..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Sevgi dünyadaki yaşam ırmağıdır. -Henry Ward Beecher
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Eleştiri > Politik Olaylar ve Görüşler > Diren Yardımlı




10 Haziran 2008
Kemalizm'in Çelişkileri  
Kemalizm'de Devrimcilik İlkesi

Diren Yardımlı


Türkiye'nin harcının ana öğesi Kemalizm'in altı ok ile simgelediği ulusalcılık, cumhuriyetçilik, devletçilik, laiklik, devrimcilik ve halkçılıkkavramlarıdır. Bu kavramların birbirleriyle olan karmaşık ilişkileri 80 yıl boyunca bu cumhuriyeti sadece ayakta tutmakla kalmadı, aynı zamanda adım adım bir dünya gücü olması için doğru yolda tuttu. Bu yazı Kemalizm'i bir kavram olarak ele almayı ve nerede başladığını ve nerede kendini tamamlayacağını irdelemek için kaleme alındı.


:BHHA:
Cumhuriyet Dönemi Türkiye’si Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu güçlü bir devlet örgütlenmesiyle sahneye çıktı. Cumhuriyetin ilk yılları, halkın en temel ve acil toplumsal ihtiyaçlarına karşılık verdi (okuma yazma seferberliği, medeni kanun vb.) ancak birincil amaç her şeyden önce güçlü bir devlet örgütlenmesi ortaya koyabilmekti.
   Atatürk’ün ardından, bıraktığı “entelektüel” miras Kemalizm diye adlandırılmaya başlandı. Kemalizm başından beri bir ideoloji miydi, yoksa zamanla toplumsal bir "kod" olmaktan çıkıp, bir ideolojiye mi dönüştü, tartışılabilir. Ama zamanla bir ideolojiye dönüştü. Bu noktada da çelişkileri başladı. Altı ilkeden oluşan bir "toplumsal mutabakat paktı" olması ayrı bir şeydi, zamanla çeşitli dogmalar ve keskin belirlenimici hatlar içeren ve en ufak bir pragmatizme izin vermeyen bir ideoloji olması bambaşka bir şey. Sorun, bu ideolojiyi şekillendiren altı oktan —yani ulusalcılık, cumhuriyetçilik, devletçilik, laiklik, devrimcilik ve halkçılık— bazılarını doğaları gereği bir ideolojide bulunamıyor olmasından kaynaklanıyordu. En başta da devrimcilik geliyordu. Kemalizmin devrimciliği “bir defaya mahsus” bir devrim değildi çünkü. (Oysa ideolojiler kendilerini kabul etmek için bir defa devrim yaparlar, ondan sonra da o devrimin kazanımlarına sadık bir şekilde yaşamayı sürdürmeyi hedeflerler) Kemalizm ise şeriat yerine laik bir demokrasi kurulmasını hedeflemiyordu sadece. Kastedilen şey, sürekliliği olan bir devrimcilikti. Statik bir devrim anlayışı yerine, kendini sürekli yenileyen, geçmiş öğretileri geride bırakmayı ilke edinmiş, dinamik ve "zamansız" bir devrimcilikti. Öyle bir devrimcilik ki yeri geldiğinde, kalan beş okun da yerine yeni oklar koyabilecek gücü olmalıydı. Nitekim “devletçilik” oku zamanla önemini yitirdi ama Kemalizm bundan herhangi bir zarar görmedi, çünkü altı okun da “değişebilirliği” altı oktan biri olan Devrimcilikle zaten başından beri meşruydu.
   Bu altı kavram teker teker ele alındığında fazla bir sürpriz sunmazlar. Hepsi dünyanın her yerinde denenmiştir. Kemalizmin en büyük farkı, bu altı kavramı birbiriyle ilişkilendirmesi ve her birinin diğerinin “sigortası” olarak tutmasıdır. İçlerinden birini denklemden çıkarmak, sistemin bütün temellerine zarar verir. Atatürk’ün biyografisini yazan Patrick Kinross’un dediği gibi, “Her biri, diğerine kilitliydi. Devletçilik, sömürü ve istismarı engellemek için halkçılığa bağlıydı. Halkçılık laiklikle güvenceye alınıyordu; tümü yabancı saldırılara karşı ulusalcılıkla korunuyordu ve hepsi birden devrimcilik ile diri tutuluyordu.”
   Ancak altı kavramın da sonsuza kadar önemini koruyacağını düşünmek gerçekçi olmazdı. Dolayısıyla bir tarafta organik bir bağ ile birbirine kenetlenmiş altı ilke vardı, diğer tarafta da diğer bütün ilkelere meydan okuyabilecek bir ilke vardı. Gün gelir, ilkelerden biri çok basit olarak “eskiyebilirdi.” Kemalizm birçok açıdan kendini tüketebilirdi. O zaman ne olacaktı? Bu sorunun yanıtını da Kemalizm kendisi veriyordu. Devrimcilik ilkesi sayesinde, bu gün geldiğinde, bir “reform” yapılabilmesi için kapılar başından aralık bırakılmıştı. Kemalizm’in doğasında, kendini ortadan kaldırmak da vardı.

