı.
   Hiç vakit yitirmeden tepeden indim. Kentin dış mahallelerine ulaştığımda, sokaklar hâlâ ıssızdı. Gezinmeye başladım. Öylesine heyecanlanmıştım ki sanırım bir süre için ölmüş olduğumu unuttum. Sonra evlerden birinin duvarına tutturulmuş bir tahta parçası gördüm. Üzerinde.
   
   LÜTFEN BU LEVHAYI DİKKATE ALMAYIN
   yazıyordu.
   “Peki...” dedim, kendi kendime.
   Önünden geçip gittim. Birkaç saniye sonra geri döndüm ve üzerinde yazanı tekrar okudum. Biraz düşündüm ve çaresizce kafamı kaşıdım. Onu dikkate almayarak onu dikkate almıştım. İleride, sokağın köşesinden bir kıkırdama duydum. Başımı o yöne çevirdim ve bir şeylerin hızla duvarın arkasına saklandığını gördüm.
   “Kim var orada?” diye seslendim.
   Tepemde bir kuş sürüsü belirdi. Ufak, beyaz serçeler. Çevremde dolanıp durmaya başladılar. Sonra yükselip çevremdeki evlerin çatılarına ve pervazlarına kondular. Az sonra hepsi birden aynı anda tekrar havalandı ve bir sokağa girip, gözden kayboldular. Birkaç saniye sonra tekrar belirdiler. Anladım ki onları takip etmemi istiyorlardı.
   Onları izlemeye koyuldum. Uçmuyorlardı, zıplıyorlardı. O damdan bu dama, o sokaktan bu sokağa. Birlikte Kent’in derinliklerine doğru yol aldık. Yeni bir levha. Bu kez,
   
   BU LEVHANIN ÜZERİNDE YAZAN CÜMLE YANLIŞ
   
   yazıyordu. Nesi yanlıştı? Bir süre onu inceledikten sonra “Hayır, değil,” dedim kendi kendime. Bu cümle doğruydu. Yine aynı çaresiz kafa karışıklığını hissettim. Cümlenin yanlış olmadığını söyleyerek, cümleyi doğrulamış ve dolayısıyla yanlış olmasını sağlamıştım. Her kim yazıyorduysa bunları, birçok şeyin cevabını biliyordur, diye düşündüm. Ve sanki benimle eğleniyordu.
   Yeniden kuşları takip etmeye koyuldum. Sonunda bu küçük sevimli varlıkları izleye izleye Kent’in iyice içlerine vardım. Sokaklar iyice darlaştı, binalar iyice sıklaştı. Buna rağmen sabah güneşi ne yapıp edip, sıcağını ve ışığını bana göndermenin bir yolunu buluyordu. Beni hepsinin arasında en çok şaşırtan belki de bu olmuştu; başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda, güneşin yerinde durmadığını, her zaman ışınlarını bana göndermek için farklı farklı yerlere konumlandığını görüyordum. Evrende ışığa ihtiyacı olan başka kimse yok muydu? Bir ara, sırf merakımdan, beklenmedik bir hareketle bir binanın gölgesine sığındım; güneş birkaç saniye geçmeden binanın öbür tarafına geçip durduğum yeri aydınlattı. Bu tuhaf mucize karşısında ister istemez gülümsedim. Isısı hoştu, yalnızca düştüğü yeri değil, içimi de ısıtıyordu. Ama kuşlar oyalanmamdan hoşlanmıyorlardı. Hemen heyecanla ötüşmeye başlıyorlardı.
   “Tamam, tamam...” dedim ve yeniden peşlerine düştüm. O sırada bir ağaç köküne takılıp düşer gibi oldum, ama ufak bir mucize o anda kollarını açtı: hemen yanımdaki bir ağacın ince dalları usulcacık tüm bedenimi kavradı.
   Başımı kaldırınca yeni bir levhayla karşılaştım. Bu kez üç satır yazı vardı üzerinde.
   
   BU LEVHADA ÜÇ CÜMLE VAR.
   BU LEVHADA BEŞ CÜMLE VAR.
   BU LEVHADA YAZAN CÜMLELERDEN BİRİ DOĞRU.
   
   Çok basit diye düşündüm, en tepedeki doğru. Ansızın arkamda yine aynı kıkırdamaları duydum. Arkamı dönüp baktım, yine bir hışırtıyla birileri bir yerlere kaçıştı. Gerisin geri levhaya döndüm. Ve yine çaresizce gülümsedim.
