..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Özgür insan, denizi daima seveceksin. -Baudelaire
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Deneme > Anılar > Şevket Başıbüyük




31 Aralık 2008
Dicle Kıyısında Bir Mağara Kent  
HASANKEYF

Şevket Başıbüyük


Şimdi belki de anlatacaklarım sizlere bir masal gibi gelecek. Bir Doğu masalı… Bilmem anlatsam dinler misiniz? Sizin de ilginizi çeker mi? Uçsuz bucaksız bir ovanın ortasında, tam 130 yıl, civar illerine başkentlik yapmış ve başta Moğolların istilası olmak üzere, birçok saldırılara uğramasına rağmen hâlâ dimdik ayakta kalmış bir mağara kent masalından bahsetsem beni anlar mısınız? Dillere destan, Dicle Nehri’nin kıyısında kayalara tutunmuş bir kent, nehrin iki yakasını birbirine bağlayan kocaman bir taş köprü (ama şimdi köhneleşmiş, yıkılmış, sadece üç ayağı kalmış bir köprü) ve sırtını kayalara dayamış bu efsanevi mağara kentini yazsam okur musunuz?


:CEED:
DİCLE KIYISINDA BİR MAĞARA KENT

Şimdi belki de anlatacaklarım sizlere bir masal gibi gelecek. Bir Doğu masalı… Bilmem anlatsam dinler misiniz? Sizin de ilginizi çeker mi? Uçsuz bucaksız bir ovanın ortasında, tam 130 yıl, civar illerine başkentlik yapmış ve başta Moğolların istilası olmak üzere, birçok saldırılara uğramasına rağmen hâlâ dimdik ayakta kalmış bir mağara kent masalından bahsetsem beni anlar mısınız?

Dillere destan, Dicle Nehri’nin kıyısında kayalara tutunmuş bir kent, nehrin iki yakasını birbirine bağlayan kocaman bir taş köprü (ama şimdi köhneleşmiş, yıkılmış, sadece üç ayağı kalmış bir köprü) ve sırtını kayalara dayamış bu efsanevi mağara kentini yazsam okur musunuz?

Söz mü?

