..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Umutlarım her zaman gerçekleşmiyor, ama yine de her zaman umuyorum. -Ovid
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Fantastik Roman > osman demircan




21 Mart 2010
Aydınlık (Giriş)  
osman demircan
Yürüyordum iki yanı ağaçlı bir yolda. Dallarda yapraklar kıpırdıyordu esen rüzgarla. Adımlarım düşüncelerimin ağırlığıyla yavaş yavaş ilerliyordu. İki sıra ağaçların sağında ve solunda yemyeşil çayırlar vardı. Dünya bir aydınlık halinde yaprakların arasından sızıyordu. Gidiyordum yol çizgilerinin bir nokta haline geldiği yere doğru. Yüzüm güneş ışıklarının sararttığı bir yaprak gibiydi. Biraz buruşuk ve kırışık halde başımın önüne yapıştırılmış bir yaprak gibiydi yüzüm. Nereye baksam sonbaharı unutmaya çalışıyordum. Ama gel gör ki yüzüm bir sonbahar manzarası gibiydi. Bir yıkık ağaç gördüm. Gövdesine oturdum ve uçsuz bucaksız çayırları seyrettim.


:BJFB:
Yürüyordum iki yanı ağaçlı bir yolda. Dallarda yapraklar kıpırdıyordu esen rüzgarla. Adımlarım düşüncelerimin ağırlığıyla yavaş yavaş ilerliyordu. İki sıra ağaçların sağında ve solunda yemyeşil çayırlar vardı. Dünya bir aydınlık halinde yaprakların arasından sızıyordu. Gidiyordum yol çizgilerinin bir nokta haline geldiği yere doğru. Yüzüm güneş ışıklarının sararttığı bir yaprak gibiydi. Biraz buruşuk ve kırışık... Nereye baksam sonbaharı unutmaya çalışıyordum. Ama gel gör ki yüzüm bir sonbahar manzarası gibiydi. Bu halde ıssız yolda yürürken bir yıkık ağaç gördüm. Gövdesine oturdum ve uçsuz bucaksız çayırları seyrettim. Yolun gerisine baktığımda bana doğru koşan kimse yoktu. Yolun sonuna da baktığımda kendisine koşacağım kimse yine yoktu. Her şey yalnızlığın içinde, suskun ve durgundu. Selam verip yürümek istiyordum. Bir kafesin içine tıkılmış bir kuş gibi çığlığımı kimseye duyuramadım. Suskun suskun yürüdüm.
Bir ev çayırın ortasından ışık hüzmesi gibi gözlerimi aldı. Sol yanımda kalan eve patika bir yol ayrılıyordu, yürüdüğüm ana yoldan. Bir merhaba desem mi diye aklımdan geçirdim o evdekine. O tarafa saptım belki karşıma biri çıkar diye. İhtiyaç duyuyordum konuşmaya, sevmeye ve sevilmeye.
Ev çayırın ortasında bir kuş yuvasıydı sanki. Avluda kazlar, ördekler, güvercinler ve tavuklar yan yana gelmişti. Anladım ki beyaz buraya göklerden inmişti. Bembeyaz kanatlarını çırparak karşıladılar beni ördekler ve kazlar. Bilmediğim bir dünyanın giriş kapısındaydım. Derken evin kapısı açıldı ve dışarı bir teyze çıktı.
_Buyur evladım! Bir şey mi arıyordun?
Bir an raylara başını yatırmış bir insanı gören makinistin aniden frene basması gibi duraksadım.
_Merhaba! Yolda yürüyordum çok susadım o yüzden uğradım kusura bakma teyzeciğim.
Bir tebessümle:
_ Gel ne demek buyur otur evladım.
Bir tabureye oturdum. İçimden hiçbir fatura ödemeden yaşanılan bu anı ölümsüzleştirmek geldi. O an uzun bir sessizlikten sonra yaşlı teyze elinde bir bardak ayranla yanıma geldi.
_Buyur oğlum!
Teşekkürlerimi sunarak içtim bana sunulan tüm çayırların yeşilinden arınmış bembeyaz ayranını. Serinledim o an. Teyze karşımdaki tabureye oturdu. Orta boyda, ellili yaşlarda, yüzü kırışmış olsa da teninde tazelik bulunan bir kadındı. Gözleri çimen yeşili ve bakışları dingindi.
Gülümseyerek:
_Seni buralarda ilk defa gördüm.
_Şu karşıki Tepeköy'de bir pansiyonda kendimi toparlamak, güç biriktirmek ve yorgunluğumu gidermek için kısa bir tatile geldim. Orada kalırken etrafı gezmek istedim.
_Evet buralar dinlenmek ve unutmak için iyi bir yerdir. Güzel bir seçim yaptın. Biz de daha önce İstanbul'da yaşardık. Başımıza gelen faciadan dolayı buralara taşındık.
_Sizi buralara getirecek kadar nasıl bir facia yaşadınız?
_Eşimi ve beni entelektüel çevreler iyi tanırdı. Biz olmadan açılmazdı hiçbir müze. Biz olmadan ses getirmezdi orkestrada hiçbir enstrüman.
_Peki sonra ne oldu?
_Bir insan böyle yaşarken katile dönüşüverdi işte. Eşim bir ressamı öldürmekten yargılanıp ceza aldı. Mahkeme süreci ise ağır ve yorucuydu. Zaten yorgun düşen eşim hapiste yatmayı göze alamayıp intiharı seçti. Ben de onun ölümünün ardından her şeyi bırakıp buralara geldim.
_Şu an neler yapıyorsunuz?
_Hayatımı sıfırlayıp bu çiftlik evinde yaşıyorum. Diyeceğim o ki hayatta seçme şansın varsa, hayatı sıfırlamayı seç ve her şeyi unutmaya çalış. Bunu başardığın an anı virüslerinden kurtulmuş olacaksın. Hayata yeni bir bakış açısı kazanacaksın.
Başımı öne eğerek, deneyeceğim, dedim.
Sonra teyze konuşmasına devam etti.
_Dert bazen kadife elbisesiyle gelir de vakurla kurulur karşına oğlum. Onun boyunduruğunda bir köle gibi acı çekersin. Bazen ise dert yamalı bir bohça gibi gelir de omzuna yerleşir. Kolun ve boynun ağrır da bu yükü çekmeye devam edersin oğlum.
Ne diyeceğimi bilemediğimden başımı onay verircesine salladım. Ardından düşündüm. İnsan bazen aradığını bir metropolde bulamazdı da gelir böyle kır evinde bulurdu. Çok şaşırmıştım. Üzüntülerimi bildirdim. Hava kızıllaşıyordu. Gün batmak üzereydi. Ayrılmak için izin istedim. Bunun üzerine istediğim zaman buraya gelebileceğimi söyledi. Yeniden teşekkürlerimi sunarak vedalaştık.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ana yola doğru giderken patikanın kenarından akan dereye baka baka ilerledim. Su, o kadar berraktı ki dibi görünüyordu. Duygularım suya baktıkça berraklaşıyordu. İlk defa böyle duygular yaşıyordum. Teyzenin sözleri aklıma geldikçe kalbim bu duygu coşkunluğunda çakıl taşları gibi yerinde duramıyordu. Yaşama sevinci içime bir iksir gibi doluyordu. Yaşamanın türlü halleri vardı tabi ki. Bazen bir dere, bazen bir yol, bazen bir kamyondu hayat. Takılıp gittiklerimiz kadar, kendi irademizi zorladığımız anlarımız da olurdu. Soluklarımızın bir lokma gibi boğazıma tıkandığı zamanlarda, aldığımız her nefesin, yediğimiz bir yemekten daha kıymetli olduğunu bilirdim. Bu yüzden açgözlü değildim. Farkına vararak farkındalık yaratabildiğimi düşünürdüm. Kollarımın bana kol kanat olmasını, ayaklarımın beni çıkılmaz hallerden kurtarmasını beklerdim. Umut köpükleriyle yıkandığım sürece, geleceğe daha temiz duygularla varabilirdim. Yoluma çıkan her şeyin, bir virgül, bir nokta olduğunu da bilirdim; ama yolumun çok uzamaması için üç noktalara çok itibar etmezdim. Bu düşüncelerle ana yola vardığımda artık iki yanımda ağaçlar bana eşlik ediyordu. Ağaçlar daha net seçiliyordu bakışlarımda. Hayata daha net bakıyordum. Yaprakların inceliğinin arasında sanki bir yüz vardı ve rüzgar estikçe bu yapraklardan peçeyi kaldırıyordu. Galiba uzun zamandır ilk defa mutluluğun yüzüğünü görüyordum.
Şehirdeyken toplama insanların arasında yürürken bazen bir tanışla karşılaşırdım ve onların nasılsın sorularına iyiyim derdim. Oysa kimsenin umurunda değildim aslında. Peki onlar benim umurumda mıydı? Bu soruya cevap bir türlü veremedim. Fakat sevdiklerim de vardı. Örneğin bir sonbahar günü rastladığım Neslihan aslında liseden arkadaşımdı. Onu gördüğümde ilk tepkim gülümsemek olmuştu. O, kendimi riske atıp gülümsediğimde aval aval bakan insanlardan farklı bir ifade göstermişti. O da gülümsemişti bana. İnsanlar artık ne maddi ne manevi anlamda kimseyle hiçbir şey paylaşmak istemezken, Neslihan benimle gülümseyen yüzünü, parlayan gözlerini paylaşmıştı.
Şaşkınlık içinde siyah gözlerine baka baka merhaba dedim.
O da bana karşılık verdi.
_Merhaba Erhan seni görmek ne güzel?
_Seni görmek de güzel.
_Seni Ortaköy'de göreceğimi söyleselerdi kesinlikle inanmazdım. Sana rastlamak, beni uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra kuzey kutbunun tam ortasına bayrağını dikmiş insan gibi sevindirdi. Konuşmak ister misin peki, şurada bir kafe var oraya gidebiliriz istersen?
_Tabi neden olmasın.