   Çevremdeki evlerin damlarına göz gezdirdim. Kuşların sayısı iyice artmıştı. Hiç kuşku yoktu ki, hepsinin ilgi odağı bendim. Onlarla konuşmalı mıydım? Benden ne bekliyorlardı? Ben onlardan ne bekliyordum?
   “Hadi götürün beni nereye götürüyorsanız!” dedim. Bunu söylememle yeniden havalandılar.
   Geniş bir meydana vardık. Devam ettik, kocaman taştan bir kapının önüne vardık. Kapı kapalıydı, kuşlar önünde ötmeye başladılar.
   “Açayım mı?” dedim.
   Taş kapıyı itmeye başladım ve kapı ağır ağır açıldı. İçerisi karanlıktı. Aşağı doğru eğimli, uzun ve karanlık bir koridor vardı. Kuşlar hiç vakit yitirmeden koridorun derinlerine doğru uçmaya başladılar. Sesleri, bu taş yapının duvarlarında yankılanıyordu. Kısa süren bir kararsızlık geçirdikten sonra peşlerine takıldım. Bir süre sonra kendimi, geniş bir yer altı meydanında buldum. Beş altı metrede bir dikilmiş, koskoca, kalın sütunlar burayı sütunlardan oluşan bir orman haline getirmişti. Kuşlar bir süre çevrede uçuştular, sonra yavaş yavaş belli bir düzen içerisinde etrafımda uçuşmaya başladılar.
   “Ne yapıyorsunuz?” dedim sonunda. Ama durmuyorladı, tersine git gide hızlandılar. Sonra birden bire güçlü bir parıldama oldu ve kuşlardan biri patladı. Evet, bunu başka nasıl tarif ederim bilmiyorum, hayvancağız bir balon gibi düpedüz patladı. Hemen ardından bir diğerinin başına aynısı geldi. Sonra tüm kuşlar birer birer patlamaya başladılar. Her patlamanın ardından patlayan kuş bir ışık topuna dönüşüyor ve diğerlerinden on kat hızlı bir şekilde, bir serseri mayın gibi havada dönmeye başlıyordu. Ardından bu ışık topları havada çarpışmaya başladı. Çoğunlukla çarpıp birbirlerinden uzağa sekiyorlardı ama ara sıra içlerinden ikisi havada birleşmeyi başarıyordu. Birleşenler, daha büyük bir topa dönüşüyordu. Ardından yine başka bir topla çarpışıp birleşiyordu. Her birleşme gözleri kör eden bir parıltı yaratıyordu. Sonunda teker teker yere düşmeye başladılar. Düşer düşmez de kendi etraflarında fır dönmeye başladılar. Sonra yere düşen toplar yuvarlana yuvarlana birbirlerini buldular ve bir kez daha birleşmeye başladılar. Yavaş yavaş şekil kazanıyorladı. Sonunda ufak insan figürlerine dönüştü hepsi. Adım adım yüzleri ve bedenleri ortaya çıkmaya başlayınca her birinin bir çocuk olduğunu fark ettim. Biçimlenmeleri tamamlandıktan sonra bile ışıldamaya devam ediyorlardı. Öyle ki, karanlık yer altı meydanı neredeyse açık hava kadar aydınlanmıştı.
   “Kimsiniz siz?” diye sordum, son ışık kütlesi de bir çocuğa dönüşümünü tamamlayınca.
   “Seni biz buraya getirdik!” dedi biri.
   “İkide bir karşıma çıkan levhaları... siz mi yazdınız?”
   Gülüştüler sadece. Ben de ister istemez gülümsedim.
   “Pek de zekisiniz anlaşılan...”
   Yine gülüştüler kendi aralarında.
   “Söylesenize nereye getirdiniz beni böyle?”
   “Sarnıç’a.”
   Etrafıma baktım.
   “Bütün gününüzü burada mı geçiriyorsunuz?”
   Birbirlerine baktılar.
   “Burası bizim iş yerimiz.”
   “Öyle mi? Ne iş yaparsınız?”
   Aralarından en ciddi görünenleri bir adım öne geldi.
   “Biz Oyun Mühendisleriyiz.”
   “Oyun mühendisi mi?”
   “Kent’in tüm eğlencelerinden biz sorumluyuz. Ve inanın, en yorucu iş bizimkisi.”
