..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
"Ne elbiseler gördüm, içinde adam yok, ne adamlar gördüm sırtında elbise yok." -Mevlana
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Oluşum Romanı > Diren Yardımlı




7 Eylül 2002
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi  
Diren Yardımlı
Mina, kısa bir süre sonra yeryüzündeki en iyi arkadaşı olacak Çiğdem'i anlatıyor... ya da anlatmaya çalışıyor. Arkadaşının geçmişini anlatmaya başlayınca işler iyice arapsaçına dönüyor, çünkü bir göçmenin nereli olduğunu anlamak en başta göründüğü kadar k


:CIEH:
Çiğdem bir göçmendi. Gecikmiş bir göçmen. Herkes geldikten, tüm gürültüler koptuktan, tüm insanlar önce sokakta kaldıktan, ardından gökteki yıldızlar yerine, prefabrik bir evin çatısına bakarak uyuyabilecekleri bir sığınak bulduktan sonra, kısacası her şey yatıştıktan sonra çıkmıştı ortaya. Her bir şeyden habersizdi. Belki böylesi daha iyiydi. Ama şimdiden söyleyebilirim, Çiğdem her şey olurken burada bulunmuş olsaydı bile hiçbir şey görmezdi. Öyle, garip bir kızdı çünkü.
   Daha sonra öğreneceğim üzere, büyük dedesi bizim ülkemizde, hatta bir olasılık bizim kasabamızın çevresindeki köylerden birinde doğmuştu. Ama sonradan o sıralar sık sık yaşanan savaşlardan biriyle komşu ülkeye sürüklenmiş ve dediğine göre buzlu bir kış günü donarak ölmüştü. Yine de o arada nasıl vakit bulduysa (o kadar savaşın arasında) oralı bir kadına aşık olmuş ve onunla evlenip Çiğdem’in babasını dünyaya gelmesini sağlamıştı. O doğduktan kısa bir süre sonra savaşlar bitmişti, ama aile artık oraya iyiden iyiye yerleşmişti. Ayrıca o sıralar bu taraflarda savaş başlamıştı, daha doğrusu başka ülkeler tarafından bölüşülmekle meşguldü. İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan büyük bir açgözlülükle topraklarımızı kendi aralarında kırpışmakla uğraşıyordu. Bunları biliyorum, çünkü babam, başka çocukların evlerinde oturup Tomiks okuduğu sırada, bizim elimize sözde çocuklar için yazılmış ve Vakvak Amca’nın saçma sapan araya girişleriyle ikide bir bölünen bir tarih ansiklopedisi, ya da Erdem’in deyişiyle “Vakvak’ın zaman makinesini” tutuşturur, kendisi de odasına çekilir, bir yandan bizim yüksek sesle okuduklarımızı dinler, bir yandan da gazetesindeki daha güncel konuları takip ederdi. Bu uygulama daha sonra Erdem tarafından gerçekleştirilen, bizim Kurtuluş Savaşımız olarak aile tarihimize geçecek, büyük bir başkaldırıyla noktalanmıştı, ama bunlara daha sonra geleceğim.
   Çiğdem’in dedesi de işte bu savaşlar nedeniyle sanırım, buraya gelmektense orada kalmayı yeğlemişti. Ve o orada, kendi dedesine göre çok daha sakin bir dünyada, daha sakin bir kafayla kendine aşık olabileceği birini bulmuştu. Evlenmişler, ve Çiğdem’in babası dünyaya gelmişti. Çiğdem’in babası tam bir Bulgar sayılabilirdi bu yüzden. Ne var ki evlerinde hala Türkçe konuşuluyor, ve kuşaktan kuşağa bu dil aktarılıyordu. Ardından Çiğdem’in babası aşık olmuş (Türk bir kadına— daha doğrusu bir takım karmaşık hesaplardan sonra en azından üçte bir Türk olan bir kadına) ve ikisi evlenmişlerdi. Onlar da el ele verip Çiğdem’i bu dünyaya sokmuşlardı. Ona da Türkçe’yi öğretmişlerdi. Ne var ki aradan çok kuşak geçmişti ve bozuk bir Türkçe dışında, Çiğdem’de buraya ait pek bir şey kalmamıştı geriye.