   Kemalizm’in ilkeleri arasında demokrasinin olmaması ilgi çekicidir. Hepsi bir araya gelince, zorunlu olarak demokrasiyi öngörürler diye bir çıkarsama yapılabilir pekala; özellikle halkçılık ve cumhuriyetçilik tanımları gereği halkın egemenliğini içerdiğinden (o dönemde Saddam Hüseyin’in Irak “Cumhuriyet”i ve ona benzer aldatmaca cumhuriyetler henüz ortaya çıkmamıştı) yedinci bir ok olarak demokrasiyi eklemek bir totolojiden ibaret olurdu. Ama bununla birlikte bu duruma kuşkuyla yaklaşmak da olanaklıdır.
   Demokrasinin temel kavramları eşitlik ve özgürlüktür. Tüm toplumun yasalar karşısında eşit olması ve seçilme ve seçme özgürlüğü bunların en temelleridir. Amerika Birleşik Devletleri de bu nedenle “Laiklik” “Devletçilik” gibi kavramlar yerine “Özgürlük” ve “Eşitlik” gibi kavramlar üzerine kuruldu. Amaç devleti halk karşısında değil, halkı devlet karşısında güvenceye almaktı.
   Kemalizm ise başından beri eşitlik ve özgürlük kavramlarını açıkça telaffuz etmekten uzak durmuştur. Atatürk bu kavramlara sık sık gönderme yapmaktan çekinmiyordu ama miras bıraktığı öğretide baskın kavramlar bunlar değildi. Özgürlük "laiklik" kadar ya da eşitlik "devletçilik" kadar vurgulanmıyordu. Bu birçok açıdan anlaşılır bir durumdur. Özgürlük ve eşitlik demokrasiye giden yolda son duraklardır. Oraya gelinmeden önce çözülmesi gereken birçok başka mesele var. Bağnazlığın yok edilmesi (bu olanaksızsa da marjinalleştirilmesi), halkın eğitilmesi ve feodalitenin kırılması sürdürülebilir bir demokrasinin olmazsa olmazlarıdır. Yüzlerce yıldır kimi zaman ılımlı, kimi zaman daha ortodoks bir şeriat modeliyle yaşamış ve en ufak bir şekilde eğitilmemiş, sorgulamaya yönlendirilmemiş bir halkın karşısına, hiçbir alt yapı hazırlamadan “özgürlük” ve “eşitlik” ile çıkmak herhalde yanlışların en büyüğü olurdu.
   Bundan çıkarılabilecek birkaç sonuç var. Birincisi Kemalizm doğrudan demokrasiyi içermediğine göre, ama devrimcilik, laiklik ve halkçılık gibi olgun bir demokraside toplumun içselleştirmiş olması gereken kavramları içerdiğine göre Kemalizm gerçekte “demokratik” bir öğreti değildi, ancak “demokrasi”ye doğru giden bir yoldu. Kendisi “demokrat” olma iddiasında değildi, ama sonunda elde edeceği şey, gerçek, sağlam ve demokratik bir toplumdu. Bir toplum ki hem laikliği içselleştirmiş, hem de devrimcilikle yeniliklere açık olacaktı. Bu öğretinin ereğinde yer alan Misak-i Milli bugün olduğu gibi sadece kaba bir coğrafyayı değil, bu topraklarda yaşayan ve ortak bir hoşgörü tinini paylaşan insanların çatısını belirleyecekti.
   Kemalizm’in çelişkilerinden bir diğeri burada saklı. (Birincisi “devrimcilik” öğesinin, tüm diğer öğeleri gün geldiğinde ortadan kaldırabileceğidir. Bu durumda Kemalizm kendi ilkelerine uyduğu için, başka bir deyişle kendisiyle çelişmemek için kendini ortadan kaldırmış olacaktır.) İkinci çelişkisi “halkçılık”ta ortaya çıkıyor. Halkçılık, diğer adıyla popülizm, halkın, daha doğrusu bireylerin yasalar karşısında eşit olmasıydı. Daha geniş bir açılımı “ulusal egemenlik”ti. Ancak ulusal bilinç, Kemalizm’in içerdiği kavramlardan birini “beğenmezse” ne olacaktı? (Bugün “laiklik” tartışmaları ve toplumun ikiye bölünmüş görüntüsü bunun iyi bir örneği.) Kemalizm, doğası gereği ve erek olarak demokrasiyi hedeflediğine göre, ve bir kez daha hatırlatmakta yarar var, “devrimcilik” ve “halkçılık” kavramını içerdiğine göre, bir gün halk, pekala “devletçilik” ya da “laiklik” ilkesini beğenmeyebilirdi. Buna da sonuna kadar hakkı olabilirdi. Hem devrimciliği ilke olarak benimsemek, hem de halkçılığı savunmak, halkın eline devrim yapma gücünü vermeyi içermez mi? Bu durum Kemalizm'in doğasını çarpıcı bir şekilde ortaya koyar. Devrimcilik ve halkçılığı bir araya getirmek ve her ikisini de “devlet güvencesine” almak, zarif bir cesaret örneği olarak karşımıza çıkar ve dünyada başka bir örneği bulunmaz. Devrimler genelde “devlet örgütlenmesine” karşı yapılırken, Kemalizm, devrimciliği ilkelerinden biri olarak kabul etmişti. Ve devrimi yapabilme yetkisi de "halkçılık" sayesinde halka verilmişti. Bu, devlet tarafından halka verilmiş bir mesajdır: “Gerekirse beni ortadan kaldır, benim yerime daha güzel bir devlet yönetimi ortaya koy.” (Devrimcilik, bunun her zaman daha iyiye doğru, daha özgür, daha eşitlikçi ve daha demokratik bir yönetim biçimi olmasını zorunu kılar. Aksi takdirde Karşı-Devrimcilik olur.)
   