   “Ne iş yapıyorsunuz tam olarak?”
   Birbirlerine baktılar.
   “Tüm işleri birer oyuna dönüştürüyoruz.”
   “Eğlenceli duyuluyor.”
   “Oynaması eğlenceli tabi,” dedi ciddi olanı. “Ama havadan düşmüyor ya bu oyunlar. Bütün işlerin içinde gizlenen oyunları ortaya çıkarmak gerekiyor. Onu da biz yapıyoruz”
   “İlginç bir mesleğiniz varmış,” dedim.
   “Evet ama çok yorucu!” dedi küçük bir kız.
   “Hmm, tahmin ediyorum,” dedim.
   “Ama biz kendi mesleğimizdeki oyunu da ortaya çıkardık,” dedi aynı kız bu kez ve yüzünde koskoca bir gülümseme belirdi.
   “Bana biraz Kent’i anlatır mısınız?”
   “Evrenin en büyük kenti burası,” dedi ciddi olanı. “Yola çıkan herkes mutlaka buraya gelir.”
   “Tüm yollar buraya çıkıyor yani?” dedim. “Tıpkı Roma gibi.”
   “Sadece yollar değil; denizler... ormanlar... her şey!”
   “Çok büyük bir kent olmalı o zaman.”
   “Evrenin en büyüğü!” dedi biri.
   “Evrenin tek Kent’i.”
   “Başka kentler yok yani?”
   “Var, ama adı Kent olan tek kent bu kent. Onların hepsinin başka adları var, ‘şu kenti’, ‘bu kenti,’ gibi. Buranın adı ise sadece Kent.”
   “Evet, bunu duymuştum,” dedim, sanat tarihi derslerini aklıma getirerek. “Peki tüm diğer insanlar nerede?”
   “Bugün Büyük Saklambaç Günü’ydü. Herkes saklanmış durumda.”
   “Onları bulmakla görevli zavallı kim peki?” dedim gülerek.
   “Yoldan Geçen!” dediler, hep beraber. Belli ki bu Yoldan Geçen hepsinin çok eğlendiği bir tipti. “Her zaman onu seçeriz. O kadar şapşal ki kimsenin yerini bulamaz!”
   “O zaman oyun da hiç bitmez ama?” dedim.
   “Bitmek zorunda,” dedi sözcü, ciddi bir şekilde. “Her gün yeni bir oyun günüdür. İnsanlar her zaman aynı oyunları oynamak istemiyorlar. Bizim işimiz de işte bu, sürekli yeni oyunlar bulmak.”
   “Nasıl yapıyorsunuz bunu?”
   “Uyurken aklımıza geliyor,” dedi biri.
   “Bize Esin Perileri diyorlar. Ama aslında bu doğru değil. Gerçek Esin perileri gece biz uyurken, bize yeni oyunlar için fikirler getiriyorlar. Biz de onların kurallarını belirliyoruz, sonra da kendi aramızda deniyoruz. Eğleniyorsak, Pazar günleri Büyük Bilgelik’te yeni oyunu ilan ediyoruz.”
   “Peki şimdi hangi oyun üzerinde çalışıyorsunuz?”
   Birbirlerine baktılar.
   “Bugün Esin Perileri kimseye yeni oyun getirmedi. Biz de ormanda gezmeye çıktık. Yolda seni gördük. Seninle bir oyun oynayalım dedik.”
   “Ama bildiğin bir oyun varsa, onu oynayabiliriz,” dedi bir tanesi, bana.
    “Hmm,” dedim. “Çelik çomak bilir misiniz?”
   Hayal gücümün cılız bir önerisiydi. Ama aklıma başka bir şey gelmiyordu o anda. Neyse ki, bu oyunu bilmiyorlardı. Onlara kısa sürede öğrettim.
   “Demek bugünkü Esin Perimiz senmişsin!” dediler.
   “Yakartop da oynayabiliriz,” dedim. “Ya da satranç. Satranç biliyor musunuz?”
   Onlara bildiğim tüm oyunların kurallarını anlattım. Sonunda da Yakartop’ta karar kıldık. İki takıma ayrıldık ama takımlardan birinde bir oyuncu eksik kalmıştı.
   O sırada az önce ovada karşılaştığım, ince uzun adam Sarnıç’a girdi.
   “Yoldan Geçen!” dedi çocuklardan biri.
   Ovada karşılaştığım ince, uzun adamdı.
