..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Bildiğim tek şey, ben bir Marksist değilim. -Karl Marx
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > 1. Bölüm > Ömer Faruk Hüsmüllü




2 Şubat 2010
Memleketimin Delileri - 2  
Ömer Faruk Hüsmüllü
Mizahtan hoşlananların bir solukta okuyacakları romanın 2. ve son bölümü


:DAGD:

--------2. ve Son Bölüm-----

Borcunu Bana Yatır Bürosu da işe çok hızlı başlamıştı.Açılışa katılan davetlilere kendi reklamını yapan sekiz sayfalık bir broşür verilmişti.Broşür:

“Sayın Memleketim Sakinleri” diye başlıyor ve
“Fatura kuyruklarına son…Elektrik,su,telefon,internet faturalarınızı,vergi borçlarınızı bize yatırabilirsiniz.” diye devam ediyor ve:
“Sizden aldığını gene size verecek olan büromuzun sürprizlerine kendinizi alıştırın.İşte sürpriz 1:Her 100 liralık işleme bir çekiliş numarası verilecek ve yapılacak olan çekilişte 10 talihlimiz …..marka sıfır kilometre otomobil,250 talihlimiz 51 ekran TV,250 talihlimiz buzdolabı,250 talihlimiz çamaşır makinesi,650 talihlimiz bisiklet,1300 talihlimiz ütü ve burada sayamayacağımız binlerce hediye kazanacaklardır.Boş yok!Her katılım numarasına bir hediye..”diye bitiyordu.
Broşürde verilecek hediyelerin görüntüleri de vardı.Kimsenin dikkatini çekmeyen bir ayrıntı da burada yer alıyordu:Verileceği söylenen arabalar 23-24 bin lira değerinde iken broşüre resmi basılan araba en az 300 bin lira ederdi.
Bu büronun görünen sahibi Melih beydi.Melih bey 25 yaşlarında yani oldukça genç bir işadamıydı.Yüzünden gülümseme hiç eksik olmuyordu.Sık sık elemanlarıyla toplantı yapıyor,güvenlik elemanlarına kapkaççılara karşı dikkatli olmaları gerektiği uyarısını yaparken,bürodakilere ise müşterilere karşı nazik olmalarını tembihliyordu.
Büronun duvarlarında asgari ücretle ilgili beyan,vergi levhası gibi yazılar yer alıyordu.Müşterilerden birisi bu işlemleri yapabilmek için izinleri olup olmadığını sorduğunda büyük bir hata yaptığını Melih bey anladı ve hemen ertesi gün Maliye’den alınmış gibi gösterilen sahte bir izin belgesini duvara astı.Neredeyse her şey daha işin başındayken berbat olacaktı.Neyse ki bu olay ucuz atlatılmıştı.
İki büro sahibi de birbirlerini tanımıyormuş gibi davranıyorlardı.Hatta birbirlerini kötülemekten bile geri kalmıyorlardı.En iyi hizmeti kendi bürolarının verdiği iddiasındaydılar.
Bankalardaki fatura kuyrukları bitmiş,ama Borcunu Bana Yatır Bürosu’nda kuyruklar oluşmuştu.Herkes faturasını bir şeyler kazanırım umuduyla buraya yatırıyordu.Öyle ki yatıranlar arasında fabrikatör Mikdat Bey bile vardı.Birisi sordu:
-Fabrikatör bey,yoksa beşinci arabayı da buradan mı kazanmayı düşünüyorsun?
-Buradan geçiyordum da!Cebimde ödenmemiş fatura buldum.Yatırayım gelmişken dedim..
Bir çok kişinin elinde şimdiden7-8 tane çekiliş kuponu birikmişti ,araba hayalleri kurulmaya başlanmıştı bile.”Televizyon çıkarsa yatak odasına koyarım.Bisiklet çıkarsa toruna karne hediyesi olur.Buzdolabını kızın çeyizine,çamaşır makinesi bana,bulaşık makinesine gelince….”diye konuşmalar sürüp gidiyordu.
Nihayet çekiliş günü geldi.Memleketimin neredeyse tamamı çekiliş için futbol sahasında toplanmıştı.Melih bey sık sık alkışla kesilen konuşmasını şöyle tamamladı:
-Çıkan tüm hediyelerin yasal vergileri büromuza aittir.Biz başkaları gibi bu vergileri halkımıza ödettirmeyiz.Sizden sadece bu hediyelerin nakliye ücretlerini talep ediyoruz. Otomobil için 250 lira,beyaz eşya için 50lira,bisiklet için 25 lira,ütü için 7,5 lira ve diğerleri için sadece 5 lira nakliye ücreti yatıracaksınız.Hediyeler 15 gün içinde hak sahiplerine teslim edilecektir.Hediyelerinizi iyi günlerde,güle güle kullanın.Kullandıkça da bizi hatırlayın!
Arabalardan ilki için çekiliş yapıldı:16238 numaralı talihlimiz.Bu anonsun arkasından ilk defa Suratsız Sevda’nın kahkahası ve çığlığı duyuldu.Belli ki ilk otomobil talihlisi o idi.
Dertli Yeliş,Mafolduk Asiye,Taklitçi Avni,Hayat Kısa Sadık,Çişli Remziye, Uyuşuk Hasan, Hoştunuz Sami,Falcı Recep,Zart Zurt Okan diğer otomobil talihlileriydiler.
Herkes onları kutluyordu.Hepsi sevinçten çılgına dönmüşlerdi.Keyfekeder Zühtü dayanamadı:
-Arabayı kazandınız,ama 250 lira nakliye parası da vereceksiniz.Hazırlayın bakalım paraları,dedi kıskanarak.
-23 bin liralık arabanın yanında 250 lira ne ki,olsa olsa keyfekeder olur,diye cevapladı birisi alay ederek.
Çekiliş bittiğinde tüm katılanlar evlerine güler yüzle dönmüşlerdi.Söylenenlere bakılırsa on tane hediye kazanan bile varmış.Çünkü bazıları tüm akrabalarının faturalarını ,çekiliş kuponu alabilmek için gönüllü yatırıyorlardı.
Çekilişten sonra Falcı Recep’in ünü iyice arttı.
-Bak gördün mü,falcı iki okudu üfledi ve arabayı kendine çıkarttı?Keşke önceden gidip yardım isteseydik.Belki şu anda biz de araba sahibi olurduk,diyenler vardı.
O günden sonra büronun işleri 2-3 kat arttı.Bu artışta hemen düzenlenen ikinci kampanyanın rolü vardı.Hediyelerin miktarı iki katına çıkarılmış,her kazanan numaraya kazandığı şeyden iki tane hediye verileceği ve bu sistemin ülkede ilk olduğu duyurulmuştu. Yani bir araba mı kazandın,al sana bir tane araba daha!
Kuruntulu Soner bile onca şüpheciliğine karşılık buna inanmıştı.Hanımına:
-Bak hanım!Çıkan arabaların biri sana biri bana.Şimdiden anlaşalım,birbirimizin arabasına karışmak yok.Beni şuraya götür,beni buraya götür demek yok!Atla arabana anana mı gidersin,kardeşine mi gidersin,canın nereye istiyorsa oraya git!diyordu.
Fatura ödeyenlerin sayısının artmasının bir nedeni de civardaki kasaba ve köylerden de ödeme yapmak için gelenler olmasıydı.Akın akın Memleketim’e geliyorlardı.Eskiden haftada bir kere Memleketim’e minibüs kaldıran köylerden bile günde 2-3 kez minibüs seferi konmuştu.Lokantalar,çayhaneler,mağazalar dolup taşıyordu.Nedeni bilinmez ama Memleketim’deki otellerde yer bulmak bile imkansız olmuştu.
Melih bey,her geçen gün izdihamın arttığını görünce buna da çözüm bulmakta gecikmedi.Önce on tane gezici eleman aldı,bunları üç gün içinde eğitti ve büronun kapısına astığı duyuruda bundan sonra yerli halkın fatura tahsilatı için büroya gelip kuyrukta beklemesine gerek kalmadığını,çünkü hizmeti ayaklarına götüreceklerini duyurdu.Ertesi gün gezici elemanlar ev ev dolaşıp,para alıp fatura kestiler ve ödeme yapanlara çekiliş kuponlarını verdiler.
-Hizmet böyle olur,zaten ayakta duramıyorum.Allah razı olsun bunlardan,diyen yaşlı kimselerin sayısı oldukça fazlaydı.
Çekilişten tam on beş gün sonra herkes Borcunu Bana Öde Bürosu’nun önünü doldurmuştu.Hepsi alacakları hediyelerin ambalajları içinde büronun önünde kendilerini beklediğini sanıyordu.Otomobil kazananlar renk seçimini yapmışlardı bile.Mafolduk Asiye:
-Eğer bir tek kırmızı araba varsa,bilin ki o benimdir.Kırmızıyı kimseye kaptırmam!
Uyuşuk Hasan,kendisinden beklenmeyen bir hızla hemen itirazını yapıştırıyordu:
-Yok öyle yağma Asiye bacı!Ben de kırmızıyı severim.Kura çekilecek kura!Şansa ne çıkarsa…
Büronun önüne gelenler hediyeye benzer bir şey göremeyince hayal kırıklığına uğradılar,ama belli etmediler.Dakikalar geçtikçe kalabalık arttı büronun önünde.Bir süre sonra kalabalık Aşiyan Caddesi’ne taştı,derken trafik iki taraflı kapandı.İnsanların bir kısmı Belediye bahçesini,bir kısmı da yanındaki parkı doldurdu.Uzaktan bile büronun önünde bir hareketlilik olduğu görüldü.Mikrofon hazırlanıyordu .Demek ki bir açıklama yapılacaktı.Beş dakika sonra Melih bey mikrofonu eline aldı ve konuşmaya başladı:
-Sevgili talihliler,sizlerin buraya neden toplandığınızı biliyoruz.Bugün size sözümüz vardı.Ancak bu sözümüzü tutamamanın mahcubiyeti içersindeyiz.
Topluluktan uğultu şeklinde:
-Ooooo!sesleri yükseldi.
-Bunun nedenini size açıklarsam umarım bizi affedersiniz!Hediyelerinizden on araba iki TIR’a ,diğer hediyeleriniz ise 3 TIR’a yüklenerek yola çıkarıldı.Fakat TIR’larımız otobanda zincirleme bir trafik kazasına karıştılar.Tam 138 araç birbirine girmiş.Bizim TIR’larımızın hepsi bu kazadan dolayı ağır hasar görmüş.
Kalabalıktan:
-Aaa,şansa bak!Kahrolsun….sesleri duyulmaya başlandı.
-Bütün hediyeler bu kazada zarar gördü,ama buradan siz hediyelerinizi alamayacaksınız anlamını çıkarmayın.Çünkü beş TIR’ın beşi de sigortalıydı.Sigorta ile görüştüm,hemen zararımızı karşılayacaklarını söylediler.Biz de parayı alır almaz hediyelerimizi piyasadan temin edip sizlere takdim edeceğiz.Sanıyorum bu işler yaklaşık on beş gün sürer.Bu gecikmeden dolayı sizlerden bürom adına özür diliyorum.Umarım bu olay nedeniyle sizlerin gözünde kazandığımız itibarı kaybetmeyiz!
-Buna da şükür,geç olsun ama olsun!
-Sigortadan Allah razı olsun.
-On beş gün daha beklersek,ölmeyiz ya!
-Adamcağız bize karşı mahcup olduğu için üzüntüden ölecek,şeklinde konuşmalar duyuldu ve kısa bir süre içinde kalabalık dağıldı,yaşam normale döndü,yolun açılması için durmadan korna çalan sürücüler açılan caddeden söylene söylene araçlarını sürmeye başladılar.
Bu konuşma Melih beye on beş gün kazandırmıştı.Buna rağmen o bu sürenin dolmasını beklemeyecekti.Gerçi işler gene aynı yoğunlukta devam ediyordu,ancak birçok müşteri birinci,bazıları hem birinci hem de ikinci faturalarının tekrar,üstelik cezalarıyla beraber ödenmesi için uyarı aldıklarını gelip büroya söylemişlerdi.Melih bey,olayın bilgisayardaki bir arızadan kaynaklandığını, kendilerinin parayı yatırdıkları halde devlet ve belediyenin hesabına aktarılamadığını,endişe etmemelerini,verilecek cezaları da büronun ödeyeceğini söyleyerek onları başından savmıştı.Mesele anlaşılmak üzereydi…

X X X

Melih beyin konuşmasından on iki gün sonra,o günün gecesi saat 03’te Beraber Kazanalım Bürosu’nun önüne ,bir “evden eve nakliyat “firmasının aracı yanaşmış ve on altı tane adam hızla eşyaları TIR’ın içine yüklemeye başlamıştı.O sırada oradan geçmekte olan bir polis arabası devriye görevi yapıyordu.Eşya yüklendiğini görünce önce bir hırsızlık olayı zannettiler,Fahri beyin de orada olduğunu fark edince rahatladılar.Bir polis:
-Hayrola Fahri bey,taşınıyor musunuz?
-Evet memur bey.Hükümet Konağı’nın arka tarafında geniş bir yer tuttuk.Burası artık yetmiyor da!
-Gecenin bu saatinde niye taşınıyorsunuz?Gündüzler çuvala mı girdi?
-Gündüz taşınırsak hem trafiği engellemiş olurduk,hem de müşterilerimize bir gün hizmet veremezdik.
-Peki,kolay gelsin!deyip ekip otosu yoluna devam etti.Trafik ışıklarına yaklaşmışlardı ki bir araca Borcunu Bana Öde Bürosu’nun eşyalarının da yüklendiğini fark ettiler.Orada da durdular ve bu sefer Melih beyin de eşya taşıyan adamlara yardım ettiğini gördüler.Aynı polis:
-İyi sabahlar Melih bey!Yoksa siz de mi yeni bir bina buldunuz?
-Evet,nereden bildiniz?
-Fahri bey de taşınıyor da,geniş bir bina bulmuşlar.Yoksa gene bir rekabet mi var?
-Onlar bizimle rekabet etmeye cesaret bile edemezler.
Bu iddia,gülüşmelere yol açtı.Polis elini sallayarak arabaya bindi.Bu olaylara tam olarak bir anlam verememişti,ama gene de kötüye yormak istemiyordu.Çünkü o da çekilişten bir televizyon ve bir de bulaşık makinesi kazanmıştı.Mutfakta ve salonda bu beyaz eşyaların yerlerini hazırlamışlardı bile.İkinci çekilişten de bir araba çıkarsa…

X X X

O günün sabahı büro elemanları ve korumaları mesai saatinde işe gelmişlerdi.Gördükleri hepsini şaşırttı.Büroları bomboştu.İçerilerinde tek bir kağıt parçası bile kalmamıştı.Tabii kapılar da kilitliydi.Sadece birinci büronun dışında bir köşede küçük bir sehpa vardı-belli ki aceleyle unutulmuş-diğerinin kapısının yanında ise kırılmış bir kül tablası…
Donup kalmışlardı,ne diyeceklerini bilemiyorlardı.Ağızlarını bıçak açmıyordu.Belli ki içsel bir deprem yaşıyorlardı.
Tam o sırada cezalı faturaya itiraz için torunu Kepir Osman’ın koluna girmiş Fati Bacı söylene söylene geliyordu.
Fati Bacı,seksene yakın yaşına rağmen gözleri dışında hiçbir şikayeti olmayan bir bayandı.Hala bazı evlere temizliğe giderdi.O nedenle de Al-Makamları, Niyet Müdürlerini, hakimleri,savcıları tanıdığını,onlarla görüştüğünü söyler ve bununla övünürdü.Fati Bacı,her konuda konuşmayı severdi. Büyük, küçük, kadın,erkek ayrımı yapmaz herkese anlatacak bir şeyler bulurdu.Kısacası hiç susmazdı.Bir gün Fati Bacı’yı karşıdan gelirken gören Hip Hop Vahap:
-Fati Bacı,dut yemiş bülbül gibisin.Ne oldu sana böyle,hasta mısın yoksa?diye takılınca:
-Oua,ouuu,ouaa ,diye Fati Bacı uzun uzadıya bir şeyler anlatmış ama Vahap anlatılanlardan tek kelime bile anlamamıştı.Mesele sonradan anlaşıldı ki o gün nasıl olduysa olmuş ve Fati Bacı’nın dilini arı sokmuştu.Bunun nasıl olduğunu öğrenmek için Fati Bacı’nın iyileşmesini beklemeleri gerekmişti:Açıkta bıraktığı balın üzerine arı konmuş,bu baldan bir kaşık alıp ağzına atmış ve olan olmuş.İyi görmeyen gözlerine bağlamıştı bu olayı.
Fati Bacı iyi göremeyen gözleri nedeniyle burada da büronun taşındığını anlamamıştı. Yakaladığı görevli kızlardan birisine derdini anlatmaya başladı.Torunu Kepir Osman:
-Nene,baksana büro kapanmış!dediyse de o konuşmasını sürdürüyordu:
-Üç fatura da cezalı geldi.Yazık değil mi bana?Ben dul bir kadınım,nasıl öderim onca parayı?Bana amirinizi gösterin.Derdimi ona anlatayım.
Kepir Osman:
-Nene,iş anlaşıldı.İstersen sen halini amire değil de Marko Paşa’ya anlat!dedi.Fati Bacı :
-Paşaya da anlatırım.Paşanın huzuruna çıkmaktan mı çekineceğim.Ben hakimlerle, savcılarla görüşmüş bir insanım…diye klasik söylevine başladı...

X X X

Dolandırıcılık olayının şoku,Memleketim’de kısa sürede atlatıldı.Maddi kayıpları çoktu ama neşelerinden hiç bir şey kaybetmemişlerdi.Aksine onlara gır gır geçecek yeni konular ortaya çıkmıştı.
Sözüm ona araba kazanmış olan Hoştunuz Sami ve Hayat Kısa Sadık yolda karşılaştılar.Hoştunuz Sami kadınsı davranışlar gösteren,günahı boynuna bazı erkeklerle de ilişki kurduğu söylenen bir bayan kuaförüydü.Sesi oldukça inceydi,çoğu zaman şuh bir kadınınkini andıran kahkahalar atardı.Sami yapısı gereği kibar olmaya çalışırdı.Havlayarak üzerine doğru gelen bir köpeğe “Hoşt” demek kabalık olur diye düşündüğünden “Hoştunuz!” demiş ve daha sonra hep bu lakapla anılmıştı.
Hayat Kısa Sadık ise şehir içi dolmuş işleten bir şofördü.Dolmuşa güzel bir kız bindiğinde yüksek sesle “Hayat kısa”der gerisini içinden tamamlardı:”Değmez bir kıza!” Herhalde çok derinlerde bir gönül yarası vardı.
Hoştunuz Sami dalga geçmek için:
-Özel otomobilini tamire mi verdin de yayan dolaşıyorsun Hayat Kısa?dedi.Sadık hemen cevapladı:
-Hoştunuz,sen kendine bak.Duyduğuma göre senin arabanın da motoru su kaynatmış.
Etraftakiler gülüştüler ve onlar da birbirlerine takılmaya başladılar:
-Koçero,şu senin buzdolabından bir ayran ver de soğuk soğuk içelim!
-Sen de anana şu benim gömleği götür de kazandığınız çamaşır makinesinde bizahmet yıkayıversin Çalçal Fikret!
-Murat Can,iyi ki çekilişten ütü kazandın.Böylece boru gibi pantolon giymekten kurtuldun.Artık kıtır kıtır ütülü pantolonlarla gezersin.
-Sarhoş Cemal,senin bulaşık makinesi de tuz filan istiyor mu,yoksa içine biraz rakı dökünce senin gibi su akıtarak mı çalışıyor?

X X X

Çekilişte alamayacağı bir araba kazanan da Falcı Recep’ti.Recep arabayı alamadı ama o günden sonra ününe ün kattı.Evi fal baktırmak için gelenlerle dolduğu gibi bahçeye taştığı da oluyordu.Onun için belediyenin çöpe attığı birkaç tane oturma bankını aldı,onardı ve bahçesine koydu.
Falcı Recep,Bulgar zulmüne dayanamayarak oradan kaçmış,Memleketim’e yerleşmişti.Burada becerebileceği,para kazanabileceği bir işi yoktu.Bir keresinde kendi akrabalarından birinin kahve falına bakmış,daha doğrusu aklına geleni söylemiş,tesadüfen yüz tane şey söylediyse ikisi üçü çıkmıştı.Bu ilk deneyim ona ilham vermiş ve hemen ilk iş olarak eski yazı ile yazılmış bir kitap bulmuştu.O kitabı fal bakarken açıyor,ama kendisi tek kelime eski yazı bilmiyordu.Eski yazı okumasını bilen bir kişi o kitabı görmüş ve kapağındaki yazıyı okuduğunda kitabın hayvanlarla ilgili bir eser olduğunu anlamış,fakat Recep’in işi bozulmasın diye kimseciklere bir şeyler söylememişti.

Falcı Recep,para istememesi,ne verirsen kabul etmesi,paraya elini sürmeyip minder altına konulmasını söylemesi(çünkü yakalanırsa “Vallahi billahi elime para almadım!”diye yemin edebilecekti.),kara büyü yapmaması ile tanınırdı.
Memleketimde Recep’i gönüllü tanıtan ,reklamını yapan bir çok kadın vardı.Recep bir tane şey tutturursa “Her şeyi bildi.Kızın anasının adını bile söyledi(Halbuki az önce sormuştu),bilmediği hiç bir şey yok” diye sağda solda anlatırlardı.
Ramazan karısı Şükran’ın methi üzerine Falcı Recep’e birlikte gitmeyi kabul etmiş,Recep ona bahçesinde bir define olduğunu söylemiş ve eklemişti:
-Defineye ulaşmadan önce sağlam bir su testisi bulacaksın.Define ,bulduğun bu testiye yakındır.
Eve geldiklerinde Ramazan ve Şükran gecenin olmasını iple çekmişlerdi.Komşularının kendilerini define ararken görmelerini istemediklerinden bütün arama faaliyetlerini gece sürdüreceklerdi.Biliyorlardı ki bulamazlarsa komşuları onlarla yıllarca dalga geçerlerdi; bulurlarsa ise hasetliklerinden çatlarlar ve hemen polise haber verirlerdi.Onun için bu işi gizli yapmaları gerekiyordu.Gerçi karanlıkta biraz zor olacaktı,ama define için doğrusu bu eziyete değerdi.
Günlerce her gece geç saatlere kadar bahçeyi kazdılar.Öyle ki bazı günler sabah ezanı okunurken yatıyorlardı.Onlara kalsa ezandan sonra da devam ederlerdi,fakat sabah namazına camiye gidenlerden birisi görür diye korkuyorlardı.
Gece çalıştıkları için öğlene kadar uyuyorlar;onları öğleden önce ziyarete gelen komşuları,her defasında uyurken buluyorlardı.Güneşi hiçbir zaman üzerlerine doğdurmayan bu insanların aşırı uykucu olmaları komşularını şaşırtıyordu.
Günlerce çalıştıkları halde bırakın defineyi, testiye bile ulaşamamışlardı.Her defasında “Bu son olsun.” diyorlarsa da ertesi gece gene kazmaya devam ediyorlardı.
Bir gece Şükran koşarak kocasının yanına geldi,heyecandan konuşamıyordu.Bir şey söyleyemeyeceğini anladığı için konuşmaktan vazgeçti ve elindeki ufacık bir çömlek parçasını kocasına uzattı.Ramazan’ın sevinçten gözleri parladı.
O gece kendilerine ödül verdiler yani çalışmayı kısa tutup erkenden yatıp uyudular.Buna rağmen gene ancak öğlen uyanabildiler.Günlerin yorgunluğu bir günde çıkacak gibi değildi.
Gerçi Ramazan’la Şükran sağlam bir testi değil de ufacık bir çömlek parçası bulmuşlardı.Acaba bu da bir işaret olabilir miydi?Şükran elindeki parçacıkla Falcı Recep’e koşturdu,olanları anlattı.Recep ona “devam!”dedi ve Şükran’dan sonra gelen ilk müşterisine olayı ballandıra ballandıra biraz da övünerek anlattı.Amacı nasıl bildiğini kanıtlamak ve kendi reklamını yapmaktı.İstediği oldu,haber kısa sürede yayıldı:Çömlek parçası iki metre boyunda küp oldu,bulunamayan define çil çil altın dolu bir sandık oldu.
O gece Recep’ten aldıkları talimat Ramazan ve Şükran’ı heveslendirdiği için kazmayı daha da hızlandırdılar.Tan yeri ağarırken yorgun bir şekilde kendilerini yataklarına attılar.
Öğlen olmadan gürültüyle uyandılar.Evlerinin penceresinden baktıklarında neredeyse mahallede oturanların tamamının onların bahçesinde olduklarını gördüler.Küreği,kazmayı,beli kapan gelmiş,bahçenin altını üstüne getiriyorlardı. Define işinin duyulduğunu anladılar. Ramazan giyinerek dışarı çıktı,oradakilere seslendi:
-Komşular ne yapıyorsunuz?Orası benim bahçem,bana ait!
Hiç kimse tınmadı bile.Belki de duymamışlardı.Herkes hevesle,umutla kazıyordu . Ramazan içlerine girip bağırdı:
-Durun,bırakın kazmayı!
Bu sefer herkes duydu ve kazmayı bıraktı.Ramazan öylesine yüksek bir sesle bağırmıştı ki kendi sesinden kendisi de korktu.Devam etti:
-Burası tapusu bende olan bir toprak,o yüzden define varsa benimdir.Eğer siz de bana yardım etmek isterseniz,kabul.Ama ben defineyi bulana en fazla onda birini veririm.Şartlarımı kabul eden kalsın,etmeyen gitsin!
Giden hiç kimse olmadı,herkes kazmaya kaldığı yerden devam etti.Bu demekti ki şartlarını kabul etmeyen yoktu.Öyle ya bir sandık altının onda biri de bir insana ömrünün sonuna kadar rahat rahat geçinmeye yeterdi.
Bir sürü insanın günlerce süren çalışması boşa gitmiş bir tek altın bile bulunamamıştı. Ramazan’ın bahçesinin her tarafı köstebek gibi kazılmıştı.Ancak bu köstebekler biraz büyüktü.Bahçeyi tekrar eski haline getirmek ayları belki de yılları bulurdu.
Altın bulunamadığı için Falcı Recep’i suçlayan hiç olmadı.Adam onlara bir fırsat sunmuştu,bulamadılarsa bu onların beceriksizliğinden kaynaklanıyordu.