   Çiğdem’in annesinin durumu Çiğdem’in dedesinin karısının (babaannesi yani) durumundan farklıydı. Biliyorum, bu tür ilişkileri anlatmakta çok başarılı değilim. Dedesi saf kan bir yabancıyla evlenmişken, babası kendine kan olarak biraz daha yakın birine aşık olmuştu. Tüm bu hesapların sonunda Çiğdem’in tam bir göçmen olduğu da söylenemezdi. Sanırım en azından dokuzda biri buralı olmalıydı... Gerçi göç edenlerin çoğu da bu durumdaydı. Neyse, susuyorum; farkındayım, anlattıkça iyice arapsaçına çeviriyorum her şeyi.
   Aslında hepsinin özeti şu: Balkanlarda kimin nereye ait olduğunu kimse bilemez. Çünkü herkes her yere aittir. Ve kimse hiçbiri yere ait değildir. Kendi geçmişime bakınca benim durumumun Çiğdem’inkinden pek daha iç açıcı olmadığını görüyorum. Bir gün anneme sormuştum, biz nereliyiz diye. Konuşmaya saf kan Söğüttepe'li bir kız olarak oturmuş, nereden geldiği belirsiz ve kafası allak bullak olmuş bir kız olarak kalkmıştım. Annem en başta kendisinin Edirneli olduğunu söylemişti. Gülümsemiştim, Edirne güzel bir yer gibi duyuluyordu. Ama kısa bir süre sonra öğrendim ki koca sülalede Edirneli olan bir tek o vardı. Ki o bile aslında kuşkuluydu. Çünkü Rusya'dan, Yugoslayva'dan ve Yunanistan'dan gelen bir sürü tip vardı onun tarafında. Babam tarafından dedemin soyu Arabistan taraflarından geliyormuş, yani Arab’ım. Ama anneme göre aynı zamanda kanımızda bir çingenelik de var. Bunu babam büsbütün reddediyor. Bu konu daha sonra birkaç kez açıldığında, evde çok hararetli tartışmalar olmuştu. Babam, kendisinin bir zamanlar Kürt kanı taşıdığını bile kabul edebiliyordu böyle tartışmaların sonunda, ama kendi karısının bir çingene olabileceğini, asla. Kürtler ve çingeneler babamın en hoş önyargılarından ikisiydi. Annemle ikimiz çok gülüyorduk babamın bu konudaki inatçılığına. Başka her konuda kafası çalışıyor görünen bu adam, konu uluslar, ırklar olunca her defasında çok komik düşüncelerde takılıp kalıyordu. Bunu kendisi de bir kere bize itiraf etmişti. "Beni milliyetçi bir anne baba yetiştirdi," demişti Erdem'e. "Bunun iyi birşey mi yoksa kötü birşey mi olduğuna henüz karar verebilmiş değilim. "Kötü birşey," demişti Erdem, ve bitmek bilmez tartışmalarından birine dalmışlar, ben de koltukta uyuya kalmıştım. Her neyse, babaannem Boşnak, ama daha küçüklüğünde İstanbul’a taşınmışlardı. Ondan birkaç yıl önce güneydoğudaki bir yerden İstanbul’a taşınmış dedemlerin köşkünde hizmetçi olarak işe girmişti. Bununla da bitmiyor, annem aynı zamanda kendi ninesinin Rus olduğunu söyler hep. Ama Ruslar da en az bizim kadar karışık olduklarından büyük ninemin Rus olup olmamasının benim üzerimde ne kadar belirleyici olur, bilmiyorum. Bir yerlerden bir Yunanlılık da girmiş, ki bu doğal çünkü Trakya’da yaşayan herkesin kanında Yunanlılık varmış babama göre. Sonuçta soyları iki zıt taraftan gelen bu iki insan nasıl olduysa birbirimden iki yüz kilometre uzakta bulunan iki kentte doğmuşlardı. Annem burada, babam da İstanbul’da. Anlayacağınız, benim nereli olduğum tam anlamıyla belirsiz…
   Durun bir dakika, ben Çiğdem’i anlatıyordum. Onun annesi ve babası komşu ülkede doğmuş olmalarına karşın dediğim gibi dillerini korumuşlardı. Yani Çiğdem dil konusunda çoğu göçmenden daha üstündü. Yine de onun dil konusunda dikkate değer bir yeteneksizliği vardı, çünkü aynı dili konuşmamıza karşın onun dilinin duyuluşu korkunçtu. İki harflik bir sözcüğe bile doğru vurguları yükleyemiyordu. Ama bu yeteneksizliği yalnızca dil konusunda değildi, Çiğdem dünyada olup biten her şey konusunda cahildi. Sanırım hangi ülkede olduğunu anlaması için bile birkaç yılın geçmesi gerekti. Bu anlamda dört dörtlük bir göçmen sayılabilirdi. Uzak bir gezegenden dünyaya göç etmişti. Bununla birlikte bu göçmenliğinin de pek farkında değildi. Doğuştan göçmendi.