Öyle ise buyurunuz…

Ebetteki, doğuya ilk gidişim değildi bu benim ama tur halinde, organizeli, tarihi mekânlarımızı görmek, gezmek ve geçmişimizden ders almak gayesiyle bu benim doğuya ilk gidişimdi.
Daha önce de, Malatya Belediyesi Yerel Gündem 21 Kültür Sanat ve Çalışma Grubunun bu tür gezi turlarına katılmış, Darende, Pütürge ve Nemrut..gibi görmeye değer tarihi mekanları gezmiştik ama bu kez daha ayrı bir heyecan duyarak yola çıkmıştım.
Bilmenizi isterim ki; bu heyecan ve istek olmasaydı, bu mevsimde kesinlikle seyahatin meşakkatine katlanmayacaktım. Ne var ki seyahat etmeyi seviyorum…
Evet, Yerel Gündem 21 Kültür Sanat ve Çalışma Grubunun ‘Batman Gezisi’nden bahsetmek istiyorum.
Batman Gezisi…
Daha doğrusu Hasankeyf Gezisi…
Siz buna mağaralar kentine yolculuk da diyebilirsiniz…
26 Temmuz 2008 Cumartesi günü sabah saat 4:30’ da, henüz Malatya üzerine güneş doğmadan, tan yeri ağarmadan şehri terk ediyoruz.
Arabada Abdulkadir Artan’ı görünce sevincim ikiye katlanıyor. Zira daha önce katıldığım gezi turlarında, Abdulkadir Artan’ın referansı ve rehberliğinden çok değişik şeyler öğrenmiştim. Tabir caizse tarihi mekânlarını, tarihçi Abdulkadir Artan’la gezmek başka bir anlam kazanıyor.
16 Nolu koltukta yalnız başına oturuyorum şimdi..
Aracımız, yarım bir otobüs ama süvarisini seven ve dörtnala kalkmış, kişneyen bir küheylan gibi Elazığ istikametine doğru hızla yol almakta. Normal şartlar altında bu saatlerde hep uyuyor olduğum için üzerimdeki uyku mahmurluğunu henüz atamamışım. Ama uyumak da istemiyordum, uyumamalıydım. Uyumamalı ve birazdan çıkacak güneşin doğuşunu görmeliydim. Güneşin doğuşunu ve yol boyunca olup biten her şeyi ama her şeyi görmeli ve kafa arşivime kaydetmeliydim.
Lakin n’olduysa bir ara (ne kadar zaman olduğunu ben de bilmiyorum) bir ara dalmışım…
HAZAR GÖLÜ
Uyandığımda…
Uyandığımda nerede olduğumu öğrenmek istedim ama kimseye sormadan öğrenmek istiyordum.
Sağıma bakıyorum ‘hıh’, soluma bakıyorum ‘çıt’, önüme bakıyorum… “Sanki hiç gelip geçmediğim bir yol… İyi de Elazığ üzeri gitmiyor muyuz ki? Ama bu başka bir yol sanki. Elazığ ana yolu olmadığı kesin… Allah Allah!.. Nerden geldik ve neredeyiz şimdi?” şeklinde kendi kendime sorarken sağ kol üzerinde bir bahçenin içinde iki katlı bir ev ilgimi çekiyor. “Güzel bir ev” diyorum... “En çok da boyası yakışmış… Fıstık yeşili ve sarı renkleri tercih etmiş.. Yakışmış da yani. Keşke ben de evimi böyle boyasaydım Keşke benim de böyle bir yerde, böyle güzel bir evim olsa…”
Yan tarafta, sol kol üzerindeki koltukta oturan iki bayandan birisi, pencere kenarındaki sarı benizli olanının, ardı arkası kesilmeyen öksürüğü beni az önce düşüncelerimde uzaklaştırıyor. Kendi kendime, “acaba kaç kişi varız bu arabada?” diyorum. Derken çaktırmadan saymaya başlıyorum… Sekiz bayan ve toplam 24 kişiyiz. Doğru mu saydım? Bilmiyorum ama ben bu kadar sayıyorum…
Yine sol kol üzerinde miyop gözlüklü biri uyanır uyanmaz; “bura nere, biz neredeyiz, bu gölet nerenin? “şeklinde sorular soruyor. Sanki cevap vermek zorundaymışım gibi; “Kebandayız!” diyorum.
“Hayır, kesinlikle hayır, burası Keban olamaz. Olsa olsa burası Sivrice..”
Gerçekten yol kenarındaki levhada da; “Sivrice” yazıyordu.
Aslında Elazığ’a 30 kilometre kala sağ kol üzeri ayrılan Sivrice, yolunda olduğumuzu ve Hazar Gülü kenarından Diyarbakır’a doğru yol aldığımızı sonradan öğreniyorum ama…
Gerçekten adam boğulur gibi acele acele ve bir acayip konuşuyordu, hâlâ uykulu ve hâlâ iddialı; “Burası Keban değil, Burası Keban değil, Burası Keban değil…”
Saat sabahın henüz 6:27’yi gösterirken üç bayan, Hazar Gölü kenarında kilim köpüçlüyorlardı. Bu tablo bile memleketin insanının çalışkan olduğunu ispatlamaya yetiyordu.
Hazar Gölü sahil boyu giden yolda ilerleyen aracımız üçayaklı seken deve misali yol almaktaydı. Ortalık gelip geçen arabalardan toz- duman içinde kalmıştı. Yollarla ilgili bir düşüncedir alıp beni götürüyor. Cumhuriyet döneminden bu yana ilk kez yollarımız genişletilmekteydi. Doğu- Batı, Kuzey-Güney memleketin dört bir yanı hükümetin duble yol çalışmaları devam etmekteydi…
MADEN
Tam da dalıp gitmişken Abdulkadir Artan’ın sesiyle kendimi toparlıyorum. Rehber tarihçimiz benim yanıma oturuyor. Kısa bir hasbıhalden sonra başlıyor anlatmaya…
İçimde; “Kambersiz düğün olmuyor be arkadaş…” diyorum.
Bir ara; “Hoca, neredeyiz şimdi” dememe kalmadan Artan, benden erken davranarak: “Maden Dağı dumandır”, meşhur türküye ilham olan Maden (Maden; Elazığ-Diyarbakır karayolu üzerinde olup Diyarbakır'a 75 km, Elazığ'a 77 km. uzaklığında bir yerdedir.) deyiz.
“Maden ilçesinin, bilinen tarihi kaynaklara göre M.Ö. 2000 yıllarına kadar uzanır. Bölgeye M.Ö. 1450 yıllarında Mitanni Krallığı, M.Ö. 30, M.S. 180 yıllarında Roma İmparatorluğu , M.S. 1077’de Selçuklular hakim olmuşlardır. Maden ilçesinde bakır yatakları Milattan 2000 yıl önce Asuriler tarafından bulunmuştur.”
Tarihçimiz Abdulkadir Artan, bundan sonraki konuşmasında Abisinin, emekli olmadan önce, Devlet Demir Yollarında çalıştığı dönemde burada oturduğunu ve bir yeğenin henüz küçük yaşlarda, burada vefat ettiği için burada yattığını söylüyor.. Anlaşılan sayın Artan buraları/bu memleketi çok seviyor.
“Burayı/Maden’i gündüz alıp gece satacaksın!...” diyor. Ve ekliyor: “Geceleri çok güzel görünür, ışıl ışıldır geceleri Maden!... Onun için, ‘gündüz alıp gece satacaksın!’ demişler Maden için. Maden İlçesinin iş ve çalışma hayatında en büyük rol 1936 yılında Etibank’a devredilen Ergani Bakır İşletmesinin olagelmiştir. Bu müessese uzun yıllardan beri ilçe halkı için önemli istihdam imkanları yaratmıştır. Ancak bu işletme 90’lı yılların ortalarında özelleştirilmiştir. Önceki yıllarda emek yoğun tarzda üretimini sağlayan ve yaklaşık 4-5 bin civarında işçi ailesinin geçimini sağlayan müessesede, özelleştirmeden sonra teknoloji yoğun üretimi tercih eden Ber-Oner firması, yaklaşık yarısı Maden ilçesi halkından olmak üzere, 80-100 işçiyle faaliyetini sürdürmeye başlamıştır…”