Neslihan yuvarlak yüz hatlarıyla çocuk izlenimi veren bir kızdı. Ama tüm oyunlara doymuş, hiç öksüzlük çekmemiş bir çocuğun yüzü gibiydi. Saçları uzun siyah hafif dalgalı, gözleri irice koyu kahverengili, bakışları keskindi. Göz alıcı bir güzelliği vardı. Boyu uzuna yakındı. Üzerinde kırmızı tek parça elbisesiyle güzelliğini süslüyordu. Saçlarına taktığı siyah süslemelerle de tarz sahibi olduğunu gösteriyordu.

Ben de uzun boylu, hafif esmer birisi olarak Neslihan'a fiziksel olarak uyum sağlıyordum. Giyim olarak hafif klasik tarzımla ona ayak uyduruyordum.

Birbirine sokulan kedi ile köpek gibi yan yana yürüyerek kafeye geldik. Kafe geniş ve ferah, içi aydınlıkla dolu bir yerdi. Gündüzün umut dolu ışıkları geniş camlardan içeri süzülüyordu. Kafe tek katlı, avludan girişi olan, geniş kapılı, salondan ve mutfaktan ibaret bir yerdi. Salonun içinde insanlar deri koltuklarda oturup, masalarına konulan meyve sularından içerek sohbet etmekteydi.
Sol köşedeki bir masaya geçip oturduk. Garson siparişleri alıp ayrıldıktan sonra konuşmaya başladık.

Seni görmek, ölüm uykusundan uyanıp da sevdiceğiyle göz göze gelen bir insan gibi beni mutlu etti. Aslında seni hep merak ediyordum, nerelerdedir, ne yapıyor diye. Liseden sonra babamın tayininin çıkması sonucu yollarımız ayrı düşmüştü. Sana bir türlü ulaşamadım. Bir insan, bir insana ulaşamadıktan sonra, yolların ne anlamı vardır ki değil mi? diye söze başlamak isterken sustum ve sonra söze başka türlü başladım.

_ Görüşmeyeli çok uzun zaman oldu. Şimdi ne yapıyorsun Neslihan?
_ Felsefe okuyorum. Şu an dördüncü sınıftayım. Niyetim üniversitede kalmak. Bu konuda hocalarımdan destek görüyorum. Peki sen ne yapıyorsun Erhan?
_Ben güzel sanatlar üniversitesinin resim bölümündeyim. İstersen bir gün senin resmini de çizerim. Resim yapmayı çok sevdiğim için bu bölüme kendi isteğimle girdim. Bir gün büyük bir ressam olmayı düşlüyorum. Dünyayı doludizgin sevdiğim için daha çok at resimleri çiziyorum. Aydınlıkta koşan atlar tercihimdir.
_Peki resimlerini görebilir miyim?
_Tabi ki ne demek? Bundan sonra istersen sık sık görüşebiliriz.. Telefon numaramı size vereyim. Artık beni ararsınız.
_Teşekkür ederim Erhan. Sen lise hayatıma hep zenginlik kattın. Çok renkli bir insandın. Resimlerine bu renkliliği kattığına eminim. Görmek için şimdiden sabırsızlanıyorum. Kalkalım mı artık?
_Olur Neslihan.
Ayrılmak istemezsin dünyadan. Ama birileri çıkar ölüm fermanını yazar ya da bir hastalık seni hayattan yaprak gibi koparır atar ya işte öyle bir duyguyla ayrıldım Neslihan'dan. Şimdi serumlara takılı kollarımla sanki yürüyordum sokaklarda.
Apartmana vardığımda giriş kapısını zor açtım. İçeri girer girmez, posta kutuma baktım. Günlük gazete haricinde bir şey yoktu posta kutumda. Asansörü kullanmadan, merdivenlerden beşinci kattaki daireme çıktım. Oturduğum apartman Üsküdar'da denize cepheli, altı katlı bir binaydı. Amcama ait bu dairede kira vermeden oturuyordum. Amcam Fransa'ya göç etmiş bir akademisyendi. Evin üç odası vardı ama ben bir odasını resim atölyesi olarak kullanırken, salonunu ise oturmak için kullanıyordum. Fazla bir eşyam yoktu. Hem yatmak hem oturmak için kullandığım bir kanepe, anamın bana hediye ettiği kırmızı bir kilim, dört kişilik bir masa, televizyon ve kütüphane vardı salonumda. Evin en güzel yanı balkonuna konan martılar ile gün boyu hiç eksilmeyen aydınlığıydı. Balkona çıkıp martılara kendi elimle yem verir, denizin yosun kokusunu hücrelerime kadar içime çekerdim. Yaşamak bu evde tek başıma iken, zirveye en yakın yalnız bir ağaç gibi olurdu. Özgürlük yalnız bir ağaca benzer. Kalabalık gelir dallarını büker. Bu evde tek başıma yaşamak hoşuma gittiği için, kimseyi yanıma almamıştım. Kimsenin ceketi, ceketimin üzerine konulmuyordu. Kazaklarım, gömleklerim sade benim kokumu tanıyordu. Salona geçip gazetemi okumaya başladım. Gazetede bir haber dikkatimi çekti. Haberde Kayseri’de, inşaatlarda usta olarak çalışan Nuri Duran’ın eşini ve yaşları bir ile yedi arasında değişen dört çocuğunu vahşice öldürdükten sonra intihar etmesinin ayrıntıları, devamında Kayseri Emniyet Müdürlüğü geniş çaplı soruşturmasını sürdürürken olayla ilgili dün şoke eden güvenlik kamerası kayıtlarının da ortaya çıkması, Duran’ın büyük oğlu Kemal’i okulundan alışı ve daha sonra olayın meydana geldiği apartmana girişleri saniye saniye kaydedilmesi, ayrıca, Duran’ın apartman boşluğuna oğlunu itmesi ve daha sonra kendisinin beton zemine çakılması da görüntülerde yer alması, Duran’ın eşini ve üç çocuğunu çekiçle öldürdükten sonra yedi yaşındaki oğlunu okulundan aldığı ve apartmanın on beşinci katından attığı ortaya çıkması, Duran’ın yedi yaşındaki oğlu Kemal’in babasına bu sırada ağlayarak, “Babacığım lütfen beni aşağıya atma, lütfen beni öldürme anneme götür” diyerek yalvarması, bu sahneyi ayrıca, Duran’ın bir komşusunun gördüğü ve engel olmaya çalıştığı,
komşunun, yangın merdiveninden çocuk ağlama sesleri gelmesi üzerine dışarı çıktığını, yangın merdivenine geçmek istediğinde Duran’ın kapıya ayağıyla basarak kendisinin içeri girmesine müsaade etmediğini söylemesi de haberde yer alıyordu.

Bu haberin etkisinde kalıp kendimi tekrar balkona attım. Balkonda hem şehri hem gökyüzünü seyrederken, yüreğim sanki bir dağın en derin mağarası oluveriyordu. Duygularımın en derin köşelerine inerken, yüreğimin duvarlarından sızan sular ayaklarıma düşüveriyordu sanki. Yüreğimin karanlık yerlerine korkarak iniyordum. Üşüyordum bana ait bu saklı kıta içinde. Sonra bir ışık düştü suya. Yüzümü gördüm utangaç duygularımda. Ağlamaya ramak kala çıktım bu dipsiz kuyudan. İç dünyamdan ayrıldım.

Resim atölyeme geçtim. Bir at çizdim deli dalgalarda koşan. Sonra sırtında Neslihan'ı çizdim. Neslihan'ın ayakları denize değerken atın üzerinde bir kara bulut gibi duruyordu ve şimşek şimşek bakıyordu. Resmi öylece bırakıp yine balkona geçtim.
Sokağa bakarken bir şey dikkatimi çekti. Sokağın aydınlık bir köşesinde simsiyah bir at vardı. Atın üzerinde peçeli ve pelerinli biri yüzünü bana dönmüş vaziyette duruyordu. Donup kalmıştım. Korkumdan başımı öne eğip biraz bekledikten sonra tekrar o tarafa baktım. Orada bu sefer kimseyi göremedim. Hayat bazen gizemleriyle insanı şaşırtır. Beni de bu gece şaşırtmıştı. İçim ürpererek atölyeye geçtim. Bir de ne göreyim çizdiğim resim tuvalde yoktu. Sadece tuvalden kan damlıyordu. Evin bütün ışıklarını yakarak salondaki kanepede şaşkın şaşkın oturdum. Aradan biraz zaman geçince başımı yan yatırıp uyumaya çalıştım. Gözlerim yavaş yavaş kapandı gerisini hatırlamıyorum.

