..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
İnsanlar yalnızca yaşamın amacının mutluluk olmadığını düşünmeye başlayınca, mutluluğa ulaşabilir. -George Orwell
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Fantastik Roman > Ömer Faruk Hüsmüllü




27 Temmuz 2010
Mağaranın Kamburu  
Ömer Faruk Hüsmüllü
-Bu çalışma birkaç bölümlük öykü olarak tasarlanmış, ancak konunun uygun olması nedeniyle okuyuculardan da gelen istek ve teşviklerle bir romana dönüştürülmüştür. -Bu sitede öykü olarak 20 bölüm halinde yayınlanmıştır. -Öykü iken takip eden okurların bu romanı tekrar okumalarına gerek yoktur. Çünkü herhangi bir değişiklik yapılmamış, sadece gözden geçirilip birkaç düzeltme yapılmıştır. -Öykü olarak bu sitede ve başka sitelerde yayınlandığında yaklaşık 5-6 bin kere tıklandığı saptanmıştır. -Okuma süresi ortalama hıza sahip bir okur için tahmini 3.5-4 saat arasıdır. -Tavsiye ve eleştirilerinize açıktır. -Umarım hoşunuza giden bir çalışma olmuştur. -Saygılarımla.


:CCHA:
ROMAN HAKKINDA AÇIKLAMA:
-Bu çalışma birkaç bölümlük öykü olarak tasarlanmış, ancak konunun uygun olması nedeniyle okuyuculardan da gelen istek ve teşviklerle bir romana dönüştürülmüştür.
-Bu sitede öykü olarak 20 bölüm halinde yayınlanmıştır.
-Öykü iken takip eden okurların bu romanı tekrar okumalarına gerek yoktur. Çünkü herhangi bir değişiklik yapılmamış, sadece gözden geçirilip birkaç düzeltme yapılmıştır.
-Öykü olarak bu sitede ve başka sitelerde yayınlandığında yaklaşık 5-6 bin kere tıklandığı saptanmıştır.
-Okuma süresi ortalama hıza sahip bir okur için tahmini 3.5-4 saat arasıdır.
-Tavsiye ve eleştirilerinize açıktır.
-Umarım hoşunuza giden bir çalışma olmuştur.
-Saygılarımla.

******







MAĞARANIN KAMBURU

Ömer Faruk Hüsmüllü
İletişim: ofh1952@gmail.com



-Hoş geldin evlât, otur oraya!
-Nereye oturayım, bu mağaranın içinde oturacak yer mi var sanki?
-Galiba, yanındaki iskemleyi göremedin!
-Bu mu, bu da nesi?...
-İskemle. Ee ne yaparsın, biz de artık modern çağın gereklerine uyuyoruz. Büyücü olmasına büyücüyüz, ama çağın gerisinde de değiliz. Siz ne diyordunuz buna? Ah, buldum: Çağdaşlaşmak...
-Ben çağdan, mağdan söz etmiyorum. Şu tek ayağı kırık, arkalığı kopuk pis şeyin üzerindekileri soruyorum. Kanla karışık tüyler yapışmış üzerine. Bir iğne başı kadar bile temiz bir yer kalmamış.
-O kan ve tüyler kestiğim yarasalardan çıktı. Boş ver kibarlığı da, oturup derdini anlat! Dilersen önce biraz dinlen. Nefes nefese kalmışsın. Buraya tırmanmak senin için bayağı zor olmalı.
-Gerçekten de öyle... Üç buçuk, dört saattir bu Allahın belâsı dağı tırmandım, durdum. Hiç olmazsa senden öğreneceklerim, çektiğim bu eziyete değse!
-Bundan hiç şüphen olmasın. Bir an önce başla anlatmaya, o zaman değip değmediğini de öğrenirsin.
-Nereden ve nasıl başlayacağımı da bilemiyorum.
-Öyleyse, bu konuda ben sana yardımcı olayım: Önce adını söyle!