   “Evet?” dedi Yoldan Geçen, şaşkın bir şekilde çocuğa dönerek.
   “Bulabildin mi kimseyi?” diye sordu.
   “Hayır, ama buralarda bir yerlerde olmalılar...” dedi. “Kim bilir nerelere saklandılar...”
   “Neyse, boşver şimdi onları. Bize bir oyuncu gerekiyor.”
   “Yine mi?” dedi umutsuzca.
   Sonra beni gördü, utangaç bir şekilde selam verdi.
   “Demek yine karşılaştık...” dedim.
   “Evet, buralardaydım ve...”
   Daha fazla bir şey söyleyemeden çocuklar onu elinden tutup takımlardan birine soktular.
   O gün çocukluğumdan beri oynamadığım, büyüdüğümü düşündüğüm, onlarca oyuna geri döndüm. Çelik Çomak ve Yakar Top buz dağının sadece görünen ucuydu. Bir kez oyunlara daldıktan sonra, çocukluğumda oynadığım, daha sonradan unutup gittiğim onlarca oyun geri döndü. Bu ufak Oyun Mühendisleri de onlara anlattığım tüm oyunları, bir yere not ediyor, kurallarını sorguluyor ve hepsini büyük bir ciddiyetle deniyorlardı.
   Akşama doğru Oyun Mühendislerinden ayrılıp, Sarnıçtan çıktım ve önüme çıkan sokaklara gelişi güzel bir şekilde dalıp, Kent’i gezmeye koyuldum. Hava kararmanın eşiğindeydi ve belli ki saklambaç bitmiş, sokaklar kalabalıklaşmıştı.
   Kent her açıdan ilgimi çekmişti ama sanırım en çok insanları hoşuma gitmişti. Kent’in insanları her açıdan güzellikleriyle göz kamaştırıyordu. Aşağı yukarı herkesin kıyafeti ipektendi ve kadınlar kadar erkekler de bonkör bir şekilde altın, gümüş, bakır takılar takıyordu. Zerafet ve sadelik en ince ayrıntıda bile öne çıkıyordu. Hepsinin üstüne havayı dolduran taptaze koku vardı. Ama bu doğal bir koku değildi, farklı farklı parfümlerin kokusuydu. Yürüdükçe kokular daha da yoğunlaştı.
   İşin ilginç tarafı kent hayvanlarla doluydu. Ve en basit bir çiftlikte duymaya alışık olduğumuz at ya da eşek kokusu, her iki hayvandan bol keseden olmasına karşın, hiç yoktu. Kadınıyla, erkeğiyle, genciye yaşlısıyla herkes birer prens ya da prenses gibi birbirinden alımlı atlar ya da eşeklerle geziyorlardı.
   Bir süre sonra, zemini taşlarla döşenmiş, geniş bir caddeye vardım. Burası, tarih bilgim beni yanıltmıyorsa, antik Mese yoluydu. Mese, iki tarafında sütunların ve revakların uzandığı geniş bir yoldu ama sıradan bir yoldan daha fazla işlevi ve anlamı vardı. Bir pazar yeriydi aynı zamanda. Revakların altında gümüş, altın, ipek ve parfüm satan dükkanlar sıralıydı. Başka şeylere rastlamak da olanaklıydı, ama ağırlık bu saydıklarımdaydı. Mese de kenti geri kalanı gibi zamansız bir yerdi; bazı öğeleri orta çağı, hatta ilk çağı andırıyorken, daha sonra fark edeceğim gibi, bir yanıyla da aslında hiçbir zaman ulaşılmayacak bir ütopyaydı burası.
   Mese boyunca bir süre yürüdükten sonra parfümcülerin birinin önünde durdum. Tezgahın arkasında duran neşeli, yaşlı teyze bana gülümsedi. Ufak, cam bir şişeye bir mantar takmakla uğraşıyordu. Bir süre orada durduktan sonra kokuları almaya başladım. İnsanın hayal gücüne sığmayacak kokulardı bunlar.
   “Ne güzel kokuyor,” dedim sonunda.
   “Güzellik sadece bir özellikleri,” dedi Teyze.
   “Nasıl?” dedim.
   Teyze, aynı zamanda her birinin insanın bir duygusunu doyurduğunu iddia ediyordu.
   Bunu pek inandırıcı bulmadığımı fark edince,
   “Denemek serbest,” dedi. “Ama dikkat etmelisin, bağımlılık yapabilir!”