Aracımız, yol kenarında bir çeşmenin başında ilk molasını veriyor. Bu güzel çeşmeyi bir fırsat bilip ticari yönde değerlendirerek, burada üzüm gibi meyveleri satarak bir rızık kapısına dönüştürmüşler.
Tahminen Maden Dağı’ndan bir çeşmenin başındayız. Çınar ağaçları birbirleriyle yarışırcasına gökyüzünün maviliğine uzanmış. Bir serinlik hissediyorum taa içimin derinliklerinden. Yalnız havanın serinliği değil, burada doğal klima çalışıyor…
Ciğerlerime o buz gibi havayı çekerken aklıma, az önce Abdulkadir Artan’ın da bahsettiği o türkü geliyor ve ben o türkünün sözlerini mırıldayarak hatırlamaya çalışıyorum…
“Maden Dağı Dumandır Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim
Yolu Dolan Dolandır Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim
Gitti Yarim Gelmedi Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim
Yaş Gözüme Dolandır Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim
Bu Dağın Ardı Meşe Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim
Gün Kalka Gölge Düşe Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim
Beni Yardan Ayıran Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim
Evine Şivan Düşe Deloy Loy Deloy Loy Kibar Yarim”
Türküde kastedilen ‘meşe’ ağaçlarını görmüyorum ama çınar ağaçları beni büyülüyor adeta. Abdulkadir Artan’a: “Hocam be, şu ağaçların güzelliğini görüyor musun? Almış başını uzamış?!”
“E kardeş onlar çınar ağacıdır, çınar; ağaçların şahıdır…”
Sonra Ahmet Turan Hazar adında bir arkadaşın aldığı, yöreye ait üzümden yiyoruz. Kahvaltı yapmamıştık ama bu üzüm kahvaltı yerine geçmiş oluyor.
Tur organizatörü ve Yerel Günden 21 Sekreter Yardımcısı Hasan Batar’ın ısrarı ile aracımıza biniyoruz. “Israrı”, diyorum zira bu serin havadan ayrılmak istemiyor arkadaşlar.
Diyarbakır’a yaklaştıkça havalar daha da ısınıyordu. Belki de, yörenin en sıcak mevsimini yaşadığı bir dönemde…
DEVEGEÇİDİ KÖPRÜSÜ
Abdulkadir Artan, sağ kol üzerine yola yakın eski bir köprüyü göstererek:
“İşte gördüğünüz şu köprü ‘Devegeçidi Köprüsü..’ Gördüğünüz gibi Diyarbakır-Eğil yolu üzerinde Devegeçidi Suyu üzerinde bulunan bu köprü tam olarak hangi tarihte ve yaptıranın kim olduğu bilinmemektedir. Zamanımız yeterli olmadığı için –maalesef- gidip göremeyeceğiz ancak böyle uzakta bakarak onu da bu şekilde görmüş olalım.”
DİYARBAKIR
Gezimizin en renkli simalarından olan Abdulkadir Artan, Diyarbakır’ın girişinde aracın mikrofonuna geçip bilgi veriyor:
“Değerli arkadaşlar, şu an memleketimizin önemli bir illerinden birisi olan Diyarbakır’a girmek üzereyiz. Diyarbakır üç beş kelimeyle tanıtacak kadar küçük bir yer değil. Başlı başına bir gezi konusu olan bu tarihi kentimizi, zaman yetersizliğinde dolayı, surlarını bile görmeden, kenarından geçmekle yetineceğiz. Umarım başka bir gün yine böyle bir ekiple gelir, gezeriz bu güzel ilimizi. Şimdi, şu yolun kenarında gördüğünüz siyah taşlar, yöreye ait basalt taşlarıdır. Basalt: Volkanik hareketler sonucu teşekkül eden bir volkanik kaya sınıfı. Bazaltlar, volkanik kayaların en bol bulunanlarıdır. Dördüncü jeolojik devirlerde meydana gelmiş volkanik hareketlerin olduğu bölgelerde çok bulunurlar. Gördüğünüz şu siyah taşlar da volkanlarının bazaltik maddeler püskürtmesiyle oluşmuştur. Bazaltlar başlıca kalsiyum-sodyum feldspattan müteşekkil olup augite denilen bir silikat sınıfını da ihtiva etmektedir…”
Gerçekten ilginç şeylerdi anlatılanlar ve ilginç şeylerdi gördüklerimiz. Zira bu güne kadar, bir çok tarlalarda yetişen ekinler görmüştüm ama ekin yerine, karpuz büyüklüğündeki taşlı tarlayı ilk kez görüyordum. Hâlbuki bu benim Diyarbakır’a ilk gelişim de değildi… Diyarbakır’a, 1998’de trenle gelmiştim, tabii ki o zaman ‘basalt’ denilen bu siyah taşları görmemiş olabilirdim ama daha dün gibi gelen 2004 yılında geldiğimde de buradan geçmemiş miydim? Geçmiştim ama bu ilginç taşları görmemiştim. Demek ekip halinde gelince ve de tarihçilerle gezince insan farklı görüyor. Farklı görüyor ve farklı düşünüyor. Ayrıca teferruatlı ve doyurucu bilgi alıyor.
BİSMİL
Aracımız Batman’a Diyarbakır’ın Bismil İlçesi üzerinden yol almaktaydı. Batman’a doğru yaklaştıkça sıcaklar artıyor gibime geliyordu. Bir taraftan yol yorgunluğunun verdiği kulak uğultusu, diğer taraftan yol kenarında gördüğüm her şeye dikkatle bakmaktaydım. Bismil, havasıyla, toprağıyla, bitkisiyle ve hatta jeolojik yapısıyla bana Çukurova’yı çağrıştırıyordu. Çukurova’ya da ilk kez trenle gitmiştim. Yol boyunca yalınayak pamuk tarlalarında çalışan kadın ırgatlar dikkatimi çekmişti. Sonra, üç-beş metreyi aşan mısır tarlalar. Bismil’de de aynı durum hâkimdi. Yol boyuca ucu-bucağı görünmeyen pamuk, mısır ve tütün tarlaları mevcuttu. İçimde; “ciğer gibi toprak” diyordum. “çok verimli toprak” şeklinde tekrarlayıp “maşallah” diyerek seviniyordum…
Sahi Çukurova ile Mezopotamya’nın kaderi ne kadar birbirine benziyordu….
BATMAN
Batman’da ilk ziyaretimiz bir petrol kuyu oluyor. Aracımızdan inip, kendi kendine çalışır konuma getirilen ve ham petrol pompalayan kuyunun başından hatıra fotoğrafları çektiriyoruz.
Henüz Batman’a yeni girmişiz ki, Batman ile ilgili aklıma gelenleri yoklamaya başlıyorum. Bu benim Batman’a ilk gelişimdi. Batman’ı ilk kez görecektim. Bir taraftan nasıl bir il olabilir diye düşünürken diğer taraftan Batma’nı bana ilk çağrışan şeyleri düşünüyorum. Petrolünden çok aklıma, intihar eden kızları geliyor Batma’nın. Hani hatırlarsanız –ki muhakkak hatırlayanınız olacaktır- bir dönemin, kartel medyasının ağzına doladığı intiharlar vardı ya. Şimdi aradan yıllar geçmesine rağmen hâlâ Batman deyince, neden intihar eden kızlar? Bilmiyorum… Aslında ben de böyle düşünmek istemiyorum. Batman hakkında daha güzel şeyler düşünmek istiyordum, Batman ile ilgili daha güzel şeyler düşünmek varken… Mesela petrolünü, insanlarının çalışkanlığı, gelişen (gelişiyor mu ki?) tarımcılığını…. Ama aklım hâlâ intihar eden kızlılarda... Gözlerimin önünde, hayattan bıkan, hayattan zevk alamayan veya dünyası başına zindan edilen genç delikanlı kızlar geliyordu. Bir de –nedense- bu kızları hep esmer tahayyül ediyordum. Esmer ve yeşil gözlü… Bu betimlemeyi neye ve hangi kıstasa göre yapıyordum? Ben de bilmiyorum. Sanki sarışın ve kumral düşünsem bir şey olacakmış gibi.. Ama yok, intihar eden o Batman kızları illa esmer olacak, illa yeşil gözlü…Haa mavi gözlü de olabilir ama başka bir renk aklıma gelmiyordu.