Sabah perdenin arasından gelen güneş ışıklarıyla uyandım. Kulağımı kuşların cıvıldaşmalarına verdim. Yavaşça yatağımdan kalktım. Elimi yüzümü yıkamak için banyoya yöneldim. Elimi yüzümü iyice yıkadıktan sonra yavaşça mutfağa geçtim. En sevdiğim gevreği kaseye boşalttım. Dünkü üzüntüden midir bilmiyorum; her zaman zevkle yediğim gevreği içinde bir şey ararcasına kaşığımla karıştırıyordum. Artık ne duygularım ne düşüncelerim ne de bedenim bana aitti. Denizden koparılmış bir dalga gibiydim. Masadan kalkıp salona doğru yöneldim. O kadar dalgındım ki okul saatini bile fark etmemiştim. Koşarak odama gittim. Alelacele hazırlandım. Çoraplarımı giyerken bir yandan da evin kapısına gidiyordum. Kapıda ayakkabılarımı hızlı bir şekilde giydikten sonra iki sokak aşağıda olan okuluma doğru koşmaya başladım. İlk derse geç kalmıştım. Fakat bir arkadaşım benim yerime imza attığı için yok yazılmamıştım. İkinci derste bir resim çizdim. Kara kalemle bir erkek resmi yaptım. Saat öğleye doğru geliyordu. Sıra arkadaşım Ali ile kantine indim. İki çay alarak bahçeye geçtik. Çimlere oturduk.biraz sohbet ettikten sonra, Ali kol saatine baktı ve ders saatinin geldiğini söyledi. dersler stabil geçti. Okul çıkışında kimseyle takılmadan eve doğru yol aldım. Yürürken bir kavşağa geldim. Arabaların geçmesini beklerken, gözlerim fal taşı gibi dışarı fırladı. Böyle bir şey nasıl olurdu. Trafik polisi okulda çizdiğim erkek resmine tıpa tıp benziyordu. Neler oluyordu böyle? Ben kimdim, yaşadıklarım neydi? Oradan hızlı adımlarla uzaklaştım. Apartmanın girişine nefes nefese geldim. Posta kutuma baktığımda bir zarf gördüm. Zarfı alarak eve çıktım. Mutfakta soğuk su içerek yüreğimi yatıştırmaya çalıştım. Kanepeye oturdum ve zarfı açtım. Zarf bomboştu. Neydi bunun anlamı? Artık hiçbir şeye anlam veremiyordum. Ürkerek atölyeme geçtim. Her yer darmadağınıktı. Sanki orada bana ait ne varsa korkak tavşanlar gibi deliğine çekilmişti. Tuvalin karşısına geçtim. Elime bir fırça alarak bir çocuk çizdim, gözleri kocaman. Alnına yara izi koyarak yüzüne bir belirti yerleştirdim. O an kapı çaldı. Kapıyı açtığımda karşımda tuvaldeki kız çıktı. Sen kimsin, beni nereden tanıyorsun dedim. Kız kocaman gözleriyle bana aval aval baktı. Ben alt kattaki komşunuzun kızıyım dedi. Tuzumuz bitti de siz de var mı sormaya geldim dedi. Tuz vererek kızı uzaklaştırdım. Artık düşüncelerimle değil, sadece içgüdümle hareket etmeye başladım. Sanki bir ülkeydim ve başka ülkenin işgaline uğramıştım. Hiçbir yerde kendi iradem söz konusu değildi. Aklıma birden Neslihan geldi. O da hiç aramamıştı. Keşke ona telefon numaramı verirken, onun numarasını da alsaydım. Yardıma ihtiyacım vardı. Dünyada gelmiş geçmiş en büyük iyilik bir insanın hayatını kurtarmaktır. Belki kurtarırdı beni bu çıkmazdan. Okuluna gitmeye karar verdim.

Okulu büyük bir bahçenin tam ortasındaydı. Bahçe bodur çam ağaçlarıyla doluydu. Çam kokusu yüreğime kadar işliyordu. Beyaz boyalı okulun merdivenlerinden bir fok balığı gibi zar zor çıktım. İçerisi son derece aydınlıktı. Koridorlar geniş, tavanı yüksek, pencereleri ardına kadar açık... Bölüm başkanının odasını bularak kapıyı tıklattım. Buyur sesiyle odaya bir çığ gibi düştüm. Bölüm başkanı alımlı bir kadındı. Kırklı yaşlarda, saçları büklüm büklüm, gözleri hoş bakışlı, boynuna inci gerdanlık takmış, kollarını renkli bileziklerle süslemiş bir kadın...

_Merhaba ben Erhan
_Merhaba, nasıl yardımcı olabilirim.
_Bir arkadaş vardı, ondan haber alamıyorum. Onunla görüşmeye geldim.
_Adı neydi?
_Neslihan....
Kadın şok geçirmiş gibi durdu. Şaka yapıyorsun herhalde dedi. Neslihan'ı geçen sene bir trafik kazasında kaybettik. Çok yetenekli bir öğrencimizdi.