   “Öyle mi?” dedim ve elimi geri çektim. Madde bağımlılığı bana göre bir şey değildi. Yaşamım boyunca kahve ve sigara dışında herhangi bir şeye bağlanma ihtiyacı duymamıştım. Çekindiğimi gören teyze gülmeye başladı.
   “Güzel bir şeye bağlanmaktan korkulur mu, evlat?”
   Bana üzerinde TRYFEROTITA yazan bir şişe uzattı. Minik mantarını çıkardım ve elimin üstüne bir iki damla damlattım.
   “Bileğine damlat,” dedi hemen. “Elinin tersine damlatırsan orada kalır. Koklar durursun sadece. Şöyle atar damarının üstüne gelsin.” Bileğimi açtı ve üzerine damlattı. Bir süre sonra tatlı bir sarhoşluk hissiyle başım dönmeye başladı. İçim sımsıcak oldu.
   “Şöyle işte! Bak yüzüne nasıl da renk geldi.”
   “Ne bu?” diye sordum.
   “Hem kadınların, hem erkeklerin rahatlıkla kullanabileceği hafif bir birleşim. Zeytin yağı, çilek ve kakao bitkisinin hassas bir karışımı. Yan etkileri şişenin arkasında yazıyor.”
   Orada yazan uyarılara bakılırsa duygusal bir zamanda kullanılması sakıncalı olabilir diyordu. Gözlere ve cilde uzun temasta duygusallığı arttırabilir, gözleri neşeyle yaşartabilirdi. Gülümsedim. Üzerindeki etikette MEMORIA yazan bir şişe gözüme çarptı. Teyze baktığım yeri hemen fark etti,
   “Bunu dene,” dedi. “Bunun hissi farklıdır ama. O kadar tatlı değildir.”
   Aşk kokusu başımı ne kadar döndürdüyse, Memoria da kısa sürede kanıma karıştı ve tatlı bir melankoli hissi bıraktı.
   “Diğerlerine de deneyebilir miyim?” diye sordum.
   “Dükkan senin!” dedi.
   Hevesle işe koyuldum. Elime geçen her şişeyi bileğime damlatıyor, birkaç saniye bekliyor ve yavaş yavaş, içimde uyanan yeni bir duygunun tadını çıkarıyordum. Kokuların etkisi altında tatlı bir uyuşukluk yaşıyordum ki o sırada genç, hüzünlü görünen ve o güne dek gördüğüm en güzel kadın yanıma geldi ve kokulara bakmaya başladı. O geldiği sırada üzerindeki etikette FORTITUDO yazan bir koku tutuyordum elimde. Alışkanlıkla hemen arkamı döndüm. Kendimi tanıyordum, güzellik karşısında dili tutulan o zavallılardanım. Elimdeki kokunun ne olduğunu bilmeden bileğime birkaç damla damlattım.
   “N’oldu kızım?” dedi teyze.
   “Biraz mutsuzum,” dedi genç kadın. Biraz mutsuz değil, gözleri çeşme çeşmeydi.
   Ona adeta o anda tutulmuştum.
   “Hayırdır?” diye sordum, davetsizce konuşmaya katılarak. Bu yaptığıma kendim de şaşırdım.
   Kız dönüp bana baktı. Beni bir süre inceledi ve sanırım zararsız biri olduğuma kısa sürede kanaat getirdi.
   “Merhaba,” dedi.
   “Merhaba,” dedim. “Güzelliğinize göz yaşlarınız yakışmıyor diyemeyeceğim, çok yakışıyor.”
   Bu söylediğime pek de inanmayarak gülümsedi.
   “Elinizde tuttuğunuz koku Cesaret olmasaydı, bu söylediklerinizi inandırıcı bulabilirdim,” dedi.
   Elimdeki şişeye baktım, ne kadar aptaldım! Onu tezgaha bıraktım.
   “Haklısınız,” dedim. “Bu güzel kokular beni sarhoş etti. Üzerine bir de siz gelince...”
   Yine gülümsedi.
   “Cesaretiniz çok tatlı bir şekilde ortaya çıkıyor,” dedi. “Ama havada BENEVOLENTIA’nın kokusunu mu alıyorum?” Bunu söyledikten sonra, sorunun yanıtını almak için teyzeye baktı, ama teyze hoşnut bir şekilde başını salladı.
   “Hayır,” dedi. “Onu denemedi daha.”