X X X

Cüneyt üniversite birinci sınıftaydı.Sınavları bitirip eve gelmişti.Sınav sonuçları daha sonra açıklanacaktı.Annesi Zeynep,falcının müdavimlerindendi.O yüzden Cüneyt’i sınav sonuçlarını öğrenmek ve geleceği hakkında bilgi almak için falcıya gitme konusunda iknaya çalışıyordu.Annesinin ısrarlarına dayanamayan Cüneyt:
-Tamam,gideceğim.Yalnız bazı şartlarım var:Senin oğlun olduğumu söylemeyeceksin, hiçbir sorusuna cevap vermeyeceksin,yaptığı bir yanlışı düzeltmeyeceksin,sadece orada oturup dinleyeceksin.
-Tamam kabul.Bak göreceksin,nasıl da her şeyi biliyor,dedi annesi.
Bir saat bahçede,bir saat de içeride bekledikten sonra nihayet Falcı Recep’in yanına girdiler.Recep sordu:
-Hanginize bakacağız?
-Bana,dedi Cüneyt.
-Adınız,babanızın ve annenizin adı?
-Benimki Zafer,annem Leyla babam da Hıdır.
-Sen kalabalık insanların olduğu bir yerde çalışırsan.
Cüneyt olduğundan birkaç yaş büyük gösteriyordu.Onun için onun öğrenci değil de evli barklı,çalışan bir adam olduğunu sanmıştı.
-Fabrika mı desem,demiryolu mu desem!
- Demiryolu.
-Tamam işte,kitap da öyle deyeri.Sen evli misin,bekar mısın bakıvereyim kitaba.
-Evli,iki çocuklu.
-Tamam buldum,kitap deyeri ki evli ve iki çocuğu vardır.Küçük olanı biraz yaramaz mı ne?
-Evet,sabaha kadar hiç durmadan ağlıyor,bizi uyutmuyor.
-Ona muska yazmak gerek beyahu!Getir bana yazayım bir muska,bitsin yaramazlıkları.
Cüneyt “Bizden alacağı yetmedi,bir de olmayan çocuğuma muska yazarak para kazanacak ve bir müşterisi daha olacak.”diye düşündü ve annesine baktı.
Kadın alt dudağını ısırıyor,söyledikleri karşısında hayretle Falcı Recep’e bakıyordu. Dayanamıyordu,konuşacaktı ama niyetini sezen Cüneyt,eliyle bir işaret yaparak onu susturdu. Recep,tüm söylediklerinin doğru çıktığını düşünerek iyice coşmuştu:
-Karın hanım hanımcık bir kızcağız.Yalnız sizin aranızı bozan birisi var bre.Sarı saçlı, biraz kilolu;dur eyice bakayım kitaba.Ha göründü işte sarı değil saçları siyah,siyah…
-Evet,siyah saçlı ve kilolu.
-Kitap da zaten öyle deyere.
-Peki,bu geçimsizliğin çaresi ne?
-Çocuğu nasıl olsa getirecen,onunla beraber hanım kızımızı da yani karını da getir.Ben kötü büyü yapmam ama kötü büyüyü bozarım.Onun yatağına birisi domuz yağı sürmüş, yastığının içine de dokuz kere düğümlenmiş bir parça ip koymuş.Kısacası büyü yapmışlar ona,ben bunu bozarım.
-Tamam,yarın geliriz.Borcumuz ne?
-Ne verirsen,şu minderin altına koy.
Cüneyt parayı minder altına bıraktı,annesiyle birlikte kapıya doğru yöneldiler.Kapıya daha gelmemişlerdi ki annesi kahkahalarla gülmeye başladı.Annesinin oluşan komik duruma mı yoksa başka bir şeye mi güldüğünü Cüneyt anlamadı.Her şeyi bilen falcı da bu kadının gülme sebebini bilemedi.Sadece Cüneyt ile annesi kapıdan çıkarken arkalarından bakakalmıştı.

X X X

Memleketim’de amatör iki tane futbol takımı vardı.Birisi Kaçıkspor,diğeri ise Mantıkspor’du.Kaçıkspor’un sembolü “düşünen adam” iken Mantıkspor’unki Einstein’ın dilini çıkardığı görüntüsüydü.Kaçıkspor’un renkleri siyah,mavi,kırmızı,yeşilken Mantıkspor’unki sadece beyazdı.
Civar yerleşim yerlerindeki takımlar bunlarla maç yapmaya yanaşmıyorlardı.Onlara göre bu takımların ikisinin de oyuncular zır deliydi.Her ne kadar Mantıkspor aklı temsil edeceği düşüncesiyle Einstein’ın görüntüsünü seçmişse de bu onu akıllılar tarafında gösteremezdi. Öyle ya Einstein’ın seçecek başka görüntüsünü mü bulamadılar da dilini çıkardığı bu görüntüsünü seçtiler?
Bu değerlendirmeler sonucu Kaçıkspor ve Mantıkspor için tek bir seçenek kalıyordu: Birbirleriyle karşılaşma yapmak…
Başkanı Niyet Müdürü olan bir Memleketim Futbol Federasyonu kuruldu.Bu kurulda her karar oylama ile alınıyor görünüyorsa da son sözü başkan söylüyordu.
Düzenlenen lig,tam 51 hafta sürüyordu.Futbolcular yılda sadece bir haftayı maç yapmadan geçiriyorlardı.Bu yıl yapılan 50 maçın 18 tanesini Kaçıkspor,18 tanesini de Mantıkspor kazanmış,14 maç berabere bitmişti.Yarın yapılacak olan son maçta düğüm çözülecekti.Her iki takımın taraftarları da heyecanla sonucu bekliyorlar,rakibi halt edebilmek için çeşitli planlar yapıyorlardı.Her taraf takım bayraklarıyla donatılmıştı.Maçla yatılıyor,maçla kalkılıyordu.
Kaçıkspor’un antrenörü Psikiyatrist Hayati beydi.Hayati bey bu insanların topluma kazandırılması gerektiğini,bunun da en iyi yolunun spordan geçtiğini söylüyordu.Bazıları onun da kaçık olduğunu iddia ediyor,oyuncular tarafından çok sevilmesini bu iddialarına kanıt olarak gösteriyorlardı.Psikiyatrist Hayati’nin maç sırasındaki hareketlerine bakıldığında bu değerlendirmelere hak vermemek elde değildi.Takımı gol yerse ya da bir oyuncusu hatalı pas verirse omuzlarına kadar uzamış olan saçlarını yolar,bazen de beş-on dakika olduğu yerde tepinirdi.Defalarca Maç sırasında sahaya dalmıştı.Bu yüzden hakem tarafından sık sık uyarılırdı.Bu yıl en az beş kere maç sırasında sahaya girmekle yetinmeyip orta sahaya kadar gitmiş ve her defasında hakem tarafından maçtan atılıp seyirciler arasına gönderilmişti.
Bu atılmalardan birisinde ,yanlışlıkla kendi seyircileri yerine rakip takımın seyircilerinin arasına girmiş oturmuş,yanlışlığı fark ettiğinde ise iş işten geçmişti.Rakip seyircilerin kötü davranacağından endişe duymasına rağmen umduğu çıkmamıştı.Hakaret ya da küfür beklerken bu seyirciler tarafından sevgi ve sevinçle karşılanmış,hatta omuzlarda taşınmıştı.Rakip de olsa seyirci onun işine olan bağlılığını takdir ediyordu.
Mantıkspor’un antrenörü ise lise Felsefe Öğretmeni Bahattin beydi.Okuttuğu dersler arasında Psikoloji,Sosyoloji ve Felsefe’nin yanı sıra Mantık da bulunması göreve getirilme nedeniydi.Ciddi görünümünden başka pek dikkate değer bir özelliği yoktu.Ciddiyeti dolayısıyla oyuncular ondan çok çekinirlerdi.
Yarınki maç öncesinde Memleketim’in iki tane kaliteli lokantasında takımlar ayrı ayrı yemeklerini yiyorlardı.Bol Kepçe Lokantası,Aşiyan Caddesi üzerindeydi ve önce açılan orasıydı.Onun rakibi olan diğeri ise adı dahil Bol Kepçe’nin bir çok şeyini yürütmüştü.Ufak bir değişiklikle adını Bol Bol Kepçe Lokantası yapmış,bir aşçısını ve iki garsonunu transfer etmişti.Derenin alt tarafında,yani merkezden uzak olmasına rağmen reklamla çok sayıda kişinin uğrak yeri olmuştu.

Bol Kepçe’nin sahibi Sakıp bey oldukça kiloluydu.Bol Bol Kepçe’nin sahibi İlhan bey onun bu haliyle alay ederdi.Nerede görse:
- Cimrilik etme!Kalan yemekleri ya fakirlere ver,ya da fakir bulamazsan çöpe at.Ziyan olmasın diye yemeye kalkarsan daha çok şişersin!diye takılırdı.
Söylediklerinde biraz gerçek payı vardı.Çünkü lokantacı Sakıp,boğazına oldukça düşkündü.Lokantaya girer girmez yemeye başlar,gece yarısına kadar bunu sürdürürdü.O da söylenenlere karşılık olarak:
-Sıska,kıskanç şey!Bilmiyor ki atalarımız “bir dirhem et bin ayıp örter” demişlerdir,diye cevap verirdi.
Bol Bol Kepçe Lokantası’nın sahibi İlhan bey,rakip takım tarafından satın alınmıştı.O yüzden Kaçıkspor oyuncularına bol bol et yedirmeye uğraşıyordu.Yedirdiği et ise taze keçi etiydi.Keçi eti olduğunu belli etmemek için bir sürü baharat kullanmıştı.Sonunda iki keçi keserek hazırladığı yemekleri tüm oyuncu ve teknik adamlara afiyetle yedirmeyi başarmıştı.Tabii o gece keçi etinden rahatsız olan Kaçıksporlu bir çok oyuncu tuvalete taşınmak zorunda kaldıklarından gözlerini bile kırpmamışlardı.Gene de hiç birisi lokantacıdan şüphelenmiyor,bu olayı çok yemelerine bağlıyorlardı.
Yılın maçının hakemlerinin atanması da olay olmuştu.Bilhassa Mantıksporlular’ın atanan hakemlere itirazları vardı.Niyet Müdürü Federasyon Başkanı yetkisini kullanarak orta hakem olarak dahiliye uzmanı olduğu halde operatörlük de yapıp,bir çok kişiyi ameliyat eden “Çatlak” lakaplı Dr.Erdal’ı;yan hakem olarak bilgiseverof Umursamaz Rüştü ile bilgiseverof Yalaka Hamdi’yi,zaman tutan hakem olarak da sık sık saatine baktığı için bu işten anladığı zannedilen,altı sene akıl hastanesinde tedavi gördükten sonra salıverilen Murat Can’ı görevlendirmişti.Mantıksporlular:
-Bu nasıl iş?Dört hakemin dördü de Kaçıksporlular’a yakın kişiler.Bu maç oynanmadan kaybedildi.Biz bu hakemleri istemiyoruz!diyerek şikayetlerini Federasyon Başkanına iletmişler,ondan:
-Verilen karar değiştirilemez.Hakemlik yapan kişi taraf gibi davranamaz.Tarafsız olmazlarsa gereken ceza mutlaka verilecektir,cevabını almışlardı.
İtiraz kabul olmamıştı.Başları önlerinde giderken “Biz yenildikten sonra ceza alsalar ne olur?Onlara verilecek ceza bile belki bir ödül yerine geçecektir.Mesela,Umursamaz’a ceza versen ne yazar?Adamı hapse atsan çöplükten,açlıktan kurtarmış olursun!”diye söyleniyorlardı.

X X X

Saha tıklım tıklım dolmuştu.Tezahürat kulakları rahatsız ediyordu.Antrenörler takımlarına son talimatlarını,taktiklerini veriyorlardı.Ancak Mantıkspor’da bir sorun vardı:Henüz kaleyi bekleyecek bir sporcu bulamamışlardı.Bir oyuncu:
-Tuluk Necip’i alalım,dedi.Diğeri:
-Tuluk kıçını bile kaldıramaz.Gelene geç,gidene geç der,diye itiraz etti.
Antrenör Felsefe Öğretmeni Bahattin bey tartışmaya son noktayı koydu:
-Tamam,kalecimiz Tuluk olsun.Hiç olmazsa gövde hacmi bizim için bir avantaj olabilir.
Az sonra Tuluk seyircilerin arasından alınarak kendisine kaleci forması giydirildi.
Psikiyatrist Hayati bey de Kaçıksporlu oyuncuları motive ediyor,hakemlerle dalaşmamalarını söylüyor,hakeme karşı çıkanı hemen oyundan alacağı tehdidini savuruyordu. Özellikle o gün Kaçıkspor’da ilk defa görev alacak olan Yerli Pele lakaplı oyuncunun üzerinde duruyordu.Yerli Pele’den beklentisi fazlaydı.Çok hızlı,becerikli bir oyuncuydu. Ataları eski dönemde Afrika’dan buraya getirilmişlerdi.Onun bunun tarlasında,çiftliğinde karın tokluğuna çalışan insanlardı.Yerli Pele çok zekiydi,fakat on sekiz yaşındayken kendisine bir araba çarpmış, çarpmanın etkisiyle başını kaldırım taşlarına vurmuş ve o günden sonra da normal dışı hareketler göstermeye başlamıştı.
Kaçıkspor andını birlikte içtiler:Biz bizim olan bir şeyi kimseye vermeyiz.Top bizimdir,bizim….
Takımlar sahaya çıktıklarında coşku daha da arttı.İki takım oyuncuları toplu halde seyircileri selamladılar.Birbirlerine çiçek yerine kitap verdiler.Verilen kitaplardan birisi Aristo’nun Mantık Üzerine isimli eseri,diğeri ise Tunkaf Nikolay Gogol’un Bir Delinin Hatıra Defteri isimli eseriydi.
Kitaplar verildiği sırada beyaz bir bayrakla bir seyirci sahaya atladı ve futbolculara doğru koşmaya başladı.Bu bir Mantıkspor taraftarıydı.
Futbolcular açıldılar,seyirciyi aralarına aldılar,çemberi kapattılar ve yirmi ikisi birden ona vurmaya başladılar.Hakemler kurtarmasaydı daha da döveceklerdi.Dayak yiyen seyirci iki büklüm oradan uzaklaştı ve yerine geçti.Bu olayı gören başka hiçbir seyirci sahaya atlamaya cesaret edemedi.
Kaçıkspor’un kalede Uyanık Uyur Uğur,savunmada Hallederiz Çetin,Doktor Sadi,Pipirikli Bülent,Şopar Hüsnü,Astikli Zifir Ömer;orta sahada Anadın mı Samet,Sarhoş Cemal,Pırpır Yener,Sorumsuz Bülent;ileride ise tek başına Yerli Pele yer alıyordu.
Mantıkspor’un on biri ise,kalede Tuluk Necip;savunmada Çok Öğretir Mahmut,Hayat Kısa Sadık,Balıkçı Sadi,Uyuşuk Hasan;orta sahada Kuruntulu Soner,Pişpirik Mehmet,Mirasyedi Cafer,Hanımcık Metin;ileride ise Sat Kaç Mümin ve Hoştunuz Sami’den oluşuyordu.
Küt Küt Seyfeddin,Sarı Cemal,Gır Gır Faruk,Falcı Recep yedek soyunmuşlardı,ama hangi takımdan oldukları belli değildi.Hangisi çağırırsa oraya gideceklerdi.
Oyuna alınmadıkları için Keyfekeder Zühtü, Boşver Yaşar,Sıska Umut,Sayacı Ahmet ve Sülük Saffet gibi darılanlar da vardı.
Hakem,kura ile kaleleri ve ilk vuruşu yapacak takımı saptadı.İlk vuruş Mantıkspor’undu. Topun başındaki Hoştunuz Sami:
-Ayol ,biraz kibar olmak gerek.Ben topa vurmaktan hoşlanmam.Şu Yerli Pele’deki pazulara,bacaktaki adalelere bak!Bu ayaklar topa iyi vurur,diyerek topu rakip takıma attı.
Orta hakem Çatlak Erdal bu konuşmaya sinirlendi ve onu uyardı:
-İşi sulandırmayalım lütfen!Futbol erkek işidir erkek!Böyle hanımsı davranışlar yaparsanız hiç acımam çıkarırım valla kırmızı kartı,dedi.Hoştunuz:
-Ay,bunda alınacak ne var?Sadece o mu erkek?Sizin de Pele’den aşağı kalır tarafınız yok yani!dedi.
Kaçıkspor’dan Pipirikli Bülent,Şopar Hüsnü’yü uyardı:
-Bak Şopar,kimi devirirsen devir ama sakın şu Hoştunuz’u devirme!Kart görmekle kalmaz,bir de mahkemelerde sürünürsün bir bayanı devirmekten..
-Hadi be,şu konuştuğuna bak!O kadın mı,kimi işletirsin sen?dedi Şopar.
Onlar konuşurken “Gol,gool!” sesleri duyulmaya başlandı.Yerli Pele daha ikinci dakikada Kaçıkspor’u 1-0 öne geçirmişti bile.
Golden hemen sonra stadın hoparlöründen şu anons yapıldı:Sayın Memleketim sakinleri! Hazır kefenlerini giymişken bir buçuk saat sonra Mantıkspor’un cenazesi kaldırılacaktır.Seven,sevmeyen herkes davetlidir.
Mantıkspor’un beyaz formaları gerçekten zihinlerde “kefen” çağrışımı yapıyordu.Buna rağmen böyle bir anons hiç de hoş değildi.Anonsu yapan arandıysa da bulunamadı.
-Tuluk,her şeyi yediğin gibi golleri de ye,çekinme,afiyet olsun!
-Astikli Zifir,bi cigara vereyim mi?
-Kız Hoştunuz,yirmi bir tane erkeğin arasında ne işin var?
-Şopar,atını kesip de sucuk yapmasaydın şimdi topu onun sırtında oynardın.
-Len Uyuşuk,biraz canlan!
-Sarhoş,bir duble versem daha mı iyi koşarsın?
-Pişpirik,kağıtları çaldığın gibi topu da rakiplerinden çalsana!
-Hallederiz Çetin,bu oyunu da halledecen mi?
-Doktor Sadi,adam kesmeye benzemez bu iş.
-Balıkçı,elinle tutma;o balık değil top!
Şeklinde sataşmaların ardı arkası kesilmiyordu.Sataşma vardı fakat tek bir küfür bile yoktu.
Hakemlerin hepsi de canla başla görevlerini yapmaya çalışıyorlardı. Bilgiseverof Yalaka Hamdi,Niyet Müdürü kendisine yan hakemlik teklif ettiğinde:
-Beni onurlandırdınız,ömrünüz uzun olsun.Sizin gibi bir müdürümüzün verdiği görevin onuruyla hayatımın sonuna kadar övüneceğim.Umarım verdiğiniz görev kadar ödenecek ücrette de cömert davranırsınız,derken Bilgiseverof Umursamaz Rüştü,para almayı reddetmiş,kendi hırpani kıyafeti ile maça çıkmak istediğini söylemişti.Israrlara rağmen hakem üniforması giymeyi kabul etmiyordu.Neredeyse bu yüzden maçın iptal edilme ihtimali ortaya çıkmıştı.Bu ihtimal birçok kişinin ısrara katılmasını sağladı ve nasılsa Umursamaz hakem üniforması giymeyi kabul etti ve ekledi:
-Oynayacak olan takımlar amatör oldukları için,işin içinde para kazanmak hırsı bulunmadığı için kabul ediyorum.Gerçi birçok insanı bu kıyafetle kendime güldüreceğim,ama olsun!
Aksine Umursamaz’ın kıyafetiyle ilgilenen hiç olmamıştı.Ona yöneltilen eleştiriler verdiği kararlarla ilgiliydi.Bir oyuncu orta sahadan topu almış gidiyor,dört rakip oyuncuyu geçmiş,kaleciyle karşı karşıya kalmış ;işte tam o sırada Umursamaz bayrağını havaya kaldırıveriyordu.Seyirci çıldırmak üzereydi.Yalnız hakkını yememek lazım,Umursamaz bir keresinde Mantıkspor’un aleyhine bir karar veriyorsa diğer sefere de Kaçıkspor’un aleyhine bir karar veriyordu.
Maçın ilk 45 dakikası tamamlanmak üzereydi ki zamanı tutan hakem olarak görev verilen Murat Can,orta hakeme danışmadan ışıklı tabelayı kaldırdı:Tam 13 dakika eklemişti ilk yarıya.Tabii orta hakem onun bu kararına uydu,halbuki oyunda iki dakikalık bile duraklama olmamıştı.
Birinci devrenin eklenen 13 dakikası da bittiğinde sonuç şöyleydi: Kaçıkspor:14, Mantıkspor:1.Kaçıkspor’un tüm gollerini Yerli Pele atarken Mantıspor’un tek golünü penaltıdan Tuluk Necip atmıştı.Önce penaltıyı Tuluk’a attırmak istememişlerdi,ama sanki çok iyi bir kaleciymiş gibi “Ben atmazsam,oyundan çıkarım” diye arkadaşlarını tehdit etmişti.O sırada Tuluk’un kalesi tam 12 tane gol görmüştü.