Bir duru suya nasıl mürekkep düştüğünde hemencecik bulanırsa, içimde öyle bulanıklık yaşadım. Odadan ayrılarak hemen bir lavaboya koştum. Bedenim kasılıp gevşedikçe kustum. Yüzüm sapsarı kesildi. Yangın merdiveni olmayan bir bina gibi kendi içimde bir kördüğüm oldum. Yüreğimin ateşten erittiği bedenimden terler boşaldı da bir ben kaldım odun kesilmiş ruhumla cehenneme dönüşmüş tenimde. Ah acı bir zebani gibi peşimdesin. Ben şimdi bu yangınla nereye gideyim?
Umut önümde acı ise bir zebanı gibi peşimdeyken, ayaklarımın sanki kara saplanmış halleriyle ağır aksak yürüdüm. Eminönü'ne geldiğimde hava yavaş yavaş kararmak üzereydi. Vapura ayak bastığımda güvertede bir yere oturdum. Kararan gökyüzünde beyaz martılar İstanbul'un bütün yaralarına bastırılan pamuklara benziyordu.
Kıyıya vardığımda beni Üsküdar'ın aydınlık sokakları karşıladı. Evime doğru yürürken ayaklarıma bir kedi sokuldu. Kapkara bir kedi olmasına rağmen alnında beyaz bir leke vardı. Her adımda ayaklarıma dolanıyordu. Oradaki bir parka gidip kediyi başımdan savmayı düşündüm. Park çınar ağaçlarının dalları altında serinlemeye ve gölgelenmeye çalışan bir yaşlı gibiydi. Bir dinginliği bir yorgunluğu banklarında, bahçelerinde doğal bir manzaraya dönüştürüyordu. Parkın sokağa yakın bir köşesinde duran banka oturdum. Kedi yanımdan hiç ayrılmıyordu. Onunla kedi fare oyunu oynayacak durumum yoktu. Yanımdan gitmesi için ilgimi başka taraflara çektim. Sola doğru baktığımda bir insanın hayatta göremeyeceği bir duruma şahit oldum. Bir çınar ağacı parkın tam ortasındaydı. Balkonuma gelip elimden yem yiyen martılar ise dallarındaydı. Bir pazar günü atölyemde can sıkıntımı hafifletmek için bir çınar ağacı resmi çizmiştim. O çizdiğim ağacın aynısı parkta tam karşımda duruyordu. Nereye gitsem karşımda tablolarımdaki resimlerin hayat bulmuş halleri çıkıyordu. İrkilerek ayağa kalktım. Koşar adımlarla uzaklaşırken, kedinin nerede olduğunu hiç düşünmedim. Merdivenlerden iç çeke çeke evime çıktım. Kapıyı açar açmaz, kendimi kanepeye attım. Artık sadece uyumak istiyordum. Uyumak yarı ölmektir. Kendimi uykuya gömmek istiyordum. Bakışlarımın ağırlaştığını hissettim uykuya dalmışım.
Gecenin bir yarısı soğuk terlerle uyandım. Aylardan temmuz olduğu için balkona çıkıp yaz havası alayım dedim. Derin nefesler alarak balkondaki koltuğuma kuruldum. Üzerimdeki ter kurumuştu. İstanbul'un ışıkları boğaza vuruyordu. Bir ışık panayırı yaşanıyordu hem İstanbul'da hem boğazın serin sularında. Sokağa doğru başımı eğdiğimde gündüz ayaklarıma dolanan kedinin parlayan gözleriyle bana baktığını gördüm. Bir hışımla ayağa kalktım. Hızla kapıya koştum. Merdivenlerden koşar adım inerek kendimi sokağa attım. Kedi hala oradaydı. Peşine düştüm, o kaçtı ben kovaladım. Sonra hiç tanımadığım sokağa saptım. Sokak dardı ve nem kokuyordu. Kalın parke taşları yürürken ayağımı yamultuyordu. Kediden de iz yoktu. Kaybolmuş gibiydim. Sokağın sağındaki ve solundaki evler bahçe duvarlarıyla sokaktan ayrılıyordu. Evlere duvardan açılan kapılardan giriliyordu. Bütün kapılar sürgülüydü biri hariç. O kapıyı aralayarak içeri süzüldüm. Kocaman bir avluyla karşılaştım. Avlunun ortasında bir su kuyusu vardı. Kuyunun hemen yanında bir fayton yan yatmış bir vaziyette duruyordu. Avlunun sağında ve solunda çiçek tarhı vardı ve kırmızı, beyaz, sarı güllerle bezenmişti. Avlunun baş kısmındaki küçük bir merdivenden verandaya çıkılıp, oradan iki katlı konağın birinci katına giriliyordu.
Sokaktaki bütün evlerin ışıkları sönükken tek bu evin ışığı kasvetli havayı birazcık olsun aydınlatıyordu. Bir an ellerimin üşüdüğünü hissettim. Ellerimi nefesimle ısıtarak sağa sola bakınıp durdum. Gökten kül yağıyordu. Her yer gri bir renge boyanıyordu bu kül yağmuruyla. Konağın pervazlarına martılar konmuş, beni izliyorlardı. Çatıda ise birkaç kara kartal, garip sesler çıkarıyordu. Ağır aksak yürüyerek, merdivene ulaştım. Merdiven basamaklarından çıkarken, ayaklarımın ağladığını duydum. Ayaklarımı sürte sürte verandanın yüzeyine, giriş kapısına istemsiz bir duruş yaptım. Sonra kendimi kapıdan içeri attım. Geniş ve ferah bir salonun ortasında, avize ışıklarının altında mum gibi kaldım. Salon dört geniş pencereden oluşuyordu. Pencereler kadife perdelerle örtülmüştü. Salonun sağ yanından yukarı mermer bir merdiven yükseliyordu. Sol tarafta ise bir heykel vardı ve heykel ipek kumaşla kapatılmıştı. Salonun tabanındaki granit taşlar hareket ettiğimde ses çıkarmama sebep oluyordu. Duvarlarda ise tablolar vardı. Onlar da küçük bez parçalarıyla kapatılmıştı. Ikına sıkına heykelin yanına vardım. İki metrelik heykeli örten kumaşı aşağı çektim. Ortaya çıkan manzara karşısında şok geçirdim. Heykel bana benziyordu. Dudaklarımın kenetliyken aldığı sert hatlara sahip duruşu, heykelde de ayrıntısıyla karakterize edilmişti. Artık bir heykel kadar donuklaştığım için, duygularım bir buz kütlesi haline gelmiş ve herhangi bir erime de göstermemekteydi. Buz gibi bakışlarımla tablolara göz diktim. Onların da kumaşlarını indiriyor ve gördüklerim karşısında, hem boğazı yarıya kadar kesik hem de tüm teni ikinci dereceden yanık bir insan gibi çırpınıp duruyordum. Artık duygularım bir volkan gibi patlama yaşıyordu. Birinci tabloda en mahrem yerlerimi gösterecek derece çıplak bir resmim vardı. İkinci tabloda uyuyan halim, üçüncüde ağlayan, dördüncüde gülen halim vardı. Sanki katilimin evindeydim de her profilimin kaydını tutmuştu. Ben neredeydim ve kimin evindeydim? Bir ifrit sanki benimle akıl oyunu oynuyordu. Ama artık bu oyuna son vermek istiyordum. Merdivenlerden hızla çıkarak üst katın gül kokan atmosferine teşrif ettim. Kapı eşiğinden ışık sızan odaya gidip gitmeme konusunda gelgitler yaşadım. Sonra ölümüne kendimi odanın önüne koyuverdim. Odanın kapısı sanki nefes alıyordu. İçeriden kalp atışına benzer sesler geliyordu. Korkarak kapıyı açtım. Tanrı'm bu da ne?
Odanın ortasında bir mezar, kene gibi döşemeye yapışmıştı, yaşamın coşkusunu emiyordu. Mezarın toprağına ellerini sürüyordu insanlar. Biri gelip karanfil koyuyordu mezar taşına, diğeri gelip dua ediyordu. Odanın tavanına asılı küreler dönerken, kürelerdeki ışıldayan aynalarda çocukluğum film kareleri gibi gösteriliyordu. Bir başka kürede gençliğim baş döndürücü bir şekilde duvarlara yansıyordu. Mezar aniden yarılarak içinden yine ben çıktım. Kendimle hiç böyle karşılaşacağımı hayal etmemiştim oysa. İnsan aynada karşılaşırdı genelde kendisiyle. Ya da suya aksı vurunca görürdu etten ve kemikten silüetini. Bir ölü olarak gördüm kendimi. Toz toprak içindeki cesedim kapkara göz çukurlarıyla bana bakarak;
_Sen ne biçim adamsın? Ne yaşarken beni mutlu ettin ne de öldükten sonra. Bir karanlık kuyu içindeyim şimdi. Ben senin benliğinim. Kurduğun hayalden dünya içinde beni yaşatmaya mecbur ettin. Hayallerini yaşarken, hayatın en acımasız gerçeklerinden birisiyle yüzleştim. Ölümle yüz yüze geldim. Beni öldüren bir galeri sahibiydi. Şimdi git niçin öldürüldüğünü öğren. Ölümümü anlamlı kıl. Beni bu sonsuz elemden kurtar.
_Peki bunu nasıl başaracağım.
_Artık senin için ne zaman yaşadığının ve ne zaman öldürüldüğünün hiçbir önemi yok. Yalnız ben şu an sonbahara sıkışmış durumdayım. Artık ölüm sopsoğuk nefesiyle beni kardan ülkesine üfürsün. Ölüm bana araf yaşatmasın. Hadi git!
_Nereye gideyim ki.
_ Tepeköy diye bir yer var. Oraya yakın bir çiftlik evinde seni öldüren adamın karısı var. Onu bul. Yalnız tek anahtarın sevgi olmalıdır. Sevgiyle ölümünün izini bul.
_Ben orayı bilmem ki.
_Merak etme sen oraya gönderileceksin.
Birden büyük bir boşluk odanın tabanında açıldı. Bir kara delik gibi her şeyi içine çekerken, beni bir okyanusun karanlık sulara atıverdi. Suyun yüzeye yakın yerinde, bir ceset gibi savruldum. Sonra yavaş yavaş batmaya başladım. Karanlık ve aydınlık, hayat ve ölüm burada el birliği yapmış boğazımı sıkıyorlardı. Buna rağmen nefes alabiliyordum. Gittikçe daha derine batıyordum. Sanki anne karnındaki bir bebektim. Sadece suyun içinde, bacaklarımı ve kollarımı oynatabiliyordum. Dibe battıkça, okyanusun altındaki kumlar daha bir belirginleşiyordu. Sanki büyük bir akvaryumun içindeydim. Mercanlar normal boyutlarından daha büyüktü. Balıklar suyun içinde semazenler gibi dönüyorlardı. Kayalar cilalanmış gibi parlıyorlardı. Yalnız kendini küçücük bir fanusa sıkışmış kocaman bir balık gibi hissettim. Bir yol aradım bu derinlikten çıkmak için. Birbirine yaslanmış iki kayanın arasından bir ışık huzmesi gördüm. Oraya yaklaştığımda bir delik buldum. Ağzından içeri girip, ayak parmaklarımla kendimi içeri dürttüm. Delikte süzüle süzüle ileri doğru gitmeye başladım. Daracık bu yolda ne sola gidebiliyordum ne sağa. Geri gitmem ise çok zordu. Gittikçe daraldığımı hissettim. Nefes almakta zorluk çekmeye başladım. Bu dar delikten kurtulmak için, sadece ileri daha ileri gitmeye çabaladım. Ayak parmaklarım ardımı tırmalıyordu. Dirseklerime daha da güç vererek, ilerlemeyi sürdürdüm. Irakta bir ışığın önümü yavaş yavaş aydınlattığını gördükçe hızlandım. Dirseklerim kanamaya başladı. Ruhum karanlığın bu boğucu darlığından, aydınlık ve ferah bir yere ulaşmanın huzurunu yaşadı.
Yolun sonunda bir metal çöplüğüne düştüm. Her yerde paslanmış arabalar, araç ve gereçler vardı. Gökyüzü gri bir aydınlık sızdırıyordu bulutlarından. Ayaklarımın üzerinde zar zor durarak yürüdüm. Çöplüğün ortasında bir makine gürültüyle çalıyordu. Metalleri ağzında eziyordu ve arka bölgesinden işlenmiş demir, çelik olarak çıkarıyordu. Görünürde hiçbir insan yoktu. Az ötedeki bir köprüden geçerek, dağların ve taşların demirden olduğu bir yere ulaştım. Karnım çok acıkmıştı. Etrafımda karnımı doyurabileceğim bir şeyler aradım. Ne bir toprak ne de bir bitki görünürde yoktu. Çokça da susamıştım. Artık ıstırabın beni bu demirden dünyada örselediğini düşündüm. Yalnızlık bir çivi yığını gibi, bir demir kazık gibi yüreğime saplanıyordu. Nereye gitsem çelikten bir duvar beni karşılıyordu. Bu çıkmazdan nasıl kurtulacaktım?