   “Benevolentia nedir?” diye sordum.
   “Nezaket ve zerafetin kokusu,” dedi teyze. “Tarçın, vanilya ve defne yaprağı…”
   “Benim geldiğim yerdeki parfümlerdeki maddeler bunlardan çok farklı,” dedim.
   “Öyle mi?” dedi teyze. Meraklanmıştı. “Siz neler kullanıyorsunuz.”
   “Genelde şişelerimizin üzerinde butan, propan türü şeyler yazar. Çok ateşlidir bizim parfümlerimiz.”
   “Ateşli mi?”
   “En ufak bir kıvılcım çaksın, güm diye patlarlar,” dedim, başımı sallayarak.
   Bunu duyan kız ve teyze gülmeye başladılar.
   Yüzümün kızardığını hissettim.
   “Buralara yeni mi geldiniz?” dedi kız.
   Gecikmeli olarak,
   “Evet, evet...” diyebildim. “Yeni geldim sayılır… Ne zaman geldiğimi, nasıl geldiğimi ben de bilmiyorum tam olarak.”
   “Bunu tahmin ettim,” dedi kız.
   “Nasıl tahmin ettiniz?”
   “Benim kim olduğumu bilmiyorsunuz çünkü.”
   Teyzeye baktım. Umutsuzca başını salladı.
   “Sizin kim olduğunuzu mu?”
   “Bunu söylediğim için beni kibirli bulabilirsiniz ama buralarda beni herkes tanır. Sahip olmayı asla istemeyeceğim bir ünüm var ve çoğu kişi beni görünce yanımdan uzaklaşıyor.”
   “Buna beni inandıramazsınız,” dedim.
   “Belki gerçeği öğrenince siz de kaçarsınız,” dedi, durumu kabullenmiş bir gülümsemeyle.
   “Nedir bu gerçek?”
   “Şimdilik sohbetin tadını bozmayalım.”
   “Bulaşıcı bir hastalığınız mı var?” diye sordum.
   “Hayır,” dedi gülerek. “Öyle bir şey değil.”
   “Ne peki?” diye üsteledim.
   “Yakında öğrenirsiniz,” dedi gülümseyerek ve arkasını dönüp gitmeye davrandı.
   “Ya siz?” diye seslendim peşinden. Durdu. “Uzun zamandır burada mısınız?”
   Bir süre sırtı bana dönük bir şekilde bekledi. İtiraf etmeliyim, bu genç kızın arkadan da göz kamaştıran bir güzelliği vardı. Altın rengi, dalgalı saçları ve hoş kıvrımlardan oluşan zarif ama can sıkıcı olmaktan uzak bir vücudu vardı. Üzerinde tek parça, hiçbir süsü olmayan ve tüm evrende bir tek onun üzerinde bu kadar güzel durabilecek siyah bir elbise vardı. Tek aksesuarı bileğindeki ince, gümüş ve dümdüz bileziğiydi.
   Gerisin geri bana döndü ve gözlerimin içine baktı.
   “Zaman...” dedi, zorla gülümseyerek. “Sizce de buralarda çok kafa karıştırıcı değil mi?”
   “İnsan vaktin nasıl akıp gittiğini anlayamıyor adeta,” dedim.
   Budalaca bir laf etmiştim. Belli ki zaman onu pek eğlendiren bir gerçek değildi. Belki de gerçekten hastaydı ve yakında ölecekti.
   “Af edersiniz,” dedi. “Gitmeliyim.”
   Yürümeye koyuldu.
   Daha fazla bir şey demeyecektim ama Parfümcü Teyze beni dürttü.
   “Sanırım dilimin tutulduğu zamanlarda daha iyi bir insan oluyorum,” diye seslendim peşinden. Neler söylüyordum. Şanslıysam duymamıştı. Ama ne yazık ki duymuştu ve durmuştu.
   “Hayır-” dedi.
   “Sizi bir daha göremeyecek olmam ihtimali beni kaygılandırıyor. Büyük bir kent burası”
   Bu güzel kadının karşısında sahip olabileceğim tek şeyin içtenliğim olduğunu biliyordum.
   “Umarım her zaman, zaman sizin yanınızda olur,” dedi, bana dönerek. “Benim için tükenmek üzere.”
   “Ölüyor musunuz yoksa gerçekten?”
   “Zaten hepimiz ölü değil miyiz?” dedi bu kez gülümseyerek. “Benim tek tesellim bu, çoğu kez.”