X X X

Devre arasında soyunma odalarının birinde panik,diğerinde ise bayram vardı.Mantıkspor’lu oyuncular olanlar karşısında şaşkındılar ve ne yapacaklarını bilemiyorlardı.Çaresizce çözüm arıyorlar ve kendi aralarında konuşuyorlardı.
-Arada 13 fark var.Bu farkı kapatmalıyız ama nasıl?
-Yenildiğimize yanmıyorum da maçtan sonra herkes bizimle dalga geçecek,ona yanıyorum.
-Sokağa bile çıkamayacağız,rezil olduk rezil!..
-Yerli Pele onlarda iken,biz bir şey yapamayız.
-Yerli Pele’yi bir şekilde saf dışı etmeliyiz,fakat nasıl?Ayağına bir çelme atıp düşürsem, belki oynayamaz.Ben kırmızı kart görürüm,takım da maçı alır.
-Öyle şey olmaz!Hem sen onun ayağına vursan,onun değil de büyük bir ihtimalle senin ayağın kırılır.Adamdaki olağanüstü gücü görmüyor musun?
Birden Çok Öğretir Mahmut,yerinden fırladı:
-Buldum!dedi.Mahmut özel ders veren,dersi çok iyi anlatan bir öğretmendi.O kadar çok özel öğrencisi vardı ki bazı günler gece yarısına kadar çalışırdı.
Antrenörden izin alıp,dışarı çıktı ve Yerli Pele’yi beklemeye başladı. Kaçıkspor’lu futbolcular çıkmaya başladığında ayakkabısının bağını bağlıyormuş gibi yaptı ve tam yanından geçerken Yerli Pele’nin koluna girip:
-Merhaba!Aslında seninle hemşehriyiz,çünkü benim atalarımın da sizin oralardan geldiği söyleniyor.(Halbuki birazcık esmerliği dışında ona benzeyen hiçbir yanı yoktu.)
-Desene uzaktan da olsa burada benim de bir akrabam var.
-Niye uzaktan olsun?Belki de çok yakın akrabayızdır.O yüzden bizim birbirimizi korumamız lazım.Senin iyiliğin için şu söyleyeceklerimi iyi dinle!Senin kafanın şekli nasıl?
-Nasıl olacak,yuvarlak gibi!
-Peki,topun şekli nasıl?
-Yuvarlak.
-Sen ayağınla her topa vurduğunda diğer yuvarlak olan kafana da vurmuş olmuyor musun?
-Oluyorum.
-Kafana gelen bu darbeler,sana zarar vermez mi?
-Vermez olur mu?Araba kazasında da kafamı yere vurmuştum.Top oynarken de bazen başım ağrıyor.Ben de neden ağrıyor,diye düşünüyordum.
Sorumsuz Bülent yanlarına yaklaştı ve Yerli Pele’nin kolundan çekti,sürüklercesine Mahmut’un yanından uzaklaştırdı.Mahmut’un ona iyi niyetle yaklaşmadığından emindi.
İkinci yarının başlama düdüğünden sonra,topa ilk vuran takım Kaçıkspor’du.Maç başladıktan kısa bir süre sonra herkes Yerli Pele’nin kendi on sekizinin içinde bir yere çakılı kaldığını,yerinden hiç kıpırdamadığını gördü.Yerini değiştirdiği zaman ise ya birisi ona pas atmıştır toptan kaçıyordur,ya da top ona doğru geliyordur.Topa çarpmamak için defalarca yer değiştirmek zorunda kaldı.
Beş dakika içinde iki gol yiyen Kaçıkspor’lu oyuncular,Yerli Pelenin eksikliğini hissetmekte gecikmediler.Neden orada durduğunu,neden oynamadığını anlamamışlardı. Sırayla neden oynamadığını sordular,oynaması için yalvardılar, hatta bazıları tehdit bile ettiler.O,hepsine aynı cevabı veriyordu:
-Oynayayım da kafama mı vurayım?
Ancak hiç kimse bu cevabın ne anlama geldiğini bilemiyordu.Antrenör Hayati,durumu fark edince bir ara Yerli Pele’yi çıkarıp Küt Küt Seyfettin’i almayı düşündü ise de:
-Boş ver şu hayvan katilini,deyip bundan vazgeçti.Küt Küt Seyfettin’in büyük bir kamyonu vardı.Bununla her türlü eşyayı her tarafa taşıma işi yapıyordu.Bu gidip gelmeleri sırasında önüne çıkan hayvan olursa asla fren yapma zahmetinde bulunmaz,o hayvana çarparak öldürürdü.O yüzden herkes ona “Küt Küt” lakabını uygun görmüştü.Seyfettin özellikle kedi,köpek,tavuk gibi hayvanları ezerdi.Koyun,keçi ve büyükbaş hayvanlara pek ilişmezdi.Çünkü onları ezdiğini sahipleri görürse bedellerini ödemek zorunda kalabilirdi. Kedi,köpek,tavuk işi öyle değildi.Zaten kedilerin ve köpeklerin çoğu sahipsizdi,tavuk için de sahipleri fazla zorluk çıkarmazlardı.Kahvehane önünden geçerken bazıları “Küt Küt,bu gün kaç tane?” diye sorarlar, o da bazen “iki” bazen “üç” bazen de “bugün şanssızdım” diye cevaplandırırdı.
Az sonra Mantıkspor’un antrenörü Bahattin bey,meslekdaşının düşüncelerini okumuşçasına Balıkçı Sadi’yi çıkarıp Küt Küt Seyfettin’i alıvermişti.Bu arada skor Mantıkspor:7 Kaçıkspor:14 olmuştu.
Kaçıkspor hiç gol atamıyordu.”Her şey bu Pele bozuntusu yüzünden bu hale geldi”diye düşünen Anadın mı Samet,hakeme görünmeden Yerli Pele’ye öylesine bir tekme attı ki gariban çığlık atarak yere yuvarlandı.Olay yerine çok uzak olan hakem çığlığı duymasına karşılık Yerli Pele’nin yuvarlandığını görmemişti.Ancak olayı bir gören vardı:Bilgiseverof Umursamaz Rüştü.Hemen bayrağını kaldırdı hakem maçı durdurdu,Rüştü’nün yanına gidip meseleyi öğrendi ve Anadın mı Samet’i oyundan attı.Samet alkışlar arasında küfür ede ede sahayı terk etti.
Kaçıkspor,Samet’in atılmasıyla daha da zora girdi.Antrenör Psikiyatrist Hayati, saçlarını,bıyıklarını öfkeden yolmuş,bu da yetmemişti,şimdi ise bacağındaki kılları yoluyordu.Hayati,skor levhasına bir kez daha baktı:Mantıkspor-12 Kaçıkspor-14
Maçın bitmesine sadece beş dakika vardı.Böyle bitmesine de razıydı,ama nerde?İşte bir gol daha gelmişti.Fark bire indi.
Bitişe bir dakika kala Mantıkspor beraberliği sağladı.Dördüncü hakem ışıklı zaman göstergesini kaldırdı.İlk devrenin aksine sadece iki dakika eklemişti.
Psikiyatrist Hayati,son bir gayretle taç çizgisinin yanına geldi.Adeta çökmüştü.Bütün gücünü toplayarak bağırmaya başladı:
-Bana bak,uyduruk Pele!Seni ben Pele yaptım.Yarın süründürecek olan da benim.Sen ise bundan sonra kafana vur dur,kafana vur dur “Ben ne yaptım!”diye.
Uzatma dakikalarının da bitmesine saniyeler vardı.Yerli Pele antrenörünün söylediklerinden sadece iki kelime anlamıştı:”Kafana vur,kafana vur!” Ötekileri duymamıştı bile.Ayağa kalktı,top ona doğru geliyordu.Başı ağrısa da Hayati’nin bu direktifini yerine getirecekti.Çünkü şimdiye kadar onun verdiği hiçbir emri yapmamazlık etmemişti.
Yerli Pele,kendi on sekizinin içinden topa öyle vurdu ki,topun rakip kaleye gidip ağlara takıldığını gören kişi sayısı çok azdı.Gol ile birlikte santra bile yaptırmadan hakem bitiş düdüğünü çaldı.Kaçıkspor maçın galibiydi.
Maçtan sonra,Yerli Pele’yi hareketlendirip maçı kazandığı için Kaçıksporlu taraftarlar Hayati’nin heykelini dikmeye kalkmışlar,ancak o bunu engellemişti. ”Ne de olsa psikiyatrist canım!Bizim gibilerin dilinden anlasa anlasa o anlar” şeklindeki konuşmalar hem futbolcular hem de taraftarlar arasında geçiyordu.

X X X X

Al-Makam,46’lılar koğuşuna getirildi ve bir sandalyenin üzerine oturtuldu.Burası iç içe geçmiş iki büyük odadan oluşuyordu.İç kısımdaki odada altı tane ranza ve elbise dolapları vardı.Hem banyo hem de tuvalet için kullanılan bir yerin kapısı da buraya açılıyordu.Dışarıdaki oda,biraz daha genişti.On iki tane sandalye ve üç tane masa vardı.Masaların birisinin üzerinde bir defter ve iki tane tükenmez kalem göze çarpıyordu.İçerideki odanın da buranın da tavanla bitişik,dışı demir parmaklılarla örülü bir metre boyunda iki metre uzunluğunda ikişer tane penceresi vardı. Dış odanın hastane koridoruna açılan oldukça sağlam görünümlü kocaman bir kapısı bulunuyordu.
Koğuşun yatak sayısından on iki kişilik olduğu anlaşılıyordu.On iki kişilik yer olmasına karşılık Al-Makam’la birlikte şimdilik sadece altı kişi bulunuyordu.Kendilerine ya da diğer insanlara zarar verebilecek durumda olan ağır akıl hastaları buraya getiriliyordu.Yemek zamanları ve bir de doktor geldiği zaman kapı açılıyor,onun dışında buraya kimse uğramıyordu.Her gelişte en az üç koruma, içeri girene zarar verilmemesi için kapının yanında hazır bekletiliyordu.
Al-Makam en az bir saat, oturtulduğu sandalyede hiç konuşmadan hatta kıpırdamadan oturdu.Koğuştaki hastalar bu yeni gelen kişiye merakla bakıyorlardı. Fazla yanına yaklaşmadan onu uzaktan izliyorlar,her hareketini takip ediyorlardı.Sonunda birisi yanına yaklaştı,yüzüne doğru eğilerek iyice baktı.Tepki gelmediğini görünce omzuna eliyle dokundu.Gene bir tepki gelmeyince:
-Bu bir heykele benziyor,herhalde düşünen adam heykelini buraya getirmişler.Bir heykelimiz eksikti,o da oldu,dedi.
Diğerleri de tek tek Al-Makam’ın yanına geldiler,önce yakından bakarak sonra da elleriyle dokunarak onu incelediler.Sonunda onu yalnız başına bırakmaya karar vermiş olmalılar ki bir masanın etrafında toplanarak konuşmaya başladılar.
Al-Makam,biraz kendisine gelince seslendi:
-Merhaba arkadaşlar,burası neresi?
-Aaa konuştu,merhaba!Burası meşhur 46’lılar koğuşu.Neyin var,seni neden buraya tıkaladılar?
-Hiçbir şeyim yok!Psikiyatrist Hayati bey beni buraya gönderdi.
-Bizi gönderen de o.Aslında bizim yerimize onun burada olması gerekir.O dışarıda geziyor,biz ise burada hapsediliyoruz.
-Adam kafayı yemiş.Bizi deli gibi görüyor.Ben deliliği kabul etmiyorum.
-Ben de,ben de ,sesleri çoğaldı koğuşta.
-Arkadaş,sen ne iş yaparsın?
-Ben buranın Al-Makamıyım.
-Bunu Hayati beye de söylediysen buraya atılmayı hak etmişsin demektir.
-Ama ben doğru söylüyorum,gerçekten Al-Makamım!
-Tamam biz seni Al-Makam olarak kabul edelim ama sen bunu başka yerde söyleme, yoksa başın daha fazla belaya girer.Bizim de burada hepimizin bir rütbesi var,bunu sadece biz biliriz.Başkasına söylemeyiz.Mesela ben Fatih Sultanım.
-Ben de Karın Deşen Jack’ım.
-Ben Solon’um.Bu koğuşun kanunlarını ben koyarım.
-Ben de Hasan Sabbah’ım.
-Ben ise Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’yım.
-Ama ayağındaki çizmelerin rengi sarı değil siyah,diye itiraz etti Al-Makam.
-Sizin sarı olarak tanımladığınız renk acaba gerçekten sarı mı?Belki de şu benim çizmelerimin rengi gerçekten sarıdır.Gerçeğin ne olduğunu,nasıl olduğunu bilebilir miyiz?diye itiraz etti Sarı Çizmeli.
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’nın ömrünün yaklaşık yirmi senesi böyle yerlerde geçmişti.Gençliğinde sevdiği bir genç kız vardı.İlk başlarda kızın da ona karşı olan sevgisi çok fazlaydı.Zaman geçtikçe ortaya çıkan olumsuz davranışları bu sevgiyi bitirmişti.Sarı Çizmeli,sevgilisini her şeyden kıskanıyordu.Aşırı bir kıskançlık hem kendisine hem de sevdiği kıza zarar vermeye başlamıştı.Genç kız birisiyle konuşsa ya da selamlaşsa bunu hemen büyük bir olay haline getiriyordu.
Bu yüzden defalarca ayrılmışlar,bir daha yapmayacağına söz verdiği için defalarca barışmışlardı.Verilen sözler tutulmamış ve ilişki her geçen gün daha da çekilmez bir hale gelmişti.Sonunda genç kız bu ilişkiyi bitirmeye karar vermiş,bu karar da onun yaşamını noktalamıştı.
Terk edilmiş olmak Sarı Çizmeli’yi daha da kıskanç bir hale getiriyor,sokağa adımını atar atmaz gizlice genç kızı takip etmeye başlıyor,bazı geceler sabaha kadar sokakta kızın evini gözetliyordu.
Bir gün alış veriş için girdiği bakkalda genç kızı birisiyle uzun uzadıya konuşurken görünce ikisine birden saldırmış,adam korkarak kaçmış ama genç kız bunu başaramamıştı.Boğarak öldürdüğü genç kızın cesedine sarılarak bekleyen Sarı Çizmeli, olay yerine gelen polislere hiç direnmeden teslim olmuştu.
Solon,46’lılar koğuşunun resmi olmayan sorumlusu konumundaki bir emekli polisti .Emekli olduktan sonra Pazaryerine yakın bir yerden ancak 5-6 metrekare büyüklüğünde bir dükkan tutmuş,burada sigara,ekmek,şeker,deterjan gibi maddeler satmaya başlamıştı. Dükkanda buzdolabı,hatta elektrik bile yoktu.Çoğunlukla karanlık olmadan dükkanı kapatırdı.Eğer karanlığa kalırsa iki tane mum yakarak durumu idare etmeye çalışırdı.O tekele sigara almaya gittiğinde hanımı dükkana bakardı.Para kazandığı filan yoktu,ancak masrafları ve vergiyi çıkarabiliyordu.Zaten onun amacı para kazanmaktan ziyade oyalanmaktı.
Bir gün astsubay olan abisi ona ziyarete geldi.Gelirken çocuklarını ve hanımını getirmemişti.Durum sonradan anlaşıldı:Abisi eşiyle ayrılmak üzereydi.Araya girip barıştırmak istedi.Abisinin hanımı onun dengesiz davranışlarından bıktığını o yüzden kesinlikle ayrılacağını söylüyordu.
Solon’un abisinin davranışları eşinden boşandıktan sonra daha da anormalleşti.Her şeyden korkar hale geldi.Bir helikopter ya da uçak sesi duysa ya kapı arkasına ya karyola altına saklanıyor,o araçların sesi kaybolana kadar gözlerini ve kulaklarını kapatıyordu. Solon,onun bu hareketlerini gördüğünde:
-Ne oldu abi,neden korkuyorsun?diye soruyordu.O da:
-Beni arıyorlar,beni almaya geldiler,diye cevap veriyordu.
Solon,abisini bir doktora götürmek yerine:
-Sen hiç korkma,ben tabancamı çeker hepsini buradan kovalarım.Sana onlar hiçbir şey yapamazlar,diye teselli veriyordu.
Bir gün Solon’un abisi,öğlen vakti kardeşinin dükkanına gelir.Gözleri faltaşı gibi açılmış,yüzü kıpkırmızı kesilmiştir.O sırada Solon Tekel’e gittiği için hanımı oradadır.Onun bu halini gören kadıncağız korkuyla sorar:
-Abi neyin var?Gel şuraya otur.
-Kardeşim nerede,çabuk onu bul bana!
-Tekele gitmişti,belki gelirken şu nalbur arkadaşına uğramıştır.Sen otur,ben bakıp geleyim,der ve dışarı çıkar.Bakkaldan on metre uzaklaştığında bir silah sesi duyarak geri döner ve adamcağızın şeker çuvalının üzerine yığılmış cesedi ile karşılaşır.
Bu olay “Acaba orada olsam beni de öldürür müydü?”sorusunun cevabını arayan Solon’un ruhsal dengesini bozmuştu.Bir kaç sene sonra hanımı da ölünce Hayati beyin kapısını çalmış ve bu hapishane hayatına gönüllü razı olmuştu.
Fatih Sultan’ın,etrafındaki kişileri kendi hizmetkarı gibi görmesinin dışında etrafa pek zararı yoktu.Bazen çok kötü koktuğunu düşünüyor bütün gününü banyoda geçiriyor, diğerlerinin o banyoda iken sabun,şampuan ve havlu getirmelerini istiyor,isteği yapılmazsa çok sinirleniyordu.
Hasan Sabbah,içlerinde tek sigara tiryakisi olan hastaydı.Her nefes çekişinde kendisinden geçiyor, etrafındakileri de içmeleri için kandırmaya çalışıyordu.Solon onun hatırı için birkaç gün içmiş,sonra vazgeçmişti.Hasan Sabah manik depressiv reaksiyonlar gösteren bir hastaydı.Onun için, bazen son derece neşeli,hareketli bir görüntüsü varken bazen bitmiş, tükenmiş,günahkar,zavallı bir insan oluveriyordu.Ne olduğunu kimsenin bilmediği büyük bir günah işlemişti.Bu günah nedeniyle o öldükten sonra çok sevdiği oğlu ve karısı onun yüzünden cezalandırılacaktı.Onları bu cezadan kurtarmak amacıyla öldürmüş,tam intihar edeceği sırada yetişen komşuları tarafından bu eylemi engellenmişti.
Karın Deşen Jack,ismi kadar korkunç olmayan aksine çok sempatik bir insandı.Şimdiye kadar hiç kimsenin karnını deşmiş değildi.Onun derdi kasalarla idi.En güvenli kasanın bile kendi deyimiyle iki dakika içinde karnını deşerdi.Sır dolu,bilinmeyen bir yaşam öyküsü vardı.Onun hakkındaki tüm bilinenler anlattıkları kadardı ve tabii bunların da ne kadarının doğru olduğu tartışmalıydı.
Söylediğine göre,uzun yıllar gizli istihbarat teşkilatlarında çalışmış,kasa açma üzerine uzmanlaşmış,sonunda bu işten bıktığı için ayrılmıştı.Ayrılmıştı ayrılmasına da,gizli teşkilatlar onun peşini bırakmamışlardı.Sürekli izleniyordu.Doktor Hayati beyin bile onların adamı olma ihtimali vardı.Aynı kuşkuyu bir ara Al-Makam’a karşı da duymuş ve bunu yüzüne karşı söylemişti:
-Al-Makam,sen gizli teşkilatların adamı olmayasın?Beni izlemek için görevlendirildiysen açıkça söyle!Yoksa bunun sonucunda sen çok zarar görürsün.
-Benim gizli teşkilatlardan tanıdığım bir tek kişi bile yok.Hem seni izleyip de ne yapacağım?Seni izlemekten benim elime ne geçer?Sen benden yana rahat ol.
-Akıllı adama benziyorsun,sana inanmak istiyorum.Buna rağmen ufak da olsa bir kuşkum yok değil.

Yemekler geldiğinde hepsi çok sevinmişti.Bu kapalı yerde can sıkıntısından dolayı saatlerce dolaşmaları çabuk acıkmalarına neden oluyordu.Bu günkü yemek miktarı biraz fazlaydı,çünkü aralarına yeni bir hasta yani Al-Makam karışmıştı.Yemekler iki masaya üçer kişilik olarak dağıtıldı.Mercimek,bulgur pilavı ve karpuz bu akşamın menüsüydü.
Plastik çatal ve kaşıklarla yemeye başladılar.Bir yandan da söyleniyorlardı:
-İki gün önce de mercimek yemiştik.Her gün her gün mercimek olur mu?
-Depoda kalanları bize veriyor olmalılar.Ziyan olacağına bu deliler yesin diyorlardır.
-Ben bıktım hep aynı şeyleri yemekten.Bu durumu şikayet edeceğim.
-Bıktınsa yeme,tabağını benden önce bitiriyorsun.
-Yemeyip de aç mı kalayım?
-Karpuzdan hakkımıza kaç dilim düşüyor?Ey Solon,gel de şunu paylaştır!
-Acele etme,daha pilavını bile bitirmemişsin.O bitince gelir,dağıtırım.
Yarım saat sonra görevliler tekrar geldiler ve boş tabakları toplamaya başladılar.Al-Makam buradaki oyalanmalarını fırsat bilip onlara derdini anlatmaya çalıştı:
-Bakar mısınız?Burada büyük bir yanlışlık yapılıyor.Ben hasta filan değilim ama buraya atıldım.
-Buraya getirilenlerin hepsi aynı şeyi söyler.
-Benim başhekimle görüşmemi sağlar mısınız?Ona durumu anlatınca,gerçek ortaya çıkacaktır.
-Bizim bu konuda yapabileceğimiz bir şey yok.Siz bunları Hayati beye anlatın.
-Ona anlatsam ne olacak,zaten her şeyin müsebbibi o değil mi?

Boş kapları toplayıp koğuştan çıktılar.Solon:
-Boşuna uğraşma,ne söylersen söyle sana inanmazlar.
-Ama ben doğruyu söylüyorum.
-Soralım bakalım buradaki arkadaşlara.Arkadaşlar Al-Makam’ın doğru söylediğine inanıyor musunuz?
Hepsi bir ağızdan:
-Hayır,inanmıyoruz!
-Gördün mü buradakiler bile sana inanmazken,dışarıdakileri nasıl inandıracaksın? İstersen bunları bir kağıda yaz,camdan aşağı Zırva gazetesinde yayınlanmak üzere atalım.Belki bir okuyan sana inanır.Hem dışarı çıksan ne yapacaksın?Burada rahatına bak.Üstelik hepimizin sana yavaş yavaş kanı ısınmaya başladı.Bir Al-Makamımızın olması bizi sevindirir.
-Sağ olun,ben de sizleri sevmeye başladım,ancak dışarıda yapmam gereken bir sürü iş var.
- Boş ver işi,nasıl olsa her işi bir yapan bulunuyor.Hem iş istiyorsan ben banyoda iken sabun ve şampuanımı getirme işini yapabilirsin.
-Benim kastettiğim öyle iş değil,devlet işi.Buradan kaçmanın bir yolu yok mu?
Bu soruya Karın Deşen cevap verdi:
-Var,olmaz mı?
-Peki,nasıl?
-Açacaksın kapıyı,çıkıp gideceksin.
-İyi de kapı kilitli,nasıl açacaksın?
-Bunca yıldır açılamaz denilen bir çok kasayı açtım da şu kapıyı mı açamayacağım!
-Sende anahtar mı var,eğer öyle olsaydı şimdiye kadar sizler buradan kaçardınız.
-Biz buradan kaçıp da ne yapacağız?Dışarısı bize yaramaz.Çıksak millet bizimle dalga geçecek,delidir diye kimse iş vermeyecek,dilencilik yaparak mı karnımızı doyuracağız? Burada her türlü ihtiyacımız karşılanıyor.Kaçarak bu fırsatları tepmek aptallıktır.Onun için ajansın biliyorum, ama gel gene de gitme derim.
-Bana bu kapıyı nasıl açtığını gösterir misin?
-Çok kolay,gel de bak!dedi Karın Deşen ve cebinden çıkardığı bir maymuncuğu anahtar deliğine sokup iki kere çevirdi.Al-Makam,açılıp açılmadığını kontrol için kapının koluna hafifçe bastırdı,kapı gerçekten de açılmıştı.Aralıktan koridora baktı ve birkaç insan gördü.Gürültü etmeden hemen kapıyı yavaşça kapattı.Sevinçten Karın Deşen’in boynuna sarılmak istiyordu,ama yanlış anlar diye çekindiğinden bunu yapamıyordu.Adamın zaten aşırı bir şüpheciliği vardı.
O gece ,tüm koğuştakiler Al-Makam’ı kararından döndürmek için çok ısrar ettiler.Vazgeçmediğini anlayınca da işi oluruna bırakmaya hatta ona yardımcı olmaya karar verdiler.Kaçış planı en ince ayrıntısına kadar defalarca gözden geçirildi, en uygun kaçış zamanı olarak 04 civarı belirlendi.
Al-Makam toplumun itelediği bu insanlara karşı sempati duymaya başlamıştı.Onların zannedildiği gibi kötü insanlar olmadıklarını,diğer insanlardan farklı olarak asla bilerek kötülük yapmayacaklarını anlamıştı.Yaptıkları olumsuz bir davranış varsa bu tamamıyla onların iradeleri dışında ortaya çıkan bir durumdu.
Al-Makam onlara kendisinden bir istekleri olup olmadığını sordu.Sarı Çizmeli Mehmet Ağa:
-Bir mektup yazsam,sevgilime verir misin?dedi.
Al-Makam az kalsın “Ne sevgilisi,ne mektubu,senin sevgilin ölmedi mi?” diyecekti, kendisini tuttu ve:
-Tabii ki veririm.Başka istekleriniz varsa onları da söyleyin.Çünkü en kısa zamanda tekrar sizleri görmeye geleceğim.Solon:
-Eğer gücün yeterse bizi bu hapishaneden kurtar.Bahçesi olan bir yere versinler bizi.
-Elimden geleni yapacağım.
Karın Deşen Jack:
-Neron Tahir benim çocukluk arkadaşım.Ona selam söyle.Hem ona de ki Karın Deşen seni çok özlemiş,bir ara gelsin de görüşelim.
-Olur,söylerim.Fatih Sultan,sen bir şey istemiyor musun?
-Bana sabun,şampuan,jöle ve parfüm getir.İyisinden olsun ha!
-Söz,en iyilerinden getireceğim.Hasan Sabbah,sen de sigara mı istersin?
-Evet de,ben seninle konuşmuyorum.
- Neden o?
-Çünkü sen bizi terk ediyorsun.Bir daha da gelmeyeceksin!Biz senin uyduruktan Al-Makamlığına bile inanmıştık.
-Sizi ziyarete gelince söylediklerimin doğru olduğunu anlayacaksınız.Hem gel şu dargınlıktan vazgeç!Küs ayrılmak bize yakışır mı?
Al-Makam’ın bu sözü üzerine koğuştakiler Hasan Sabbah’ın üstüne atladılar,çekeleye çekeleye Al-Makam’ın yanına getirdiler ve :
-Koskoca Al-Makam’a küslük olur mu,diyerek ikisini de öpüştürüp barıştırdılar.
Saat 04 olduğunda kapıyı yavaşça aralayıp baktılar,koridorda alışık olunmayan bir hareketlilik olduğunu gördüler.Pansuman odasına götürülen bir kişi ve iki tane hemşire vardı.Planı biraz ertelemeleri gerekti.
Bir saat hiç ses çıkarmadan beklediler.Konuşmaları fısıltı şeklindeydi.Saat 05’i biraz geçerken Karın Deşen ortamın uygun olduğu işaretini verdi.Al-Makam koğuştakilere el sallayarak kapıdan süzüldü.
Ayaklarının ucuna basarak otuz metrelik koridoru geçti,sağa dönüp merdivenlerden bir kat aşağıya indi.Bir kat daha kalmıştı,aşağıya ulaşabilmesi için.Ortalıkta hiç kimse görünmüyordu.Bu katın merdivenlerini de yavaşça indi,önünde upuzun bir koridor vardı.Koridorun sonunda çıkış kapısı ve bu kapının yanında bir banko ve orada da bir görevli vardı.Bunu görünce durakladı,dikkatli bir şekilde baktı,görevlinin kafasını ellerinin üzerine koyup uyuduğunu fark etti.Yanına yaklaştı, öyle derin uyuyordu ki onun kaçtığını anlaması imkansızdı.Dış kapıyı açtı,hidrolik kapı arkasından gürültüyle kapandı.Buna rağmen görevli uyumasını sürdürüyordu.
Artık hastanenin bahçesindeydi.Bahçede bu saatte bile insanlar olduğunu gördü.Bu insanların hiç birisinin görevli olmaması Al-Makam’ı rahatlattı.Erkenden muayene sırası almaya gelen hastalar diye düşündü.
Caddeye çıktı,ne yapacağını hangi yöne gideceğini bilemiyordu. Şaşkındı.Rasgele yürümeye başladı.Burnuna yeni pişmiş ekmek kokusu geliyordu.Yakınlarda bir fırın olmalıydı.Kokuyu izleyerek fırının yerini buldu.Fırıncı çıkardığı ekmekleri bakkallara gönderilmek üzere sandıklara dolduruyordu.İçlerinden iyi olanları da ayırarak fırındaki raflara diziyordu. Fırıncıdan bir ekmek rica etti,fırıncının verdiği ekmek ellerini yakınca bir parça gazete istedi ve parasını verdi.Fırıncı:
-Para istemez!dedi.Anlamadığını görünce açıkladı:
-İlk müşterimizden kaç tane ekmek alırsa alsın,ücret talep etmeyiz.Onun siftahı bize uğur getirsin yeter.Otuz senedir bu geleneği sürdürürüz.Hadi,afiyet olsun!
Sıcacık ekmeğin ucundan kopardı yiye yiye yürümeye başladı.Hayatında yediği en güzel ekmekti bu.
Memleketim Deresi’ne kadar gelmişti.Kenardaki demir korkuluklara yaslanıp dereyi seyretti.Derenin bu kesimdeki yatağı oldukça genişti.Kırk metre kadar olduğunu tahmin etti.Su burada diğer yerlere göre biraz daha yavaş akıyordu.Derenin ortasına şamandıralarla tutturulmuş bir platform ve onun etrafında yüzen elliden fazla kaz gördü.Bazı kazların peşinde yumurtadan çıkalı birkaç gün geçmiş olan yavruları da vardı.
Bu yapı Büfeci Nail’in bir buluşuydu.Dere kenarındaki büfesinin işlerinden arta kalan zamanını bu kazlarla ilgilenerek geçiriyordu.İlk başta herkes derenin ortasındaki platformu kendisine oturmak için yaptığını zannetmişti.Sonradan mesele anlaşıldı.O platform kazların beslenme ve yumurtlama yeriydi.Her sabah erkenden,sahile bağlı şişme botuna biniyor, platforma yiyecek bırakıyor, yumurtaları topluyordu.Yumurtaların alıcısı çok olduğundan hatırlı müşterilerine el altından satıyordu.Arada sırada bir kaz kesip et ihtiyacını karşıladığı da oluyordu.
Bazı Memleketimliler buraya “Kaz Adası” adını vermişlerdi.Kazları beslemeye ya da seyretmeye gelenler de oluyordu.Çıkardıkları seslerden yakınanlar olsa da bunlar azınlıktaydı.
Al-Makam,elindeki ekmekten bir parça koparıp derenin ortasına doğru fırlattı.Bir anda 15-20 kaz ekmeğe doğru hücum etti.Bir lokma daha attı,gene aynı sahne tekrarlandı.Yavru kazlar da ekmek atılan yere doğru gelmişlerdi.Oysa ki onların bu yarışta hiç şansları yok gibiydi.Derenin kenarında toprak zemine çıkmış birkaç yavru gördü.Orada tek başlarına toprağı gagalayıp duruyorlardı.Bir kaç kez de onlara doğru ekmek parçaları attı.Yavrular başkasına kaptırmak korkusuyla aceleyle lokmaları yutmaya çalışıyorlardı.Çünkü büyükleri ekmek atılan tarafa gelmişlerdi bile.
Elindeki ekmek bitince Al-Makam kaldığı pansiyona doğru yürümeye başladı. Pansiyoncu bayanı sabahın bu erken saatinde uyandırıp uyandıramayacağını düşünüyordu. Gerçi o kadar erken de sayılmazdı,çünkü saat 06,30’u geçiyordu.
Neyse ki kapıda fazla beklemedi,uykulu gözlerle kendisine şaşkın şaşkın bakan pansiyoncu bayana bir şey söylemeden odasına çıktı ve havanın kararmasına az bir zaman kalıncaya kadar deliksiz bir uyku çekti.