Tam umudumu yitirirken bir yol çıktı karşıma. Yol raptiyelerle doluydu. Ayak tabanıma bulduğum demir levhaların uçlarını burkarak yerleştirdim. Yürüdükçe sanki bir canavarın dişlerini kırıyordum. Birden ayağım kaydı. Yokuş aşağı ayağımdaki demirlerin bir kızak görevi görmesinden dolayı hızla kaydım. Bol çimenli bir yere geldim. Toprak alabildiğine otla ve salyangozla doluydu. Tenim vıcık vıcık oluyordu otlara sürtündükçe. Aniden bastıran yağmurla birlikte içimdeki kuraklık biraz olsun yatışmıştı. Bir su kenarına vararak, kana kana su içtim. Çimenleri toplayarak daha önce ayakkabı yaptığım demir levha üzerine doldurdum. Bir tane salyangozun kabuğunu kırarak etini çimenlerle karıştırdım. Yemeye başladım. Tadı berbattı. Bunca kuşatılmışlığın arasında yapabileceğim başka bir şey de yoktu. Karnımı doyurduktan sonra bir tepeye çıktım. Amacım yerimi tespit etmekti. Tepeye çıkıp etrafı kolaçan ettim. Burası tam sığırlara ve öküzlere göre bir yerdi. Benim burada ne işim vardı?
Kuş bakışı uzakta bir nehir fark ettim. Sağa sola bakmadan nehrin kıyısına ayak bastığımda gözlerime inanamadım. Nehrin kıyısında birisi kız, ikisi erkek üç kişiye rastladım. Üçü de nehrin sularına elek daldırıp çıkarıyorlardı. Yanlarına yaklaşıp merhaba dedim. İşlerini bırakıp bana döndüler. Üçü birden merhaba dedi. Kekeleyerek:
_Adım Erkan, uzun zamandır sersefilim. Çok uzak yerlerden geldim. Size rastlamak beni bir insan olarak çok mutlu etti. Şu an ne diyeceğimi bilemiyorum inanın.
Kız elini uzatarak:
_Ben Kübra! Demek sen de bizim gibi hayal yolcususun. Kurduğumuz hayallerin içinde tıkılıp kaldık. Biz de senin geçtiğin yollardan geldik.
Sarışın olan:
_Hoş geldin. Artık sen de bizden birisin. Bu arada adım Fırat...
Esmer olan biraz yorgundu. Aksak adımlarla yanıma yaklaştı.
_Benim de adım Poyraz... Kafan karıştı galiba. Neden buradayız istersen açıklayayım sana. Kübra bir yazardır. O da hayallerine kapıtılıp gerçeği bulamadı. O yüzden burada. Fırat bir müzisyendir. Çok yaratıcı bir sanatçıdır. Şarkıları çok sevildi ama notalardan kurduğu hayal dünyasında gerçek sevgiye parmaklarının ucuyla dahi dokunamadı. Ben ise bir şairim. Soyut dünyanın şiirsel pınarlarından hep gözyaşlarımı akıttım. Bir insan için gerçek anlamda hiç ağlamadım. Şimdi burada altın arıyoruz. Kim yeteri kadar altın bulup, o altınla bir anahtar yaparsa, altın ışığı açıp kendi izini sürmek için buradan kurtulacak.
_Anladım. Çok yorgunum. Şimdi dinlenmek istiyorum. Şuracıkta oturayım.
Poyraz:
_Az önce bir iki balık yakalamıştık. Onları hep beraber yiyelim. Zaten havada karardı.
_Çok teşekkür ederim. Ot ile salyangoz yemiştim. Bu teklife hayır diyemem ki.
Balıkları pişirip birlikte yedik. Sonra güle oynaya konuştuk. Koyu bir sohbetti bizimkisi. Yıldızlar gökyüzünden başımıza aydınlık yağdırıyordu. İlk defa suskunluğum bol bol konuşarak bozuluyordu. İnsanın insana karşı başarısı küçük düşünmesiyle olurdu. Hayata karşı başarısı ise büyük düşünmesiyle olurdu. Ben şu an insanlarla karşı karşıyaydım. Bu yüzden havadan, sudan, oradan buradan konuştuk. Acıların da, sevinçlerin de insanları buluşturduğu yerler vardır. Bizi acılar buluşturmuştu ama seviçlerimi biz yaratacaktık artık. Zaten öyle değil miydi, mutsuzluğu hayat yaratırken, mutluluk insanın kendi yaratısıydı. Elimizden geldiğince mutlu olmak zorundayız. Yoksa hayatla nasıl baş edebiliriz ki.
Sabah dinç uyandık. Birbirimize günaydın diyerek elimizi, yüzümüzü nehrin berrak sularıyla yıkadık. Bir zorunluluk soframızı yine baştan aşağı balıkla donatmıştı. Kahvaltıyı yine balıkla yaptık. Ardından eleklerimizi alarak suyun kıyısına koştuk.
Kübra:
_Benim bir miktar altınım oldu. Umarım bu sabah şansım yaver gider de biraz daha altın bulurum. Altın ışığın yanındaki gediğe koyarak aydınlık kapısını açıp buradan uzaklaşırım.
Fırat:
_İşimiz zor. Samanlıkta iğne aramaktan hiç farkı yok bu çabamızın.
Polat:
_Romanlar yazdık, besteler yaptık, şiirler yazdık. Şimdi elimizden tüm yeteneklerimiz alındı. Tanrı'ya avuç açmamızdan başka çare kalmadı. Tanrı yardımcımız olsun.
Konuşulanlar karşısında sustum. Eleği nehrin yatağına daldırdım. Çıkarıp baktığımda, eleğim çakıl taşlarıyla doluydu. Çakıl taşlarını parmaklarımla sağa sola yaydım. Hiçbir şey yoktu. Eleğimi boşaltıp, tekrar daldırdım. Yok yok yok...
Kübra çığlık atarak:
_Buldum buldum işte beni kurtaracak altın bu!
Elinde kocaman altınla çayırda koşan atlar gibi dörtnala sevinçler yaşadı. Ağlamaklı gözleri bir elmas gibi parladı. Yarına kalsın bu zindandan çıkışım; şimdi size balık tutayım da gece bunu kutlarız dedi.
Hepimiz eleklerimizi bırakıp, naralar eşliğinde şarkılar söyledik. Balık tutma seansına birlikte katıldık. Gece bütün yıldızlar başımıza düşecek gibiyken, Samanyolu adlı şarkıyı mırıldandık. Huzurun bol kepçeli ziyafetinden gönlümüzü doyurduk. Balıklar da mutluluk arası olup damağımızda, hoş bir tat bıraktı.
Sabah boğuşma sesiyle uyandık. Fırat büyük bir hışımla, Kübra'nın elinden altını aldı. Koşarak altın ışığın yanına gidip, altını gediğe koydu. Ne olduysa o an oldu. Sanki bir kıyamet koptu. Altın ışık simsiyah buluta dönüşerek, şimşekler çaktırdı. Fırat ne olduğunu anlayamadı. Teni bir toz gibi dağılıp, sadece iskelet halinde kaldı. Simsiyah buluttan iki azgın köpek çıkarak iskeleti parçalayıp yuttu. Korkumuzdan saatlerce konuşamadık. Sonra iç çekerek birbirimize sarıldık.
Gün bütün aydınlığıyla nehrin sularına aksediyordu. Şimdi ne yapacaktık. Gerimizde uçsuz bucaksız, çimen ve salyangoz dolu bir çayır, hemen dibimizde bir nehir, karşı kıyı da ise karanlık bir orman vardı.
Kübra hala kendine gelememişti. Nietzsche'nin bir sözü vardı:" Planı olmayan insan bir hiçtir." diye. Şu an hiçbir planımız yoktu; bir hiçtik. Gündüz Kübra'yı yatıştırmakla geçti zaman. Gece olunca oturup ne yapacağımızı konuştuk.
Kübra:
_Neye üzüleceğimi şu an bilemiyorum. Hem altınlarım hem arkadaşım heba olup gitti. Artık altın ışıktan yararlanabilir miyim, bu psikolojiden sonra bu meçhul. Yüreğim bir kurt kapanına dönüştü. İçimdeki tüm doğal duygularımla bu kapana sıkıştım. Ne karar alırsanız, ben de uyarım. Lütfen benden sağlıklı bir düşünce beklemeyin artık.
Polat:
_Şu an seni de düşünmek zorundayız. Gözler terk edişlerini de yanında taşır. Seni görmeyerek, terk edemeyiz.
Ben de aynı fikirdeydim. Nehrin karşı kıyısına yüzerek geçmeye karar verdik. Yanımıza yemek için balık alarak, kendimizi nehrin sularına attık. Akıntı az olduğu için karşı kıyıya kolayca geçtik. Karşımızda karanlık orman bir kabustan çıkmışçasına duruyordu. Korkarak yaşanılmazdı. Yüreğimizin bütün mangallarını yakarak, ormana daldık. Bu aramızdan kimin hayaliydi acaba. Ben böyle bir orman resmi hiç çizmemiştim. Ikına sıkına sordum:
_Arkadaşlar bu kimin hayali söyleyin lütfen!
Kübra bir suç işlemişçesine başını eğerek:
_Ben romanlarımda ormanı çok kullanırdım. Benim hayalimdir dedi.
Şimdi Kübra'nın hayal dünyasının içinde yol alıyorduk. Ağaçlar, boy boydu ve kocaman gövdelerine sarmaşıklar dolanmıştı. Hayatımda hiç görmediğim kuşlar, kelebekler, çiçekler, meyveler buradaydı. Azıcık bir rüzgar esince, milyonlarca yaprak sürtüşüyor, hışırtıları yeri, göğü kaplıyordu. Dalların arasından yıldızlar gözüküyordu. Gece kuşları ötüp havaya baygın bir armoni yayıyordu. Loş bir karanlık ormanı içten içe kuşatıyordu. Biz ise bu hayal coğrafyasında yürüyorduk. Ağaçlar arka arkaya dizili oldukları için yürürken zorluk yaşamıyorduk. Orman örtüsü çimenlerden, kırmızı mantarlardan, renk renk çiçeklerden ibaretti. Oramıza, buramıza yapışan asalak bitkiler ve böcekler yoktu. Patika bir yoldan ilerliyorduk. Yanı başımıza kadar uzanan türlü meyvelerden kopararak, gezintimize ağız tadı da katıyorduk. Patika hafif dalgalı bir düzlükte son buldu. Yemyeşil çimenlerin olduğu düzlükte sülünler, karacalar dolaşıyordu. Düzlüğün ortasında bungalov bir ev vardı. Eve yaklaşırken Kübra'nın hayali beni gülümsetti. Çünkü o kadar masumca bir hayaldi ki. Aklıma da şunlar geldi:
Satın alınmış hayaller vardır. Kumsallar, şezlonglar, güneşlenen bikinili kızlar, beş yıldızlı oteller gibi. Oysa Kübra'nın hayalinden karşımıza, orman içindeki bir bungalov çıkmıştı. Kübra'ya hayranlığım arttı. Demek ki beni de hayal etse lüks bir otomobil içinde, güneş gözlüğüyle fiyakalı profiller içinde değil de, bir at üzerinde ya da balık avlarken hayal ederdi.
Eve iyice yaklaşmamıza rağmen etrafta kimsecikler görünmüyordu. Polat en öndeydi. Kübra onun arkasında, en geride ise ben vardım. Kapıya yaklaştık. Polat kimse yok mu diye bağırdı. Sonra kapıyı tıklattı. Kapının kolunu tuttu. Kapıyı önce ileri itti. Sonra kendine doğru çekti. Kapı hiçbir şekilde açamadı.
Bir ormandaydık ama hayvan değildik. Ev sahibi ortada yokken, içeri girmek insanlığa sığar mıydı? Polat kapıyı iyice zorlayıp açtı ve içeri düştü. Yaptığımızın doğru mu yanlış mı olduğunu düşünmeden biz de içeri girdik. Polat yine kimse yok mu diye bağırdı. Çıt çıkmadı. Evin içi örümcek ağlarıyla doluydu. Ellerimizle ağları yırtarak etrafı kolaçan ettik. Ev, bir salon, mutfak, tuvalet, banyo ve kapısı kilitli olduğu için ne olduğunu bilemediğimiz bölümlerden oluşmaktaydı. İnsanların özelinde bir hırsız gibi dolaşıyorduk. Salonun ortasında ahşap bir masa vardı ve masanın ortasında gümüş şamdan loş ışıkta parlıyordu. Salonun sağında bir ocak, uzun süre kullanılmamış gibi tertemiz ve issiz duruyordu. Oturak olarak sağa, sola konulmuş tabureler dikkat çekiyordu. Polat hepimizden arsızdı. Kilitli kapıya yöneldi ve bir tekmeyle kapıyı kırdı. Kübra bir uydu gibi onu takip ediyordu. Ben ise savcılık izni almışım gibi ortalıklarda araştırma yapıyordum. Din ve devlet bazen orman kanunu gibidir. Biz de aslan parçaları gibi burada, her türlü hakkı kendi üzerimizde bularak dolaşıyorduk. Din de bizdik, devlet de.