-Benim adım...
-Senin adını sormadım, O’nun adını sordum.
-Ne yapacaksın O’nun adını? Diyelim ki Leyla, Yasemin, Sibel, Eda ya da Hülya... Ne fark eder?
-Çok şey... Söylesen iyi olur, benim işim de kolaylaşır böylece.
-Israr etme, O’nun adını ağzıma almak istemiyorum.
-O’nun adını ben biliyorum ve şu koyun derisinin üzerine de yazıyorum. İstedim ki senin ağzından duyayım.
-Bana, bildiğin bir şeyi sorman çok anlamsız geliyor. Boşa geldim onca yolu... Sende mantık bile yok. Ey ihtiyar, nedir bu leş gibi koku? Oradan, mağaranın en karanlık yerinden geliyor. İğrenç ve ağır...
-Hiç de değil! Senin duyduğunun aksine, dünyadaki kokuların en nefisi. Senin gibi onlarca insana yaşam verdi bu beğenmediğin koku. Sen de onunla ciğerlerini doldur! Önce kollarını yukarıda açarken, havayı içine çek, sonra...
-Şimdi de jimnastik derslerine başladık... Çattık kaçığın birisine! Pöhh, yaşam veriyormuş, kusmak geliyor içimden. Öğöööö,öğööö...
-Böğürmene bir diyeceğim yok, lakin biraz saygı gerek. Kendi evinin de ortasına böyle kusup, eder misin? Gene de zararı yok. Sen şimdi, söyle bakalım onu hâlâ seviyor musun?
-Ne, neee?
-Sinirlenme, ya evet ya da hayır, de.
-O’nu sevmek mi ha? Ben ve O’nu sevmek, öyle mi? Ne sevmesi, nefret ediyorum ondan!
-Ne kadar nefret ediyorsun?
-Senin şu iğrenç havandan ettiğim kadar, deminki çıkardığım kusmuk kadar...
-Öyleyse, benden tekrar onu sana bağlamamı istemiyorsun. Ben mi öyle sanıyorum? Madem sevmiyorsun, öyleyse niçin geldin? İyilik için mi, kötülük için mi?
-Tabii ki kötülük için.Yoksa sende iyilik de mi var?
-Ne yapayım O’nu? Dilersen O’na öyle bir dert vereyim, öyle bir dert vereyim ki ömrünün sonuna kadar acı içinde kıvransın dursun.
-Yetmez! O kadarı O’na az gelir. Daha beterini ver, daha kötüsü olsun büyücüler kralı...
-Az önce pis büyücüydüm, şimdi nasıl birden senin nazarında büyücüler kralı oldum? Neyse, bunu boş verelim. Söyle bakalım, hangi cinleri çağırmamı arzu edersin? Kötülük mü, iyilik mi, güzellik mi, çirkinlik mi, sevgi mi, nefret mi?
-Daha anlayamadın mı hangilerini çağırman gerektiğini? Tabii ki kötülük, çirkinlik ve nefret... O da nesi?... Bacanın içinden gürültüler geliyor, birileri mi var orada? Konuşmalarımızı başkasının duymasını istemiyorum.
-Korkma konuştuklarını kimse duymuyor. Cinler sabırsızlanıyorlar. Görev almak için birbirleriyle kavgaya tutuşmuş olmalılar. Onlar kavga ede dursun, bizim zamanımız bol, tâ sabaha kadar... Yani düşünecek ve fikrini değiştirebilecek bol bol vaktin var. Eğer O’nu affedip O’nun için iyilik dilersen söyle! Fikir değiştirmek, korkma alçaltmaz insanı. Niceleri ilk başta senin gibiydi de sabaha karşı tam tersi oldu!... Belki de o güzel günlerin tatlı anılarından bir kırıntı gizlenmiştir, yüreğinin bir köşesine... Ya hâlâ seviyorsan...