X X X

Memleketim’in lisesinin koridorlarında çocuklarının kayıtlarını yaptırmak için bekleyenlerin arasında Dertli Yeliş,Hayret Bi Şey Tahir, Koçero Hamza,Boşver Yaşar, Şopar Hüsnü,Çal Çal Fikret vardı ve bir an önce sıranın kendilerine gelmesi için sabırsızlanıyorlardı.Kuyruk koridorun içinde birkaç kere dönmüştü . Beklemekten sıkılan Koçero Hamza küfürler savururken Çal Çal Fikret oynak bir türkü mırıldanıyordu. Hayret Bi Şey Tahir Dertli Yeliş’e sordu:
-Yeliş teyze hastalığın nasıl oldu,iyileştin mi?
-Ne gezer,buraya gelmeden önce de doktora çıktım,ama değişen bir şey yok.Geçen seferki ilaçların aynısını yazıverdi doktor.Bunlar benim başımı döndürüyor,bütün gün sersem gibi dolaşıyorum,dediysem de dinleyen kim?Ağrıdan sabahlara kadar uyuyamıyorum,şimdi sırada beklediğime bakma,birazdan burada düşüp bayılırsam da sakın şaşırma.
Bıraksalar Dertli Yeliş hem kendi hem de sülalesindeki hastalıkları saatlerce anlatabilirdi.Oradakilerin zaten çoğu bunları defalarca dinlemişlerdi.Dertli Yeliş’in konuşmasının arasına Şopar Hüsnü giriverdi.Gerçi Dertli Yeliş bu saygısızlığa kızdı fakat nedense sesini çıkarmadı.
-Yeliş teyzem,hastalık dedin de benim beygir geldi aklıma.
-Amma yaptın Şopar,Yeliş teyzenin hastalığı ile senin beygirin hastalığı nasıl çağrışım yaptırdı sana?
-Öyle deme hayvancağızın kıvranmasını görseydin,senin de hiç aklından gitmezdi.İnsan gibi gözlerinden yaş akıyordu kıvranırken garibin.Dereye arabayı yıkamaya götürdümdü, birden fenalaştı.Yere düşmeden arabadan koşumlarını zor çıkardım.Düştükten sonra üzerine su attım,faydası olmadı. Yattığı yerden kalkamadı. Hemen koşarak bu işten anlayan bir arkadaş vardı,onu bulmaya gittim. Bir saat sonra arkadaşla beraber dere kenarına döndüğümüzde benim beygirden sadece dört ayak ve bir de kafa kaldığını gördüm.Birisi kesmiş götürmüş…
-Kim bilir hangi kasabın dolabında satılmayı bekliyor.Bir ay ağzıma et met koymam.
-Ne var bunda be ağabeyciğim,hayvan mundar gitmemiş ki…
-Hadi be,daha fazla konuşup da midemi bulandırma.Bunlar adamı etten de nefret ettirecekler,dedi yaşlı bir adam.
Konuşmaya verilen aradan yararlanan Dertli Yeliş hemen lafa karıştı:
-Size başka bir hastane hikayesi daha anlatayım da şaşırın biraz.Benim oğlumun şu sağ elinin baş parmağı her geçen gün inceliyor.Normal haline dönebilmesi için ameliyat gerekiyormuş.Bu konuda oldukça methedilen bir özel hastaneye gittik.Bana bir ameliyat masrafı çıkardılar tam yedi bin lira…
Bunu duyan Boşver Yaşar kendini tutamadı.
-Yuh be,o kadar da para istenir mi?
-Bu parayı verip ameliyat olmazsa ileride parmağı kesilmek zorunda kalınırmış.
-Boş ver Yeliş abla,bir parmak için o kadar para verilmez.Ben olsam kestiririm,ne olacak bir parmaktan…
-Parmak senin olmayınca böyle konuşabilirsin Yaşar,olay senin başına gelseydi gene aynı şeyi söyler miydin?
-Söylerdim elbet,on tane parmaktan biri eksilse ne çıkar?
Kuyruk üç dört adım ilerledi.Kuyruğun ilerlediğini fark etmeyen Ayfer hanımı Banu hanım uyardı:
-Lütfen ilerler misiniz şekerim.
-Ay,pardon ,farkında değilim.Dalmışım,kayıt için para alıyorlar mı diye düşünüyordum. Hazırlıklı da gelmedim, para isterlerse ne yaparım?
-Bakan açıkladı ya, kayıt parası yok diye?

Para lafını duyunca hemen atladı Hayret Bi Şey Tahir:
-Bakan öyle der de okul idaresi gene bildiğini okur.Buralar devletin okulu değil mi,neden masraflarını devlet karşılamaz?Verdiğimiz vergiler nereye gidiyor? Yoksa bağış mağış deyip bir başka türlü vergi mi bizden alıyorlar?Hayret bi şey..

Koçero Hamza konuşmalardan etkilenmişti,o da patladı:
-Bir lira bile vermem,para isterlerse dağıtırım burayı.Rezillikse rezillik,olaysa olay…Her türlüsünü çıkarırım.Almasınlar bu okula benim çocuğu da göreyim!
-Amma attın be Koçero,hepimizden önce parayı sen bastırmazsan ben de ne olayım,dedi Şopar Hüsnü.
-Şopar haddini bil,zaten beklemekten canım çıktı ,öfkemi senden çıkarmayayım..

- Fazla konuşma da gir kayıt odasına sıra sende.

Koçero Hamza içeri girdi ve iki dakika sonra da çıktı.Dertli Yeliş sordu:
-Ne oldu yaptıramadın mı kaydı?
-Koruma derneğinden kayıt zarfı almam gerekiyormuş.
-Yani kayıt parası ödemen…
-Para mara demedi kaydı yapan öğretmenler.Sadece dosyayı istediler.
Koçero Hamza yandaki Koruma Derneği odasına girdi.Oradan çıkması biraz uzun sürdü.Çıktığında elinde bir dosya ve bir de dernek makbuzu vardı.Dışarıdakilerden utanarak makbuzu dosyanın altına saklamaya çalıştıysa da herkes ne olduğunu anlamıştı.Kafası önünde yeniden kayıt odasına girdi ve kayıt işlemlerini yaptırdı.
Kayıt parasından kaçış olmadığını anlayan Çal Çal Fikret ,son bir umutla gidip okul müdürü ile konuşmaya karar verdi.Yanındakilere sırasını muhafaza etmelerini söyledi.
Okul müdürü Anadın mı Samet’in odasının dışında öğretmen kuyruğu vardı.O sene kayıtlarla bütünleme sınavları çakışmıştı.Kuyruktakiler okudukları sınav kağıtlarını müdüre teslim etmek için bekleşen öğretmenlerdi.Bu bekleyişin uzun süreceğini öğretmenler geçen yıllardaki tecrübelerinden biliyorlardı.Çünkü müdür “sorumluluk bana ait,en son imzayı ben atıyorum” düşüncesiyle yanlışlık olmasın diye verilen puanları tek tek yeniden topluyordu.Tabii ki bu işlem de yüzlerce sınav kağıdı olduğu için işleri bir hayli uzatıyordu.
O sırada içeride Tarih öğretmeni Zekavet hanım vardı.Zekavet hanım Bulgaristan göçmenlerindendi.Düzgün konuşmayı beceremiyordu,yaptığı işler de genelde pek sağlıklı sayılmazdı.Müdür odasının kapısı açık olduğu için Anadın mı Samet’in sesi kolaylıkla duyulabiliyordu:

-Allah kahretsin!..Zekavet hanım,1.75’le 0.75’i toplarsan kaç eder?
-Üç buçuk eder müdür bey..
-Bak ,hâlâ yanlış söylüyorsun.İki buçuk eder,iki buçuk…
-Bir yanlışlık olmuş müdür bey,özür dilerim.
-Ne biri,yirmi dört tane sınav kağıdından yirmi iki tanesindeki not toplamları yanlış.Bir kere değil,yirmi iki kere özür dileyeceksin.Bu ne biçim öğretmenlik…
-Peki,müdür bey yirmi iki kere özür dilerim.

-Al bu kalan kağıtları tekrar dikkatlice topla notlarını ve ondan sonra bana getir.
-Nüfus dairesinde bir işim var da müdür bey..Yarın teslim etsem olmaz mı?
-Bu gün teslim edeceksin,bu gün..Bir öğretmen asli görevini yapmadan başka bir işle uğraşamaz..
Müdürün sinirli konuşması dışarıdaki öğretmenleri rahatsız etmişti.Hiç biri içeri girmek istemiyordu.Çal Çal Fikret onlar için bir kurtarıcı olmuştu.Hemen yol açıp içeri girmesini sağladılar.Müdür:
-Buyurun beyefendi,hoş geldiniz.
-Hoş bulduk.Benim bir maruzatım var da.
-Söyleyin yardımcı olalım,yalnız bir dakika bahçede yabancı bir adam elindeki çapayla toprağı karıştırıyor.Kim bu adam?Bu okulun nöbetçi öğretmenleri ve hizmetlileri nerede?Siz oturun,ben şimdi dönerim,dedi ve müdür hışımla bahçeye doğru gitti.
Bahçedeki 65 yaşlarındaki adamın yanına yaklaştığında onu fark etmediğini anladı.Adam kendisini yaptığı işe öylesine vermişti ki…Bir müddet adamın yanında konuşmadan durdu,ne yaptığını anlamak istiyordu.Yaşlı adam toprağın üzerini iyice örtüp işini bitirince müdürü gördü.
-Beyefendi,elinizdeki çapa ile burada ne yapıyorsunuz?Okulun bahçesine uyuşturucu mu yoksa silah mı gömüyorsunuz?Ben buranın müdürüyüm.Sizin buraya girmenize kim izin verdi?
-Bahçe kapısındaki nöbetçi öğrencilere söylemiştim.
-Peki,ne yapıyorsunuz o çapa ile?
-Şey..
-Şeyi meyi bırakın da cevap verin!
-Dün gece bir torunum dünyaya geldi de…
-Torunla burada bulunmanızın ne ilişkisi var?
-Onun göbek kordonunu buraya gömdüm.
-Başka yer mi bulamadınız da okulun bahçesine gömdünüz?
-Öyle değil,bizim inanışımıza göre yeni doğan çocuğun göbek kordonu nereye gömülürse çocuk ileride o özelliklere sahip olur.Ben de torunumun okuyup adam olmasını istediğimden…
-Bırakın bunları da o gömdüğünüz şeyi çıkarıp götürün buradan…
Adam tekrar toprağı kazmaya başladı ve bir bez içinde sarılı olarak gömdüğü şeyi alıp oradan uzaklaştı.

Müdür odasına geri döndüğünde çok sinirli olduğu hareketlerinden kolaylıkla anlaşılıyordu.Çal Çal Fikret’e:
-Evet,sizi dinliyorum,dedi.
-Efendim okulunuza çocuğumu kayıt ettirmek istiyorum,ama bağış almadan yapmıyorlar.Bu bağışı yapmak zorunda mıyız?Hem bakan dedi ki…
-Yapmayın efendim,bağış yapmayın!Kimsenin bağış için boğazını sıkmıyoruz. Yarın çocuğunuz oturacak sıra bulamazsa, kışın soğukta üşürse,elini yıkayacak su bulamazsa,elektrikler yanmazsa…
-Ama efendim,devlet…
-Evet,devlet her sene ödenek gönderiyor,ama gelen para ancak okulun kırtasiye ve posta giderlerine yeter.Bu çarkı döndürüyoruz,ama nasıl?..
-Anladım müdür bey,kusura bakmayın rahatsız ettim.
-Estafurullah,veliler olarak gücünüz oranında bize yardımcı olursanız bunun yararı bilin ki çocuklarınızadır.
Çal Çal Fikret dışarı çıkınca bu sefer müdür odasına o günkü sınavın komisyon üyeleri girdi.Komisyon başkanı:
-Müdür bey,bu gün saat 14.00’te yapılacak olan Resim sınavına gelen öğrenci olmadığından sınav yapılamayacağı için tutanak tuttuk.Siz de imzalayıp mühürlerseniz komisyon dağılacak .
-Komisyonda kaç kişi var.
-Dört efendim.
-Bütün üyeler burada mı?
-Evet burada ve tutanakta da hepsinin imzası var.
-Tutanak burada değil,sınav yerinde tutulur.Komisyonla birlikte sınav salonuna gideceğiz,gelen olup olmadığına birlikte bakacağız,gelen yoksa o zaman tutanağı tutacağız.Benimle gelin,dedi müdür ve o önde komisyon arkasında,alt kattaki sınav salonuna inildi.
Müdür:
-Komisyon üyesi arkadaşlar,bakın bakalım salonda öğrenci var mı?
-Hayır yok müdür bey.
-Sıra altlarına ve salondaki sütunların arkalarına da bakın.
-Baktık,yok efendim.
-Tamam şimdi oldu,getirin tutanağı imzalayıp mühürleyeyim.

X X X

Müdürün azarlaması Tarihçi Zekavet hanımın moralini iyice bozmuştu.Elindeki sınav kağıtlarıyla birlikte Müdür Yardımcılarının bulunduğu odaya girdi.Bunu niye yaptığını o da bilmiyordu ama belki de burada biraz soluklanmak istiyordu.Müdür Yardımcısı Gır Gır Faruk,Zekavet hanımı görünce yaptığı işten başını kaldırdı ve:
-Hoca hanım,buyurun,hoş geldiniz.Suratınız niye asık?
-Müdür gene beni haşladı.
-O kimi haşlamıyor ki..Boş ver moralini bozma.Ne içersiniz?
-Varsa orta bir kahve alayım da belki kendime gelirim.Ben onun annesi yaşında,tecrübeli bir öğretmenim.Ufacık bir hata yüzünden insan böyle azarlanır mı?
-Konu neydi,gene not hesabı meselesi mi?
-Evet,bana matematik sorusu soruyor.Bilmem kaçla kaçın toplamı ne imiş..
-Tamam iş anlaşıldı,toplamaları beraber yaparız,sizin de bu sıkıntınız biter.
-Size zahmet olmasın,işinizi engellemeyeyim..
-Olur mu canım,hem biz hemşeri sayılırız.Benim atalarım da Osmanlı-Rus savaşı sırasında Bulgaristan’dan gelmişler.
-Bunu duyduğuma çok sevindim.Demek ki sizi kendime yakın görmemin nedeni buymuş.Bana karşı çok iyisiniz.Oysa ciddi ve gizemli bir görünüşünüz var.
Zekavet hanımın Gır Gır Faruk için yaptığı “ciddi” benzetmesi hiç de uygun değildi.Çünkü o yaşamı hep komik tarafından görmeye çalışan bir kişiydi.Çoğu zaman gülebileceği malzemeyi kendisi üretirdi.Şu an ortam buna çok uygundu:
-Zekavet hanım,benim ciddiyetimin nedeni var.Benim gördüğüm özel eğitim böyle davranmamı gerektiriyor.
-Nasıl bir eğitim bu?
-Size güvenebilir miyim?
-Elbette güvenebilirsiniz.Biz birbirimize güvenmezsek…
-O zaman dinleyin,ama bu sır lütfen aramızda kalsın.Ben gizli istihbarat teşkilatındanım. Herkesi takip ediyorum ve ilgili yerlere raporlar veriyorum. Benim dikkatli ve uyanık olmam gerekiyor.
-Benim hakkımda da verdiniz mi?Verdiyseniz ne yazdınız rapora?
-Tabii ki sizin ne kadar değerli bir eğitimci olduğunuzu.Bu övgüyü herkes için yapamam.Sonra,benim bu söylediklerimi unutursanız sizin için iyi olur.
-Ben sizi çok iyi anlıyorum.Onun için ben de size önemli bir sır vereceğim.
-Sakın siz de…
-Evet,ama burada değil.Bulgaristan’da iken buranın istihbarat teşkilatına önemli bilgiler aktardım.Buraya yerleştikten sonra da işim bitti.
Faruk ve Zekavet hanım sınav kağıtlarındaki notları tekrar topladılar,yanlışları düzelttiler ve birlikte müdürün yanına gittiler.

X X X

Zekavet hanım okulun bahçesinden geçerken yüzü gülüyordu.Her gördüğü öğrenciye gülümseyerek selam verdi.Bir kaç adım ötesinde dalgın dalgın yürüyen bir kız öğrenciye seslendi:
-Aysel yavrum,sınavdan mı çıktın?
-Evet öğretmenim.
-Nasıl geçti sınav?
-Fena değil,ama çalıştığım yerden az soru çıktı.Buna rağmen geçerim sanıyorum.
-İstersen beraber yürüyelim.Evin nerede,yakın mı?
-Biraz ileride.
-Ben de bu gün çok yoruldum.Eve gidecek takatim kalmadı.Bir yorgunluk çayı olsa da içsem!
-Bize buyurun,annem de evde zaten.
-Bilmem olur mu?Rahatsızlık vermeyeyim..
-Rahatsızlık ne demek öğretmenim.Çok seviniriz.
Zekavet hanım ve Aysel’i birlikte gören anne önce şaşırdı,Aysel’in tanıştırmasıyla kendini toparladı.Birlikte içeri girip oturdular.Biraz sonra Aysel,öğretmenine çay ve kek ikramında bulundu.Dinlenme biraz uzadı ve akşam yemeği vaktinin geldiğini Aysel’in babasının zili çalmasıyla fark ettiler.O da Zekavet hanımla tanıştı ve usulen akşam yemeğine kalmasını teklif etti.Bu teklif hemen kabul gördü.Yemekten sonra baba çalışmak için izin isteyip odasına çekildi.Yarına yetiştirmesi gereken işleri vardı.
Bir ara Zekavet hanım:
-Bizim mahallede bir haftadır sular akmıyor.Bir duş bile yapamadım,deyince maksadını anladılar ve hemen banyonun yolunu gösterdiler.Banyosunu yapıp saçlarını kuruttuğunda ise gece bir hayli ilerlemişti.Aysel:
-Öğretmenim eviniz buraya uzak mı?
-Evet,çok uzak.Dolmuşla bile bazen bir saatte gidebiliyorum.Vakit de çok geç oldu.Nasıl giderim bilmem.
-Babamın işi olmasaydı arabayla sizi bırakırdı.
-Olsun,ben korksam da giderim.
Bu saatte bir kadını tek başına göndermenin yanlış olacağını düşünen anne,Zekavet hanıma gece orada kalmasını teklif etti ve tabii ki bu teklif de kabul edildi.

