..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Yaşam ciddi, sanat neşelidir. -Schiller
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Eleştiri > Türkiye > Emine Pişiren




22 Ekim 2009
Ben Nasıl Yıkılmam? Dağlar Bile Yıkılır, Dağlar Bile…  
“…Zayıf, daima adalet ve eşitlik ister, halbuki bunlar kuvvetlinin umurunda bile değildir… “Aristoteles

Emine Pişiren


Sesli düşüncelerimin freni tutmuyordu. Eşimin gözlerinde ekili korkunun tohumları büyümekteydi. Evet, korku kültürü bizim evin içine de girmişti. Hükümetin amacı bizleri refaha sürüklemek olacakken korkuya sürüklemişti. Acı daha da büyüdü içimde…Birbiri ardı sıra koşan sözcükler, dudaklarımdan hızla dökülmekteydi.


:AFBG:




“…Zayıf, daima adalet ve eşitlik ister, halbuki bunlar kuvvetlinin umurunda bile değildir… “Aristoteles


Akşam yemeğine çala kaşık başladım. Ne yediğimi bile bilmiyordum. Bir ara acıdan yüzümü buruşturmuşum ki, eşim sordu.

- Neyin var, sanki bir şey düşünüyorsun, hayırdır bir yerin mi ağrıyor?

Eşime ne düşündüğümü söylesem, o da benim gibi üzülecek, en iyisi mi kestirmeden yanıt verip, kuşkusunu içinden atayım istedim.

- Turşu çok acıymış, dilim fena yandı. Midem sağlam değil biliyorsun.

Otuz yıllık hayat arkadaşım, baştan savıldığını anlamıştı. Üsteledi;

-Yoo, sende bir şey var canım, beni kandıramazsın. Hadi söyle de acın hafiflesin. Neren ağrıyor?

Ona gülümsedim. Evet, kandıramamıştım.

-Sol yanım ağrıyor canım, sol yanım. Söylesem senin de ağrıyacak. Baksana, yemek mi beni yiyor ben mi yemeğimi yiyorum.

-Farkındayım canım, sen acı turşu biber yemezdin. Hangi acını bastırmak istiyorsun?

-İçim acıyor, sol yanım ağrıyor….

-Ergenekon, adı altında bir suçlu gibi der dest edilip, bu ülkeye ömrünü vermiş prof, bilim adamlarını, edebiyatçılarını, gazetecilerini, generallerini, sanatçılarını ve masum vatandaşlarımızı “terörist” gibi tutuklandı ve hapislere atıldı,hala içerdeler, onları düşündükçe,

-İçim acıyor, sol yanım ağrıyor…

-Şimdi şu uygulanan adalete bak. Eli silahlı dağda bayırda gece terör estiren, gündüz namuslu vatandaş gibi görünen 30 bin masum insanı öldürmüş şu terörsitlere, savcılar, hakimler gidiyor ayaklarına, mahkeme kuruluyor, anında “tahliye” kararı çıkartılıyor, yarım saatte salınıyor ve evlerine gitmesi sağlanıyor, hem de hiç tutuklanmadan, adalet midir bu söyle?

-İçim acıyor, sol yanım ağrıyor…

Eşim kaşığı masasına bıraktı, çenesini sıktı, o da gerilmişti.

-Haklısın…

Konuşmak istiyordum, ağlamak istiyordum, bağırmak ve çığlık atmak geldi içimden…Hıçkırıklarım boğazımda bir topak ayva parçaları gibi tıkanmış, kalmıştı. Gözlerim doldu…

-Bu kadar haksızlığa ve teröriste prim veren bir devlet idaresine ben soru sorsam beni de atacaklar içeri, diye kendi içimde hesaplaşıyor ve yargılıyorum kendimi.

Eşim anında tepkisini vermişti:

-Sakın böyle bir şey yapma, herkes susuyor sende sus. Bak eli kalem tutan gazeteci Mustafa Balbay tam 229 gün hapis yatmış, sende mi içeri gireceksin? Ya biz oğlumla sensiz ne yaparız?