   Kafamı karıştırdığını anlamış olacak, bu kez o durumu toparlama ihtiyacı duydu.
   “Ne iş yaparsınız?” diye sordu, bunun üzerine.
   “Ben, şimdilik... henüz bir iş yapmıyorum. Çocukların yanındaydım-”
   “Çocukların mı?”
   “Evet.”
   “Hangi çocukların?”
   “Oyun mühendisleri olduklarını söylediler...”
   Bunu söylememle bir anda konuşması değişti.
   “Tahmin etmiştim sizde farklı bir şeylerin olduğunu.”
   “Ne gibi?”
   “Farkında değilsiniz anlaşılan, ama çocuklar kimseyle görüşmezler. Kimse nerede kaldıklarını dahi bilmez.”
   “Öyle mi? O halde ben de söylemeyeyim,” dedim gülümseyerek.
   Bir süre birbirimize öylece bakakaldık. Bu sessizliğin tehlikeli şeylerin işaretçisi olacağını düşünmüş olacak (en azından ben öyle düşündüm), zorla konuşmaya başladı yine.
   “Herkes gündüzleri uyuduklarını söyler,” dedi. “Uyumadıklarında da Kent’in üzerinde uçan binlerce serçenin arasına karışırlar ve kimse onları göremez. Ama bu sadece bir söylenti... Ama ben ara sıra geceleri, sokaklar boşaldıktan sonra onların seslerini duyduğuma neredeyse eminim. Ama belki de hayal gücüm sadece.”
   “İşin doğrusu,” dedim, yüzsüzce böbürlenerek, “onlarla birlikte kalıyorum. İzin verseler gidip kendime bir misafirhane bulmayı düşünüyorum. Onlara ayak bağı olmak istemiyorum.”
   İşin doğrusu, çocukları tanıyor olmamın, şu an elimde büyük bir koz ve bu kızı kaçırmamak için iyi bir fırsat olduğunu fark etmiştim.
   “Nasıllar peki?” diye sordu.
   “Çocuklar mı? Adeta birer melekler. Böylesine şen ve tasasız varlıkların olabileceğine insan, gördüğünde bile inanmakta güçlük çekiyor. İzin verin, sizi yanlarına götüreyim bir gün.”
   Bu teklifime bir karşılık vermedi. Sadece bir süre daha gözlerimin içine baktı.
   “Gitmeliyim artık,” dedi sonra.
   “O halde size eşlik etmeme izin verin.”
   Ancak kız, bu teklifime yanıt veremeden, aniden havaya baktı. Ben de başımı kaldırıp göğe baktım. Az ileride kocaman, dipdiri bir gök kuşağı belirmişti.
   “Çok geç kaldım,” dedi. “Hemen gitmeliyim!”
   “Nereye?” dedim.
   Bir kez daha dimdik gözlerimin içine baktı, sonra hiçbir şey söylemeden arkasını döndü koşar adım uzaklaştı yanımdan.
   Teyzeye baktım.
   “Yanlış bir şey mi söyledim?”
   “Hayır, yanlış bir şey söylemediniz. Kötü bir zamanda karşılaştınız sadece.”
   “Nereye gidiyor?”
   “Müstakbel kocasına...” dedi hüzünlü bir şekilde.
   “Kocasına mı?”
   “Yakında evlenecek zavallı. Siz de, maşallah, en münasebetsiz zamanda kanına girdiniz. Müstakbel kocasını bekletmek istemiyor. Sabırsız bir mizacı var herifin.”
   “Evleniyor mu?” diye sorabildim, zar zor.
   “Evet,” dedi. Kulağıma yaklaştı. “İstemiyor, ama bunu yapmak zorunda. Yapmazsa...”
   Daha fazlasını söyleyemedi çünkü o sırada kız dönüp hızlı adımlarla tekrar yanımıza geldi. Yaşlı Teyze’ye baktı, teyze yine hüzünlü bir şekilde başını salladı ve ona bir şişe uzattı.
   “Bol bol kokla şimdi,” dedi. “Sana bunlardan bir düzine paketleyip göndereceğim. İhtiyacın olacak.”