Kapalı odaya girdiğimizde çok şaşırdık. Masanın üzerinde üç tabut vardı. Her birimiz bir tabutta yatıyorduk. Tabutların içinde volta atıyorduk. Özgürlüğümüz tabutun sınırları kadardı. Hepimiz ölümün önsözünü yaşıyorduk.
Ben tabutun içinde yüreğime saplanmış bir bıçakla duruyordum. Gömleğim kan içindeydi. Böğürerek yakalarımı yırtıyordum. İrkilerek kendimi izliyordum.
Kübra, tabutun içinde kemikleri kırılmış bir durumda lanetler okuyordu. Yüksek bir yerden atlamışa benziyordu. İntihar yazılı bir kitabı, kanıyla yazıyordu. Kübra durumunu kabul etmeyerek ağlamaya başladı. Firar etmek istedi anılarından ama usulca okşadım Kübra'nın endişeli gözlerini bakışlarımla.
Polat tabutun içinde iki büklüm duruyordu. İki eli karnında bağırıyordu. Midesi ve bağırsakları sigara, çay ve yoğun depresyon yüküne dayanamamıştı. Her yer narkoz kokuyordu. Bakışlarında kayma oluyordu. Sonra gözlerinde yoğun kırmızılık hasıl oldu. Bu neyin bedeli diyerek, kirpiklerinde biriktirdiği yaşlarını yara bezleriyle siliyordu. Bedeninde akrepler dolaşıp, bütün zehirlerini tenine zerk ediyordu.
Üçümüz söz birliği etmişçesine odadan dışarı fırladık. Odanın kapısı sert bir şekilde kapandı. Salona bir soğukluk bizimle beraber girdi. Salonun ortasında penguenler gibi birbirimize sokulduk. Başlarımızı birbirine dayayarak, sırtımızı dışarı vererek öylece saatlerce kaldık. Ardından nasıl penguenler bir yerden kovulmuş gibi yani boynu bükük, kanatları sarkık ve peltek peltek yürür iseler biz de salonda bir sağa bir sola öyle yürüdük.
Kısık bir ışık, keskin bir soğuk tepeden tırnağa tüm bedenimizi kayboluşa itiyordu. Sanki iki el ite kaka bizi bir iç hesaplaşmaya sürüklüyordu. Sıcağı sıcağına yaşanılan aşklar, sevgiler, arkadaşlıklar ve dostluklar şimdi bizi sopsoğuk bir salona tıkıyordu. Bir yerden kovulduğunuzda eşyalarınızı toplamadan önce duygularınızı ve düşüncelerinizi toplarsınız ya, işte biz de yürek valizine dolduruyorduk darmadağın olmuş duygularımızı ve düşüncelerimizi. Toparlamaya çalışıyorduk kendimizi.
Bu zamana kadar çok durumlar arzuladık. Çok hayaller kurduk sokakların şahit olmadığı ve ayakların altına alınmadığı. Kırmızı ceket giydik kızıl günler yaşama adına. Saçlarımızı taradık rüzgarlara hoş görünme adına. Şimdi bir sürgündü yaşadığımız. Görmemeyi umduğum her şeye sürülmüştüm; tıpkı Kübra gibi, Polat gibi. Resimler yapmıştık, şiirler ve romanlar yazmıştık; fakat böyle hayaller kurmamıştık. Öngörülmemiş hayallerin içindeydik ve bu girdaptan kurtulamıyorduk.
Herkes daha güzel rüyalar görme adına, daha güzel düşler uğruna fedakarlık yapsa yaşadığımız gerçekler bizleri böyle kabuslara düşme durumundan kurtaracaktı. Böyle düşündüm salonun buzlu havası içinde. Her birimiz karnını karla doyuran penguenler gibiydik. Kübra ve Polat çok üşüdüklerini ve acıktıklarını söylediler. Donup kaldığımız yerlerimizden kalktık. Ben, dışarı çıkıp biraz odun toplayayım dedim. Kübra ben de ortalığı temizleyeyim derken Polat da ocağa yöneldi. Polat ocağı hazırlarken ben dışarı çıktım.
Dışarıda alaca karanlık vardı. Boy boy ağaçlar hayaletler gibi sallanıyordu esen rüzgarla. Sonra o hayaletlerin dallarından, yapraklarından gelen rüzgarlar boynumu yalıyordu. Katilin nefesini ensesinde hisseden maktul gibi içim ürperdi. Dağ dağ olalı, nehir nehir olalı, dünya dünya olalı böyle bir dert ne bir insanın sırtına vurulmuştu ne de yüreğine su gibi dolmuştu. Ormanın içinde gözleri parlayan, aslan pençeli kurtlar siz insanca yaşayamadığınız biz de size en hayvanca duygularla saldırmayı bekliyoruz dercesine duruyorlardı. Onlardan bir tanesiyle eve çok yakın olduğu için göz göze geldim. Sanki o gözlerle bir millet uyanmıştı da bakışları hınca hınç linç doluydu.
Çarçabuk ne bulduysam topladım. İçeridekiler beni bekliyordu. Elimdekileri hemen ocağa yerleştirip tutuşturduk. Dışarıda gördüklerimi arkadaşlara anlatmadım. Ocağın etrafında oturup ateşi seyrettik. Sanki ocak ateşli bir hastalık geçiriyordu. Odunları yiyip yutuyordu. Biz de ocağın ağzına bakarak çıkardığı seslere kulak veriyorduk. Hiçbir yangın su diye yalvarmazdı. Ateş daha çok yakmak isterdi. Tıpkı ocaktaki ateş gibi. Odunlar çabucak kül oldu. Şimdi dışarı kim çıkıp odun getirecekti?
Kübra:
_Kız olmama bakıp hayır demeyin, dışarı çıkıp odun getireceğim dedi. Daha yemek yemedik. Balıkları pişirmedim daha.
Polat itiraz edecek gibi oldu; fakat Kübra onun dudaklarını parmaklarıyla kapadı. Ardından bulduğu keskin bir baltayla dışarı çıktı. Ağaçlar toprağa tutturulmuş raptiyelere benziyordu. Toprak bir panoydu sanki ve otunda, çiçeğinde bizim ölüm ilanlarımız vardı. Belaya atlar gibi ormana doğru gitti Kübra. Önce bir kurdun kafasını dağıttı. Hakkımızda nasıl kötü düşünürsün der gibi. Akabinde bir gulyabaniye benzeyen ağacın gövdesine baltayı vurdu. Yine vurdu yine vurdu. Büyük bir gürültüyle ağaç devrildi. Bir iktidarı, bir sistemi, bir diktatörü deviren militanlar gibi haykırmaya başladı. Kübra dışarıya yalnız çıkmıştı; çünkü herkes bu girdabın içinde bireysel savaşını vermek zorundaydı. Şimdi zafer kazanmış bir savaşçı edasıyla bağırıyordu. Ya kendi gövdesini bu cehennemde yakacaktı ya da bu ateşin içinden bir ağaç çıkaracaktı. Öyle de yaptı. Ağacı doğradı, parçaladı. Odunları kollarına doldurup eve geldi. Polat ve ben içeri giren bu mavzer gibi, panzer gibi kadına baktık. Gözlerimize inanamadık.
Polat odunları kollarından aldı. Bu kupkuru odunları nereden aldığını sordu.
Kübra: Bir ağaç vardı, yaprakları ay karanlığında dökülüyordu. Yapraklarına basınca, hışırtısı kulağıma geldi. O zaman alladım ki ağaç kuru bir ağaçtır. Yaş ağacı kesmek daha kolaydır. Bu yüzden epeyce zorlandım.
Ben Kübra'nın yüzünü o an bir tuvale benzettim ve şunları düşündüm:
Ne çok isterdim seninle her şeye yeniden başlamayı. Saçlarını papatyalar gibi toplardım. Gözlerini ışıl ışıl bir ağustos gecesi gibi çizerdim. Upuzun saçların rüzgarda salınırken, elimdeki fırçayla dünü, bugünü ve yarını bir umut ışığı gibi alnına vururdum. Elbisenin keten eteğinin çiçeklerini hayalimle nakşederdim. Layemut çizgilerin sonsuza uzanan renkleriyle bezerdim güzelliğini. Korunaklı hayallerimde saklardım zarif bedenini. İncitmesin seni hayat diye bunu yapardım. Yalnızlığın, korkunun, karanlığın asırlık çınarlar gibi kök saldığı bu hayal dünyasında birbirimize yer yoktu biliyordum. Biz bu karanlık dünyada bir kelebek gibi ışık arıyorduk.
Ocağı iyice yaktık ve balıkları pişirdik. Her köşesi delilik dolu bi evde yüreğimizi metin tuttuk. Cesaret şarkıları söyledik. Polat'ın şiirlerini dinledik. Sözün mantığını titreyen dudaklarımıza ezberlettik. Tutarlı cümlelerle, aklımızı başımıza aldık. Korkularımızı sözün gücüyle yendik.
Şafak vakti Polat'ın bağırtısıyla uyandık. Bir çift köpek gözünün bizi izlediğini söyledi. İnsan çölde bir bardak su bulduğunda karşılaştığı bir köpekle suyu paylaşınca ne kadar insan olduğunu anlardı. İnsan sadece insana karşı değil, hayvana ve bitkiye karşı da insanlığını göstermeliydi. Polat kapıya koştu ve bir köpeği içeri aldı. Bizi izleyen buydu sözü dudaklarından dökülürken yüzü pek değişmedi. İnsan yaşlandıkça gülüşünü ve gözyaşlarını tutabiliyordu. Biz de olgunca davrandık, köpeği çok sevmemize rağmen ve yeni bir dost bulmamıza rağmen ne mutluluktan güldük ne de ağladık. Sadece köpeği bağrımıza bastık.
Sabah kahvaltımızı köpekle paylaşarak yaptık. Adı olmayanın kişiliği de olmazdı. Ona Karabaş adını taktık. Kuyruğunu sallayarak bize sokulup durdu. Evde sürekli durmanın insanı körleştirdiğini bilerek, gözlerimizin şükrünü vermek için dışarı çıkarak bakışlarımızı güzelliklere yönlendirdik. Karabaş deli danalar gibi koşturup durdu. Bir ara ormana seğirtti. Ardından gittim. Bir derenin üzerinden ağaç gövdesine basarak geçtik. Kara sineklerin bolca olduğu bir yerde garip kokular aldım. Neredeyse burnum kırılacaktı kokuyla. Karabaş bir tümseği eşeliyordu, yanına vardım. Ne oluyor demeden bir mezarın içine düştüm. Kendimi Neslihan'ın cesediyle burun buruna buldum.
Göz çukurlarından ve yanaklarından kurtlar çıkıyordu. Saç derisi kafasının alın hizasından kopmuştu.
Öyle bir yerdi ki burası ne rüyası görülürdü ne de uykusu rahat olurdu. İnsan sevdiğini göresi gelse de onu toprağın altında görmek istemezdi. Neslihan ömrünün sonuna kadar aynı çizgiden gitmişti ve o çizgi mezarda onu ölü olarak şekillendirmişti. Şimdi bir ressam olarak onun yanındaydım. Neslihan'a nasıl bir renkli dünya verebilirdim ki? Anca toprağını çiçeklerle donatabilirdim. Benim elimden ise bir şey gelmiyordu. Sarılıp cesedine yüreğinin korkularını hissettim. Onu güneşli günlerle teselli etmek istesem de mezarın içinde ne aydınlık günlerin ne de mehtaplı gecelerin bir hükmü vardı. Henüz çürümemiş yüreğine dokundum. Sevgiyle atıyordu hala. Şu dünyada bir sevdiği bile olmamış insanların ne kadar yalnız olduğunu düşündüm. Neslihan yüreğindeki korkuları sevgiyle savıyordu. O beni hala seviyordu.
Sonra garip bir şey oldu. Neslihan yüreğini açtı bana. Yüreğinin içi bir hazineye benziyordu. Altınlar, zümrütler, yakutlar kaplamıştı yüreğinin her köşesini. Elimi uzattım açılan kapıdan içeri. Avucuma kocaman bir altın geldi. Sonra bir ses duygum ılık bir rüzgar eşliğinde:
_Bu senin için biriktirdiğim sevgidir. Sev ki yalnız kalmayın. Sev ki güçlü olasın.
_Sen ki duyguların en sarısıyla sonbaharı hatırlatan bir duygu resmettin yürek tuvalime. Sana halis bir sevgi sergilediysem davranışlarımla ne mutlu bana. Beni sevginle dünyanın en zengin insanı yaptın.
Aydınlık mezarın içine bembeyaz orkideler gibi doldu. Neslihan hiç solmayan bir çiçek oldu. Saçları şafak vakti kızıllığına karıştı. Bir berrak dere gibi hayatın içine sızdı. Neslihan yüreklere kar suları gibi aktı.