Derken Batman’a geldiğimizi, aracımızın, ‘Turgut Özal Bulvarı” ndan bir o başa bir başa gidip geldiğini görüyorum. Tur organizatörümüz Hasan Batar birilerini arıyordu. Bir ara bir lokantanın önünden durduk. Sanırım kahvaltı yapmak için… Çok geçemeden beklenilen adam gelmişti Yani bizleri Hasankeyf ‘te gezdirecek rehber gelmişti Meğer tur organizatörümüz Hasan Batar bizi Hasankeyf’te gezdirecek rehberi aramış ve onu bekliyormuş. Sonra aracımız yine aynı lokantanın önüne çekildi ve kahvaltı molamızı da orada verdik Araçtan çıkarken sıcaklar alev gibi yüzümüzü yalıyordu. Hepimiz yorgun ve bitkindik ama hiç birimiz geldiğimize pişman değildik zira hepimizde Hasankeyf’i görme heyecanı sarmış...
VE HASANKEYF
Kahvaltıdan soran tekrar aracımıza geçip istikamet Hasankeyf ‘e doğru suratla yol alıyoruz.
Artık şimdi bir de bir rehberimiz vardı. Abdulkadir Artan’ın kısa bir tanıtımıyla rehberimiz Şehmuz Kartal’ı tanıyoruz:
“Rehberimiz Şeyhmuz Kartal hem Batman’ın Kültür Müdür Yardımcısı hem de bir dönemin Hasankeyf Belediye Başkanı.. Şehmuz Kartal aynı zamanda gideceğimiz Hasankeyf’te büyümüz ve Hasankeyf’i dünya tanıtmak için seferber olan gayretli ve fedakâr bir insan. Fedakar ve tecrübeli bir rehber….”
Rehberimiz hakkında bu kadar bilgi aldıktan sonra büyük bir gönül rahatlığıyla Hasankeyf’e doğru yol alıyoruz.
Dicle kenarından yavaş yavaş ilerliyorduk. Yol boyu ilginç mağaralar vardı…
Ve her tarafı tarih fışkıran 130 yıl payitahtlık yapan Hasankeyf’teyiz şimdi.
Rehberimiz bizlere, Hasankeyf hakkında kısa bilgi veriyor:
“Hasankeyf ismi; ''HISN KEYFA” adından gelir. Doğal kayalardan oluşan sarp kalesi ve korunmaya elverişli coğrafi yapısı nedeni ile bu adı aldığı sanılıyor. Bir başka rivayete göre buraya, Hısn Keybâ da deniliyor. “Hısn Keybâ” Ermenice’den gelmedir. Roma tarihçileri buraya Kipas, Cehpa veya Ciphas adlarını vermişlerdir. Süryanice’de kaya taş manasına gelen “kifa” kelimesinden dolayı bu adın verildiği de söylenmektedir. İslami kaynaklara göre de burası “Hısn Luğûb” adıyla biliniyor. Ve Osmanlı belgelerinde “Hısnkeyf” olarak geçmektedir.”
Doğrusu bu adama ilk görüşte pek ısınamamıştım. Lakin adam anlattıkça benim hoşuma gitmişti, sevmeye başlamıştım. Gerçi düzgün bir Türkçesi yoktu, aslen Arapmış, şivesi Kürt şivesine benziyordu, kelimeleri tam ve doğru telaffuz edemiyordu ama derin bir bilgi ve birikime sahip olduğu her haliyle belliydi.
ZEYNEL BEY KÜMBETİ
Ziyarete, Zeynel Bey Kümbeti’nden başladık. Zeynel Bey Kümbeti, Anadolu’nun –bilindik- birçok yerlerinden bulunan klasik türbelerden birisi gibi... Ama bir de rehberin dilinde dinleyince:
“Arkadaşlar tekrar Hasankeyf’miz hoş geldiniz sefalar getirdiniz. Buraya gelmekle bizleri şereflendirdiniz. İnşallah, sizleri biradan Hasankeyf’imizi gezdireceğim, memnun kalırsınız. Evet Hasankeyf gezimize buradan, Zeynel Bey Kümbeti’nden başlıyoruz. Daha önce de ifade ettiğim gibi, Akkoyunlular 1462-1482 yıllarında Hasankeyf’e tam hakim olmuşlardır. Bu dönem içinde Hasankeyf'te bıraktıkları tek eser Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın oğlu Zeynel Bey Türbesi'dir. Gördüğünüz gibi, Dicle’nin kuzey yakasında yer alan bu eserin giriş kapısı üzerindeki kitabede, buranın Zeynel Bey'e ait olduğu ifade ediliyor. Yine görüldüğü gibi eser dıştan silindirik, içten ise sekizgen bir özellik arz eder Türbenin silindirik gövdesi üzerinde turkuvaz ve lacivert, sırlı tuğla ile dört kuşak oluşturulmuştur. Birinci kuşakta '' ALLAH'' , ikinci ve üçüncü kuşaklarda baş kısmında “AHMET'' devamında ise ''MUHAMMED'' dipteki son kuşakta ise “ALİ'' isimleri hayranlık verici bir şekilde yazılmıştır.”
Burada Tarihçimiz Abdulkadir Artan devreye giriyor:
“Arkadaşlar, Bir dönem Hasankeyf’e Belediye Başkanlığını yapmış ve halen Batman Kültür Müdürlüğünde görevli/Müdür Yardımcısı Şehmuz Kaya Başkanımızın da ifade ettiği gibi; şu kitabede görülen yazı, Anadolu kardeşliğinin bir özetini vermektedir. “AHMET'' devamında, ''MUHAMMED'' dipte de “ALİ'' isimlerinin yazılması bir tesadüf değil, Anadolu kardeşliğini sembolize etmektir…”
Batman gerçekten sıcak ama Hasankeyf, Batman’dan da sıcak… Hem mevsim olarak hem de saat olarak sıcaklığın en duruk noktada olduğu bir dönem. Rehberimiz Şehmuz Kaya bu sıcaklığı şu cümlelerle ifade etmeye çalışıyor: “Bu güne kadar birçok yerli ve yabancı turistlere rehberlik yaptım ama hiç biri bu mevsim ve de bu saate gelmedi ama yine de büyük bir keyif alıyorum sizlerle gezmekten...”
Temmuz’un 26.sı, saat 12:00 hakikaten havalar sıcak, gerçekten bu saatte gezilmez buralar. Lakin aldırmıyoruz. Şahsen ben aldırmıyorum. Kaleye çıkmak için, klasik Hasankeyf Çarşısından giriş yapıyoruz. Hasankeyfliler, kalenin girişini turistik bir çarşıya dönüştürmüşler. Bu çarşıdan geçerken -ki geçmek zorundasın- alışveriş yapmadan da edemiyorsun.
HASANKEYF KALE KAPISI:
“Doğudan kaleye çıkan merdivenli yolun başlarında yer alır.” diyor rehberimiz. Ve doğu şivesiyle bilgi vermeye devam ediyor: “Gördüğünü gibi…” diyerek kitabeyi gösteriyor. “Gördüğünüz gibi bu kitabeden de 820/1416 Eyyubi Sultan Süleyman tarafından yaptırıldığı, yazıyor. 580 yıldır ayakta kalabilen kapı, dayandığı kayaların çökmesi nedeni ile şimdi tehlikeli olmaya başladı, görüldüğü gibi çatlaklar oluşmuştur. (Yıkılmaması için acilen tedbir alınması gerekir ama…) Ve kapının ön cephesi kesme taşlardandır. Buna karşılık arka cephesi eklentilerle beraber molozlardan yapılmıştır. . İkinci kapı olarak bilinen bu kapının hemen altında 8-10 yıl öncesine kadar bir kapı daha vardır. Bu kapının iki kenarında iki aslan kabartması oyulmuş süslü taşlar mevcuttur. Ama maalesef şimdilik kapalı olduğu için oraya göremeyeceğiz.”
Sonra o kocaman –muhteşem- yapıyı gösteriyor: “Şu gördüğünüz eser Küçük Saray’dır.