-Hayır, hayır, yüz bin kere hayır! Bana bak iblis! Az önce sana biraz kanım ısınmıştı, aradığım adam bu demiştim, ama bir kere daha O’nu sevdiğimi söylersen bilmiş ol ki seni öldürürüm. Anlıyor musun, cehennem zebanisi, senin o buruşuk boğazını böyle sıkar, gebertirim...
-Dur, sinirlenme! Çek ellerini boğazımdan! Bırak beni! Bırak beni dedim sana! Tamam, senin istediğin gibi olsun. Bütün maharetimi gösterip, kara büyünün en şiddetlisini yapacağım. Bu büyünün dünyada bir eşi daha yok. O’nu yerlerde kıvrandıracağım, boğazından bir yudum su bile geçirtmeyeceğim, gözlerinden yıllarca seller boşalttıracağım...
-Yetmeeez! Dahası var mı? Daha beteri, daha kötüsü, daha daha...
-Var, var. Sırası gelince hepsini anlatırım. İçlerinden birisini seçersin...
-Senin elindeki ne? Kitap mı o?. Demek ki senin kitabın da varmış. Sayfalarını neden çevirip duruyorsun gizlice? Yapma, sinirlerim bozuluyor!
-Bu kitap,binlerce sene öncesinden kalma, Ökült bilgilerle dolu. Büyük Sahip tarafından önce bir taş üzerine yazılmış. Orta Sahip papirüs kağıdına aktarmış ve yüzlerce kuşak önceki dedem, yani Küçük Sahip onu şu gördüğün hale getirmiş. Geleneklerimize göre bu kitap, aile büyüğü tarafından en çok hak eden oğula verilir. Kötülükte ve kötülük yapmada birinci olmak şartıyla... Bu emaneti verecek oğlum yok benim, çünkü geleneklere aykırı ama ben evlenmedim. O nedenle yıllardır bu kitabı verecek birisini aradım.
-Ne yazıyor içinde? Her şeyden haber verip, her türlü büyüyü öğretiyor mu?
-Ne istersen bulabilirsin.Yalnız açıkça değil de semboller halindedir buradaki bilgi ve gerçekler.Yorumu doğru yapabilirsen sayısız ihtimal arasından istediğini bulabilirsin.
-Gözlerim yoruldu. Daha aydınlık olamaz mı bu mağaranın içerisi?
-Karanlık da ışık da insanın ruhundadır. Gözlerini kapat ve öyle konuş. Daha rahat edersin. Hem göremeyeceğim diye korkma, eskisinden çok daha iyi göreceksin her şeyi. Tamam işte öyle... Şimdi geçmişinden bahset bana, çocukluğunu anlat! Sence o döneme ait önemli bulduğun anıların yok mu hiç?
-Var olmasına var da, konumuzla ne ilgisi var bunların?
-İnsan yaşamı bölünemez bir bütündür, her anın hangi zaman aralığında olursa olsun diğer anların hepsi ile ilişkisi vardır. İstersen ben senin hatırlamana biraz yardımcı olayım: Mesela on yaşında iken bir kedinin peşinden koşarken düşüp başını yarmıştın. Sonra ne oldu?
-Evet hatırlıyorum.Başımdan akan sıcak kanlar yüzümü kırmızıya boyamıştı. Ağlayarak eve gittim, annem benim bu halimi görünce önce bir çığlık attı, sonra da yaramın ağır olmadığını anlayınca beni bir güzel dövdü. Bir hafta yataktan kalkamadım; fazla kan kaybından mı, dayaktan mı, bilemiyorum. Bir hafta sonra okula başımda sargılarla gittiğimde arkadaşlarım beni amma gırgıra almışlardı! Aynı kedi iki ay sonra bir başka çocuğun neredeyse ölümüne neden olacaktı. Çocuğun babası elinde tüfek, günlerce kediyi aradı; ama bulamadı. Çünkü ben, o kediyi evimizin bodrumunda günlerce gizlice sakladım ve besledim. Kendi yemeğimden bile ona götürdüm. Bir gün o nankör kedi kaçıverdi. Çok üzülmüştüm ve onu suçlamıştım. Hepsi bu kadar...