   Ancak herşey düşünüldüğü gibi gitmedi. Devrimcilik öğretisi, zamanla içindeki devrimci kıvılcımı yitiren Kemalist kitleyi yıpratmaya başladı. Bütün kavramlarını bir yana bıraksak bile Kemalizmin çöküşünü getiren şey halka başarıyla empoze ettiği ama kendisinin git gide uzaklaştığı “devrimcilik” oldu. 80 yıl boyunca bir toplumu “kendi egemenliğini koruma” ve “kendi isteklerine sahip çıkma” konusunda eğiten, bilinçlendiren Kemalizm, bir an geldi ki kendi içindeki devrimciliği bir yerlerde unuttu. Bir ideolojiye dönüştükçe içerdiği "tabular"ın sayısı arttı ve tabular, doğaları gereği, devrimciliği dışlıyordu. Bu arada Türkiye'de dönem dönem “demokrasiye” geçiş denemeleri yapılıyordu, henüz erken olduğu görülüyor ve bir süreliğine rafa kaldırılıyordu. Bütün bu süreç, içerdiği bütün çelişkiler ve tabulara karşın, bir ulusun bilincinin canlanmasını sağlıyor ve Anadolu insanına tarihte eşi benzeri olmayan bir aydınlanma süreci yaşatıyordu. Hassas bir dengeyle otoriter bir devlet yapısı, tutucu bir halkı özgürlük, eşitlik ve laiklik gibi temel kavramlarla tanıştırıyor, alıştırıyordu. (Bu da başlı başına bir çelişki sayılabilir.) “Müslümanım” demeden önce “Türküm” demeyi öğretiyor, “Günah” demek yerine “yanlış,”, “sevap” yerine “doğru” demeyi öğretiyordu. İlahi adaletin yerini hukukun adaleti alıyor, erenler profesörlerle yer değiştiriyordu. İmamlar yerlerini öğretmenlere verdi, sanatçılar sadece padişah ve dini methetmekten, bale, roman ve sinema gibi “seküler” alanlarda kendini ortaya koymaya başladılar. Kısacası, gün geldi, toplum Kemalizmi içselleştirdi. Öğrettiği şeylerin hepsini gerçekleştirmişti. Laikti (dünyanın tek laik Müslüman toplumu oldu), ulusalcıydı (din temelli bir toplum olmaktan dünyanın en “milliyetçi” uluslarından birine dönüştü), devletçiydi (en büyük darbelere dayanıklı bir “devlet” örgütü yarattı, çağdaş bir hukuk ve vergi sistemi ortaya koydu), halkçıydı (çünkü yasalarda ve çok büyük ölçüde uygulamada da “bireyin yasalar karşısında eşit” olması sağlandı). Hayata geçirebildiği çok partili demokrasi, seçtiği kadın başbakanlar, muhafazakar başbakanlar, sol eğilimli başbakanlar spektrumun bütün renklerini denemeye hazır olduğunu gösterdi. Özellikle son yirmi yıldır hiçbiri beraberinde bir iç savaş ya da tarihini ezberlemeyi gerektirecek önemde bir gerilim getirmedi. Bununla birlikte komünizmi, şeriatı ya da aşırı milliyetçiliği savunanlara prim vermedi. Bütün bunlar cumhuriyetçiliği de nihayet başarıyla kabullendiğini gösterdi. Geriye “devrimcilik” kalmıştı.
   Yaşadığımız dönem Kemalizm’ “devrimcilik” ilkesinin nihayet gün ışığına çıktığını gösteriyor. Halk “itaat” etmekten “talep” etmeye geçti. Talep edilen şey, kiminin hoşuna gitmeyebilir, hatta halk, bilinçli ya da bilinçsiz olarak doğrudan demokrasiye zarar verecek şeyler talep ediliyor olabilir, ama önemli olan devletten bir şeyleri “talep” edebilecek olgunluğa erişmiş bir kitlenin artık var olmasıdır. Bireyin "seçme" hakkı modern istenç için kutsaldır, dikte edileni değil, kendi "seçimini" ortaya koyabilmek toplumsal olgunluğun son aşamasıdır. Kemalizm’in başından beri hedeflediği de ironik bir şekilde buydu. 80 yıl boyunca zorla özgürlüğü öğretti, 80 yıl boyunca neredeyse despotik bir güçle insanlara "eşit olduklarını" öğretti. Ve tüm bu süre boyunca bu güçlü öğreti gizliden gizliye, kendine ihtiyaç kalmayacak günü hedefliyordu. O gün geldiğinde devlet belirlenmiş bir bilinci halka “empoze” etmeyecekti, tersine halkın bilincine “hizmet edecekti”. Artık devlet toplumun “otoritesi” değil, “hizmetçisi” olacaktı nihayet. Başbakan geldiğinde halk ayağa kalkmayacak, toplumun hizmetçisi olduğuna göre halk karşısında ayağa kalkacak kişi Başbakan olacaktı.