   Dolayısıyla bizim kasabamıza geldiğinde dünyada herhangi bir yerde çekeceğinden daha öte bir yabancılık çekmemişti. Buraya yabancıydı, tıpkı daha önceleri yaşadığı yere olduğu gibi, ve buraya yabancı olmaya daha buraya attığı ilk adımdan alışmıştı. Bu onu ne mutsuz ediyor, ne de tedirgin ediyordu.
   Yazdı, ve kasabanın tüm çocukları sokakları ele geçirmiş durumdaydı. Her şey artık bir düzene oturmuş görünüyordu, göçmenlerle arkadaş olmuştuk, ve artık daha kalabalık bir gruptuk. Kaldırım kenarında oturup, eski bisiklete binme sırasının bana gelmesini bekliyordum.
   Ve sonra işte, ansızın, tüm yaşamımı değiştirecek olan bu küçük kız sokağımızdan içeri döndü.
    Daha doğrusu dönmedi. Orada durdu, ve bize bakmaya başladı. Herşey belliydi, onun da buraya gelmeye niyeti olmamıştı, ama kader onu, kendisi de farkında olmadan bizim ara sokağa yönlendirmişti.
   Çiğdem sokağımıza girdiğinde herkes dönüp ona bakmıştı. O günü dün gibi anımsamıyorum. Yeni bir kız gelmişti. Altında soluk renkli bir şort, üzerinde de açık mavi bir atleti olan, koca gözlü, düz saçlı, sıska bir kızdı. Uzun süredir aramıza yeni birileri katılmadığından, herkes merakla ve umutla ona bakıyordu.
   “Merhaba!” diye bağırdım.
   Bir şey demeden bana baktı.
   Herhalde dilimizi bilmiyor diye düşündük hepimiz.
   “Hello!” diye bağırdı ufak bir çocuk, ardından kıkırdamalar başladı. Çiğdem hala orada durmuş bize bakıyordu. Meraksız gözükmüyordu, ama merakını pek aldırış ediyor gibi bir hali de yoktu. Merakının onu bir yere götürmeyeceğini anladım ve kalkıp yanına gittim. Sakin ama hiçbir şeyi kaçırmayan gözlerle bana bakmaya başladı.
   “Merhaba,” dedim.
   “Merhaba,” dedi, yamru yumru bir dil, ama dünya güzeli bir sesle.
   “Burada mı oturuyorsun?” diye sordum.
   Dalgın bir şekilde başını salladı.
   “Tam olarak ner’de?”
   Parmağıyla arkasındaki ana caddeyi gösterdi. Hm, evet... Söğüttepe’de oturuyordu.
   “Gel,” dedim ve elini tuttum. Ama Çiğdem hemen elini geri çekti.
   “Ne oldu? Gelmek istemiyor musun?” diye sordum.
   Birşey demedi. Orada oturup bizi bekleyen çocuklara baktı.
   “Korkuyor musun yoksa?” diye sordum.
   “Hayır,” dedi hemen.
   “Peki niye gelmiyorsun o zaman?”
   Bu kez bir şey demedi.
   “Hadi!” dedim bunun üzerine, ve yeniden elini tutup onu öbürlerinin yanına çeke çeke getirdim. Yaklaştıkça direnci azaldı ve sonunda neredeyse isteyerek peşimden geldi. O da büyük bir olasılıkla bizi merak ediyordu. Yalnızca biraz çekingen bir kızdı. Onu öbür arkadaşlarımın yanına getirdiğimde hepsi oturdukları yerden ona baktılar. Gerçekten Çiğdem garip görünüşlüydü. Tüm bakışlara aynı garip bakışıyla karşılık veriyordu. Aramızdaki küçükler yine kendi aralarında birşeyler fısıldaştılar, sonra kıkırdamaya başladılar. Çiğdem onlara da uzun uzun baktı.
   “Gel, sen benim yanımda otur,” dedim ona ve yanyana kaldırım kenarına oturduk. Daha o anda aşık olmuştum bu garip kıza, çünkü tüm kirpiliğine, soğukluğuna ve aksiliğine karşın onun elini tuttuğumdan beri elime sıkıca sarılmış ve bir daha bırakmamıştı. Bana o an güvenmişti.
   “Adın ne senin?” diye sordu erkek bir çocuk.
   Çiğdem bana baktı, sanki ben biliyormuşum gibi.
   “Benimkisi Mina,” dedim ona. “Onunkisi Erhan.” Sonra da hepimizin adını söyledim. “Volkan, Nuri ve Ayça.”
   “Benim adım Çiğdem,” dedi, herkesin bir adı olduğu konusunda kuşkusu kalmayınca.
   “Nerelesin?” diye sordu Uğur.
   Çiğdem yanıt vermedi, yalnızca Uğur’a bakıp kimsenin anlayamadığı bir şekilde gülümsedi.
   