KÜÇÜK SARAY:
“Küçük Saray; kalenin Kuzey-Doğu ucunda bulunmaktadır. Görüldüğü gibi, Kayalar aşağıdan itibaren saraya uygun bir şekilde yontulduğu için dev bir kule görünümünü arz etmektedir. Tarihi kaynaklardan 1328 yılında Eyyubi Muciruddin Muhammed tarafından yapıldığı söylenilmektedir.”
Tüm bakışlar Küçük Kale’ye odaklanmaktadır şimdi. “Hakikaten dev bir kule..” diyerek mırıldanıyorum gayri ihtiyari…

KELEK:
Kaleye çıkmadan kendimizi serin bir mağaraya atıyoruz. “Mağara” dediysem, öyle akla gelen bilindik mağara falan değil bizim sığındığımız yer. Mağara ama saray gibi bir çay ocağı… Adamın biri orada çay ve soğuk meşrubat satıyor. İçini de şark usulü döşemiş. İsteyen şark köşesi bölüme geçer isteyen sandalye ve taburelerden oturarak dinlenebiliyor. Biz Abdulkadir Artan ile birkaç arkadaş taburelerde oturmayı tercih ediyoruz. Bahri Çavuşoğlu eşiyle beraber şark köşesine geçiyor. Girişteki turistik çarşıdan aldığı saptan silindir şapkasıyla eski köy ağalarına benziyor. Bir de yenge hanımın yanında o şark usulü yastıklara bir yaslanışı vardı ki, değme keyfine…
Bitmedi!...
Evet, şimdi, en önemlisi; Bahri Bey, avazının çıktığı kadar yüksek sesle bize bir şiirini okuyor…
Demli bir çaydan sonra biraz kendimi toparlar gibi oluyorum. Hakikaten çok yorulmuşum. Sıcaklar bizi çok yormuş…
Dikkatimi bir şey çekiyor bu arada. Çay içtiğimiz yerden gözlerime bir şeyler ilişiyor. Merakımı gidermek için hemen rehbere soruyorum. İşaret ederek:
“Hocam, şu görünen şeyler nedir?”
“Hangisi?”
“Şu deriye benzeyen şeyler…”
Tebessümle:
“Haa.. onlar.. Kelek!...”
“Kelek mi?
Hakikaten önce garibime gidiyor. Hatta şaka zannediyorum. Zira ‘kelek’ dediği şey ne ola ki?
“Evet neden şaştınız?”
“Doğru şaştım çünkü benim bildiğim kelek; kavun ve karpuzun (ve belki de diğer bazı meyve sebzelerin) minik daha olgunlaşmamış şirin halleri…”
“Evet, o da bir anlamı, ama diğer bir manası da yük taşımada kullanılan sal, demektir. Yani kısacası, eskilerde insanlar bu keleklerle taşımacılık yaparlardı. Şu gördüğünüz Dicle üzerinden diğer tarafa geçmek için –çok iyi hatırlıyorum, çocukluğumda buna şahit olmuştum- birçok kelekleri birbirlerine bağlamak şartıyla karşı tarafa geçerlerdi Hem kendileri karşı tarafa geçerlerdi hem de yüklerini geçirirlerdi yani şimdiki vapur ve gemi görevini görürdü bu kelekler…”
Rehberi dinledikten sonra, gayri ihtiyarı ağzımdan “vay be!..” şeklinde sözcükler çıkıyor. “Kelek” denilen bu şey, meğer hayvan derisi imiş. Eskiden insanlar bu derileri havayla şişirerek sal yapıyorlarmış…
Biraz dinlendikten sonra Şehmuz Kaya’nın refakatinden kaleye çıkıyoruz.
Gördüklerimiz hayretten hayrete düşürüyordu bizleri. Her yer mağara idi… Burası bir mağara şehriydi. Biz, bir mağara kentinde dolaşıyoruz şimdi. Bir rivayete göre kırk bin mağara varmış burada, yani kırk bin ev… Her mağara bir ev olduğuna göre kırk bin -saray gibi- mağaralar (pardon) evler…

BÜYÜK SARAY:
Dedim ya, burası bir mağara değil, dünyanın en harika mağaralardan bir şehir olan hatta (rehberin tabiriyle) Harput, Diyarbakır, Siirt, Mardin gibi şehirlere 130 yıl başkentlik yapan mağaralı şehrin şimdi Büyük Saray’ını tanıyoruz…
“Görüldüğü gibi, Kalenin kuzeyinde Ulu Camii'nin altında yer almaktadır. Büyük ölçüde yıkılmış ve göçükler altında kalmıştır şimdi. Kuzeye, nehre bakan cephesi yuvarlak payandalarla desteklenmiş durumdadır. Daha önce Sarayın girişi olan bu cephenin ortasında yer alıyordu ve alt katı dükkân ve depolardan, üst katı ise meskenlerden oluşuyordu.
Yapının en önemli özelliği binadan bağımsız, giriş kapısının karşısında dikdörtgen bir kule şeklinde yükseliyor olmasıdır. Burası kesme taşlardan örülmüştür, köprü ayaklarında olduğu gibi taşlar madeni kramplarla kenetlenmiştir. Bu özelliğinden dolayı dibindeki kasıtlı tahribata rağmen kule –görüldüğü gibi- hâlâ yıkılmamıştır.”

KALE'DEKİ ULU CAMİ:
Şimdi kaledeki Ulu Camideydik. Yıkık dökük tarihi bir enkazdı. Rehberimiz Şehmuz Bey burada heyecanlanıyor. Küçükken bu camide Cuma namazlarını kıldığını söylüyor. Caminin haşmetli bir imamının olduğunu söylerken gözleri doluyor. “İmam değil adet Osmanlı Padişahlarına benziyor. Padişahların giydiği kaftanlarına benze bir cübbe ile çıkardı minbere. Hatta bazen de kılıç bağlayarak çıkardı hutbeye ki o zaman biz çocukların gözleri parlardı korkudan. Ve bir anlatışı vardı ki.. Çocuktum o zaman ne dediğini şimdi bilmiyorum ama çok önemli meselelerden konuştuğu muhakkaktı. Zira öyle analar oluyordu ki kılıcını kınından çeker kükrerdi.”
Doğrusu bu adam anlattıkça hayranlığım bir kat daha artıyordu. Oysa başta hiç böyle sevimli gelememişti bana. Şimdiyse hayranlığım kat be kat artmıştı. Beni en çok etkileyen yönü de kendisinin buralı olması ve bu mağaralardan birinden doğmuş olmasıydı. Kim bilir onun için şimdi ne anlam taşıyordu buralar. Kesinlikle her taşı toprağı Şehmuz Bey için, bizim hissetmediğimiz bir his ve duygu taşıyordu şimdi.
Sonra devamla: “Değerli misafirler, bu eser 1325 yılında Eyyubi Muciruddin Muhammed tarafından yapılmıştır. Ve görüldüğü bu şaheser şimdi yıkıma ve tükenmeye terk edilmiş…”
Rehberimiz Şehmuz Bey’in anlattıkları arasında en önemli ayrıntılarından biri de Ulu Cami imamın sahurda gülle ile Hasankeyf halkını uyandırma şekliydi. “Ramazan aylarında veya Ulu Camii imamı Hasankeyf halkını sahura, gülle ile kaldırırdı. Şu minarenin girişinde bir yer vardı, (tabii ki şimdi enkaza dönüşmüş) işte orada taştan bir güllesi vardı imama efendinin, bu gülleyi birkaç kez yere vurmak suretiyle halkı uyandırıp sahura kaldırıyordu.
PAZAR MEYDANI
Hasankeyf gezmekle bitmiyordu. Adeta masallarda anlatılan, bir peri padişahların ülkesini andırıyordu. Bir mağaradan bir mağara girip çıkıyorduk. Mağaralar bile harabeye dönmüştü ama belli ki eskilerden bu mağaraların her biri “Medyen Kavmi”nin kayalıkların uyarak yaptırdığı sağlam barınaklardan daha sağlammış…
Meydan gibi bir yere geçiyoruz. Rehberimiz yine duygulanıyor. Duygulandığını, ben yüz ifadelerinden okuyabiliyorum. “Aha burası da bizim Pazar alanı idi. Hasankeyf halkı ürününü getirir, bu meydan da satardı…. Zamanımız olsa da biraz daha gezebilseydik şu (şu dereken eliyle işaret ediyordu) arka kısma düşen mağaraları… Lakin hem sıcak hem de…hem de genelde birbirlerine benzeyen mağaralar olduğu için gezme zahmetine gerek görmüyorum bu sıcak havada….”