   Şişenin üzerinde ANIMUS yazıyordu. Kız önce derin derin kokladı, sonra içindeki altın rengi sıvıyı bileğine sürdü. Ardından kadın başka bir şişe uzattı. Üzerinde TRIPUDIUM yazıyordu. Kız bu şişenin de tıpasını çıkardı, kokladı, damlattı ve kısa bir süre sonra, tatlı tatlı gülmeye başladı. Kokladıkça göz yaşları kurudu, neşesi daha da arttı, sonra şişenin tıpasını tekrar kapadı.
   “Fazla da neşelenmek istemiyorum!” dedi çocukça bir inatla. Ama aldığı kokular yavaş yavaş ruhunu ele geçiriyordu ve bu isteksiz neşesi onu daha da güzelleştiriyordu. Sonra tekrar bana döndü ve kısa bir süre gözlerimin dimdik içine baktıktan sonra beni dudaklarımdan öptü ve hızlı adımlarla oradan kayboldu.
   Donup kaldım. Dakikalarca öylece durdum. Sonunda uyandığımda, yaşlı teyzeye döndüm.
   “O... o kim?” diyebildim.
   “Bilmesen daha iyi olur,” dedi yaşlı Teyze. “Ama sana cabayı fena kaptırdığı belli!”
       
Lilitu’nun hikayesi bundan yüzlerce, belki de binlerce yıl öncesine gidiyordu. Ve tarihin en yürek burkan hikayelerinden biriydi. Bir yanıyla zalim bir aşk hikayesiydi, içinde aşk dışında her şeyin bulunduğu. Bir yanıyla da bir kendini adama ve fedakarlık hikayesiydi.
Lilitu yazgısı kendisi doğmadan yüzlerce yıl önce çizilmiş, güzelliğiyle lanetlenmişti, basit bir çiftçinin kızıydı.


.Eleştiriler & Yorumlar

:: Teşekkür ederim
Gönderen: Diren Yardımlı / , Türkiye
9 Ekim 2008
Sevgili Mehmet Ali Özler, sıkmak ne kelime, yorumlarınız ve değerlendirmelerinizi ilgiyle okudum. Okumaya ve yazmaya vakit ayırdığınız için içtenlikle teşekkür ederim. Teknik ve imla önerileriniz kadar kişisel görüşlerinizi de dikkate alacağım.

:: Fantasiye kaçmış...
Gönderen: Mehmet Ali Özler / ,
8 Ekim 2008
Fazla realist olduğumdan 7. bölüm pek bana göre değildi. Başkaları bundan daha fazla haz alabilir. Gerisi gelirse okurum. Düzeltme tavsiyeleri: Dışarı baktığımda yaşadığım eski mahalle yoktu dışarıda (2 kez dışarı sözcüğü kullanılmış!). Yol boyunca benzer başka direkler, levhalar ve okrlarla (oklarla!) karşılaştım,

:: Merhaba,
Gönderen: Eylem Yurtsever / , Türkiye
17 Mayıs 2008
Tüm samimiyetimle söylüyorum ki, romanınız büyüleyici. Önce bir dinginlikle başlıyor, ki dinginlikle başlayan pek az roman okudum ben. Sonra yavaş yavaş olayın akışına koyveriyorsunuz okuyanı. En ufak göze batan bir cümle yok. Diyaloglar olağan. Yaşanılanları anlatma diliniz akıcı. Betimlemeleriniz ilgi çekici. Sıkıcı değiller. Görüşlerinizi anlatma biçiminiz ustaca. Romanın devamını sabırsızlıkla beklediğimi bilmelisiniz. Saygılar.




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın fantastik roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - Başlarken - Onursuz Bir Yaşam
Lusifer'in Lambası - 2. Bölüm - Beceriksiz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 5. Bölüm - Terapistin Tesellisi
Lusifer'in Lambası - 4. Bölüm - Modern Bir Ruhun İtirafları
Lusifer'in Lambası - 3. Bölüm - Bir Kahramanın Ölümü

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!'
Karanlığı Boyamak - Okul İzlenimleri
Karanlığı Boyamak - Eve Bilgisayar Geliyor
Karanlığı Boyamak - Hırsız Mina
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Uyanışı
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Koşusu

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Sevgi - Başka Bir Deyişle [Deneme]
Sigortacı [Deneme]
Tolstoy ve Anna Karenina [Eleştiri]
Bülbülü Öldürmek [Eleştiri]
Momo ve Duman Adamlar [Eleştiri]
"Para İçin Yazmak" Gerçekten Duyulduğu Kadar Kötü Mü? [Eleştiri]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Diren Yardımlı, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.