X X X

Öğrenci kayıtları ve bütünleme sınavları bittikten sonra Eylül ayının ortalarında okul yeni öğretim yılına başlamıştı.Okullar açılmadan iki hafta önce müdür,her tarafı temizlettirmiş; sıraları, yazı tahtalarını, muslukları onartmış, çatıyı aktartmıştı.Okuldaki görevli hizmetliler bu çalışmalar sırasında bir hayli yorulmuşlardı.Çünkü binlerce öğrencisi olan bu okulda iki erkek ve iki bayan olmak üzere toplam dört hizmetli vardı.
Bunlardan Muzaffer en kıdemlisi ve beceriklisiydi.Anlamaz görünürdü ama her işi bilirdi.Bütün yaşamı tatillerde bile okulda geçerdi.Çünkü en alt katta ona iki çocuğu ve karısıyla birlikte kalabileceği bir yer verilmişti. Böylece geceleri güvenlik problemi de çözülmüş oluyordu.
Diğer erkek hizmetli Ali Osman son derece sessiz,saygılı bir kişiydi.Okul içi işlerinden başka milli eğitime evrak getirip götürme gibi işleri de yapardı. Dışarıda görevi olduğunda hiç oyalanmaz hemen okula dönerdi.
Bayanlardan Çıkık Çene Raziye 45 yaşlarındaydı.Konuştuklarının çoğu anlaşılmasa da o konuşmaktan vazgeçmezdi. Bir kış günü nasıl olduysa çenesi çıkıvermişti.O günden sonra alışkanlık haline geldi ve çenesi ikide bir çıkmaya başladı.Kocası öleli uzun yıllar olduğundan ve başka da bir geliri bulunmadığından emekli oluncaya kadar çalışmak zorundaydı.
Diğer bayan hizmetli Şikayetçi Hatice de onun yaşlarındaydı ve birbirleriyle iyi anlaştıkları söylenemezdi.Bilhassa en ufak bir kusurda Hatice arkadaşını şikayet etmek için soluğu müdürün yanında alırdı.Müdür erkek hizmetlilere hiç laf etmezken bayanlara ağza alınmayacak sözler söylerdi.Buna sebep de biraz kendileriydi.
Sınıfların ,koridorların,odaların,spor salonunun,tuvaletlerin temizliği ve bahçenin bakımı işleri aralarında bölüşülmüştü.Mesela iki katta bulunan kız tuvaletlerinden birisinin temizliği bir bayan hizmetliye diğeri de ötekine verilmişti.
Yeni öğretime hazırlık çalışmaları sonunda Şikayetçi Hatice hastalandığından okulların açıldığının haftası doktora gitti ve on gün rapor aldı.O raporlu olunca diğer kızlar tuvaleti ve işlerinin bir kısmı Çıkık Çene Raziye’ye kaldı. Raziye buna çok kızdı ama hayrettir en ufak bir kızgınlık belirtisi göstermedi.
Raporu bittikten üç gün sonra Şikayetçi Hatice müdürün yanındaydı:
-Müdür bey,benim kattaki kızlar tuvaletleri tıkandı.Bir damla bile su gitmiyor.
-Hatice hanım olur mu öyle şey?Biri tıkanır ikisi tıkanır..Orada dört tane tuvalet var, hepsi birden nasıl tıkanır?Pompa yap,tuz ruhu dök onlar açılır.Onları korumak senin görevindi.İşine sahip çıksaydın.
-Müdür bey,her dakika tuvalette nöbet mi tutacaktım?
-Ben anlamam!Nasıl tıkadıysan öyle aç!
-Ben niye tıkayayım müdür bey?Ne olduysa ben raporlu iken olmuş.
-Belki kızlar bir şeyler atmıştır.Muzaffere söyle sana yardım etsin ..
Ertesi gün aynı konu ile ilgili olarak Muzaffer de müdürün yanındaydı:
-Ne yapsak açılmıyor müdürüm o tuvalet.Bunların boruları döküm olduğu için çabuk tıkanıyorlar.Okulun tüm tuvaletlerinin borularını değiştirtmemiz gerekiyor.
-O işi hemen şimdi yapamayız.Onarım ödeneği geldi,bir tatilde o işi hallederiz. Şimdi acil bir şekilde bu tıkanma işini çözelim.
-İzin verirseniz o tuvaletin alta inen borusunu söküp ne olduğuna bakayım.
-Ne istersen onu yap.İster sök ister kır,ama bu iş olsun.
-Baş üstüne,şimdi gidip boruyu sökeceğim, deyip çıktı Muzaffer ve yarım saat sonra tekrar geldi.
-Müdürüm boruyu söktüm.Ne çıktı biliyor musunuz?
-Ne çıktı?
-Eşofman altı,üstü ve bir sürü çorap.
-Bu kızlar eşyalarını atacak başka bir yer bulamamış mı?
-Valla,bana kalırsa bu çocuk işi değil.Bir çocuk bu kadar şeyi iteleye iteleye oraya sokamaz.
-Ya,kim peki?
-Bilmem…
Bu olaydan sonra,dini bir bayramla hafta sonu tatilleri birleştirildiğinden dokuz günlük bir zamandan faydalanıp müdür,tuvaletlerin tamir işini bir müteahhide verdi.Tamirat tatilin bitimine bir gün kala bitti.İşi teslim almak için müdür okula gitti.Müteahhit :
-Müdür bey,iş bitti.Teslim alma evraklarını imzalar mısınız?
-Önce iş tam oldu mu bir kontrolünü yapalım birlikte,dedi ve birlikte en üst kata çıkıp oradaki tuvaletleri hepsinin musluklarını açtı.Beş dakika sonra Muzaffer koşarak yanlarına geldi:
-Müdür bey,en alttaki tuvaletlerden koridora sular fışkırıyor,her tarafı su bastı,dedi.
Alt kata indiklerinde söylenenlerin doğru olduğunu gördüler.İşçiler en alttaki tuvalet taşlarını kırıp altlarındaki S borularının ters bağlandığını görünce müdür:
-İşinin başında durmazsan,işini cahil bir işçiye emanet edersen olacağı budur müteahhit bey.Teslim alma evrakını kontrol etmeden imzalasaydım, ben bir daha seni nerede bulup da bu hatanı düzelttirecektim? dedi.
X X X

Önce öğrenci,iki dakika sonra da öğretmen zili çaldı.Öğretmenler isteksiz bir şekilde dışarı çıkıp sınıflara doğru yöneldiler.Bazıları teneffüste bitiremedikleri sohbetlerini tamamlamak üzere bir-iki merdiven basamağı çıkıp ,durdular.Bir kaç dakika sonra onlar da derslerine girdiler.
Müdür yardımcısı Faruk,dersi boş geçen sınıf var mı diye hızlı adımlarla koridorları dolaşmaya başladı.En üst kattaki sınıfların hepsinin dersi doluydu.Orta kata indi.Sol taraftaki sınıf gürültüden yıkılıyordu.Öğrencilere gürültü etmemelerini söylemek için sinirli bir şekilde kapıyı açtı.Öğrencilerin çoğu ayakta geziniyor,bazıları da sıraların üzerinde boğuşuyordu. Birbirine tebeşir ve kağıt atanlar,açık pencereden dışarıya sarkanlar,yazı tahtasına tuttukları takımla ilgili slogan yazanlar…Ve kürsüye ayaklarını koyup gözlerini kapamış olan Coğrafyacı Tekin Bey..
Müdür yardımcısını bir süre sonra fark eden öğrenciler,yerlerine koşuştular ve suskun bir şekilde beklemeye başladılar.Onca gürültüden sonra bu zıt ortamın oluşması öğretmeni uyandırdı.Gözlerini açıp Müdür Yardımcısını görünce ayaklarını kürsüden indirip toparlandı.Faruk bey öğretmene acı acı baktı ve hiçbir şey söylemeden sınıftan çıktı.Orta katta da gelmeyen öğretmen yoktu.En alttaki sınıflarda da öğretmen devamsızlığı olmadığını görünce biraz şaşırdı.Çünkü her gün üç-beş öğretmen ya raporlu ya da izinli olurdu.
“Bu gün rahatım demektir,bütün sınıflar dolu olduğuna göre…” diye düşündü ve odasına geçti,öğrenci devamsızlıklarını işlemeye başladı.İşini bitirdiğinde teneffüs zili çaldı.Bu teneffüs koridorlara çıkmayacak ve dinlenecekti.
O bunları düşünürken okulun yangın alarmı bağırmaya başladı.Hemen dışarı fırladı, öğrenciler dışarı doğru kaçışıyordu,ama ilginci öğretmenler onlardan da önce bahçeye çıkmışlardı.Okulun merdivenlerinden akan sular yangın vanalarının da açıldığını gösteriyordu.Bazı öğrencileri panik yapmamaları için uyardı ve tüm öğrencilerin okulu boşalttığına emin olduktan sonra bahçeye çıktı.
Bahçede toplanan öğrenci ve öğretmenler birbirlerine sordukları sorularla ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.Müdür yardımcısı okulun arka tarafından topallayarak gelen Biyoloji öğretmeni Ömer beyi görünce yanına koştu ve sordu:
-Geçmiş olsun hocam.Okulun arka tarafında ne arıyorsunuz,ayağınıza ne oldu?
-Sorma,teneffüste öğrenciler soru sordukları için öğretmenler odasına inememiştim.Olay beni ikinci katta yakaladı.Merdivenlerden inmek imkansızdı. Ben de koridordaki balkondan aşağıya atladım.Ayağım biraz incindi.
-Bu yaptığınızı çocuklar yapsa kızarız.Başka kimse var mıydı sizin gibi atlamaya çalışan?
-Valla Türkçeci Niyazi bey bir ayağını attı balkon demirine vazgeçti,sonra bir daha denedi gene vazgeçti.Baktım o atlamıyor,hiç olmazsa ben kurtulayım dedim.
-Altmış yaşında adam nasıl atlasın?Sizin gibi yirmi beşinde değil ya…
Kısa sürede olay anlaşıldı.Bazı öğrenciler alarm düğmelerinin camlarını kırıp, yangın vanalarını da sonuna kadar açmışlardı.Müdür yapanları buldu ve hemen okul disiplin kuruluna sevk etti.
Öğleden sonra okulda altı öğretmen hasta sevk kağıdı alarak derslere girmediler.”Nazar değdirdim” diye düşünüyordu Müdür yardımcısı.Okul gürültüden yıkılıyordu.Sabahki yaşanan olay bazı öğrencilerin de sinirini bozmuş, azgınlıklarını artırmıştı.Dersi boş geçen sınıfların başkanları ellerindeki konuşan öğrenci numaralarıyla dolu listelerle Gır Gır Faruk’un odasına geliyorlardı.Faruk başkanların verdiği listedeki öğrencileri odasına çağırıyor ve uyarıda bulunuyordu.Uyarıdan anlamayıp ikinci kez şikayet edilen dört öğrenciyi karşısına aldı:
-Çocuklar yaptıklarınızın suç olduğunu biliyorsunuz değil mi?
-Biliyoruz öğretmenim.Özür dileriz.
-Özür bir kere kabul edilir.İkinci kez aynı şey olduğunda ceza verilir.Sizi disipline vermem gerekir.
-Yapmayın öğretmenim,özür dileriz.
-Disiplinden alacağınız ceza sicilinize işlenir.
-Bir daha yapmayacağız öğretmenim.
-Disiplin olmazsa dayak cezası vermek gerekir,ama öğrenciye dayak atmak yasak.Benden sizi dövmemi rica ederseniz disiplinden kurtulursunuz.Şimdi söyleyin:Disiplin mi,dayak mı?Dayağı seçerseniz “Öğretmenim lütfen beni döver misiniz” diye ricada bulunmanız gerekir.
-Şey…Öğretmenim lütfen beni döver misiniz?
Hepsi aynı ricada bulunduktan sonra eline bir cetvel aldı ve adeta cetveli avuçlarına değdirdi.Canlarını acıtmamaya özen gösteriyordu.
Müdür yardımcısı kantinden bir çay söyledi.Arkasına yaslanıp keyifle gelen çayı içmeye başladı.Çayın yarısını bile içmemişti ki oda kapısı önce hızlı hızlı çalındı,sonra açıldı ve içeriye üç tane öğrenciyi yaka paça getiren Tarihçi Zekavet hanım girdi.
-Faruk bey,ben bu öğrencilerden şikayetçiyim.
-Ne yaptınız çocuklar?
-Biz bir şey yapmadık,öğretmenimiz bir yanlışlık yaptı galiba.
-Ben yanlış yapmam.Bunlar sınav kağıtlarını vermediler.Sınıf mevcudu otuz beş kişi,verilen sınav kağıdı sayısı otuz iki.Tek tek kontrol ettim,bunların kağıtları yok.
-Öğretmenim biz sınavın en başında kağıtlarını verenleriz.Başka bir yere koymuş olmayasınız.
-Susss!Bir de konuşuyor!Sınıftaki çöp sepetine bile baktım.Yok,yoook! Sanıyorum kağıtları yakıp imha ettiler.Çünkü çöp sepetinde yanık kağıt külleri var.
- Peki,birlikte sınıfa gidip olayı inceleyelim,dedi Faruk bey.
Müdür yardımcısı sınıfta başkana bu öğrencilerin durumlarını sorduğunda , hepsinin de çok çalışkan öğrenciler olduğunu öğrendi.Sorular kolay geldiği için sınavı önce tamamlayıp kağıtlarını vermiş olabilirlerdi,ama gerçekten de çöp sepetinde yanık kağıt külleri de vardı.Zekavet hanım’a:
-Hoca hanım,öğrencilerin böyle bir şey yapmaları için bir neden göremiyorum ben.Çantanıza baktınız mı?dedi.
-Evet baktım,orada da kağıt yok,isterseniz siz de bakın.
-Ben o amaçla söylemedim,ama bakın çantanızda kitaplar var.Onların arasına girmiş olmasın.Gelin odama gidelim.Hem biraz dinlenirsiniz hem de ne yapacağınıza karar verirsiniz.
-Ben kararımı verdim.Bunları disipline göndereceğim.Odanıza gidelim,orada dilekçeyi de yazarım.
Müdür yardımcısı odasında Faruk beyin ısrarı ile tekrar çantasına bakmayı kabul eden Zekavet hanım , İnkılap Tarihi kitabının içinde üç tane sınav kağıdı buldu.Gır Gır Faruk:
-Eee Zekavet hanım,şimdi bu çocuklara karşı bir özür borcunuz var…dedi.

X X X
Okul müdürü Anadın mı Samet,her gün olduğu gibi bugün de saat 07.00’de okula geldi.Cebindeki anahtarla giriş kapısını açtı,üzerindekileri çıkarmadan tuvaletler dahil okulun bütün birimlerini gezdi.Bazı tuvalet duvarlarına yazılan yazıları gördü,öğrenciler okula gelmeden bu yazıları hizmetlilere sildirecekti.
Odasına girdiğinde sırtındaki paltoyu kapı yanındaki askıya değil de makam masasının yanındakine astı.Bu konuda çok tedbirliydi,odaya giren bir kişinin kapı yanında olursa paltosunun ceplerine bir şeyler koyabileceğinden kuşkulanıyordu.
Anadın mı Samet görevine çok bağlı bir bürokrattı.Devletin malına zarar verilmesi affedemeyeceği bir suçtu.Her akşam eve gitmeden önce de bütün okulu dolaşır,varsa öğrencilerin açık bıraktığı musluk ve lambaları mutlaka kapatırdı.Dört senedir bu lisede görev yapmasına rağmen yolsuz bir iş yaptığını duyan ya da söyleyen olmamıştı.Oysa ki bazıları “Lisede altı ay müdür olayım,altı yıl hapis yatmaya razıyım!”diyebiliyordu.
Dünden kalan işlerini tamamladığında önce okul binasında kalan hizmetli Muzaffer kapısını çalıp bir emri olup olmadığını sordu.Biraz sonra da diğer hizmetliler geldi.Hepsi ile kısa bir toplantı yapıp gerekli direktifleri verdi.Onlar gittikten sonra Müdür Yardımcısı ile o gün yapılacak işleri gözden geçirdiler.Onlar konuşurken Kimya öğretmenlerinden Yücel bey bir evrak imzalatmaya geldi.O gittikten sonra Faruk bey:
-Müdürüm Yücel beyin kıyafetine dikkat ettiniz mi?dedi.
-Evet,beline bağladığı kemer at nalından da büyüktü ve oldukça da parlaktı.
-Onu değil de sırtındaki gömleği soruyorum.
-Evet o da biraz inceydi.Bu soğukta öyle giyinmesi sağlığı açısından sakıncalı.
-Gömleğin içindeki bayan kombinezonunu görmediğiniz anlaşılıyor.
-Evet fark etmedim,ama boş ver,bize ne?Herkes cinsel tercihinde özgür değil mi?
-Evet de, bazı öğrenciler model olarak Yücel beyi alırlarsa…
-Doğru da yapabileceğimiz fazla bir şey yok.Benim sizden bir ricam olacak .
-Buyurun emriniz olur.
-Ben konuşursam yanlış anlaşılır,şu meşhur bir matematikçi var ya…
-Kim olduğunu anladım.Onunla ilgili ne yapabilirim?
-Hakkında kendi öğrencilerine özel ders veriyor diye bir sürü şikayet var.Veli sözlü şikayet ediyor,ama “yazılı yap şikayetini” deyince hemen çark ediyor. Elimde somut delil olmadan bir şey yapamam ki!
-Bazı sınıflardaki yazılı yoklamalarda geçer not alan bir-iki kişiymiş ve onlar da ondan özel ders alan öğrencilermiş.
-Daha neler var da hiç birisini kanıtlayamıyoruz.Koruma derneği başkanı geldi geçen gün bana.Kızı bu adamın sınıfındaymış.”Karnesine kızımın bu ders zayıf gelirse derneği bırakırım,kızım gece gündüz matematik çalışıyor” dedi.O da bırakırsa derneğe başkan olacak adam nereden buluruz?O nedenle,bu öğretmenle bir konuşsanız …
-Yoksa kendi öğretmeninize rüşvet mi vermemi teklif ediyorsunuz?
-Şu düştüğümüz hale bir bakın.Daha açık konuşamıyorum,ama sanıyorum ne demek istediğimi anladınız.
-Anladım ve umarım bu konuda elimden bir şeyler gelir.
Müdür yardımcısı gittikten sonra ilk ders giriş zili de çaldı.Postacısından, zabıtasına, velisine varıncaya kadar bir çok kişinin işini halletmeye çalıştı müdür.En son gelen ziyaretçi gitmeye pek niyetli görünmeyen emekli bir milli eğitim müfettişiydi.Daha doğrusu kendisini öyle tanıtmıştı.Emekli olduktan sonra büyük bir fabrikanın satın alma işlerini yürütüyormuş. Adam çayını içtikten sonra konuya girdi:
-Müdür bey,bizim sizden bir ricamız olacak.
-Elimizden bir şey gelirse yaparız.
-Çalıştığım fabrikanın sahibinin başka bir lisede son sınıfta üç dersten takıntısı olan bir oğlu var.O okuldaki öğretmenler bu çocuktan hoşlanmadıkları için kaldığı dersleri sınavda verip mezun olması mümkün değil.
-Siz de bilirsiniz,sınavlarda kullanılan kağıtlarda, öğrenci isimlerinin yazılı olduğu yer yapıştırılarak kapatılır.Yani kağıdın kime ait olduğunu hiçbir öğretmen bilemez.Üstelik geçer not alacak kadar cevap verdiğine inanıyorsa velisi İdare Mahkemesine baş vurup başka bir komisyon tarafından kağıdının tekrar okunmasını sağlayabilir.Bütün bunlara rağmen içinizde bir kuşku kalacaksa bizim okulumuza kaydını aldırın,burada sınavlara girsin.Madem ki eğitimcisiniz, sizin hatırınıza bunu yapalım.
-Sağ olun,anlayışınıza çok teşekkür ederim.Ama bizim istediğimiz bu üç dersten geçeceğinin garanti edilmesidir.Bunu yaparsanız okulunuza ve şahsınıza önemli getiriler sağlarız.Miktarın hiç önemi yok.Söyleyeceğiniz her rakam kabulümüzdür.
-Beyefendi şu anda açıkça bana rüşvet teklifinde bulunuyorsunuz.Siz de devlet görevi yapan birisi olarak bu isteğinizin yapılamayacağını ve suç olduğunu biliyorsunuzdur.Çayınız bittiyse gidebilirsiniz,tanıştığımıza memnun olduğumu söyleyemeyeceğim.
-Müdür bey,açıkça bir şey söyleyeceğim,ama sakın kırılmayın:Aptallığınıza doymayın, çünkü ben bunu yaptıracak çok yer bulurum.Hoşça kalın.
Adam çıktıktan sonra müdür, başını ellerinin arasına alıp biraz düşündü.Şaşkındı ve yüzü kıpkırmızı kesilmişti.Bu gün şansına konular hep rüşvetle ilgiliydi.Biraz sonra da bir tabanca olayı yaşayacağını bilmiyordu.Nitekim kapıda Zekavet hanım ve bir öğrenci belirivermişti bile.Zekavet hanım:
-Müdür bey,ben bu öğrenciden şikayetçiyim.
-Hoca hanım,öğrencilerle ilgili şikayetlerinizi müdür yardımcılarına yapın. Onlar öğrencileri benden daha iyi tanırlar.
-Müdür bey,bu işlenen suç onların yetkisini aşar.Onun için size geldim.
-Peki,söyleyin o zaman !
-Bu çocuk,bir haftadır sınıfta tabanca gösterip beni tehdit ediyor.Ben Bulgaristan’daki zulüm döneminde hep öldürülme korkusuyla yaşadım.Onun için silahlardan hoşlanmam.
-Oğlum,öğretmeninin söyledikleri doğru mu?Elinizde kitap olması gerekirken silah mı var?
-Valla hocam yalan.Bu karı manyak mı ne?
-Sus ,terbiyesizlik etme.Öğretmenine karşı böyle konuşamazsın!
-Özür dilerim.Öğretmenimiz bir derste silahlardan çok korktuğunu anlatmıştı.Ben de şaka yapmak için kardeşimin oyuncak tabancasını getirdim.İlk gördüğünde beni teneffüste bir köşeye çekip “Bundan sonra bana o silahı gösterme!Eğer nota ihtiyacın varsa söyle.Kaç numara istersen vereyim sana” dedi.
-Yalan söylüyor ve de şu anda silah üzerinde.
Müdür öğrencinin üzerini aradığında gerçekten de bir silah buldu,ama bu sadece kapsül atan oyuncak bir tabancaydı.Zekavet hanıma:
-Korkacak bir şey yok hoca hanım.Şimdi bu öğrenciyi Faruk beye götürün ve olayı anlatın.O gereğini yapar,dedi.

X X X

Öğretmenler odasında o saat dersi olmayanlar hararetli hararetli tartışıyorlardı.Felsefe öğretmeni antrenör Bahattin beyin sesi hepsinden yüksek çıkıyordu:
-Öğretmenlik mesleğini övgülerinizle bana sevdiremezsiniz.Yirmi altı senedir ben bu işi yapıyorum.İyi olan,insana mutluluk veren yanı neresi?
-Yetiştirdiğiniz öğrencileriniz hocam…
-Yolda gördükleri zaman selam vermemek için görmemezlikten gelen öğrencilerim mi?
-Onlara aktardığınız bilgileriniz…
-Onlara aktaracağım diye her sene tekrarladığım aynı şeyler mi?Tekrar yapa yapa beynim yaratıcılık özelliğini yitirdi.Yaptığımız işi dışarıdan bakanlar bir şey zannediyorlar.Biz de bu havaya kendimizi kaptırıp böbürleniyoruz.Yok tanrı mesleğiymiş de,şöyle kutsalmış da,ışık saçarken eriyen bir mummuş da…Geçin bunları,yaptığımız papağan gibi hep aynı şeyleri söylemek.
-Üniversite sınavlarını kazanmalarındaki katkınız.
-Doğrusu kazanıp kazanmamaları beni pek enterese etmiyor.Ben görevimi yapıyorum dersimi anlatıyorum,sorumluluğumu yerine getirdikten sonra vicdanen rahatlıyorum.Kazanma olayı benim dışımda bir olay.
-Bu söyledikleriniz profesyonelce bir yaklaşım.
-Amatörlükten hep korkmuşumdur.Amatörlüğü övenler insanları angarya işlerde kullanmayı amaçlayanlardır.Profesyonel anlayışa göre ,her işin bir bedeli vardır.
Öğretmenler odasına yeni gelen resim öğretmeni Ebru hanım mantosunu astıktan sonra asık bir suratla bir sandalye çekip oturdu ve kimse bir şey sormadan konuşmaya başladı:
-Arkadaşlar,duydunuz mu İngilizce öğretmeni Alev hanım evinde kendi öğrencilerine özel ders verirken maliyeciler tarafından yakalanmış.TV kameraları ve gazeteciler Alev’in evinin etrafını doldurmuşlar.
Ortalıkta buz gibi bir rüzgar esmeye başlamıştı.Kimse tek kelime söylemiyordu.Korku ve sevinç karışımı bir duygu içindeydiler.Korkmuşlardı , çünkü o kişi kendileri de olabilirdi, sevinmişlerdi çünkü şimdilik böylesi bir olayı yaşamamışlardı. Sessizliği bozan gene Bahattin bey oldu:
-İlahlar bir kurban verilmesini istediler ve emirleri yerine getirildi.Alev hanım şansına küssün.Bu işi yapanların sayısı o kadar çok ki.Bunu kimse engelleyemez. Şuna eminim ki birçok maliyeci de çocuğuna bu yolla özel ders aldırıyordur. Okulda yapılan özel veli görüşmeleri bu işi pazarlamak amacıyla kullanılmıyor mu? Bırakın fen gibi zor dersleri sosyal gibi kolay derslerden de şakır şakır özel dersler verilmeye başlanmış.Bu işin bir piyasası var.Ücretler belirlenmiş,kurallar belirlenmiş.Sadece bazıları vicdanlarını rahatlatmak için dersine girdiği öğrenciye değil de paslaştığı arkadaşının öğrencisine ders veriyormuş.
-Siz neler söylüyorsunuz hocam?Öğretmenlik mesleğine,böylesine kutsal bir göreve bu yakıştırmalarınız çok çirkin…
-Evet,ben herkese iftira ediyorum.Sizlerin kendinize bile itiraf edemediğiniz, ama hepinizin bildiği bu gerçekleri burada itiraf etmenizi elbette beklemiyorum. Birbirimizi kandırmaca oyununu oynamaya devam edelim.Benim gibi oyun bozan mızıkçıları da oyundan atarsınız,olur biter!