   Bugün geldiğimiz noktada, iyisiyle kötüsüyle, halk demokrasinin şartı olan beş okun, beşini de benimsedi. “Devrimcilik” okunu da şu aralar benimsemekle uğraşıyor. Avrupa Birliği’ne uyum yasaları adı altında yeni “inkilap”lara girişildi, halk hiçbirine düşünüldüğü gibi topyekün olumsuz bir tepki göstermedi. Kürtçe yayın başladı, azınlık hakları tekrar masaya yatırıldı ve yeri geldi “laiklik” gibi bir temel taş bile sorgulanmaya başlandı. Toplum, kiminin beklediği gibi, kaosa sürüklenmedi. Vakurlukla, fikir ayrılıklarını “fikir düzeyinde” tutarak bütün bu gelişmeleri takip etti.
   Durumu kabullenmekte en çok zorlanan kitle de çağdaş “Kemalist”ler oldu. Bunda şaşılacak bir şey yok. Toplum nihayet Kemalistlerin öngördüğü olgunluk düzeyini aşıyordu. Bu kitlenin yabancı basında sık sık “elit laik zümre” diye geçmesinin nedeni de bu. Halkın geniş bir çoğunluğu liberal bir ekonomiye, özgür bir topluma ve daha ılımlı bir din-devlet ilişkisinden rahatsız olmazken, bu kitle bunların hepsine karşı savaş açtı. Azınlık haklarını bölücülük saydı, başörtüsü özgürlüğünü şeriatçılık saydı, Avrupa Birliği’ni emperyalist ve "ulus"u yok eden bir güç olarak algıladı. Ve Osmanlı kültürünü, yönetim biçimindeki bağnaz unsurlardan ötürü, topyekün yargıladı ve silmeye çalıştı. Evet, azınlık hakları daha önceden bu topraklarda çeşitli acılara neden oldu ama bu azınlıkların haklarının olmamasına neden olabilir mi? Evet, başörtüsü birçok açıdan çağdışı sayılabilecek bir fikrin uygulamaya geçirilmesi ama herkesin “çağdaş” olması demokrasilerde bir şart mı? Evet, Avrupa Birliği, birçok açıdan emperyalist bir güç ve daha da önemlisi ulusların teker teker önemini azaltan bir örgütlenme. Osmanlı İmparatorluğu bundan farklı mıydı? Ulus, belki de ilerki yüzyıllarda 20. ve 21. yüzyıla ait bir toplum örgütlenme biçimi olarak anımsanacak sadece, ve "ulusların toplamı" olan "süper uluslar" geleceğin dünya düzeni olacak. Bütün bunlar sorulması gereken sorular. Aynı şekilde Osmanlı kültürünü yok etmek yerine, yüzlerce yıl diri tuttuğu "uluslar üstü" yapısı, belki de geleceğin düzeninin bir ön habercisiydi ve bugün sımsıkı sarılması gerekilen, ve "İlk biz başardık bunu" denilebilecek kadar övgüyü hakkeden bir değer olarak görülebilir.
Günümüzün Kemalist kitlesi bu soruları sormayı unuttu, bazısını ortak bilinçten silmeye çalıştı. Halk ise uzun zamandır bu ve benzeri konuları tartışacak olgunluğa eriştiğini gösterdi. “Kemalist zümre” Türkiye’nin henüz “bu denli özgür” olmaya hazır olmadığını düşünürken, toplum aslında çoktan “bu denli özgür” olmuştu. Ve birileri yanlış bir düğmeye basmadığı takdirde bu özgürlük böyle devam edecek gibi görünüyor. Bütün bunlardan çıkarılabilecek önemli bir sonuç da Kemalizm'in dünyada modernliği bir "tabu" haline getirmeyi başarmış ve dolayısıyla onu tam anlamıyla gerçekleşmeden eskitebilmiş tek öğreti olmasıdır. Yarattığı toplumda muhafazakarlığa (ve kadınların kapanmasına) "ilericilik", hatta "sessiz reform" adı verilebiliyor; sol ise tersine üzerinde oturduğu ortodoks ve milliyetçi çizgiyi bir türlü kıramıyor ve git gide toplumun ve dünyanın gerçeklerinden uzaklaşıyor.
       