Sesli düşüncelerimin freni tutmuyordu. Eşimin gözlerinde ekili korkunun tohumları büyümekteydi. Evet, korku kültürü bizim evin içine de girmişti. Hükümetin amacı bizleri refaha sürüklemek olacakken korkuya sürüklemişti. Acı daha da büyüdü içimde…Birbiri ardı sıra koşan sözcükler, dudaklarımdan hızla dökülmekteydi.

-Bu Hüseyin Üzmezlerin hakim ve savcıları, eli kanlı çocuk katillerini yarım saat içinde “suçsuz” bulup salıyorsa, peki neden, bu ülke için çırpınan, hastane kuran, binlerce can kurtaran Prof. Mehmet Haberal’ı hasta yatağında tutukluyor?

Kısa bir suskunluk geçirdikten sonra sesim ağlamaklı çıkmıştı:

-Söyle bu mudur adalet?

-Ya kanserle savaşan bilim adamımız Erol Manisalı, o teröristlerle savaşan askerlerimiz neden demir parmaklıkların ardında ve hala öldüğü halde davası devam eden Prof.Türkan Saylan neden yarım saatte davası bitmiyor, özgür kalmıyor?

Eşim başını salladı ve yumruğunu masaya vurdu.

-Sen kime hesap soracaksın? Hangi vicdana sığdıracaksın bunca haklı sorularını? Görmedin mi, haberlerde sayın valimizle görüşmek isteyen gazilerimize gösterilen itibarı?

Eşimle bu kendi kendimize sorup yanıtladığımız soru cevap şeklindeki diyalog, gerçekten sol yanımızdaki acıyı arttırmıştı. Çok farklı bir kalp ağrısıydı bu. Vatanı ve vatandaşı için acı çeken iki kederli insandık.

Gazileri televizyonda gördüğümde yüreğime “cızz” diye ateş düşmüştü sanki. O yiğit ve mert genç delikanlılar, tekerlekli sandalye ile yarım canları ile gelmişler, şehrin en üst basamağında duran valiye hak arayıp, hesap sorup bilgi alacaklardı.

Öyle ya, neden o teröristlere kurşun sıktırmak için görevlendirdin de şimdi özgür bırakıyorsun?

Peki, neden benim kaybolan kolumun, bacağımın ve eksik organımın hesabını sormamı engelliyorsun?

Peki neden verdin bu gazi madalyasını bana?

Ne yaptı vali?

Emir verdi korumalarına ve gazileri kovdurdu ve aşağıladı.

Daha sonra gözlerimin perdesine düşüverdi ardından da şehit ana ve babaların o yürekleri, o bağırları yırtan çığlıkları, tüylerimi diken diken yaptı.

“Ah, Başbakan…Ah, Cumhurbaşkanım… Ah, Genelkurmay Başkanım, neden oğlumu ölüme sürükledin? Madem şehit oğlumun kanı yerde kalacaktı da, neden oğlum boş yere öldü? Oğlumun katilleri masum olacaktı da, ben de mi oğlumu terörist yetiştirseydim, ha ben de mi? Geri ver oğlumun canını bana?..”

Ya ben, artık dayanamıyorum.

Midem bulanıyor, kusacağım…

Bu yapılan haksızlığa karşı, bu feryat ve figanlara karşı kim olsa dayanamaz.

O şehirde halkın gırtlaklarından zılgıtlar semalara yükselirken…

İmralı’daki çocuk katilinin afişleri ve bayrakları havada sallanırken,

Aklıma düşen başka bir görüntü daha vardı…

Çanakkale’de 57. Alayın son şehidi…

Hani, ölmeden önce çam ağacına 57. Alayın sancağını bağladıktan sonra yere düşen naaşı geldi gözlerimin önüne…

O kutsal anı izleyen bir Anzaklı asker ise bir bayrağa bir yerdeki şehit olmuş Mehmedime duygu yüklenerek bakmış ve bayrağı alıp göğsüne saklamıştı…

İşte o an var ya o an….