X X X


Okul müdürü, kendini şikayet eden bir öğretmenle ilgili ifade almak için gelen müfettişin karşısında kan-ter içinde kalmıştı.İfade tutanağını imzalayıp müfettişe uzattı.Kapısı vurulduğunda ikisi de başlarını kapıya doğru çevirdiler.Çünkü müdür nöbetçi öğrenciye müfettiş gitmeden kimseyi odasına almaması için sıkı sıkıya tembih etmişti.Demek ki çok acelesi olan birisiydi bu gelen.
Üzerinde eşofmanı ve elinde günlük planıyla Beden Eğitimi öğretmeni Cihan Bey,müdürün masasına yaklaşıp hiçbir şey söylemeden elindeki kağıdı bıraktı.Müfettiş,öğretmene dikkatlice baktığında ayaklarının da çıplak olduğunu yani ayakkabı giymediğini gördü.Dışarıdan birisi zannettiği için o çıkınca müdüre sordu :
-Müdür bey, bu bey kim böyle?
-Beden Eğitimi öğretmenimiz Cihan bey,efendim.
-Mesele anlaşılmıştır,gönlünüz rahat olsun,bu soruşturma burada kapatılmıştır. Gördüklerim bana yeter.
Bu konuşma kendisini şikayet eden hakkında da müdüre ipuçları vermişti. Müfettişi bahçe kapısına kadar uğurlayıp geri döndüğünde alt koridorda çığlıklar atarak koşan Müzik öğretmeni Esra hanımı gördü.Gözleri korkudan fal taşı gibi açılmıştı.Hemen koluna girip odasına götürdü,bir bardak su içirdikten sonra elini yüzünü kolonya ile yıkamasını sağladı. Kendine geldiğini anlayınca sordu:
-Hoca hanım,sakinleşti iseniz meseleyi bana anlatın.
-Müdür bey,matematikçi Kazım bey benim sınıfımda.
-Sizin sınıfınızda onun işi ne?Hem o uzun süredir raporlu.Heyet raporu almıştı üç ay.Rapor süresi doldu mu acaba?
Kazım bey öğretmenliğinin ilk yıllarında geleceği çok parlak görünen bir kişiydi. Öğrencileri için olağanüstü bir çaba harcıyordu.Oldukça da zekiydi.Daha sonra hareketlerinde anormallikler görülmeye başlandı.Nöbeti sırasında hiç suçu olmayan bir öğrencinin ensesine tokat atıp da çocuğun metrelerce ileriye düşmesi üzerine görev yapamayacağı anlaşıldı.
İncelemeler sırasında babasının evlenmeden önce beyninden yaralandığı,evlendikten ve üç tane erkek çocuğu olduktan on iki sene sonraki tüm yaşamını akıl hastanesinde geçirdiği görüldü.Kalıtsal olarak bu hastalığın Kazım beye de geçtiğini doktorlar düşünüyorlardı.Önceki okulu bu nedenle bir yolunu bulup buraya gönderilmesini sağlamıştı.
Öğretmen,yanındaki su bardağından bir yudum içerek devam etti :
-Dersin ortasında kapıyı bile vurmadan sınıfa girdi.Buyurun, dedim. Öğretmenliği özlediğini oracıkta ve ayakta dersi dinlemek istediğini söyledi.Kabul ettim,ama biraz sonra öğrencilerle konuşmaya,şakalaşmaya başladı. Hatta bazılarına vuruyordu da.Bir ara herkesi istiklal marşını söyletmek için ayağa kaldırdı.En az beş kere bunu tekrarlattı.Hareketleri öğrencileri korkutmaya başlayınca koşarak sınıftan kaçtım. Müdür bey ne olur onu oradan alın,çocuklara zarar vermesinden korkuyorum.
-Siz endişelenmeyin,ben şimdi hizmetliyi gönderip buraya çağırırım onu.Siz de çocukların başına gidin.

Kazım bey müdürün karşısında ayakta bekliyordu.Oturması için ısrar etmesine rağmen oturmuyordu:
-Aylardır zaten oturuyorum müdür bey,biraz ayakta dursam ne çıkar?
-Rapor süreniz doldu mu?
-Evet doldu ve ben göreve başlamak için geldim.Çünkü doktorlar da artık bana rapor vermiyorlar.
Kapı vuruldu ve nöbetçi öğrenci :
-Müdür bey,bir beyefendi sizinle görüşmek istiyor.Çok önemliymiş,dedi.
-Al içeri kızım.
Gelen Kazım beyin ağabeyi idi.Adam hemen söze başladı:
-Müdür bey çok özür dilerim.Sizi rahatsız etti mi?
-Şimdilik sorun yok.Doktorlar niye Kazım beye rapor vermiyorlar.Tedavisi varsa bu hastalığın uygulasınlar.Yoksa rapor versinler.Ben Kazım beyi asla çalıştıramam.İsterse yıllarca raporsuz göreve gelmesin.Ben bu sorumluluğu üstlenirim.Çünkü burada binlerce çocuk var,onları düşünmek zorundayım.
-Bu hastalığın çaresi yok.Babam bundan ölmüş,geçen sene aynı hastalıktan Kazım’ın büyüğü olan kardeşimi de kaybettik.Nasılsa bu dert bir tek bende çıkmadı.
-Bakın şimdi size bir hasta sevk kağıdı hazırlatayım.Onunla ilaçlarını yazdırırsınız bir doktora.Bu arada ben de Kazım beyi malûlen emekli etmenin yollarını araştırayım,bulunca sizi haberdar ederim.
-Ama raporsuz nasıl çalışıyor göstereceksiniz…
-Dedim ya raporu maporu boş verin!Bu çözüm değil.Meseleyi kökünden halledelim.
Müdür telefonu çevirip memur Ayla hanıma bir hasta sevk kağıdı hazırlamasını söyledi.Beş dakika sonra sevk kağıdı Kazım beyin elindeydi.
Abisi gitmek için ayağa kalktığı sırada Kazım bey :
-Müdür bey,gitmeden önce size bir yanlışın doğrusunu anlatmak istiyorum.
-Bir an önce gidelim Kazım,müdür beyi yeterince rahatsız ettik zaten.
-Ellemeyin anlatsın,yoksa aklına takılı kalır o şey ve daha sonra da anlatmak için gene okula gelir.
-Bakın bir noktadan sonsuz doğru geçermiş deniliyor.Bunun yanlışlığını size kanıtlayacağım,dedi ve cebinden çıkardığı kalemle sevk kağıdının arkasına bir şeyler çizmeye başladı.
-Kazım bey,sevk kağıdının arkasına yazmayın,o haliyle görünce doktor kızabilir.Size başka bir kağıt vereyim,isterseniz oraya yazın.
-Müdür bey,burada boş yer varken başka kağıt ziyan edilir mi?dedi ve dakikalarca anlattı.Konuşması bitince uysal bir çocuk gibi abisinin elinden tutarak oradan ayrıldı.
Müdür bu iş için hemen kolları sıvadı,Kazım beyin dosyasını inceledi,ama yıllar geçmesine rağmen önceki okulundaki dosyasının gelmediğini gördü.Memura bunun nedenini sordu.O da defalarca istediği halde önceki okulun dosyayı göndermediğini söyledi.Önceki çalıştığı okulu aradı,telefondaki okul müdürü:
-Müdür bey,sizin de bildiğiniz gibi o arkadaş biraz dengesiz.Buradaki arşive girip kendi dosyasını alıp yırtmış olabilir.Çünkü bütün aramalarımıza rağmen maalesef bu güne kadar bulamadık,dedi.
Eski okuluyla,milli eğitimle ve hastanelerle olan yazışma tam altı ay sürecek ve çalışıyor görünen ama çalışmayan Kazım bey, en sonunda malûlen emekli edilebilecekti.

X X X

Lisede görev yapan elemanlar arasında bekar olanların sayısı oldukça fazlaydı.Bunlardan memur Gülgeç Ayla ve Müdür Yardımcısı Alıngan Mualla baş başa sohbet ediyorlardı. Ayla’nın heyecanı dikkat çekiciydi:
-Aynı adam olduğuna eminim Mualla hanım.Üç gündür peşimde.Korkudan düşüp bayılacağım neredeyse.Kendimi okula atıncaya kadar heyecandan ölmezsem iyidir. Biliyorsunuz dolmuştan indikten sonra,okula gelebilmek için uzunca bir yol yürümek zorundayım.Nereden bu adam bana musallat oldu,anlayamadım.Amacının iyi olduğunu bilsem,bu kadar endişelenmem ama…
-Aylacığım,meseleyi bir de müdür beye anlatsan.Nasıl bir tedbir alınması gerektiğini o bilir.
-Valla düşünmedim değil anlatmayı,fakat utandım.Gerçi o benim ağabeyim sayılır.Çok şeker bir adam.Ben ona sarılıp şapur şupur öperim.Kötü bir niyetim yok canım.Tabii ki ağabey niyetine.
-Bunda utanılacak bir şey yok canım.Bizim düşünemediğimizi o mutlaka düşünür.
-Bu okulu çok seviyorum,ama evime uzak olduğu için milli eğitime gidip tayin istemiştim.Şimdi bunu çabuklaştırmanın bir yolunu bulmalıyım.Tanıdığım falan da yok ki…
-Boşuna tayin mayin için koşuşturma!Müdür bey seni bırakmaz.Tayinin çıksa bile,ne yapar eder durdurur.Sonra ona karşı mahcup olursun.”Benden habersiz ne işler yapmışsın!” derse ne cevap verirsin?
-Doğru valla,benim her konuda ağabeyime yani müdürüme danışmam lazım,deyip oradan ayrıldı ve üstünü başını toparlayıp müdürün odasına girdi. Bunu nasıl yaptığına o da şaşmıştı ama bir cesaret gelmiş ve yapmıştı işte.
Olanı biteni anlattıktan sonra,müdür:
-Her sabah işe gelirken sizi karşılaması için hizmetlilerden birisini görevlendireceğim. Okula duraktan beraber gelirsiniz.İsterseniz çıkış saatinde de götürsün.
-Çıkışta istemez müdür bey.Kendim gidebilirim.
-Yalnız sizden bir isteğim var.
-Buyurun emredin.
-Bu ve bunun gibi olaylarda mutlaka bana bilgi vereceksiniz.Benim haberim olmadan bir şey yapmayacaksınız.Söz mü?
-Söz efendim,söz ağabeyciğim.Ayy affedersiniz..Ben yerim böyle ağabeyi..Dur bi kerecik öpeceğim.Benim her sorunumda bana yardım eden bir ağabey…
-Dur deli kız,napıyorsun?Elalem ne der?
-Elalem beni ilgilendirmez,gerçekten ağabeyim olsaydınız sizi ancak bu kadar severdim.
-Sağ ol,sağ ol.Şimdi lütfen okulumuza atanan öğretmenlerin görevlerine başlama yazılarını yazıver de imzalayayım.Bu gün milli eğitim bu konuda acele etmemizi istedi.
-Derhal efendim,beş dakika içinde hepsi hazır,ama önce size kendi ellerimle bir kahve yapmama izin verin.İçimden geldi…
-Tamam da,zahmet olmasın.


X X X

Esrarengiz takipçisi Gülgeç Ayla’nın yanında koruma olduğu için takipten vazgeçti,ama bu sefer sekiz,on gün sonra çıktı okula geldi.Oldukça şık giyinmiş ve özenle saç sakal traşı olmuştu.Davranışlarıyla kibar ve zengin birisi olduğunu belli ediyordu.Ayla’nın yüreği kıpır kıpırdı.Uzun yıllar beklemenin ödülünü alacağını düşünüyordu.Adam:
-Ben Şahin,diye kendisini tanıttı ve devam etti:
-Yaptığımdan dolayı öncelikle sizden özür dilerim.Sizi ilk defa milli eğitimde gördüm, başka bir okula nakil için gelmişsiniz.Orada müdüründen odacısına kadar hepsini tanırım .Daha önce tanışmış olsaydık sizin işinizi hemen hallederdik. İnşallah bundan sonra…
-Estafurullah,ama ben gerçekten günlerce çok korktum.Sizin gibi bir beyin böyle bir şey yapacağı aklıma gelmedi tabii…
-Tekrar çok özür dilerim,ama sizi önceden çok iyi incelemekti amacım.Sizinle ilgili bana bilgi verenler oldu ama bir de ben kendi gözlerimle göreyim istedim. Malûm bu devirde kimseye güven olmuyor.
-Haklısınız da…Şey gene de…
Bir şeyler sezinlemeye başlayan Ayla’nın dili dolaşmıştı.Bu büyük bir şans mıydı acaba?
-İnşaat işleriyle uğraşıyorum.İşten güçten bu güne kadar bazı şeylere zaman bulamadım. İnşallah bundan sonra…
-İnşallah…
-Bakın ne diyeceğim,gelin bir yemeğe gidelim.Böylelikle hem kendimi size affettirmeye çalışayım ve hem de birbirimizi daha yakından tanıyalım.
-Bilmem ki daha ilk görüşmede yemeğe çıkmak doğru mu?
-Ayla hanım,Ayla hanımmm hangi devirde yaşıyoruz.,dedi Şahin ama farkına varmadan sesini oldukça yükseltmişti.Hemen hareketini düzeltti:
-Kusura bakmayın,biraz heyecanlıyım da…
Az kalsın “Ben de!” diyecekti Ayla.Kendini zor tuttu ve :
-Mesai henüz dolmadı,onun için müdür beyden izin almam gerekir.
-Canım ,önemli bir işim falan var,dersiniz.
-Bir deneyeyim.Lütfen bana bir iki dakika izin verin,gidip konuşayım.
Odasına giren Ayla’nın yüzünden bir şeyler olduğunu müdür hemen anladı.Yüzü kıpkırmızı olmuştu ve gözleri yere bakıyordu.Müdür:
-Ayla hanım,buyurun oturun.
-Oturmasam daha iyi efendim.Acele bir işim çıktı da,işten biraz erken ayrılabilir miyim?İzin verirseniz,birazdan çıkmak istiyorum.
-Nasıl bir iş bu?Çok mu önemli?
-Özel efendim.
-Hani hiçbir şeyi saklamadan anlatacaktınız?
-Korkuyorum,o yüzden anlatamıyorum.
-Neden korkuyorsunuz?Doğruyu söyleyin size yardımcı olayım.
-Utanıyorum da,nasıl söylesem…
-Bırakın bunları da gerçeği anlatın.
-Hani beni takip eden biri vardı ya,o şimdi burada.Meğerse niyeti iyiymiş.
-Ne demek niyeti iyiymiş?
-Yani çok ciddi.Birbirimizi daha iyi tanımak için beni yemeğe davet etti.Tabii izin verirseniz.
-Neeee,dedi müdür.Öyle bağırdı ki Ayla korkudan titremeye başladı.
-Ayla hanım,siz çocuk değilsiniz,tabii size izin vereceğim,ama şu beyi bir de ben görsem…
-Bir görseniz,bir görseniz;tam bana göre.Bu iş de bozulur diye çok korkuyorum. Ancak sizden bir zarar gelmeyeceğini de biliyorum.Hemen odanıza onu getireceğim.
Biraz sonra üçü müdür odasında hem çaylarını içip hem de sohbet ediyorlardı.Müdür olanı biteni iyi anlamak istiyordu:
-Şahin beydi,değil mi?
-Evet efendim.
-Ne işle uğraşıyorsunuz Şahin bey?
-Müteahhidim efendim.Buradaki hastaneyi ben yaptım.Doktor Hayati bey çok yakın arkadaşımdır.
“Deli doktoru” diye düşündü müdür ve gene sordu:
-Başka tanıdığınız doktor da var mı orada?
-Var,ama adlarını unuttum.Doktor lazımsa yardımcı oluruz müdür bey.Okulun tamiratıyla ilgili de emirlerinizi beklerim.Yanlış anlamayın ama okul sadece sizin değil hepimizin. Madem ki Ayla hanım vasıtasıyla tanıştık…
-Ayla hanımı daha önceden tanıyor musunuz?
-Amann müdür bey,Şahin bey beni nereden tanıyacak?İzin verirseniz gideceğimiz yemekte tanışacağız.
-Şahin bey güvenilir bir insana benziyor,ancak az önce milli eğitimden telefon ettiler ,okula teftiş için müfettiş göndermişler.
-Kırk yılda bir kere izin istedim,onda da aksilik çıktı müdür bey.Siz bilirsiniz gene de…Acaba bir kolayı yok mu?
-Üzgünüm,ama yok.
Bu laf üzerine Şahin bey,izin isteyip ayağa kalktı,Ayla da onu yolcu etti.Müdür:
-Ayla hanım,misafirinizi geçirdikten sonra tekrar gelin de hangi dosyaları müfettişe hazır etmeniz gerektiğini size söyleyeyim.
Ayla,tekrar odaya girdiğinde çok bozulduğunu belli ediyordu:
-Bu müfettişler de tam gelecek zamanı buldular.Saat kaçta burada olacaklar?
-Hiç olmayacaklar.
-Aşk olsun müdür bey!Demek ki benim işimi bozmak için böyle söylediniz.Ne kaçırdığımı bir bilseniz.Bunu sizden beklemezdim…
-Ne kaçırdığını bilemem,ama istersen iki dakika otur da Şahin beyin kim olduğunu birlikte araştıralım.Önce Psikiyatrist Hayati beyle konuşalım.Numarası şurada benim ajandada vardı.Ah,buldum.
Numarayı çevirdi.Hattın öteki ucundaki doktora kendisini tanıttı ve :
-Doktorcuğum,bu gün benim yanıma sizin bir arkadaşınız geldi.Sizden söz ettik.
-Kimmiş o?
-Müteahhitmiş galiba…
-Şahin mi?
-Evet,hastaneyi yapan müteahhit.Sizin de çok samimi bir arkadaşınızmış.
-Ne samimisi.Diğer delilerle ne kadar samimiysem onunla da o kadar.
-Deli mi?
-Evet deli,hem de kırk altılılar koğuşundan kaçan bir deli…Sizden bir şey istemedi ya..Çok şık giyinir ve müthiş ikna yeteneği vardır.
-Bir şey istedi de biz vermedik.
-İyi etmişsiniz,Allahın manyağı her yerde benim adımı kullanıyor.Üç aydır ses çıkmıyordu. Çok şükür burayı terk etti diye düşünürken gene ortaya çıktı.Kusura bakmayın müdür bey,çok sinirlendim.O yüzden bağırıyorum.
-Önemli değil doktorcuğum,rahatsız ettim,görüşürüz.
Bütün konuşmaları Ayla’ya aktaran müdür:
-Ayla hanım gördün mü ne kaçırdığını,daha doğrusu kaçırmadığını…dedi.

X X X

Zırva Gazetesi’ne eklenen inciler:

“Sayın veli,bir öğretmenin kendi öğrencisine özel ders vermesi suçtur.” Anadın mı Samet.
“Sayın müdürüm,bunu bize değil de öğretmenlerine söylesen…! “ Koçero Hamza.
“Öğrenci kayıtlarında para almak da suç ama,gitti 200 liram.Doktora verecek param da kalmadı.” Dertli Yeliş.
“Doktoru moktoru boş ver Yeliş abla ,kefir iç kefir…Ben denedim,her şeye iyi geliyor. “ Kefirci Esin
“Geç buldum ama çabuk kaybettim.” Gülgeç Ayla.
“Duydunuz mu bir adam Gülgeç Ayla’ya dünür gönderecekmiş.Ben inanmadım ya! Günahı söyleyenin boynuna. “ Dedikoducu Safiye.
“Sevgili Ayla,inan ki niyetim ciddiydi. “ Müteahhit Şahin.
“Belediye’de her türlü rüşvet alma ve vermeler yasaklanmıştır. “Zabıta Amiri Hilmi.
“Vatandaş yesin diye patlıcanı 1 liraya,ıspanağı 75 kuruşa,patatesi 50 kuruşa,muzu 2,5 liraya indirdim.Hade taaaaze patlacaaaaan. “Zerzevatçı Deli Çingene.
“Muz mu,nedir o? Gariban Gurbet.
“Yaramazlık yapan çocuklarınız itina ile dövülür,pardon dilim sürçtü,eğitilir diyecektim.” Gır Gır Faruk.
“Bulgaristan’a gidiyorum.Lütfen siparişlerinizi unutmadan yazdırın.Örgüt arkadaşım Faruk bey’e sırrımızı sakladığı için teşekkür ederim.” Tarihçi Zekavet.
“Öylesine zayıfladım ki,darısı tüm dostlarıma…”Çorba Ye Formda Kal Burcu.
“Def-i haceti gelenler dikkat! Çekinmeden gelin,çünkü ücretlerde yüzde on indirim yaptım. “ Zart Zurt Okan.
“Çenemin çok konuşmaktan çıktığını söyleyenler günahlarımı alıyorlar.” Çıkık Çene Raziye.
“Çıkmayan falım yok.Küp küp altın bulanlara sorabilirsiniz. “ Falcı Recep.
“Sevgili hırsızım,bundan sonra artık görüşmesek,diyorum.” Galerici Altan.
“Bu ay işler kesat gitti,sadece üç küt kütüm var.O yüzden lütfen köpeklerinizi bağlamayınız. “ Küt Küt Seyfettin.

X X X

Al-Makam bir şeyler yemek ve bir- iki kadeh içki içmek için dışarıya çıktı.Etraftaki lokantalara ,meyhanelere bakacak ve hoşuna giden birisine girecekti.Çünkü hangisinin daha iyi olduğu konusunda bir bilgisi yoktu.Yarım saat kadar arandı.İyice acıkmıştı,kararsızlığına sinirlendi.Karşısına ilk çıkan yere girecekti,başka bir seçeneği zaten yoktu.Memleketim deresinin yanına yaklaşmıştı.Bulunduğu yerden biraz ileride kapısında “Agopun Yeri” yazan tek katlı,eskice bir bina gördü.Kapısını açtı,içeridekilere selam verdi.
Hemen hemen bütün masalar dolmuştu,ama garson yabancı olduğunu anladığı için iki kişinin oturduğu bir masada ona bir yer ayarlayıp siparişini aldı.Izgara kokusu çok nefisti. Acaba acıktığı için mi ona öyle geliyordu?Az sonra siparişler gelip yemeye başlayınca bunun acıkmakla bir ilişkisi olmadığını anladı.