Kemalizm adım adım kendi eserine, yani Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'ne yenik düşüyor. Ama başından beri bu çelişkiyi içinde tasarladığı söylenemez mi? Mustafa Kemal okların simgelediği anlamları ortaya koyarken, bunun böyle olacağını zaten öngörmüş olamaz mı?
       
Özetin özeti…
   Türk toplumunun önemli bir kısmı artık Kemalizmin şemsiyesi altında seksen yıllık bir bilinçlenme macerasının sonuna gelmiş gibi görünüyor. Ataerkil bir güven ve otorite simgesi olan "Devlet baba" artık yavaş yavaş yerini "Hizmetkâr Devlet"e bırakmanın eşiğine gelmiş görünüyor. Bir toplumun ulus bilincini tüm boyutlarıyla kabullenmesi, elbette 80 yıla sığacak bir macera değildir, ve Türk Aydınlanmasının sonuna geldiğimizi söylemek için hiç kuşkusuz henüz çok erken. Ama “Kemalist” bilinçlenmenin sonuna gelip gelmediğimiz tartışmaya açık bir konu. Türk toplumu bundan böyle Kemalist bir korumacılık olmadan da “uygar dünyayla” kesintisiz olarak yarışabilecek düzeye geldi mi? sorusu, yanıtı ne olursa olsun, artık haklı olarak sorulabilecek bir soru. Henüz Kemalizm'i geride bırakmak için erken diyenlere de kulak asmak gerekiyor. Belki de en çok onlar haklı. Belki de en az on yıl, yirmi yıl daha bu korumacılığı ihtiyacı var bu toplumun. Gerçek buysa, Kemalizm'e her zamankinden büyük bir görev düşüyor. Bir an önce ciddi bir özeleştiri yapıp, kendini yeni gerçeklere göre şekillendirmesi gerekiyor. Atatürk'ün ön gördüğü "çağdaş uygarlığın" sadece laiklik ve devletçiliği değil, aynı zamanda insan hakları, eşitlik, özgürlük ve çağdaş ulusların diğer normlarını da içerdiğini görmeleri gerekiyor. Aksi takdirde sadece kendilerine değil, Atatürk'ün dünyaya bıraktığı bu muazzam mirasa da zarar vermiş olurlar.
   Ne olursa olsun, “Kemalizm” ideolojisiyle bizi bugünlere getirenlere toplumun her kesiminin derin bir şükran borcu olmalı. Dünyanın en büyük ekonomilerinden biri, dünyanın en zengin ülkelerinden biri (evet, ister inanın, ister inanmayın ama sayılar bunu gösteriyor) ve dünyanın en eğitilmiş halklarından biri yaşlı Anadolu topraklarında yaşıyor bugün. Avrupa’nın hasta adamı, dünyanın ilk onu arasına girmek için rekabet ediyor bir kez daha. Kemalizmin ironik mizacı burada bir kez daha kendini gösteriyor. Bugün toplumun her kesmi tarafından sorgulanan, zaman zaman “eski kafalı” olmakla eleştirilen “son Kemalistler,” geriye dönüp baktıklarında kendi yarattıkları olgun ve çağdaş bir toplum tarafından sorgulandıklarını göreceklerdir. Günümüzün Kemalistleri bu kez altı okun altısının da kendilerine çevrilmiş olduğunu göreceklerdir. “Bağnazlık” ve “otoriterlik” gibi kavramların sürekli kendilerine karşı kullanıldığını göreceklerdir. Acı da olsa, bu bir başarıdır. Büyük bir başarı.