Mezar bir yara gibi kapandı. İyileşmiş bir hasta davranışıyla bu tenhadan uzaklaştım. Arkadaşlarımın yanına giderken, Karabaş'tan ortada eser yoktu. Kübra ve Polat yönünü şaşırmış rüzgarlar gibi esip duruyorlardı. Beni görünce fırtına gibi duruldular.
Toprak olmak istedim o an. Hayatın üzerime beton dökmesini istemiyordum artık. Duvarlar örmesini istemiyordum, hiçbir hayalin ya da rüyanın. Kuş tüyü yastıklarda uymamak istiyordum, rüyalarıma martılar girmese bile. Odalarımın duvarlarını maviye boyamak istiyordum. Tüm engelleri çalkantısız bir denize dönüştürmek için. Bu duygularla arkadaşlarıma sarıldım. Kucaklaştık yine, dertleri bahane ederek birbirinden uzaklaşan insanlar inadına.
Hemhal olma durumu kısa sürdü.
Kübra:
_Neredeydin seni çok merak ettik. Karabaş da ortalıklarda yok ondan haberin var mı?
Kübra'nın varlı yoklu soru cümlesi dikkatimi çekti.
_Anlatsam da inanmazsınız ki.
Polat:
_Sen buradasın ya gerisi önemli değil. Zaten sözcüklerin birer yılan olduğu bu yerde ifadelerini kıvırıp durmadan anlat.
Ben de net olarak:
_Bu kaostan bizi çıkaracak altını buldum.
Avucumu açıp altınları gösterdim. Bu altınlar hepimize yeterdi. Hayvanlar sadece ihtiyaçlarını giderirlerdi. Oysa insan ihtiyacından fazlasını isterdi. Açgözlülük tabiatta insanda bulunurdu. Ben bir koç gibi etimi, yünümü her şeyimi insanlara vermek istiyordum. Yeter ki canıma kastetmesinler. Yeter ki beni ahıra kapatmasınlar.
O gece evde birbirimize hiçbir kısıtlama yapmadan aklımızdan geçenleri anlattık.
Kübra:
_Arkadaşlar insanlar hep sevgiliye kavuşmayı hayal ederler. Hiç kimse sevgilisini terk etmeyi ya da ona kavuşmamayı hayal etmez. Bu yüzden hayaller pek gerçekleşmez. Hayal kırıklığı yaşamak istemeyen saray hayalleri kurduğu gibi bir gecekondu hayalleri de kursun. Akşam eve aç susuz geldiğinin ve yine de mutlu olabildiğinin hayalini kursun.
Polat:
_Bence insanlar hayalleri bırakıp, eroin kullananların sokağında yürüsün. Bir fahişenin moraran ve çürüyen bedeninde şehvetin vahşetini görsün. Elinden ve dilinden kimseye zarar gelmeyen bir insanın, insanların eline ve diline düşmekten ne hale dönüştüğüne şahit olsun.
Bir insan içindeki kendini yaşayamazsa, başkalarının kişiliği hakkındaki sözlerine kulak asmasın. Çünkü gerçek insan özünü yaşayan insandır. İnsanın özünü göstermeyen aydınlık, karanlıktan farksızdır. Biz insanlar gölgeler dünyasında yaşamaktayız. Hep gölge oyunu izlemekteyiz. Kimse sahnenin arkasına bakmamaktadır. Kimse gerçeklerden bahsetmemektedir.
Ben önce sustum. Sonra aklıma Neslihan gelerek şunları söyledim:
_Elsiz ayaksız birinin hayata dört elle sarılması gibi seni kucaklamak istedim ey sevgili. Bir tabloda görünen sensizlik gibi her resimde senin yokluğunla göz göze geldim. O zaman bütün renklerden nefret ettim. Sen yeryüzündeki en güzel şiir iken, neden ressamlar senin gibi bir şiirin sadece tek dizesinin resmini çizdi. Ayak diplerine halılar serilirken, neden halıların motifleri bir parmağının güzelliğine denk gelmedi. Sen bir denizken, neden insanlar kaya balıkları gibi etrafında gezdi. Ey sevgili yok bu dünyada sana layık bir güzellik. Ey sevgili sen bu dünyadan bir kuyruklu yıldız gibi gelip geçtin.
Gelip geçtiğin sokaklar insan kalabalığıyla doldu. Yok aralarında senin bir benzerin. Sen yürüdüğünde yeni bir sayfa açılırdı sanki aşk kitabından. Yazarların ve şairlerin kalemleri kırılırdı yürekleri yerine. El çekerlerdi güzellikten. Cümle güzellikler sendeydi ey sevgili. Senin üzerine söz etmek mümkün olmazdı. Anca susardı insan, bir kuyunun dibine düşüp de sessizliğe boğulur gibi.
Sen bir şairin sevgilisi olmak yerine, o şairin şiiri olmayı tercih ettin. İstedin ki yüreğiyle dokunsun bana. Sonra kendini bir şarkıcının diline vurdun. Söz oldun, beste oldun, bir orkestrada ses oldun. Yetmedi ipek bir kumaş üzerine işlenmiş bir oya oldun. Ardından bir ressamın bir türlü resmedemediği hayal oldun. Tüm tablolar büyük paralara satıldı da kimse senin güzelliğini satın alamadı. Çünkü kimse senin resmini çizmeyi başaramadı.
Aşktır insana övgüler yazdıran. Seni şiir yapan, beste yapan, bir resim yapan yüreğimdeki aşktı. Elsiz ayaksız birinin hayata dört elle sarılması gibi seni kucaklamak istedim ey sevgili. Bu yüzden elimden geldiğince senin resmini çizdim. Kollarımın arasına seni aldım ve senin hayalinle saatlerce seviştim. Şimdi seni kim severse sevsin hayallerini bir kenara bırakacak. Çünkü seni ben hayal dünyamda karım yaptım.
Dallar nasıl kuş yuvalarını saklarsa, seni ben içimdeki ormanda sakladım. Her dal kuş yuvasıyla doldu. Her dalda kumrular gibi seviştim seninle. Şimdi seni kim severse sevsin, onun aklından ve hayalinden geçmeyecek bunlar. Sen benim hayallerimin kadınısın. Bundan senin bile haberin olmayacak. Seni seven kim olursa olsun sadece bedenine sahip olacak.
O gece hepimiz tatlı bir rüyadan gelen atlı süvariler gibi dörtnala duygular yaşadık. Hazırdık artık gerçekleşlerle yüzleşmeye. Rus halk ezgisi kulaklarımızda çınlarken aklımızın bizi çok uzaklara götüremeyeceğine karar verdik. Tüm vadiler, ovalar, dağlar, yollar gözlerimizde görülürken, yüreğimizle bu hayal dünyasından kurtulacağımıza duygu birliği ettik.
Sabah olmuş, gecenin örtüsü dalların yaprakların ve ormanın üzerinden kalkmış, güneş yüzünü göstermeye başlamıştı. Kahvaltının hemen ardından altını pay ettik. Avluya çıktığımızda, kapıda bizi üç siyah at karşıladı. Kübra gözüne kestirdiği bir ata bindi. Sırasıyla biz de birer ata bindik. Ormanın loş karanlığında dizginlere asıldık. Gökyüzü kızıl bulutlarını bir bayrak gibi üzerimizde gezdiriyordu. Kübra, karanlıkta hızla nehre doğru atını koştururken, sanki kendinden kaçar gibiydi. Polat, atını sanki uçuruma sürüklüyordu, bir daha böyle bir kabus yaşamamak için. Bu kokudan nefret ediyordum, neden hayat aynı kokuyordu ki? Neden farklı bir koku üretmezdi. Tüm çiçekler neden hem aşk hem de ayrılık kokardı. Kübra, önündeki rüzgarı ikiye bölerken, arkasına sirayet eden kokuyla benim de yüreğimi ikiye bölüyordu. Önümde Kübra olsa da daha uzağa bakmalıydım. Uzakta nehrin suları ışıklarla dans ederken, hayat bize hangi valsı uygun görüyordu acaba.
Sözler kafamın içinde hışırdıyordu bu yüzden atların koşarken yaprakları ezerek çıkardıkları sesleri duymuyordum. Bu sözleri durdurmalıydım. Atımın üzerinde artık her şey mümkün değil dedim. Bir son varsa, başlangıç da vardı. Sonu ve başlangıcı bir arada yaşayamazdı insan. Artık altın ışıkla beraber ayrılacaktık. Oradan ötesi herkesin kendi dünyasıydı. “Ölüler acı çeker mi?” diye bir soru sordum kendi kendime. Üçümüz de aslında ölüydük. Ölsek bile ruhumuzda izi kalırdı yaşadıklarımızın. Şimdi bize acı çektiren yaşantımızın izini sürmeye gidiyorduk.
“ Gerçeği görmek için ölmeyi bekleme.” der bir düşünür. Biz ölmeden önce o kadar hayal kurmuştuk ki, hiç öleceğimizi aklımıza getirmemiştik. Şimdi ölü topraktan yükselen nal sesleri gibiydik. Dörtnala gerçeğe, yeri göğü inleterek koşuyorduk. Nehrin sularına atımızı sürerek karşı kıyıya ulaştık.
Bazı anılar vardır. Aklından silmeye çalışsan da pasını, altından daha parlağı çıkardı. Kübra, altın ışığı gördüğünde ağlamaya başladı. Aklına Fırat geldi. Çekincen tavırla atından indi. Avucundaki altını gediğe koydu. Işıktan kapı açıldı ve Kübra bizimle vedalaşarak içeri girdi. Kübra, gözden kaybolup giderken geride sonsuz bir görüntü bıraktı.
Polat ve ben birbirimize boş boş bakarken, Kübra gözbebeklerimizden bir yıldız gibi kaydı. Kasvetli havayı aramızdan uzaklaştırdıktan sonra, atlarımızın dizginlerini bıraktık. Atlar yanımızdan seğirtip gitti. Polat benimle kucaklaşıp vedalaştı. Elindeki altını yerine yerleştirip, açılan kapıdan içeri süzüldü. Cümlelerin yetersiz kaldığı bu yerde, fazla söze mahal bırakmadan ayrıldık. Kapının ardında yalnızca ben kaldım.
Çocukluğumda babam beni parka götürürdü ve oradaki atlara bindirirdi. En güzel at benim atımdı. Bembeyaz atım gibi atlıkarıncada başka at yoktu. Babamın güven veren varlığı yanımdayken, hayatla yarışı olmayan bir çocuktum. Atlıkarıncanın bir yörüngede giden atının üzerinde mutluluk yolcusuydum. Babam kaybetmelerin çoğaldıkça, büyüdüğünü anlayacaksın derdi. Şimdi kaybettiklerimi anlamlandırmaya gidiyordum. Adımı küçülten kayat matbaasının puntolarını büyütmeye gidiyordum. Atlıkarıncası, babası ve atları elinden alınmış bir çocuk gibi büyümeyi kurduğum cümlelerde görmek istiyordum.
Elim titreyerek altını gediğe koydum. Altın ışık bir kapı gibi açıldı. Gidecek bir yeri olmayan sokak düşkünü gibi bana açılan bu kapıdan kendimi içeri attım. Aydınlık dolu cam ve kristalden yapılı doğru ve düz bir koridorda yürümeye başladım.
Koridorun dışında Tanrı'nın bile yaratmadığı bir dünya vardı. Ne insan, ne hayvan, ne yokluk ne de varlık vardı. Sadece yoğun bir his vardı; fakat yüreğe kodlanmamış bir histi bu. İnsanın duygusal şifreleriyle çözülemeyecek kadar yürek ötesi bir yerdi burası. Benzersiz ilhamların çizgi dışına taştığı ve tüm kainata sızdığı hayal dünyasındaydım. Hayal edilmeyenin bile hayalinin yansıdığı aydınlıkta ne ışık vardı ne de nur. Sonuçların bile nedeni olmayan bu yerde fikirler, ilimler, hisler bir bebeğin ağzındaki henüz çıkmamış dişler gibiydi. Her şeyin basitleştiği bu yeri seyrederken, kullanabileceğim bir kelime bulamadım. Çünkü kelimeler ağzımdan çürük dişler gibi dökülüyordu. Ağzım açık bir şekilde koridorun dışını seyrediyordum.
Biraz ilerlediğimde deniz köpüğüne benzer beyaz bir tabakanın koridorun tüm çeperini kapladığını hayretle gördüm. Hafif bir iyot kokusuyla beraber, meltem rüzgarının sıcaklığı duyularımı okşadı. Neden beş duyumuz vardı. Ben daha çok şey algılamak istiyordum. Örneğin bir kelebeği yediğimde, neden onun duygularını yüreğimin ta içinde bir elma tadı gibi ya da yeni dünya gibi duyumsamıyordum. Bunları düşünürken, iyot kokusu yoğunluğu burnumu neredeyse kıracaktı.