Agop’un Yeri,on üç tane masası bulunan,upuzun bir meyhaneydi.Duvarları çeşitli firmaların verdiği takvimlerle doluydu.Ayrıca duvarlarda hayvan postları,tespihler,işyeri ruhsatı,KDV’nin fiyatlara dahil olduğunu yazan bir levha,gürültü ile ilgili yasal bir uyarı,içkinin fazlasının zararlarını anlatan birkaç şiir ve eskiden köylerde kullanılan çeşitli tarım araçları asılıydı.
Neden bu adı aldığını bilen yoktu,ama gene de herkes bu adı kullanırdı.Mezeleri ucuz ve kaliteliydi.Etler porsiyon olarak değil tartılarak satılırdı.Bilhassa gece bütün masalar dolu olurdu.Her iki tarafa müşterilerin rahatça izlemeleri için televizyonlar konulmuştu.Yalnız çoğunlukla televizyonlar açıkken öte taraftan müzik seti de çalıştırılırdı.Tabii bu şartlarda televizyonların sesini sonuna kadar kısmak gerekirdi.Bazen televizyondaki görüntüde bir cenaze varken müzik setinden hareketli bir parça duyulabilirdi.
Izgara ocağının hemen önüne on santim yüksekliğindeki bir platformun üzerine herkesin dilediği zaman çıkıp konuşabileceği bir kürsü konmuştu.Ancak kürsüde bilgiseveroflardan başka pek konuşan olmadığı için ilk başta serbest kürsü olan adı daha sonra “bilgiseverof kürsüsü” olarak değiştirilmişti.
Kürsüye çıkıp da konuşan olduğu zaman televizyon,müzik seti hatta insanlar susardı.Konulmuş bir kural olmamasına rağmen bazen konuşmacıya soru da sorarak anlatılanlar herkes tarafından dinlenirdi. Maçların televizyondan yayınlandığı geceler de buna dahildi.En fanatik sporsever bile ,konuşmacıyı susturup maçı izleme arzusunu söylemezdi.
Bu gece ,diğer gecelerin çoğunda olduğu gibi yine kürsüde bilgiseverof Umursamaz Rüştü vardı.Herkesi selamladı,bu selam bolca alkış aldı.Konuşmasına başladı:
-Sevgili dostlarım,gerçi bir bilgiseverof “Ey dostlarım,bu dünyada dost yoktur!” demiş ama…
-Umursamaz,karar ver dost muyuz,değil miyiz?
-İzin verirseniz söyleyeceğim.O demiş ama her söyleneni doğru olarak kabul edemeyiz. Ben bu düşüncede değilim.Yani sizler benim dostlarımsınız.
-Dost isek bir kadeh rakı ikramımı kabul etmen gerekir.Birlikte sağlığa,yaşama kadeh kaldıralım.
-Bunu kabul ederdim,eğer şu anda kürsüde olmasaydım.Bu güne kadar bu kürsüde içki içen birine rastladınız mı?Buraya çıkan ,dinleyicilere karşı saygılı davranmak zorundadır.
-Haklı,haklı… sesleri yükseldi.
-Az önceki arkadaşımız yaşama içelim dedi,içelim de acaba biz yaşamın ne olduğunu biliyor muyuz?
-Rahmetli babam “bir kapıdan girdim,bir kapıdan çıktım.”derdi yaşam hakkında.
-Öncelikle yaşam sorgulanmalı,ama acaba yaşamı sorgulamanın bir anlamı var mı? Herkes yaşam hakkında bir şeyler bildiğini söylüyor veya bildiğini zannediyor. Binlerce yıldır birçok bilgiseverofun da yaptığı aslında aynı şey değil mi? Ortaya atılan düşünceler gerçeğin ne kadarına ışık tutuyor? Yoksa insanoğlu bu konuda hâlâ başlangıç noktasında mı duruyor, ileriye gittiğini zannetmesine rağmen yerinde mi sayıyor? Doğrudan yaşamı anlamaya çalışmak yerine doğaya yani varlığa yönelmek ve onunla ilgili bilinmeyenleri ortaya koymak bizi gerçeğe götürmez mi?
-Umursamaz varlık dediğin nedir ki?Şimdi varız,yarın yokuz…
-Haklısın, “Varlık nedir?” sorusu kolayca sorulabilmesine karşılık cevabı belki de sonsuza kadar tartışılacak olan bir sorudur. Daha da ileri giderek söylersek cevabı asla verilemeyecek bir soru da olabilir… Bunu bilmiş olmak insanı bu konuda düşünmekten alıkoyamamıştır. Varlığın madde, idea(düşünce),oluş ya da fenomen olduğunu savunanlar vardır,ama hiçbir sav diğerine karşı bir üstünlük sağlayabilmiş değildir.
-Sevgili Umursamaz,ağzından bal akıyor,çok güzel konuşuyorsun.Belli ki anlattıkların da çok değerli bilgiler,ama bunlar bizi aşar.İdea nedir,fenomen dediğin şey nedir,biz ne bileceğiz?Gel sen bize anlayabileceklerimizi anlat.Sevgiden bahset,acıdan bahset , düşmanlıklardan bahset!
-Sevginin yanına düşmanlığı koyamam,çünkü birinin olduğu yerde diğeri bulunamaz,biri mutlaka ötekini yok eder.Gelin birlikte sevginin düşmanlığı,kini yok etmesine çalışalım.
-Sen bize düşmanımızı sevmeyi mi öğütlüyorsun?Nasıl başaracağız bunu,diyelim ki başardık, yaptıkları düşmanımızın yanına kâr mı kalacak?
-Bunu başarmak o kadar da kolay değil,ben başardım mı?Hayır.Size söylerim başarın diye ama kendime gelince sözümü geçiremem bir türlü.
Umursamaz bunu söylerken az önce sonradan görme üç zengin adamla meyhaneye gelen ve arkalardaki bir masada oturan bilgiseverof Yalaka Hamdi’ye gözü takılmıştı ve onunla olan ilişkisi aklına gelmişti.Devam etti:
-Zor bunu yapmak,ama imkansız değil.Çünkü başaranlar var.Eğer sevemiyorsanız da düşmanlarınızı affediniz.O zaman hiç düşmanınızın kalmadığını göreceksiniz.Hem buradan çıkacak yarar düşmanınıza değil size dönecektir.Duyacağınız gönül rahatlığı ömrünüzün bir dere gibi huzurlu akmasını sağlayacaktır.
-Umursamaz,çok acı çekiyorum.Istıraplarım yaşamımı zehir ediyor.Acaba benim kadar derdi olan biri var mıdır bu dünyada?
-Anlatayım da sen karar ver,var mı yok mu?Bir adamcağız,çok sevdiği çocuğunu kaybetmiş.Duyduğu acıdan kurtulmak için bir çok yol denemiş,ama nafile.Sonunda bilge bir kişiye gidip,ondan çocuğunu geri getirmesini ve bu acısını dindirmesini istemiş.Bilge, adama boş bir tas vermiş,bunu ,içinden ölü çıkmamış bir haneden su ile doldurduğu takdirde onun istediğini yapacağını söylemiş.Adamcağız sevinçle oradan ayrılmış,ama aylar sonra başı önünde bilgenin kapısını çalmış ve boş tası iade etmiş.Onun için acı zaman zaman herkesin yüreğini dağlar.Gerçi başkalarının acı çektiğini bilmek acımızı yok etmez,ama belki biraz teselli verir.Dilerseniz konuşmayı burada keselim,dedi ve alkışlar arasında kürsüden inip çıkış kapısına doğru yürüdü.
-Söz vermiştin Umursamaz,birlikte kadeh kaldıracaktık.Oysa sen kaçıyorsun!
-Hayır sevdiklerimden kaçmıyorum.Onları özlemek için gidiyorum.Mecliste bir tane bile dost olmayan bulunursa o rakı insana zehirden farksız gelir.Onun için gidiyorum.
-Az önce bize demiştin ki…
-Evet dedim,ama bir de dedim ki, ben de insanım.Her insanda olduğu gibi benim de bir çok zaafım var.Beni bağışlamak yüceliğini de gösterin bu gece ve kendinizi bir iyilik daha yapmış olun.
O giderken kafalarını çevirip arkalarına bakan bazı kişiler Yalaka’yı görünce Umursamaz’ın ne demek istediğini hemen anladılar.

X X X

Memleketim’i yasa boğan o acı haberi Al-Makam ,bir çay ocağının kaldırıma koyduğu taburesi üzerine oturmuş çayını içerken yanındaki Kuruntulu Soner, Pipirikli Bülent,Mirasyedi Cafer,Kasıntı Rami ve Doymaz Hamit’in konuşmalarından öğrendi.
-Pipirikli bu günlerde kendine hastalık yakıştırmaz oldun,yoksa bitti mi hastalıkların? Kuruntulu Soner de sana benzemeye başladı yavaş yavaş.dedi Doymaz Hamit.
-Biter mi be Hamit abi?Çok var da dalga geçersiniz diye korkudan söyleyemiyorum.Dünden beri kolum ağrıyor,acaba kalp mi var bende?Bu sabah da midemde ve böbreklerimde bir ağrı ile uyandım.Çok affedersiniz tuvalete gittiğimde idrar yollarında bir yanma bir yanma var ki ,anlatamam.Gastrit mi desem,ur mu desem,prostat mı desem bilemiyorum.Doktorlar da bıktı benden,iki günde bir gidiyorum çünkü.Teşhis koyacaklarına beni azarlıyorlar.
-Bırak bu kuruntuları Bülent!Genç adamsın sen de prostat ne gezer?Diğerleri de yoktur.Paranı doktora ve ilaca vereceğine ,git bir hafta tatil yap gel!Göreceksin ne hastalık kalır ne de kuruntu...
Buna alınan Soner :
-Hep bana laf atarsın Hamit abi,ama kendi kulaklarınla duydun. Bak Pipirikli’nin durumu benden de kötü,dedi.
Konuşmayı bir arabanın ani fren sesi böldü,bir daha, bir daha...Anlaşılan kendi aralarındaki deyimiyle bir genç lâstik çektiriyordu.Kasıntı Rami buna sinirlendi:
-Ana baba parasıyla almışlar altlarına bir araba,ne rahatsız olan vardır ne de başka insanlara tehlike yaratabilirim diye düşünürler. Terbiyesizler! dedi. Mirasyedi Cafer hemen atıldı:
-Rami bey,böyle konuşuyorsun,ama bunu yapan senin oğlan.Az önce bizim evin önünde gördüm onu.Lastik çektirmekle kalsa iyi, hızla giden arabayı kendi etrafında fır fır döndürüyordu.
-Benimki de olsa sözüm yine geçerli.
Konuşmaya tekrar Doymaz Hamit de katıldı:
-Benim aklım şuna ermiyor bir türlü.Rami beyin hanımı çalışmaz,kendisi benim gibi bir memur.Alsa alsa bin lira maaş alır.Yani yoksulluk sınırının bile çok altında bir maaş bu.Neredeyse açlık sınırında bir geliri var.Buna rağmen altında araba var.Bu maaş arabanın yağına, benzinine, arızasına, kaskosuna, trafik sigortasına, vergisine bile yetmez.Rami bey,bu işin sırrını bize de öğretsen diyorum.
-Biz senin gibi boğazımız için çalışmıyoruz Doymaz!İşin sırrı az yemek,az ye de senin de olsun...
Mirasyedi Cafer:
-Araba maraba istemem,dökülü param olsa gene almam.Sülük’ün oğlu ve üç arkadaşı dün gece araba yüzünden ölmediler mi?
-Vah,vah yazık!Hangisi gitti Sülük’ün oğullarından?
-Hani safça olan,doktor lakaplı çocuk vardı ya,o.
-O çocuk daha iki gün önce askerden gelmedi mi?Herkes çürük raporu almaya uğraşır askere gitmemek için ,Saffet de ona torpille sağlam raporu almış askere gitsin diye.Çocuk tek başına yolda yürüyemiyor,askerlik nasıl yapacak?Ona ehliyet falan da vermezler.Babası görmeden almıştır arabayı.
-Olur mu,kapı gibi ehliyeti varmış.Benim yeğenle aynı birlikte askerlik yapmışlar.Orada göstermiş ona ehliyetini.Yeğen anlatıyor da aslında askerde de tam perişanlıkmış hali.Herkes alay edermiş bazı geceler altına işediği için.
-Özürlü olduğundan kız vermezler diye onu askere gönderdi Sülük.
- Ne oldu şimdi?Gelinim olsun derken ,oğlunu da kaybetti.Ya öteki üç gencin günahı neydi,pisi pisine gittiler.
-Niyet Müdürü kaza yerinde kendisi inceleme yapmış.O da tanıdığı için “bu çocuğun ehliyeti yoktur” diye düşünmüş ama ölünün ceplerine baktığında ehliyeti görüp küplere binmiş.Hemen istifa dilekçesini vermiş Al-makam vekiline .Zaten emekliliği de gelmişti.
-Müdür ne bilecek kim ehliyet alıyor,nasıl alıyor?Onun bir suçu olmasa gerek.
-Adam bizim gibi düşünmüyor.”Bu olayda benim de ihmalim ve kusurum var.” diyor ve ısrarlara rağmen istifada diretiyormuş.
-Cenazeler ne zaman kalkıyor?Öğlen namazına ise az kaldı.
-Galiba öğlen,hadi kalkalım.
Onlarla birlikte Al-Makam da yerinden kalktı,çünkü o da bu dört gencin son yolculuğunda bulunmak istiyordu.Bu olay onu çok etkilemiş ve bir yakınını kaybetmişçesine acı ve üzüntü duymuştu.

X X X


“Bu gün giderim,yarın giderim” derken Al-Makam otuz sekizinci gününü de Memleketimde geçiriyordu.Dertli Yeliş’ten Çal Çal Fikret’e ,Uyuşuk Hasan’dan Astikli Zifir Ömer’e kadar birçok kişi hakkında bilgi sahibiydi artık.Memleketimin nerdeyse ara sokaklarına varıncaya kadar gezmişti.Asfaltı kalmamış caddelerinde yürümüş,yağmur yağdığında cadde ortasında biriken sulara hayretle bakmış-çünkü normal bir caddede sular ortada değil kenarlarda toplanır ya da akar giderdi- bütün marketlerinden hatta bakkallarından , fırınlarından ,manavlarından alış veriş yapmış,kimin hangi yolsuzluğa bulaştığını öğrenmiş,kısacası bilinmesi gereken tüm bilgilere sahip olmuştu.
Memleketimi sevmeye başlamış,buraya iyice ısınmıştı.İnsanlarının çoğunu tanıyordu,tabii onlar da onu;ama ticaretle uğraşan bir iş adamı olarak.Güya tencere, tabak, kaşık vs. gibi ev gereçleri satıyor ve burada da bir mağaza açmak istiyordu.Bu uydurulmuş hikaye iyice tutmuştu.Bu işi için yaptığı dükkan aramaları sırasında birçok arkadaş da edinmişti.Bu arkadaşlıkları çayhanelerde ya da Agop’un Yeri’ndeki sohbetlerle iyice pekiştirmişlerdi.
Yarın buradan geçici olarak ayrılmak ve bir hafta içinde de gerçek kimliği ile dönmek kararındaydı.Bu gün onun buradaki iş adamı kimliğiyle son günü idi.Yattığı yerden tekrar döndüğünde yapacakları ile ilgili olarak planlar kuruyordu .
Midesinde bir yanma vardı.Bir aktara gidip bir bitki çayı ve bazen de kalbinde çarpıntı olduğu için bu rahatsızlığa iyi geldiğini duyduğu alıç meyvesi almak amacıyla dışarı çıkmaya karar verdi.Saatine baktı,neredeyse öğlen olmak üzereydi.
Ara bir sokaktan ana caddeye geçmek için yürürken gözü bir apartmanın tabelasına takıldı.”Hayat Apartmanı,C-Bilok” yazıyordu,yanındaki bakkalda ise “Bakkal Dükyanı” yazısını okuyunca hafifçe gülümsedi ve “herhalde ikisini de aynı kişi yazmış” diye düşündü.
Caddeye çıktığında içinin köy ekmeğinden normal ekmeğe,kepekliden çavdarlıya varıncaya kadar her çeşit ekmekle dolu olduğunu gördüğü bir el arabası önünden hızla geçti.Minibüs durağının yanında kendisine boş bir yer bulup,park etti.On beş yaşlarında bir çocuk:
-Taze çıktı bunlar,sıcak sıcak...diye bağırarak ekmekleri satmaya başladı.
Aradığını bulmuştu,çünkü üç dükkan ilerisinde “Bitki ve Baharat Merkezi” yazısını gördü.Bu adı aldığına göre büyük ve çeşidi bol bir yer olmalıydı.İçeri girdiğinde tam tersi ile karşılaştı.İçeride bir iki küçük çuval kurumuş bitki,biraz ıhlamur ve biraz da paket bitki çayından başka hiçbir şey yoktu.İçerdeki gence “alıç” dediğinde ,anlamamış gibi yüzüne baktığından sinirlenip dışarı çıktı,birkaç dükkan aşağısındaki Mısırçarşısı Baharatçısına girdi.Orta yaşlardaki satıcıya:
-Alıç var mı?Yalnız bitkisini değil de meyvesini istiyorum.
-Pardon,alıç mı?Ne işe yarıyor o,söylerseniz biz de öğrenelim.
-Kalbe filan iyi geliyor.
-Onun yerine rezene verelim,hünnap da olabilir.Yoksa sizin alıç dediğiniz şu olmasın,diyerek bir avuç ardıç alıp gösterdi.
-Hayır değil,o elinizdeki ardıç.Oysa alıçın rengi biraz sarı olmalı.dedi ve oradan da bir şey almadan çıktı.Zaten midesindeki ağrı da geçmişti.
Bir el arabası içinde bir şeyler satan satıcı müzik setinin sesini sonuna kadar açmışken onun yaklaştığını görünce hemen sesi kıstı,çünkü müşteri olduğunu anlamıştı.
-Buyur abi,dedi.
-Bana bir paket traş bıçağı verir misiniz?
-Hakikisinden mi,sahtesinden mi?Çünkü fiyat farkı var.
-Tabii hakikisinden.Şu el radyosu kaça?
-Onun gerçek fiyatı 50 lira ama size 20’ye bırakırım.
Radyoyu aldı,düğmesini açtı.Çalıyordu.Antenini çıkardı.O da ne?Anten elinde kalmıştı,yani kırıktı.Neden 20’ye bıraktığını anladı,yerine koydu radyoyu.
-Şu el çantası kaça,hakiki deri mi ?
-Değil,ama bir şeyler yaparız fiyatta.O da size 20 lira olur.
Satıcı başladı çantanın fiyatını indirmeye.En son 13 liraya kadar indi,ama o sadece jileti alıp oradan ayrıldı.
Belediye parkında yeşillikler arasında oturmak istiyordu.Parkın kapısına yaklaştığında karşıdan aksayarak yürüyen bir adam gördü.Sol tarafa doğru aksadığına göre bu ayağında bir problem olmalıydı.Yüzünün bir yanı öteki yanıyla simetrik değildi.Sol gözü diğerinden çok küçüktü. Elbiseleri, yüzü ve elleri kir içindeydi.Duvar kenarındaki çöp konteynerine doğru yöneldi,içine eğildi.Erişemeyince konteyneri eğdi ve karıştırmaya başladı.Al-Makam bu adama acımıştı,elini cebine attı,çıkan yirmi ve on liralık iki parayı bu adama uzattı.Adam kendisine yaklaşan eli görünce o tarafa baktı,sonra umursamaz bir tavırla çöpü karıştırmaya devam etti.Al-Makam elindeki paraları, belki almaya utandı düşüncesiyle adamın cebine koymaya çalıştı,ancak ummadığı bir hareketle adam elini iteledi.
-Sana para veriyorum,bir şeyler alırsın,dedi.Adam,sinirlenmişti.
-İstemem,ben para mara istemem!Ne yapacam ben parayı?dedi.
Hayret etmişti bu sözlere,çünkü ilk defa böylesi bir olayla karşılaşıyordu. ”Neyse” deyip parkın kapısından içeri girdi.İçeri girdiğinde yeşillikler arasında oturma isteğini de gerçekleştiremeyeceğini anladı.Çünkü parkın her yanı kazılmış,bir sürü işçi bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı.Sesli bir şekilde söylenmeye başladı.Karşısından orta boylu,iyi giyimli ,kalın gözlüklü bir adam geliyordu. Onun yanından geçerken:
-Yazık etmişler güzelim parka.İnsanların biraz nefeslendikleri bir yer vardı, orayı da mahvetmişler,dedi.Adam:
-Bu geçicidir,çünkü bitince eskisinden de güzel olduğunu göreceksiniz.
-Zannetmem,zaten bu iş de kolay kolay bitmez.
-Biter,çünkü ben bu işin sorumlu mühendisiyim,dedi ve adam uzaklaştı.
Daha önce bir kez gittiği dere kenarında bulunan Kuğulu Park aklına geldi.Oraya gitmeye karar verdi.Buranın da adı böyleydi ama içinde kuğu muğu yoktu,sadece üç tane uyuz ördek vardı ortasındaki havuzda.İşletmecisine göre ilk açıldığında bu havuz kuğu doluymuş ama buranın iklimine uyum sağlayamadığı için hepsi teker teker ölmüşler.
Kuğulu park eskisinden daha kalabalıktı bu gün.Kendisine bir yer bulup oturdu ve bir çay söyledi.Kalabalık bir grup dört beş masayı birleştirip oturmuşlardı.İnce uzun boylu ve sakallı bir adam onlara bir şeyler anlatıyordu:
-Arkadaşlar,Hamit Bey’in Rüyası isimli dizimizi bayrama kadar yetiştirmemiz gerekiyor.Onun için çok sıkı çalışmamız lazım.Herkes rolünü iyice ezberlesin.
-Amca bunlar dizi çekmeye gelmişler buraya,diyen kıza çevirdi kafasını.On yaşlarında esmer bir kız kurusuydu.Kafası anormal denecek derecede uzundu.
-Dizi mi çekecekler?
-Evet,bütün malzemelerini üç tane büyük arabada getirdiler.Dün de bu gördüğün artistler geldi.Bunların bazılarını ben başka dizilerden de tanıyorum.Bu dini bir dizi olacakmış.Küçük bir çocuk rüyasında ak saçlı ve ak sakallı bir ihtiyar görüyor,ihtiyar ona bir elma veriyor.Elmayı yeyince çocuk ne isterse gerçekleşiyor. Çekim sırasında parlak görünsün diye elmayı zeytinyağı ile sildiler.
-Bütün bunları sen nereden biliyorsun?
-Ben geldiklerinden beri onların yanındayım.Hem bizim eşek bile dizide oynuyor.Senaryoda küçük çocuğun at üstünde giden bir rolü varmış ama at sahipleri çok para istendiklerinden bizim eşeği kiraladılar. Küçük çocuk bizim eşeğin sırtına binip gidecek.
-Desene sizin eşek de oyuncu oldu!Eşeğinizin bir adı var mı?
-Var,kadife.Kemal Sunal’ın bir filminden aldık ismini.Bak amca şu sakallı olan yönetmenmiş,küpeli adam da onun yardımcısı.
-Demek hayvan da besliyorsunuz.Baban ne iş yapıyor senin?
-Serbest meslek.
-Serbest meslek deyince bir sürü iş girer içine.Nasıl yani?
-At arabamız var,onunla eşya taşır.Ama geçende at öldü,şimdi o işi kadifeyle başka bir eşeğimiz daha var o yapıyor.Babam bazen de tuvalette durur.Annemse bu parkın bulaşıklarını filan yıkar.
-Babanın adı ne senin?
-Hüsnü,ama Şopar Hüsnü derler.
O sırada kızdan küçük bir erkek çocuğu geldi yanlarına:
-Abla,hadi gidelim.Karnım acıktı,dedi.
-Kardeşin mi?
-Evet,bir de abim var lisede okuyor.Bunun adı da Hüseyin.
-Hüseyin,sen okula gidiyor musun?Büyüyünce ne olmak istersin?
-Evet,ikideyim.Garson olacağım.
-Bazen burada ona da çay filan taşıtıyorlar.Bak amca şu benim yaşımdaki küçük çocuk da artist.Elmayı yiyen de o,bizim eşeğe binecek olan da o.Adı da Cahit. Cahit!Cahit gelsene biraz.
Geldi yanlarına,ama Cahit’in yürüyüşü,duruşu bile öteki çocuklardan farklıydı.Daha önce de bir dizide on beş saniyelik bir rolü olmuş ve bunun için tam on gün setlerde beklemek zorunda kalmıştı.
-Cahit merhaba.Rolünü ezberledin mi?
-Kolay ki,eşeğe biniyorum,dua ediyorum,elma yiyorum ,bir dedecik başımı okşuyor.Bunun gibi.
-Sen buraya kiminle geldin.Annen baban yok mu?
-İkisi de çalışıyor.Dedemle geldik.dedi ve yetmişine çoktan merdiven dayamış ihtiyar bir adamı eliyle gösterdi ; sonra da çocuklarla birlikte koşarak parkın içlerine doğru gitti.Artist de olsa sonuçta bir çocuktu ve oynamak ihtiyacı hissediyordu.


X X X


Dertli Yeliş’e Nazik Raciye,Kaşer Zuhal,Suratsız Sevda ve Çişli Remziye misafir olarak gelmişlerdi.Daha doğrusu kendi aralarında düzenledikleri “altın günü”nde sıra Dertli Yeliş’te idi.Her hafta birisinin evinde toplanıyorlar ve aralarında topladıkları para ile aldıkları çeyrek altını o ev sahibine götürüyorlardı.
Tam keklerini yeyip çaylarını içtikleri sırada kapı zili uzun uzun çalmaya başladı.Yeliş koştu,açtı.Kapıda komşuları Kuruntulu Soner vardı.
-Buyur Soner,hayırdır!
-Yeliş abla,sorma be,başıma bir iş geldi.Zaten her şey de beni bulur ya!
-Bırak şu kuruntuları da bulmasın.
-Bak,ayak bileğimin bir karış üzerinde kırmızı bir yara çıktı.Ne biçim dertse anlayamadım.Hem kaşınıyor,hem de ağrıyor.
-Yılancıktır o.
-Çaresi var mı be Yeliş abla?Sen bilirsin!
Soner böyle demekte haklıydı,çünkü hastane doktorları,özel doktorlar,şifalı bitkiler,okuyup üfleyenlerle ilgili her şey hakkında Dertli Yeliş’in bilgisi vardı.
-Çaresi olmaz mı,var elbette.
-Nedir çaresi?
-Meczup Muammer bir okusun bir şeyin kalmaz.
-Meczup ne bilecek böyle şeyleri.O şarapçı ne anlar bundan?
-Öyle deme,yılancığı geçirmede o bir numaradır.Bir derin hocadan zamanında el almış.Git ona,bul derdine çare!
-Ben evini tam bilmem be Yeliş abla,sen de gelsen!
-İçeride misafirler var,onlara söyleyeyim,beş dakikada gider geliriz.

Meczup Muammer, o gece sabaha kadar şarap içmişti.İddiacı Veysel,dört-beş kiloluk bir damacana şarap almış,ucuz diye.Bir bardak içmiş ,ama ağzı zehir gibi olmuş.O da damacanayı Meczup’a vermiş.Meczup da tabii bayram yapmış. Uyuduğunda sabah namazı çoktan geçmiş.
Meczup’un bir kısmı yıkılmış olan,küçücük bir bahçenin içindeki iki göz oda evine gelip tahta kapıyı uzun uzun çalan Yeliş ve Soner ,kendilerini Meczup’a duyuramayınca önce kapıyı yumrukladılar,sonra da cama vurdular.En sonunda duydu ve kapıyı açtı.Görünüşü korkunçtu,Soner titremeye başladı.Geldiğine geleceğine pişman olmuştu.
-Ne var,manyak mısınız siz?Evin geri kalanını da siz mi yıkacaksınız.
-Kusura bakma,bir hastamız var da,dedi Yeliş.
-Ben bu gün hastaya mastaya gidemem.
-Gitmen için gelmedik,hasta burada.Yılancık çıkmış ayağında,deyip Soner’i gösterdi.
-Tamam,dedi Meczup ve bahçesindeki gülden bir küçük dal koparıp Soner’in ayağındaki yaranın üzerine birkaç kere sürttü ve bir şeyler mırıldandı.Dua filan okuduğu yoktu,aklına gelen tüm küfürleri içinden sayıyordu.
-Oldu,deyince para vermesi için şaşkın şaşkın bakan Soner’i dürtükledi Yeliş.O da beş lira parayı Meczup’un eline sıkıştırdı.
Oradan ayrılıp Yeliş’in evinin önüne geldiklerinde Soner’e sordu:
-Ağrın azaldı mı?
-Biraz azaldı gibi,kaşıntı da yok,deyip pantolonunu sıyırdığında ne yara ne de kızarıklık vardı.Yeliş:
-Demedim mi sana,dedi.