-Anlattıklarında yanlış ya da yalan taraflar yok mu?
-Neden olsun ki! Ben hatırladıklarımı anlattım. Söylediklerim tutarlı değil mi? Bunların neresinde yalan var?
-Konunun başı ve sonu doğru ; yalnız, büyük suç ve büyük yalan ortada gizli.
-Evet, şimdi daha iyi hatırlıyorum: Bir hafta kafam sarılı yatıp kalktıktan sonra, ilk işim düşmeme sebep olan o kediyi arayıp bulmak ve ondan intikam almak oldu. Doğrusu beni peşinden çok koşturdu. Buna rağmen sonunda onu bir köşede kıstırdım, gözlerinde çaresizliğin yıkılmışlığı vardı. Tuttum ön bacaklarından, biraz ilerideki bir kireç kuyusuna fırlattım ve oradan kaçtım.
-Hayır, kaçmadın...
-Tamam kaçmadım. Onun canhıraş bağırışlarını dinledim, kirecin içine batıp çıkmasını seyrettim. Bu eğlence tam on ya da on beş dakika sürdü. Diğer kurtardığım kedi ise başka bir kediydi. Öğrendin işte... Sanıyorsun ki kendimi sana iyi göstermek gibi bir gayret içerisine girdim. Ben iyi bir insan değilim, ben kötü bir insanım. Kötülük peşinde olmasaydım senin yanında ne işim vardı?
-Sanmıyorum evlât, biliyorum. Ne yazık ki biliyorum! İnsanların tümü işledikleri kötülükleri, hayali bir iyilikle süslemek isterler; çocuğu da, büyüğü de böyledir. Senin yaşın kaç?
-Kırk bir.
-Ya O’nun?
-O’nunkini sorma! Hem kesin olarak kaç yaşında olduğunu bilmiyorum.
-Ben söyleyeyim: On sekiz. O’nun nesine aşık oldun veya hayran kaldın? Bacaklarına, göğüslerine, bakışına, ruhuna, namusuna... O kız sana karşı dürüst mü davranmadı? Sen herkese karşı dürüst mü davranıyorsun?
-Elimden geldiğince... Ben riyakarlığı beceremem, bununla da övünürüm.
-Güldürme beni. İkiyüzlülük olmadan insanlar kandırılamaz. İnsanlar kandırılamazsa ilişkiler sürdürülemez. Hele bir de aile reisiysen, kocaysan, bunu yapman kaçınılmazdır.
-Nereye varmak istediğini anlamadım.
-İki sene önceye dönelim: Karınla birlikte, bir plajın sıcacık kumları üzerine serdiğiniz rafyanızda güneşleniyorsunuz. Karın sana bir soru sormuş, sen de sırtın ona dönük olduğu için çok rahat cevap verebilmiştin. O sırada başka neler oldu dersin? Şimdi diyeceksin ki “onu memnun eden, mutlu kılan bir yalanı “ bu kadar büyütmenin ne alemi var? Bu tartışılabilir bir görüştür, ama şunu unutma her yalan, her riyakarlık ya bir pişmanlığa ya da bir özleme açılan yeni ve başka bir kapıdır.
-Güneşin sıcaklığı beni serseme çevirmişti, tam o sırada karım; ”beni hâlâ çekici buluyor musun?” diye o birçok kadının klasik sorusunu sordu. Kat kat göbeğine, buruşuk kalçalarına, güneş yanığı nedeniyle kabukları kopmuş, yarısı esmer yarısı beyaz cildine bakmadan “Tabii yavrucuğum, sen her zaman taze ve güzelsin!” dedim.
-Bu iltifatın karına mıydı?