   

   
   O gün onu elinden tutup getirmeseydim yıllar yılı bu koca gözlü, soluk yüzlü kız kasabada böyle tek başına gezip duracaktı. Şikayetçi olmadan. Mutlu da olmadan. Yalnızca kendi kendine dolanarak.
   Saç rengi koyuydu. Dümdüz, pasparlak saçları vardı; teni ise bembeyazdı. Kansızdı; bembeyaz dudaklara, incecik bir vücuda sahipti. Böyle bir kızın yemek yemeye hiç meraklı olmayacağını tahmin ediyordum. Gerçekten de ne zaman bakkala gitsek, ben her tür abur cuburu cebime doldururken, Çiğdem yalnızca beni izlerdi.
   “Hiç acıkmıyor musun sen?” diye sordum ona, sonunda bir gün.
   “Acıkıyorum,” dedi.
   “Peki niye hiç yemek yemiyorsun?”
   Dudaklarını büktü.
   Ona çikolatımı uzattım, o da kibarca küçük bir parça kırıp ağzına attı.
   
   
...

   
   Gelişinin ertesi gün yeniden geldi. Doğrusu, akşam dönerken onu bir daha görüp görmeyeceğimi bilmiyordum. Buraları büsbütün unutabilir, yarın başka bir mahalleye dalıp, bambaşka insanlarla tanışabilirdi. Ama ertesi gün geldi yine işte. Bu kez daha bir bilerek gelmişti, belli ki. En azından bizim köşeye dönene kadar hoplaya zıplaya, koşarak gelmişti. Bizi görür görmez durmuş, yine oradan bizi bir süre izlemişti. Çekingenliği bir milim bile azalmamıştı. Uzunca bir süre uzakta durup bize baktı. Sonunda yine ben gidip onu elinden yakalayıp getirdim. Yine o gün elimi neredeyse hiç bırakmadı. Beni seviyor olmalıydı, ama yine de bana neredeyse tek bir laf etmiyordu. Kimseye etmiyordu. Bütün gün boyunca neredeyse hiç konuşmadı, ne de kimseye baktı ya da kimseyle ilgilendi. Sanki yoktu aramızda, ya da biz orada yoktuk. Yanımda oturduğu bütün zaman boyunca elimi tuttu ve tek eliyle idare etti. Yerde bir karınca görünce onu boştaki elinin parmağıyla kaldırdı. Karınca kolundan çıkmaya başlayınca kıkırdadı. Ama öbür eliyle onu engellemek için hiçbir şey yapmadı. Öbür eli benim elime yapışmıştı. Yalnızca bir ara mahalle köpeğimiz Muşka’yla ilgilenirken elimi unuttu. Uzun bir süre Muşka’yı sevdi. Muşka şapşalın tekiydi, bu dünyada en çok hoşlandığı şey ilgi görmek, sevilmek ve oyunlarımızı sabote etmekti. Herkes onu bizden biri olarak kabul ediyordu, ama kimse onunla Çiğdem gibi ilgilenmemişti o güne dek. Anormal bir yaratıktı, eğikti. Yürürken ön bacakları arka bacaklarının biraz solunda kalıyordu, bu da onu hep çapraz gidiyormuş gibi gösteriyordu. Acınacak ama komik bir görünümü vardı. Babam ona Trajikomiks adını takmıştı zaten. Böylelerine acımak mı yoksa gülmek mi gerektiği konusunda insanın kararsız kaldığını söylüyordu. Gerçekten de kararsız kalıyordu, sanırım her iki duyguyu da aynı anda besleyebiliyordu ona karşı. Koştuğu zamanlar bacaklarındaki bu çarpıklık düzeliyordu, ama genelde koşmadığı için genelde de çarpık yürüyordu. Mayışıktı ve bütün gününü aramızda aval aval gezinerek, ilgi görme umuduyla geçirirdi. Çiğdem’den beklediği ilginin fazlasını görebilmişti, ve o günden sonra gölge gibi peşine takılmıştı. İkisi iyi arkadaş olmuşlardı ve çelimsizlikleri ve yalnızlıklarıyla birbirlerine uyuyorlardı. Çiğdem sıkılmadan onu saatlerce saatlerce sevebiliyor, ona bakıp gülümseyebiliyor, yüzünü iğrenmeden yalatabiliyordu.