Hayretimi gizleyemiyorum rehberin bu konuşması karşısında: “Hocam” diyorum, (rehbere, bazen ‘hocam’ bazen de ‘başkanım’ diye hitap ediyorum.
“Hocam, ‘Pazar yeri’, diyorsunuz, halkımız buraya ürünlerini satardı’ diyorsunuz, bunları söylerken sanki yaşamış gibi ve dünmüş gibi anlatıyorsunuz.”
Güneşin alnın çatısında duruyorduk rehberimiz bu tarihi konuşmayı yaparken lakin kendimizi gölgesi derin bir kayanın veya bir söğüt ağacın altında hissediyorduk Hasankeyf tarihini dinlerken…
“Evet, evet ben bunları bizatihi gördüm ve yaşadım. Zira 1972’e kadar biz Hasankeyf halkı burada yaşıyorduk. Ben bu mağaralardan doğdum. Sizin için buralar bir şey ifade etmese bile benim için çok önem ve ehemmiyet arz etmektedir.”

“HASANKEYF’İ SU ALTINDA KALMAKTAN KURTARAMAYACAĞIZ”

Sonra sanki Şehmuz Bey’in dili çözüldü, konuşmasını şu şekilde devam etti:

“Hasankeyf, insanlık tarihinin çok önemli yerleşim yerlerinden biri olmasına rağmen son 20-30 yıla kadar pek dikkatleri çekmedi. Paha biçilmez kültürel değerine rağmen hep ihmal edildi. 1970’li yıllardan itibaren ILISU Barajı projesi ile birlikte gündeme geldi. Hasankeyf’in sular altında kalmaması gerektiği, gerek ulusal bazda, gerekse uluslararası düzeyde dile getirildi. Hasankeyf’in kurtarılması yönündeki çabalar 2003 yılında sonuç verdi. O zamanki Başbakan, Hasankeyf’i kurtaracaklarını kamuoyuna duyurdu. Bu tartışmalar nedeniyle Hasankeyf, kimi ülke gündemini bile işgal etti. Öte yandan Hasankeyf’teki kültür varlıkları, içinde bulundukları şehir ile birlikte 1981 yılında Kültür ilgili birimlerince koruma altına alınarak SİT alanı ilan edildi. 1986 yılından itibaren de arkeolojik kazılara başlandı. Bu kazılar halen devam etmektedir. Hem Sit alanı olması, hem de baraj suları altında kalacak düşüncesi, ilçenin gelişimini engelledi. Son yıllarda Türkiye’de yapılan araştırmada bütün tarihi zenginliğine rağmen ülkenin en geri, fakir üç ilçesinden biri oldu. İlçe, ekonomik olarak gerilediği gibi, nüfus olarak da gerilemiştir. Bölgedeki son 15-20 yıldaki olağanüstü durumlar da eklenince bu gerileme dramatik bir duruma gelmiştir. 2000 yılı nüfus sayımı sonuçlarına göre ilçenin toplam nüfusu 7500’ün altında kalmıştır. Oysa Hasankeyf, cumhuriyet ile beraber Mardin’in Midyat ilçesine bağlı bir bucaktı. 1926 yılında Gercüş’ün ilçe yapılması ile buraya bağlanmıştı. 1990 yılına kadar idari statüsü böyle devam etmişti, 1990 yılında Batman’ın il olması ile Hasankeyf de ilçe yapılarak buraya bağlanmıştı. Ve Hasankeyf’i kimseler bilmiyordu şimdiki gibi ama ben bu konuda seferber oldum. Şimdiyse tüm dünya tanıyor Hasankeyf’i. Ancak buna rağmen, Hasankeyf’i su altından kalmaktan kurtaramayacağız galiba…”
CANİ UÇURUM
Muhterem okuyucu, lütfen başlığa bakıp da Hasankeyf’te böyle bir tarihi yer vardır, şeklinde düşünme. Hasankeyf’te, bu isimde bir yer yok ama böyle bir yer var.

Ama bu ismi ben uydurdum, daha doğrusu, rehberimiz Şehmuz Kaya’dan dinlediğim bir olayından sonra böyle bir isim çıktı…

Şimdi kalenin Dicle tarafına bakan yöndeyiz. Rehberimiz, uçurumun kenarına fazla yaklaşmamızı söyleyerek bizleri ikaz ediyor: “Fazla uçuruma yaklaşmayınız zira orası çok tehlikelidir, geçenlerde bir can aldı. Yine sizin gibi gezmeye gelen ekipten bir kız, fotoğraf çektirmek için gersin geriye giderken uçurumdan düştü!”
Hep bir ağızdan:

“Öldü mü?”

Oysa bu uçurumdan düşüp de sağ kalınmayacağını hepimiz biliyoruz ama yine de soruyoruz işte…

Bu olay hepimizi üzülüyor ama en çok da beni….

Kendi kendime; “cani uçurum” diyerek tekrarlıyorum.

SU SARNIÇLARI

Az kaldı unutuverecek, su sarnıçlardan bahsetmeyecektim…

Su sarnıçları, dedikleri şey, kayalardan uyulmuş su ambarlarıdır. Kocaman kayaları, koyu gibi kazarak, ağzı, bir metreden başlayıp alta doğru indikçe 3-4 metreyi bulan bu ambarlar kışın yağan yağmur ve kar suyunu içinde barındırmak şartıyla insanlar su ihtiyacını gideriyorlarmış.