-Öff, sıktın amma! Ona değildi, on metre kadar ötede bikinili, nefis bir kız vardı ve ben bunları söylerken gözlerim onun üzerindeydi. Sen de başıma yargıç kesilip çıktın! Ona mıydı, kıza mıydı yorumunu sen yap yargıç hazretleri...
-Sanıyordum ki ikimiz de yorumun değil, gerçeğin peşindeyiz! Bana hakaret etmek yerine, gerçekleri görmene yardım ettiğim için teşekkür etmelisin.
-Hak ettiğinde, teşekkür de alırsın benden. Tavandaki pöstekiyi ne ile bağladın oraya?
-Bağlı değil, tıpkı yalanlar gibi havada duruyor. Bağlı olan ise şu yanımdaki ağır örstür, zincirinin halkaları da oldukça kalındır ha...
-Neden ?
-Çünkü gerçeği simgeliyor, kaçırılmaması gerek...
-Babalık senin burnun bir uzuyor bir kısalıyor. Ha,ha,ha... Yoksa karşımda çağdaş Pinokyo mu var?
-İnsanların dilleri de öyle değil midir? Dilleri uzunken sesleri gür çıkar, kısalınca ise süt dökmüş kedi gibidirler. Hatırlasana, sen de gözleri iyi göremediği için aldığın kavuna ödediğin paranın üstünü beş kuruş eksik veren ihtiyara karşı aslan kesilmiştin de gece yolunu kesip silahını göğsüne dayayan soyguncuya binlerce lirayı teşekkürler ederek avucuna saymamış mıydın?
-Ama sonra o soyguncudan paramı geri almıştım.
-Doğru almıştın, hatta elleri kelepçeliyken üzerine atlamış, ağzını, burnunu o muhteşem yumruklarınla dağıtmıştın bile... Daha önce onun, şimdi ise senin dilin uzundu...
-Bana yaptıklarını yanına mı bıraksaydım?
-Onunla nasıl tanıştınız? İlk görüşmenizde neler söylediniz birbirinize?
-Kapısında “Personel Müdürü” yazan odamda oturmuş, o günkü bazı işleri yapıyordum. Moralim bozuktu, çünkü o gece pek de hoş geçmemişti. Üstelik çocuklarımın ve karımın bazı sorunları da vardı. Karım o gece, yine her zamanki gibi olayları abarta abarta anlatıyor, her şeyden şikayet edip, yakınıyordu. Aradığını bulamadığını, her şeyin çok daha iyisine lâyık olduğu halde bu koşullar altında yaşamak zorunda bırakıldığını, elalemin kaknem karılarının lüks içinde yüzdüklerini filan söyleyip duruyordu. Tabii bu konuşmalarda bana laf dokundurduğu için daha fazla susamazdım. O nedenle ben de patladım ve bir şeyler söyledim. Çocukların gözü önünde kıyasıya bir kavgaya başladık. Karımı o sırada öldürmeyi bile düşündüm. Sehpanın üzerindeki meyve tabağının içinde bulunan bıçağa gözüm takıldı. Hayalimde karımı bu bıçakla delik deşik ettim. Bu da bana yetmedi, televizyonun anteniyle onu boğdum. Boğazını zevkle sıkarken yalvarmaları bu zevkimi daha da artırıyordu. Bir yandan da kahkahalar atıyordum, bunu yaparken. Çocuklar korkup panik içersinde kaçmaya başlamışlardı. Az önce de dedim ya, bunların hepsi hayaldi.Ya çıldıracaktım, ya da bu kadını gerçekten gebertecektim. Bu düşünceler nedeniyle bakışlarım korkunç bir hal almış olmalı ki karım önce sesini yavaşlattı, sonra da sustu.
-O gece, karını ilk öldürmek isteyişin miydi?
-Değildi. Daha önce de aynı şeyleri birkaç kere düşünmüştüm.
-Sonra ne yaptın?