.Eleştiriler & Yorumlar

:: Çakma ideoloji; Kemalizm
Gönderen: asivemavi36 / , Türkiye
8 Kasım 2008
Devrimcilik diye ilke koyup statik kalmak, Devletçilik diye ilke koyup feodaliteye ve kapitalistlere aşırı ödünler vererek özel mülkiyet sahiplerini egemen kılmak, Laiklik diye ilke koyup, diğer din ve nezhepleri görmezden gelirken sünni egemenliğini öğütleyen ve örgütleyen diyanet işlerini kurmak, *** Liderin/Kişinin öğretileri, uygulamaları evrensel boyutta kabul görür ve uygulamaya konulursa ideoloji olur. İdeoloji içinde ulusalcılığı taşımaz, bu ideolojinin doğasına aykırıdır. Bu durumda Kemalizmi bir ideoloji olarak algılayamayız. *** Her ne kadar devrimcilik ilkesi /nasıl oluyor da bir devrimcinin ilkeleri arasına yine parantez içi devrimcilik giriyor buda ayrı bir konu/ ilerici bir esneklik olarak algılansa da devlet fahiş nüfüs artışı dışında bir gıdım bile ilerlemememiş, tüm kurumları ile statik kalmıştır. Yazının başlığındaki gibi Kemalizm gerek kendi ve gerekse uygulayıcılarının eklemeleri ile çelişkiler yumağıdır. Ben Atatürk'ü kemalizmden ve Kemalistlerden ayrı düşünüyorum. Benim elimde güç olsa Kemalizm diye bu ülkede darbe yaparak, faili meçhul cinayetler işleyerek Atatürk'ü kirleten tüm kurum ve kişileri yargılarım.

:: cevaben
Gönderen: ergin / , Türkiye
7 Kasım 2008
Yazdıklarınızn büyük ksımına katılıyorum. Bence bizim asıl kabul etmekte zorlandığımız gerçek ideoloji denen şeyin amaçlara ulaşmak için kurgulanmış kavramlar bütünü olduğu gerçeğidir. Siz amaçlarınıza ulaşınca ya da konjonktur değişince ideolojilerde değişebilir hatta bırakılabilir. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir ve halkların yaşamında genel olarak her türden ideoloji tarihin elindeki birer oyuncaktan ibarettir. Saygılar...