Rehberimiz Şehmuz Bey, anlatırken, küçükken kendisinin bu su sarnıçlardan su içtiğini, büyük annesinin bu sulardan alırken sarı kurtçuklarla dolduğunu, (başka içilecek bir su olmadığı için) bu kurtlu suyu süzerek içtiklerini ifade ediyor…

“Peki, içilebiliyor muydu?” diye soruyorum.

“İçilmez olur mu, buz gibi su…”

Ban garip geldiği gibi –eminim- size de garip gelecek ama eski hayat şartları böyle imiş ne yapalım…
Lakin o hayatı bizatihi yaşayan Şehmuz: “..Lakin o hayat şimdiki hayattan daha rahattı. Doğrusu teknoloji insanı çok yoruyor. Hem yoruyor hem de sıhhatini zedeliyor. Bakmayınız siz öyle kurtlu suları süzüp içtiğimize… O kurtlu sular, şimdiki ilaçlı sularınızdan daha temiz ve sıhhatliydi..”
KÖPRÜ
Kaleden aşağılara doğru inerken, Artukkular'dan kalma köprüye bakıyorum. “Ortadaki büyük kemeri taşıyan iki orta ayağın arasındaki açıklık 40 metredir.” diye anlatmıştı rehberimiz bize. “Ayaklar, akıntı tarafında üçgen, diğer tarafta da dairesel şekilde yapılmış. Ayakların dış cephesi kesme taştandır, bu kesme taşlar tek tek birbirine madenî kramplarla kenetlenmiş. Köprünün kemerlerinin de kesme taşlardan olduğu düşünülüyor. Şu anda yıkılmamış olan doğudaki kemer, hayret verici büyüklükteki kesme taşlardan örülmüştür.” şeklinde ifade etmişti. Şimdi o ayakların birini, yaşlı bir adam ev olarak kullanıyordu.

EL-RIZK CAMİİ:
Dicle Nehrinin doğusunda köprü ayağına yakın bir mevkide yer almaktadır. Dönüşte, öğle namazımız kılmak için (içimizde namaz kılanlarla) El Rızk Camiine gidiyoruz. Portal girişindeki kitabeyi gösteriyor bize rehberimiz. “Görüldüğü gibi, eserin Eyyubi Sultanı Süleyman tarafından 811/409 tarihinde yaptırıldığını yazıyor. Ve ince bir teferruat daha; kitabenin orta kısmında bitkisel süslemelerin içine Allah'ın doksan dokuz ismi yazılmıştır.”


“Bu gün caminin asli yapımdan, sağlam olarak sadece minare kalmıştır.” diye ekliyor.
Bu arada, tarihçimiz Abdulkadir Artan’ının dikkatini çekmiş olacak ki; “Bak bak, minarenin üzerindeki süslere… Bunlara, ‘Arapça Kufi yazılar’ denilir.”

Şehmuz Bey devam ediyor: “Evet onlar ‘Arapça Kufi yazılar’ dır. Hayranlık verecek kadar güzeldirler. Biliyor musunuz, bu minarenin en önemli özelliği de çift merdivenli olmasıdır.”

Küçük bir camii El Rızk Camisi.. Öyle yorgunuz ki… Cami de serin… Sanırım en hoşu namazımı orada kılıyorum ama seferi kıldığım için yalnız iki rekâtlık kılıyorum. Diğer arkadaşlara da seferi kılıyorlar..

Sonra Camiinin avlusuna çıkıyoruz. Avlunun güneyinde kalan duvar kalıntısı; caminin asıl ibadet mekânının giriş kapısı imiş. Sağda ve solda iki tane daha kapıyı içine almaktadır. Bu kapıların üstü çok güzel ayet yazıları ile süslenmiştir; ancak bu yazılar büyük ölçüde harap olduğu için tarihçimiz bile okuyamıyor. Zira yazılar silinmiş okunaksız hale gelmiştir.

YOLGEÇEN HANI

Hani kültürümüzde meşhur bir darbi mesel vardır ya… “ YOLGEÇEN HANI.”
İşte şimdi gerçekten yolgeçen handayız.
“Burası Yol Geçen Hanımı?”, deyimi, tam da burada yerini ve karşılığını buluyor.
Yorgunuz, Kale’yi gezerken adate içimiz dışımız yanmış. Kale ne kadar sıcaksa, “YOLGEÇEN HANI” da okara serindir ve oturmaya değer bir yerdir.
Hasankeyf Kalesi’nin altında bulunmakta olup ağzı Dicle Nehrine doğru açılan bu han, kelimenin tam anlamıyla yalancı bir Cennet. Kapıdan içeri girere girmez, ta yükseklerden düşüp gelen suyun molekülleriyle birlikte bir serinlik çarpıyor yüzüne.
“Bu doğal mağaranın içinde su stok etmek için bir mahzen ve kaleye çıkmak için de bir gizli yol vardır.” diyor rehberimiz.

Birileri burayı bir dinlenme tesisine çevirmiş. Bu dünya harikası hanı lokanta yapmış. Yerlere yöreye özel minderler sermiş, yastıklara koymuş. Rehberimiz Şehmuz Bey’i tanıdıkları için saygıyla karşılıyorlar bizi. Adeta saygıda kusur etmemek için birbirleriyle yarışıyorlar. Geçip oturuyoruz. Günün yorgunluğunu çabucak atıyoruz “YOLGEÇEN HANI”ndan…

“Burası…” deyip başlıyor Şehmuz Bey. “Ulaşımın suyolları ile yapıldığı devirlerde, Dicle Nehrinin karşı sahiline gidip gelmek için ulaşım aracı olan Sal ve Keleklerin önünde sıralarını bekleyen insanların dinlendiği ve geceye kalanların da burada yatarak sabahladığı güzel bir dinlenme mekanı… Bu loş ve egzotik mekânın içindeki hava akımı, insanın bünyesine uygun bir özellik taşımaktadır. Yazın serin, kışın ılık olan bu mağaranın içindeki atmosfer, bugün de aynı özelliğini korumakta ve dinlenmek için insanları kendine çekmektedir. Bu nedenledir ki dini, dili, ırkı anlaşılmayan, geleni-gideni, gireni-çıkanı belli olmayan ancak her zaman yoğun bir insan trafiğine sahne olan bu mağaraya binlerce yıldan beri YOLGEÇEN HANI denilmiş ve Hasankeyf’teki yaşantının vazgeçilmez istisnai bir mekânı olmuştur. Her devirde han olarak bilinen ve insanların dinlenmesi için kullanılan bu doğal mağaraya YOLGEÇEN HANI ismini veren her kimse, sosyal ve kültürel yaşantımız içinde önemli bir yer tutan deyimler silsilesine unutulmaz bir halka eklemiştir.”