-Kalktım yatağıma gittim, ama o gece bir sağa bir sola dönmekten sabaha kadar gözümü bile kırpmadım. Karım da uyumamış olmalı ki birkaç kere yataktan kalktı, sonunda uyudu. Sabahleyin işe gitmek için evden çıkarken ne ben onu öptüm, ne de o bana “güle, güle” dedi. İşte büromda bunları düşünürken başladı her şey...
-En sonunda asıl konuya gelebildin.
-Bunları da anlatmam gerekiyordu, çünkü O’na doğru yönelmemde rol oynayan tüm etkenleri bilmeni istedim.
-Neyse, fazla uzatmadan konuya gir.
-Çok acelecisin deve kılıklı herif! Senin sırtındaki kamburların seni küçük bir deve gibi gösteriyor. O yüzden çok da komiksin... Tek kamburu olan çok insan gördüm ama senin gibi çift hörgüçlü deveye benzeyen iki kamburlusuna ilk defa tanık oluyorum.
-Benim kamburlarım senin ilgini çektiyse ileride onlardan da söz ederiz, ama şimdi fazla zamanımız kalmadı. İstersen oyalanmayı bırak da esas konuyu anlat.
-Tamam. Evet, büromda bunları düşünürken sekreterim telefonla bir bayanın beni görmek istediğini haber verdi. İçeri almasını söyledim. Çok şık giyinmiş, neşeli, 18 yaşlarında bir kız vardı karşımda benden iş isteyen. Çok da etkileyici konuşuyordu. Paraya pek ihtiyacı olduğunu sanmıyorum, çünkü kendisi de bunu açıkça söylüyordu: ”Hayat hakkında deneyim sahibi olmak için size baş vurdum.” derken, bir yandan da bacak bacak üstüne atıp bir sigara yakıyor, çekinmeden kalkıyor, odanın içerisinde geziniyor, sonra yerine oturuyor; vücudunu, güzelliğini sergilemek için elinden geleni yapıyordu. İşe alındığını söylediğim zaman, bu onun için değil de sanki benim için bir lûtufmuşcasına beni yukarıdan aşağıya süzerek elini uzattı, tuttum, ama yüreğimin atışını duyacak diye de korktum. Bu kadar kısa sürede bir kadından böylesine etkileneceğimi düşünemezdim. Sertçe elini çekti: ”Yarın görüşmek üzere, şimdilik hoşça kalın!” deyip gitti. İşte esaret denilen o eziyet o andan itibaren başladı. Bana çok çektirdi çok... Ben de onu mahvetmenin bir yolunu bulmalıyım, bana yaptıkları yanına kalmamalı. Onu perişan etmenin mutlaka bir yolu olmalı. Ne olur, benim için ne yapabileceğini söyle ey, kötülüklerin büyücüsü!
-Elimden gelen her şeyi; yalnız hikayenin sonunu getirmelisin!
-Bu kız işe başladıktan sonra ne bir tek satır yazı yazdı ne de başka bir iş yaptı. İşi gücü beni çıldırtmak, kendisine hayran bırakmaktı. Bir hafta geçmeden beni evine davet etti, yaş günü partisi veriyormuş. Kabul ettim. Cumartesi günü sabahleyin erkenden kalktım. Neşeden, keyiften yerimde duramıyordum. Islık çalıyor, şarkı söylüyor, espriler yapıyordum. Karım da çocuklar da benim bu halime şaşırmış görünüyorlardı. Banyomu yaptım, traşımı oldum, en güzel kokan traş losyonumdan süründüm. Saçımı ayna karşısında defalarca taradım. Aynada kendime göz kırptım, gülümsedim; hatta karşımdaki bu yüzü oldukça da yakışıklı buldum. Onu etkilemeli, kendime hayran bırakmalıydım; kısacası O’nun üzerinde iyi bir hava yaratmalıydım. Evden karıma ve çocuklarıma öpücükler vererek çıktım. Verdiği adrese geldiğimde kapının ziline bastım. Heyecanım doruktaydı. Evde yalnız başına, beni beklediğini, bu yaş günü hikayesini de uydurduğunu düşünüyordum. Üzerinde ince bir elbise, yüzünde gülücüklerle kapıyı açacağını ve beni içeriye davet edeceğini umuyordum. Kapıyı kızlı, erkekli bir grubun açtığını görünce şaşırdıysam da bozuntuya vermeden içeri girdim....