:: Teşekkürler
Gönderen: Mehmet Ali Özler / ,
23 Eylül 2008
Kemalizm üzerine fazla bir bilgim yoktu. Bu yazınız ile birlikte bu eksikliğimi biraz olsun gidermiş oldum. Vakit bulursam bu konu üzerine daha okumayı düşüneceğim. Kıymetli bilgilerinizden dolayı teşekkürler. Saygılarımla

:: Doğrular ve Yanlışlar
Gönderen: Mehmet Sinan Gür / ,
20 Haziran 2008
Yazını dikkatle okudum. Tespitlerine katılmamak olanaksız, ancak yalnız tespitlerine. Çözüm dersen, bunu ben de bilmiyorum. Sezinlediğim ama bir türlü bir yerlere oturtamadığım bazı soruların burada yanıtını buldum. Ama bunu yanlışlardan ayıklmak gerekli diye düşünüyorum. Bir alıntı, ne demek istediğimi açıklayacak sanıyorum: Cromer Lordu Evelyn Barling'in emekli olduğu gün devrin İngiltere Başbakanı Balfour, 30 Temmuz 1907 günü Avam Kamarası'nda, Mısır'a yaptığı hizmetlerden dolayı kendisine elli bin İngiliz Lirası ikramiye verilmesi için teklifte bulunurken onun hakkında şunları söylemişti: "Neye elini sürdü ise başarılı oldu. Son yirmi beş yıl içinde Lord Cromer'in Mısır'a yaptığı hizmetler bu ülkeyi sosyal, ekonomik çöküntü batağından çıkarmış ve onu mali ve ahlaki yönden Doğu halkları arasında en iyi duruma yükseltmiştir." Oysa ki Mısır'ın sosyal ve ekonomik çöküntüsüne neden olan bizzat İngiltere'nin kendisiydi. Fiili işgalden önce Mısır'da devlet tekellerinden vazgeçilerek ticaret 'liberalize' edildi. Yabancıların ekonomik etkinliklerinin hızla artması ile başa baş gelişen borçlanma süreci, 'modernleşme yatırımları' ile hız kazandı. O sırada 367 Milyon Frank olan dış borç, 17 yılda 2,5 milyar Frank/100 Milyon Sterline çıkmıştı. 1875'te Mısır maliyesi bu yüzden iflas etmişti. (Tarih Unutmaz Yüzbaşım, Nezih Uzel, s.54, Selis Kitaplar)

:: Atatürkçülük
Gönderen: Haydar Bibinoğlu / , Türkiye
10 Haziran 2008
Yazılanların büyük bir çoğunluğuna katılmıyorum. Bunun gerekçelerini burada yazmayacağım. İliride kendi sayfamda yazacağım. Sadece şunu belirteyim. Evet, yüzeysel bir bakışla, Türkiye, dünyanın büyük ekonomilerinden biri sayılabilir. Bu ekonomik varlıkların ne kadarı Türkiye'nin? Bu sorunun yanıtı Türkiye ekonomisinin büyüklüğünün göstergesidir.

:: Bir Kemalist...
Gönderen: Necat Dilaver / , Türkiye
10 Haziran 2008
Ben bir Kemalist'im ve 'Demokrasi' kavramının daha ilerisinin 'Halkçılık' kavramının içinde olduğunu düşünüyorum. Çünkü gerçek demokrasi eşitliğe dayanır ve bunu da ancak Halkçılıkla sağlarsınız. Demokrasiden anladığımız; liberal bir demokrasi değilse tabii... Yine de tebrikler çünkü yazınız tarafsız ve eleştirel bir yazı olmuş, saygılar...




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın politik olaylar ve görüşler kümesinde bulunan diğer yazıları...
Bir Devlet İdeolojisi Olarak Kemalizm

Yazarın eleştiri ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Tolstoy ve Anna Karenina
Bülbülü Öldürmek
Momo ve Duman Adamlar
"Para İçin Yazmak" Gerçekten Duyulduğu Kadar Kötü Mü?
Amelie
Sydney Pollack
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Mimari Geleneğin Çöküşü
Endişe Edebiyatı

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ [Roman]
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk [Roman]
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri [Roman]
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi [Roman]
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında [Roman]
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm [Roman]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Diren Yardımlı, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.