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın fantastik roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Aydınlık9
Aydınlık7
Aydınlık8
Aydınlık6
Aydınlık4
Aydınlık3
Aydınlık5
Aydınlık1
Aydınlık2

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Yanlızlık Çinlidir [Şiir]
En Ateşli Anımda Gel Yanıma [Şiir]
Özlem [Şiir]
Öperek Beni Öldür [Şiir]
Kar Yangınları [Şiir]
Cayır Cayır [Şiir]
Söyle Neden Konuşmuyorsun [Şiir]
Kefenden Çiçekli Elbise [Şiir]
Varlığın Sevda Yokluğun Fırtına [Şiir]
Gül Şarabı [Şiir]


osman demircan kimdir?

Yüreğimin ve beynimin tavanında buluyorum, tozlu mısraları. Aklım bir çatı katı. Gözlerim yıldızlarla dolduğunda, bakışlarımın ışıltısı vurur satırlara. İşte o zaman, şiirler bir Samanyolu olur. Mehtaplı gecelerimi vururum gözyaşlarımla biriktirdiğim göllere. Her mısra bir dal gibi düşer, şiir denizlerine. Kızıl bir duyguya boğulurum o an. Akarım ellerinize.

Etkilendiği Yazarlar:
Herkes


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © osman demircan, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.