Biraz dinledikten sonra, yöreye ait el dokumalı kilimlerle serili merdivenden üst kata çıkıyorum. Asma kat şeklindeki yerden Abdulkadir Artan’ a bir el sallayarak, “Hocam ya, burayı yolgeçen hana döndermişler!” Bu nükteye hep birlikte gülüşüyoruz.
Bu espri üzerine Şehmuz Bey: “YOLGEÇEN HANI gerçeğinin eskiden beri Hasankeyf’te bulunması, nostaljiye özlem duyan ve geleceğe umutla bakan mütebessim ve güler yüzlü insanların uğrak yeridir. Günümüzde de bu özlemini gidermek için yurt içinden ve yurt dışından insanlar YOLGEÇEN HANINI görmek ve burada dinlenmek üzere Hasankeyf’e akın etmektedir.”
Dinledikten sonra aracımız geçip Batman’a doğru hızla yol alıyoruz. Şehmuz Bey’in Hasankeyf hakkında anlattıklarının bir sağlamasını yapıyorum kafamdan. Rehberimiz Şehmuz Kay’nın anekdotu, -bozuk bir plak gibi- kafamda tekrarlanıp duruyor…
“Dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay bir gün buradan geçerken kalabalık bir halk kitlesi tarafından karşılanır. Bu ıssız(!)yerde bu kadar kalabalık tarafından karşılanınca hayretle; ‘ya! 2 der. ‘bu insanlar nerden çıktı.?’… Bunun üzerine özel bir talimatla Hasankeyf’in boşatılması talimatı verilir. Ve… Tarih şahittir, Hasankeyf, böylece başta Moğollar olmak üzere, iki kez bozguna uğramıştır.”
MALABADİ KÖPRÜSÜ
Malabadi Köprüsü, Diyarbakır'ın Silvan ilçesi yakınlarında, Batman Çayı üzerinde bulunan Artuklular döneminden kalma köprüymüş..
Batman’dan sonra Diyarbakır’a dönüşte Silvan üzeri dönüyoruz.
Nedense bu tür yapılara hep birbirlerine benziyor. Mesela ben görür görmez bana bizim Kâhta’da ki Cendere Köprüsünü çağrışım yapıyor..
Hemen girişte, Hasankeyf’te olduğu çocuklar başımıza üşüşerek “ben anlatıyım, ben anlatayım” diyerek birbirleriyle yarıştılar. Silvanlı çocuklar, bu köprüyü ziyarete gelen yerli ve yabancı turistlere, kulak dolgusuyla bildiklerini anlatmaya çalışarak cep harçlık alıyorlarmış…
Malabadi Köprüsü, dünyada taş köprüler içerisinde kemeri en geniş köprülerden birisi imiş. Kemerin her iki yanında, iç tarafta kervan ve yolcular tarafından, özellikle kışın zorlu günlerinde barınak olarak kullanmak için iki oda bulunmaktadır. Abdulkadir Artan’ın ifadesine göre, Evliya Çelebi, bu odalardan birinden oturarak, altından geçen dereden balık tutarmış…
Şimdi heyecanla Evliya Çelebi’nin, oltasını atarak balık tuttuğu odaya iniyorum.
Doğrusu Evliya Çelebi’yi de kıskanmıyor değilim hani… Adam paşa paşa gezmiş yazmış seyahat yazılarını… Zira nereye gitsem Evli Çelebi’nin mutlaka ora hakkında yazdığı bir yazsıyla karşılarım.
Bakın, Evliya Çelebi, Malabadi Köprüsünü nasıl tanımlıyor: “Köprünün iki tarafında kale kapıları gibi demir kapıları vardır. Bu kapıların içinde, sağ ve solda köprünün temeli beraberliğinde, kemerin altında hanlar vardır ki gelip geçen, sağdan ve soldan geldikleri vakit misafir olurlar. Köprünün kemeri altında birçok odalar vardır. Demir pencereler şahneşinlerine misafirler oturup, kemerin karşı tarafındaki adamlarla kimi sohbet eder, kimi ağ ve oltalarla balık avlarlar. Bu köprünün sağ ve solunda da nice pencereli odalar vardır. Köprünün sağ ve solundaki bütün korkuluklar Nehcivan çeliğindendir. Ama demirci ustası da var kudretini sarf ederek bir türlü sanatlı kafesli korkuluklar yapmış ve doğrusu elinin ustalığını göstermiştir. Doğrusu, üstat mühendis var kuvvetini sarf ederek bu köprüde öyle sanatlar göstermiştir ki, bu işçiliği geçmiş mimarlardan hiç birisi göstermemiştir.”

Değerli okuyucu, benden bir efsanevi mağara kentin/Hasankeyf’in gezi notlarını okudunuz.

Sürç-i lisan ettiysek affola.

ŞEVKET BAŞIBÜYÜK








Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın anılar kümesinde bulunan diğer yazıları...
Akabe
Beydağı"na Kar Düştü
Günlüğümden
Bilge İnsan Hüseyin Çolak"ın Ardından…
Mamo Can Öldü…
Siz mi Orucu, Oruç Mu Sizi Tutuyor?
Kara Patoz
Bahçebaşı Lisesi İlk Mezunları
Bir "İşletme Numarası" Hikâyesi
Orduzu'da Eski Ramazanlar

Yazarın deneme ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Bir "Şişirme Duası" Hikâyesi
"Şişirme Duası"
Kınıfır Bed Renk Olursa…
Kitap Okumak Eğlenceli Bir Eylem…
Sağır Kaplumbağa
Tarihe Yoculuk
Tasalanma Ey Reis!..
Başbakanın Malatya Mitingi
Piyerloti
Hayat Bir Tiyatro…

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Tüm Türkiye Üşüdü Koca Reis [Şiir]
Cennet Gülleri [Şiir]
Tüm Türkiye Üşüdü Koca Reis [Şiir]
Çocukluğum [Şiir]
Duvardaki Saat [Şiir]
Olma Geveze [Şiir]
Özgürlük [Şiir]
[Şiir]
Bizim Kadir de Ehliyeli Olunca… [Öykü]
Vay Sözüm Vay… [Öykü]


Şevket Başıbüyük kimdir?

Edebiyatın karın doyurmadığını bile bile aç kalma pahasına yazmaktan imtina etmeyen, hayal gücünden çok izlenim ve gözlemlerini yazmaktan büyük keyif alan, yazarken adeta orgazım olan sıradışı bir yazar

Etkilendiği Yazarlar:
Roman, Hikaye, Şiir, Biyografi, Gezi


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © Şevket Başıbüyük, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.