   O gün, Muşka’yı uzunca bir süre sevdikten sonra, birden bire elini benim elime sürtmeye başladı. Önce bunu niye yaptığını anlayamadım, ve baktım ona.
   “Kokla,” dedi. Kokladım, Muşka’nın zeytin ve kömür karışımı kokusunu aldım.
   “Leş gibi Muşka kokuyor,” dedim.
   Çiğdem gülmeye başladı. İlk kez onu gülerken görüyordum. Rahat bir gülüşü vardı. Neyse, sonra yine elimi tuttu ve bir daha bırakmadı. Her gün böyleydi. Elimi tutmalıydı. Bunu yapamadığı sürece ısınamıyordu —ne bana, ne de ortama. Geldiği zaman elimi tutar, bir süre sessizce oturur, o arada bir termostat gibi bana ısınır, ışık sönünce de konuşmaya başlardı.
   

.Eleştiriler & Yorumlar

:: devamı ne zaman
Gönderen: canan beşe / tc ist
21 Kasım 2002
hiç fena sayılmaz, bence gelecek vaadediyor...

:: Muşka
Gönderen: Nida Karaçizmeli / İstanbul
18 Kasım 2002
Öylesine düşünürken ismi takıldı aklıma, sizin mahallenin köpeğine. Hatırlayamadım, yine eserinize girdim. Adı Muşka\'idi. Tekrardan okuyunca yazınızı, Muşka\'yı daha çok sevdiğinize inandım. Muşka\'ca kalın.

:: Çiğdem mi, Gizem mi?
Gönderen: Nida Karaçizmeli / İstanbul
30 Ekim 2002
Anlamaya başlamışken elektrikler gitti, çiğdemin ışığı da söndü mü?




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın oluşum romanı kümesinde bulunan diğer yazıları...
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!'
Karanlığı Boyamak - Okul İzlenimleri
Karanlığı Boyamak - Eve Bilgisayar Geliyor
Karanlığı Boyamak - Hırsız Mina
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Uyanışı
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Koşusu
Karanlığı Boyamak - Büyük Tartışma

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - Başlarken - Onursuz Bir Yaşam
Lusifer'in Lambası - 2. Bölüm - Beceriksiz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 5. Bölüm - Terapistin Tesellisi
Lusifer'in Lambası - 4. Bölüm - Modern Bir Ruhun İtirafları
Lusifer'in Lambası - 3. Bölüm - Bir Kahramanın Ölümü

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Sevgi - Başka Bir Deyişle [Deneme]
Sigortacı [Deneme]
Tolstoy ve Anna Karenina [Eleştiri]
Bülbülü Öldürmek [Eleştiri]
Momo ve Duman Adamlar [Eleştiri]
"Para İçin Yazmak" Gerçekten Duyulduğu Kadar Kötü Mü? [Eleştiri]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Diren Yardımlı, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.