İşte o Anzaklı askerin yaptığı ve daha sonra söylediği sözleri, yüreğime düşen incilerdi…

“…O asker bir Türk askeriydi ve ölene kadar yere düşürmediği bayrağını, kutsal saymış ağaca bağlamıştı, yere düşmemesi için bende göğsümde sakladım o bayrağı…”

Bayrağımız işte bu derece yüce bir değere sahipken, şimdi alınan bir kanun maddesi ile araçlarımızda dahi taşımamız istenmediği, sanki hiçe sayılır gibi bir zamana tanık gözlerimiz…

Önde vali arkada çiçekçi ve şekerci alkışlarla zafer kazanmış gibi karşılıyorken bu şehitlerimizin, katillerini…

Bu mu mantık?

Bu mu vicdan?

İç yolculuğuma bu sorular sürüklenirken yıllar önce bir dostun sözleri de eşlik ediyordu:

“Adaletin küçüldüğü ülkelerde artık büyük olan suçlulardır.”

Bu mu adalet?

Ben nasıl yıkılmam ya, nasıl?

Dağlar bile yıkılır, dağlar bile…




Emine Pişiren/Edremit-Akçay

22.Ekim.2009

Saat:20:15



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın türkiye kümesinde bulunan diğer yazıları...
Ne Şam'ın Şekeri Ne Arabın Yüzü
Sahi, Ülkemde Darbe mi Oldu?
Artık
Baba Seni Öpmek İstiyorum
Kör, Körün Ardından Giderse Soluğu Hendekte Değil, Uçurumda Alacaktır.
"Çağdaş İzmir Kimliği" Türkiye"nin Gururudur...
Kırgınım Hem de Çok Kırgınım
Şayet Ölümünüze Bir Adımınız Kalmış Olsaydı...
Kazanan Kaçak Ermeni İşçileri Kaybeden de Türk Tekel İşçileri
Eh, Burası Türkiye

Yazarın eleştiri ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Yarım Somun Yemek İçin Orospuluk
Havada Bok Kokusu Var Baba
Siz Böyle Yanmıyor Musunuz? - 2 -
Değerli Yazım Dostumuz Sayın...
Anne, O Abi Neden Duvara İşiyor?
Yoksa Öldüm de Cehennem de mi Yaşıyorum Ben Anne?
Allah'ın Laneti Üzerlerine Olsun!..
Entellektüel Kadınlar Nasıl Bir Erkek Arar?
Sular Altında Uyumaya Bırakılan Tarihimiz
Bak Anne! Artık Gülebiliyorum.

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Adamdan Saymışız [Şiir]
Ah Ulan Istanbul! [Şiir]
Hangi Dua İle Sana Gelelim? [Şiir]
7. Didim Şiir ve Şairler Buluşması [Şiir]
Çekinme Söyle [Şiir]
İsterdim [Şiir]
Madem ki... [Şiir]
Davetsiz Konuk - 1 - [Şiir]
Git Demene Gerek Yok [Şiir]
İstanbul_um [Şiir]


Emine Pişiren kimdir?

Yazmayı, okumayı ve birikimlerimi paylaşmayı seven biriyim. Edremit'in yerel bir gazetesinin köşe yazarıyım. Bazı web sayfalarında da edebiyat adına paylaşımlarım yayınlanmaktadır. Sevgi ve ışık sizle olsun.

Etkilendiği Yazarlar:
Mehmet Emin Yurdakul, Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Victor Hugo, Balzac, Leo Buscaglia, Eric Frrom, Irvın Yalom, Dale Carneige, Doğan Cüceloğlu, Haluk Yavuzer...


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2019 | © Emine Pişiren, 2019
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.