X X X

Yeni Al-Makam’ın bir hafta sonra görevine başlayacağı tüm Memleketimliler tarafından duyulmuştu.Sevinenler de vardı bu habere üzülenler de.Kim olduğunu tanımıyorlardı ama bir çok kişinin gene de bazı şeyleri kaybetme korkusu uykularını kaçırmıştı.
Herkes kendi çapında bu karşılama için bir şeyler yapma gayreti içine girdi.Ne kadar Al-Makam’ın geçme ihtimali olan cadde varsa hepsindeki çukurlar kapatıldı,deterjanlı sularla bırakın caddeleri bazı sokaklar bile yıkandı.Çöp konteynerleri yeniden boyandı,kaldırımlara bazısı doğal bazısı da yapma çiçekler ekildi.
Karşılama töreni için yapılacak masrafları karşılama konusunda zengin Memleketimliler oldukça cömerttiler.Bilhassa Fabrikatör Mikdat ve Sülük Saffet kesenin ağzını iyice açmışlardı.Karşılamada kurban edilmek üzere üç tane deveyi de şimdiden hazırlamışlardı bile.
Resmi dairelerde işleri yapılmayanlar, komşusuyla kavga edenler,çocuğuna zayıf not verilenler,işten çıkarılanlar,vergilerden yakınanlar,yeni park ve oyun alanları isteyenler, Kaçıkspor’un şampiyonluğunun iptalini arzu edenler,tren ve otobüs ücretlerinin pahalılığından yakınanlar ...gibi birçok kişi ya dilekçelerini ya da pankartlarını hazırlıyorlardı.
Bilgiseverof Yalaka Hamdi, bu gün için, yağcılıkla dolu bir şiir yazmış, bununla da yetinmeyip Memleketim tarihçilerinden bu önemli günün bir bayram olarak tarihe not düşülmesini istemişti.
Yeni Al-Makam sayesinde Demirkoparan bol bol kelle yiyebileceğini,Dertli Yeliş istediği doktora muayene olabileceğini,Hoştunuz Sami kuaförüne gelenlerin sayısının artacağını,Mirasyedi Cafer kendisine zengin bir kapı bulunabileceğini, Astikli Zifir Ömer fabrika dumanlarının engelleneceğini, Şopar Hüsnü düşük faizli kredi verilip bir at alabileceğini,Hayat Kısa Sadık minibüsünü yenileyebileceğini,Çok Öğretir Mahmut özel ders vermenin serbest bırakılacağını,Gülgeç Ayla bir koca bulabileceğini,İşbitirici Sait yeni imar alanlarının açılacağını umuyorlardı.
Bu gelişten hiçbir beklentisi olmayanlardan birisi de Bilgiseverof Umursamaz Rüştü idi:
-Zararı olmasın da ,faydasından zaten vazgeçtim,diyordu.

X X X

Nihayet o gün de geldi çattı.Heyecan doruktaydı.Yapılanlar tek tek kontrol ediliyor,varsa bir eksik hemen gideriliyordu.Memleketimlilerin çoğu Hükümet Konağının etrafındaki yerlerini almışlardı.Okullar tatil edilmiş,çocuklar tek sıralar halinde caddelere ellerinde bayraklarla dizilmiş,bandoya ilaveten davullar zurnalar çalmaya başlamıştı.Kurban edilecek develer süslenmiş bahçede hazır bekletiliyorlardı.Bunlar arada bir ortalığı kirlettiğinde bir görevli bu pisliği hemen süpürüyor ardından da oraya kovalarca su döküyordu.
Yalnız önemli bir sorun vardı:Al-Makam nereden ve ne ile gelecekti?Bunu tartışan karşılama komitesi, tüm caddelerin girişlerine “Hoş geldiniz” pankartlarının asılmasına ve buralara ellerinde telsiz olan görevliler konmasına karar verdi.Bu görevliler resmi bir araba ya da özel lüks bir otomobil gördüklerinde telsizle ilgililere durumu bildireceklerdi.Öyle ya koskocaman Al-Makam trene ya da otobüse binip gelecek değildi ya!...
Saat 14’ü geçtiğinde bekleyenlerin çoğu söylenmeye başlamışlardı.Gelecekse gelsindi bu adam artık!
Yarım saat sonra birden Hükümet Konağı’nın kapısında bir hareketlilik görüldü,evet beklenen mesaj alınmıştı:Lüks bir dört çeker Şehit Onbaşı Koray Caddesi’nden giriş yapmıştı.Emirler yağdırıldı hemen ve çocuklar ellerindeki bayrakları sallamaya başladılar.Yol kenarındaki vatandaşlar da çılgınca alkışlıyorlardı.Bando sesini yükseltti,davullar patlatırcasına dövülmeye başlandı, zurnacılar avurtlarını olabildiğince şişirdi.Beşer kişilik üç ayrı grup develeri yatırıp,ayaklarını ve gözlerini bağlamaya çalışıyordu.
Lüks araç çok kısa sürede Hükümet Konağı’na ulaştı,çünkü caddeye başka arabaların girişine izin verilmiyordu.Hemen önü kesilip Hükümet Konağının bahçesine girmesi sağlandı.Kasaplar besmele çekip bıçakları dayamışlardı develerin boğazlarına.
Araç içinden inenleri saygıyla karşıladı tören komitesi,bir genç kız Al-Makam olduğunu düşündüğü en şık olan adama bir buket çiçek verdi.Adamlar şaşırmışa benziyorlardı,bir şeyler anlatmak için uğraşıyorlardı,ancak sesleri duyulamıyordu.Sonunda Memleketimdeki bir arsayı görmek için gelen emlakçılar olduklarını anlayan komite başkanı kasaplara “durun!” anlamında bir işaret yaptı.Bir başka işaretle de bandoyu ,davulcuları,zurnacıları susturdu.Ortalığa sıkıcı bir sessizlik hakim oldu.Herkesin morali bozulmuştu.Kasaplardan birisi:
-Bu hayvanlar böyle beklemesin,yazıktır.Bunların gözlerini ve ayaklarını çözelim,dedi.Komite başkanı kafasıyla bu teklife olur verdi.
Otogara giren bir otobüsün yolcuları arasında yeni Al-Makam da vardı.En gerekli eşyalarını koyduğu ufak bir çanta almıştı eline.Al-Makam’ın otobüsle geleceği düşünülmediğinden otogarda herhangi bir değişiklik ya da hazırlık yapılmamıştı.Yani orası eskisi gibiydi.
O nedenle otobüsten inince Al-Makam değişikliği fark edemedi.Caddeye çıktığında ellerinde bayraklarla çocukları, başlarındaki öğretmenleri, çeşitli pankartları gördüğünde ise özel bir gün olduğunu anladı.Ancak bu günlerde bir bayram olmadığını,bunun olsa olsa Memleketimin kurtuluş günü olabileceğini düşündü ve biraz da kendisine kızdı.Çünkü bilseydi ,bir gün önce gelir ve o da bu törenlerde hazır bulunurdu.
Olan olmuştu ve şu anda yapacak bir şey yoktu.Yürümeye başladı.Derenin üzerindeki köprüde daha önce tanıştığı bazı kişilerle selamlaştı.Hatta birkaç gündür neden ortalıkta görünmediğini soranlara bir iş için birkaç günlüğüne ayrılmak zorunda kaldığını söyledi.
Köprüyü geçtikten sonra,kalabalık iyice artmıştı.Hükümet Konağı’nın bahçesine girmek için kalabalığı yarmak zor olmuştu,ama bunu başarmıştı.Bahçede de bazı tanıdıklara rastladı.Bunlardan birisi Galerici Altan’dı, nam-ı diğer En Keriz,Keriz:
-Özlettiniz kendinizi beyim,nerelerdesiniz?
-Ben de sizleri özledim,sonunda dönebildim işte.
-Bu gece Agop’a gidelim mi?Yalnız bir şartım var,bu gece masraflar benden.
-Bu gün yol yorgunuyum.Onu yarın yaparız.
-Olur.
-Ha,sahi bu kalabalık ne?Yoksa bu gün buranın kurtuluşu mu?
-Değil,ama inşallah sizi Allah söyletmiştir de öyle olur.Bu kalabalık yeni Al-Makam için toplandı.Saatlerdir bekliyoruz,adam bir türlü gelemedi.
-Gelir,gelir.Hoşça kalın,yarın buluşuyoruz unutmayın,dedi ve Hükümet Konağının önündeki merdivenlere doğru yürüdü,ama bu kısacık mesafeyi ancak on beş dakikada alabildi.Merdivenlerin başına geldiğinde bir görevli tarafından durduruldu:
-Beyefendi bu gün iş takibi yapılamıyor.
-Nedenmiş o?
-Çünkü tatil,çünkü sizin de bildiğiniz gibi bu gün yeni Al-Makam göreve başlayacak.
-Bu günü tatil edeceksiniz diye size Al-Makam mı emir verdi?
-Veremez ki,daha henüz gelmedi.Bekliyoruz,onun için siz de ayak altında dolaşmasanız iyi olur.
-Benim içeri girmem gerekiyor.
-Olmaz dedim ya beyefendi.Bizi de zora sokmayın,derken sesini de yükseltmişti.Bu komitedekilerin dikkatini çekti.Dikkati çekilenlerden birisi de komitede görev almış olan Psikiyatrist Hayati idi.
-Bu manyak şimdi de burada karşıma çıktı.46’lılar koğuşundan kaçmıştı. Kendisinin Al-Makam olduğunu iddia ediyor.Hemen zararsız hale getirelim,yoksa rezil oluruz.Güvenlik elemanları yakalayın bunu! deyince sekiz kişi birden Al-Makam’ın üstüne atladı ve kıskıvrak yakalayıp içeri götürdüler.

Biraz sonra karşılama komitesi başkanı ve Hayati bey tarafından sorgulanmaya başlanmıştı bile:
-Söyle bakalım,o koğuştan nasıl kaçtın?Amacın ne buraya gelmekte?Sabotaj için mi geldin?Sana yardım edenler kim?
-Dediklerinizin hiç birisi değil,ben buranın Al-Makamıyım.Göreve başlamak için geldim.
-Aynı hikayeyi anlatmaktan bıkmadın mı?Artık Al-Makam yerine başka bir şey olsana!
-Olamam ki,çünkü ben Al-Makam’ım.
-Doğruyu söylersen seni içeri attırmayacağım.Hastaneye de kapatmayacağım, hadi söyle doğruyu!
-Peki söyleyeyim!
-Ha şöyle,gördünüz mü başkan bey,psikoloji bilmenin yararını?Şimdi bülbül kesilecek ve her şeyi anlatacak.
Al-Makam elini cebine soktuğunda ikisi de ona dikkatli bir şekilde bakıyorlardı.Gerçi güvenlikçiler üzerini iyice aramışlardı,ama gizli bir yere bir bıçak ya da tabanca saklamış olabilirdi.Oysa o bir kağıt çıkarmıştı.
-Ne o,cezai ehliyetin olmadığını gösteren rapor mu?
-Hayır değil,önceki görev yerimden ayrılma yazısı.
-Ver bakayım!
-Size değil,başkana vereceğim.
Başkan yazıyı okurken renkten renge giriyordu.Okuma bitince bir müddet konuşamadı.Sonra:
-Hayati bey,galiba biraz az okumuşsunuz psikolojiyi...Çünkü söylediklerinin hepsi doğru. Beyefendi önce hoş geldiniz,sonra da tüm olanlar için sizden özür dilerim.
-Önemli değil.Kasıtlı yapılan bir şey yok.Doktor bey de herkes de görevini en iyi şekilde yapmaya çalışıyor.Bu çabalar sırasında bazı yanlışlıkların da olabilmesi çok doğaldır. Benim de sizden ricam, önce bana odamı göstermeniz, sonra da dışarıdaki o rezalete hemen son vermenizdir.
Hayati bey kıpkırmızı kesilmişti utancından.Söyleyebilecek tek bir kelime bile bulamıyordu.


X X X

Al-Makam’ın görevine başlamasının ikinci günü Tıngırbank,kapısına kilidi vurdu.Çünkü batmıştı.Memleketimde birçok kişinin ağzını bıçak açmıyordu.Halkın deyimiyle “Ofu-Sor” hesaplarının dışındaki paraların tasfiye işlemleri tamamlanınca ödeneceği açıklandı ise de bu herkesi rahatlatmadı.Çünkü yüksek faizle bu hesap sayesinde geçinmeye alışmış olanlar her şeylerini kaybetmişlerdi.Hastalanıp yataklara düşenler,sinir krizleri geçirenler,hatta intihar edenler bile olmuştu.Evdeki “sen yatırttın,sen dedin” kavgaları da başlamıştı bile.Bu kavgaların bazıları da boşanmalarla sona erecekti.
Yüzlerce insan,sabahın erken saatlerinde Tıngırbank’ın önüne geliyor,akşama kadar umutla bekliyor,sonra da başı önünde evine dönüyordu.İki hafta sonra bekleyenlerin sayısı yarıya düşerken,daha sonraki bir haftada ise tek tük bekleyen kalmıştı.

X X X


Al-Makam,Memleketimde birçok şeyi değiştirmişti.Yaptıklarını beğenenler de beğenmeyenler de vardı.Beğenenler ötekilere göre oldukça fazlaydı.İddiacı Veysel bile beğenenler safında yer almıştı.Onunla birlikte,Kepir Osman,Balıkçı Sadi,Döviz Rıza,Hayret Bi Şey Tahir,Uyuşuk Hasan Kılkuyruğun Yerinde oturmuş bu konuyu tartışıyorlardı.Kepir Osman:
-Bu yeni Al-Makam burayı adam edeceğe benziyor.Baksanıza çöpler zamanında toplanıyor,sular akıyor,elektrikler kesilmiyor,okul önlerinde satıcı kalmadı,caddelerde bir tek çukur yok.Bir de biz gençlere iş sahası açsa!Döviz Rıza,hemen karıştı lafa:
-Hepsi ilk göreve başladığında böyledir.Karar vermek için erken davranmayın. Bekleyin bir-iki sene daha geçsin.Hem baksanıza makamların çoğuna kaçıkları getirmiş.Anlatılanlara göre 46’lılar koğuşundaki arkadaşlarını bile ileride iş başına getirecekmiş.Bu kadarı da olmaz ki...Bu sözlere İddiacı Veysel hemen itiraz etti:
-Göreve getirdiği adamları seçerken tek ölçüsü dürüstlükmüş.Baksanıza Sülük Saffet’in,Fabrikatör Mikdat’ın,Yalaka’nın,Sat Kaç Mümin’in ve onlar gibi birçoğunun artık esamisi bile okunmuyor.Hepsini uzaklaştırmış avanta yerlerinden.Görevini hakkıyla yapana ellemiyor.Lise müdürü yerinde,zabıta amiri yerinde,niyet müdürü ile konuşmuş ve onu da tekrar işinin başına dönmesi için ikna etmiş.Belediye başkanı yerinde,ama belediyede alt kademelerde çok değişiklik yapmış.Tren istasyonunun arkasındaki bahçe içinde bir bina var,orayı akıl hastanesi olarak düzenliyormuş ve bu işin başına da Bilgiseverof Umursamaz Rüştü’yü getirmiş.Demirkoparan’dan dürüst olacağına dair söz alıp onu da kurulacak olan çöp değerlendirme tesislerinin başına getirmiş.Aslında Demirkoparan’ın o bahçe demiri olayından başka bir suç işlediğini gören hiç olmadı.Bir kere uymuş şeytana,inşallah bundan sonra hep dürüst olur.
Uyuşuk Hasan:
-Şu otelleri,lokantaları,parkları da bir düzeltsin artık.
-Onlar da yavaş yavaş düzeliyor.Baksanıza belediye parkının düzenleme çalışmaları bitti,dışında artık bir tane bile et kesen,satan yok.Lokantacıları denetlemek için de Doymaz Hamit’i görevlendirmiş diyorlar,ama kesin değil.Yemek işinden de doğrusu en iyi Hamit anlar!
Balıkçı Sadi:
-Benim için hava hoş,giden ağam gelen de paşam.Benim rızkım ne devlette, ne şurada ne de burada;denizde denizde,dedi.

X X X

Al-Makam,hastanede 46’lılar koğuşunda yatan arkadaşlarını da unutmamıştı.Yeni akıl hastanesinin tadilat işlerinin bittiği haber verilince önce Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’nın sevgilisinin şehir mezarlığındaki mezarını buldurdu,oraya gitti,o kızcağızın ruhu için dua etti ve mezarın üzerindeki gülden bir tane dalıyla kopardı.Teleskop Alışveriş Merkezinden bir poşete sabun,şampuan,parfüm ve jöleleri,diğer poşete ise sigaraları doldurdu.46’lılar koğuşunda verdiği sözü tutacaktı.
Bir tek Neron Tahir’in bulunması kalmıştı.O da çok zordu.Çünkü Neron Tahir,beş gün önce çok eski olduğu için içinde hiç kimsenin oturmadığı ahşap bir evi yakmış ve sonra da korkudan kayıplara karışmıştı.Her yer aranmasına rağmen bir türlü bulunamamıştı.Neron Tahir’in arandığını duyan Zabıta Amiri Çavuş Hilmi iki saat içinde onu bulup Al-Makam’ın yanına getirmişti.Korkudan tir titriyordu:
-Valla ben yakmadım,sadece yanarken seyrettim.Benim bir suçum yok,diyordu.
-Korkma,seni o yüzden çağırmadım.Sana birisinden selam getirdim.
-Kimden?
-Karın Deşen’den.
-Sen onu nereden tanıyacaksın ki Al-Makam bey?Gene de aleykümselam.
-Seni onun yanına götürsem,ister misin?
-İsterim,çok oldu görmeyeli.Özledim de.
-Haydi,yürü o zaman,gidiyoruz.

X X X

Resmi bir aracın hastaneye girdiğini görenler,bunun Al-Makam aracı olduğunu anlayınca durumu Başhekime bildirdiler.Teftişe gelmiş olmalıydı.Birkaç dakika içinde doktorlar dahil tüm personel Al-Makam’ı karşılamaya çıkmıştı koridorlara.
Başhekim odasında Al-Makam sordu:
-Neden tüm personel koridorlarda idi?Hastalara bu sırada kim bakıyordu?
-Sizi karşılamak için çıktılar efendim.
-Sizden ricam,bundan sonra bu karşılama törenlerini kaldıralım.Birisini karşılayacağız derken bir insanımızı kaybetmeyelim doktorsuzluktan veya hemşiresizlikten.
-Baş üstüne efendim.
-Tahir’i tanıyor musunuz?
-Evet efendim,daha önce birkaç kez hastanemize gelmiş,hatta biraz yatmıştı da.
-46’lılar koğuşundaki bir arkadaşını ziyarete gelmiş.Birlikte oraya gitmek istiyoruz.
-Tahir’i götürürüz de,sizin oraya girmeniz sakıncalı olabilir.
-Bana bir zarar verebileceklerinden çekiniyorsanız,bu kaygınız boşuna.Bana bir şey yapacaklarını zannetmiyorum.Hem onlara bazı hediyeler de getirdik.
-Hediyeleri şimdi bir görevliye aldırırım.Sizin de yanınıza birkaç koruma vereyim,iyisi mi birlikte oraya gidelim.Ne olur,ne olmaz.
-İçiniz böyle rahat edecekse,dediğiniz gibi olsun.

Vakit öğleni biraz geçmiş olmasına rağmen Solon hariç öteki hastalar can sıkıntısından uyuyorlardı.Kapı birden açılıp içerisi insan dolunca Solon hem şaşırdı hem de korktu.Çünkü boş yemek kapları bile çoktan alınmıştı ve genelde bu saatte buraya kimse uğramazdı.Al-Makam’ı görünce şaşkınlığı endişeye dönüştü ve arkadaşlarına bağırmaya başladı:
-Arkadaşlar,çabuk kalkın.Bakın,kim geldi?Bizim Al-Makam gene yakayı ele vermiş,bizim koğuşa tıkalamak üzere getirmişler.Hem bu sefer Hayati değil de başhekim getirmiş.Kalkın hadi be,yoksa geberdiniz mi?Aaa,Neron da yakalanmış!
-Panik yapma Solon!Birazdan niye geldiğimi anlarsın,hani size geleceğim diye sözüm vardı ya,işte geldim!
Konuşmalar diğer hastaları da uyandırmıştı.Onlar da şaşkınlık içindeydi.Karın Deşen Jack,Neron’u görünce boynuna sarıldı,uzun bir süre kolları boyunlarından çözülmedi.Karın Deşen sordu:
-Gene ne yaptın da seni yakaladılar.
-Bir şey yapmadım.Sizi ziyaret etmem için Al-Makam beni buraya getirdi.
-Seni de inandırdı mı Al-Makam olduğuna?
-Sadece ben değil,bütün Memleketim inandı.Aylardır Memleketimi idare ediyor.
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa hemen sordu Al-Makam’a:
-Benim mektubu verdin mi?Sana ne söyledi?
-Verdim,bak o da sana bu gülü gönderdi.
Hemen gülü aldı,bir köşede gülü göğsüne bastırıp sessizce beklemeye başladı.
-Bu poşet sabun,şampuan,parfüm ve jöle dolu.Bunlar da herhalde senindi Fatih Sultan!
-Helal be,sözünün eriymiş bizim Al-Makam!Bizden olur da sözünü tutmaz mı hiç?
-Sağlığına zararlı,biliyorum ama bu poşettekiler de senin Hasan Sabah.
-Sigara mı dolu o poşet.
-Evet,dolu.
-Sağ ol! O zaman birer tane yakalım,sen de içeceksin değil mi?
Solon umutsuzca sordu:
-Benim isteğim olmadı değil mi Al-Makam?Onu yapmaya gücün yetmedi değil mi?
-Hiç tasalanma Solonum,o da oldu!
-Bırak eğleşmeyi...
-Hiç öyle bir şey yapar mıyım?Hepiniz hemen hazırlanın,çünkü buradan yeni yerinize daha doğrusu şifa evinize gidiyoruz.Başhekim bey,lütfen emir verin de yeni yerlerine arkadaşları nakletmek için bir minibüs,o yoksa bir ambulans hazırlasınlar!
-Baş üstüne Al-Makam bey!

X X X

İki saat sonra yeni yerlerine gidebildiler.Çünkü Fatih Sultan yeni evlerine kirli gidemeyeceğini,banyo yapmadan çıkmayacağını söylemişti.Israrlar onu kararından vazgeçirememiş ve herkes mecburen onu beklemişti.

X X X

Al-Makam yeni şifa yerinin demir bahçe kapısına elini koydu,küçük çocuklar gibi çimenlerin üzerinde debelenen ,bazen de birbiriyle boğuşan bu dört hastaya gülümseyerek baktı.”Allaha ısmarladık!” anlamında elini salladı,ama onlar onun gittiğinin bile farkında değillerdi....







Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın 1. bölüm kümesinde bulunan diğer yazıları...
Memleketimin Delileri - 1
Demokratik Deliler Devleti - 37 (Son Bölüm)
Göçe Göçe - Köyümüz Yok Olmuş - 48 (Son Bölüm)
Demokratik Deliler Devleti - 36
Göçe Göçe - Dedemi Bir Daha Görmedim - 47
Göçe Göçe - 10
Göçe Göçe - Asker Göçmenlere Ateş Açtıı - 26
Demokratik Deliler Devleti - 29
Göçe Göçe - Göçerken Düğün Yapmışlar - 42
Demokratik Deliler Devleti - 17

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Bir Romanın Anatomisi: Mağaranın Kamburu
Bir Edebiyatçı Gözüyle Mağaranın Kamburu - Yorum: 4
Bir Felsefeci’nin Kaleminden Mağaranın Kamburu – Yorum: 6
Mağaranın Kamburu
Ücretsiz Kitap Dağıtabileceğim İstanbul’da Bir Mekan Arıyorum
Bir Anı Defteri Buldum - Roman
Mağaranın Kamburu Romanına Yönelik Okuyucu Yorum ve Eleştirileri - 2
Mağaranın Kamburu Romanına Yönelik Okuyucu Yorum ve Eleştirileri - 3
Mağaranın Kamburu Romanına Yönelik Okuyucu Yorum ve Eleştirileri
Bu Kitaptan da 100 Tanesi Ücretsiz!

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Kusurî"den Tırtıklama [Şiir]
Zam Zam Zam... [Şiir]
Tırtıklama (Kazak Abdal'dan) [Şiir]
Yoklar ve Varlar [Şiir]
Âşık Dertli"den Tırtıklama [Şiir]
Dostlarım [Şiir]
İstanbul,sana Âşık Bu Kul [Şiir]
Namuslu Karaborsacı [Şiir]
Elem Bağları [Şiir]
Toprağın Oğlu [Şiir]


Ömer Faruk Hüsmüllü kimdir?

Uzun süre Oruç Yıldırım adını kullanarak çeşitli forumlara yazı yazdım. İddiasız iki romanım var. Çok sayıda siyasi içerikli yazıya ve biraz da denemelere sahibim. Emekli bir felsefe öğretmeniyim. Yazmaya çalışan her kişiye büyük bir saygım var. Çünkü yazılan her satır ömürden verilen bir parçadır.

Etkilendiği Yazarlar:
Az veya çok okuduğum tüm yazarlardan etkilenirim.


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2017 | © Ömer Faruk Hüsmüllü, 2017
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.