-Yoruldun mu? Biraz dinlenip devam edersin. Hikayen oldukça ilginç! Buna azgınlık dersem, bana kızmazsın değil mi dostum? Kırkının üzerinde, iki çocuk babası bir erkeğin, üstelik toplumda seçkin bir statüsü olan bir insanın bu çılgınca davranışlarını başka türlü değerlendirmek mümkün değil!
-Hemen yargılıyorsun, üstelik insafsızca. Ahlâk kahramanlığı sana yakışmıyor. Hem ben toplumsal değerlerin mutlak değil, göreceli olduğuna inanıyorum. Ben aile reisi olarak sorumluluklarımı en iyi şekilde yapmaya çalıştım. O yaşıma kadar onları rahat yaşatmak için uğraştım. Benim de bazı şeylere hakkım olmalıydı, ileride hatırladığımda mutluluk duyabileceğim anlar bulunmalıydı yaşantımda. Bu kanı, yaşamımın geri kalanını değerlendirme konusunda beni uyardı.
-Haklısın, galiba ben ileri gittim. Seni suçladığım için özür dilerim. İstersen bana ve konuşmalarıma aldırmadan sen devam et...
-Ben O’nun ve arkadaşı gençlerin arasında bulunmakla çok şey öğrendim. Benim yaptıklarım başkalarına göre belki çılgınlıktı, azgınlıktı, delilikti, manyaklıktı; ancak her şeye değerdi. O çılgın gençlerin arasındayken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor, her fırsatta kendimi onların yanına atmak istiyordum. Aslında bunlar bana kaybettiğim güvenimi de kazandırıyordu. Kadın, uyuşturucu, içki ve aklına gelebilecek her türlü sapıklık vardı. Gençlik iksirinin sırrını orada öğrendim; yüzünde ergenlik sivilceleri çıkmaya başlamış, bıyıkları henüz terlemiş bir delikanlı gibiydim. 20-25 sene geriye dönmenin ne demek olduğunu, ne kadar çabalasam da sana anlatamam. Yaşamadığım gençliğimi yaşadım...
-Gençliğimi yaşayacağım derken bu gününü ve yarınını kaybettiğini fark etmedin mi? Zamanı sunî bir şekilde uzattığını zannedebilirsin, fakat dostum bu maalesef mümkün değildir. Her canlının dünyadaki yaşam süresi ve yoğunluğu önceden belirlenmiştir. Bir an uzamadığı gibi, bir an da kısalmaz. Her canlı önceden hazırlanan plan gereğince o yaşamı sürdürmek zorundadır.
-Sen açıkça bir fatalistsin... Üstelik bu fatalist anlayış seni çelişkiye de düşürüyor.
-Nasıl?
-Bir yandan her şey planlanmıştır, bunun dışına çıkılamaz derken, az önce de insan yaşamında sayısız ihtimal ve sayısız yol olduğundan söz ediyordun. Eğer bizim için belli bir yol önceden çizilmiş ise, senin sayısız dediğin kadar yol olmayıp, sadece bir tane yol var ve de biz bunu yaşamak zorundayız demektir. O halde yol sayısı ha bir tane, ha sayısız olmuş, bunun ne önemi var ki....
-Burada bir çelişki var gibi görünüyor, ama iyice düşünürsen olmadığını anlarsın. Düzenleyiciler her insan için sayısız yol ve yaşam biçimi hazırlamışlardır. Bunlardan insanın bir tanesini seçmesi, ya da şöyle ifade edeyim, bu duygusal kanallardan birisinde titreşimde bulunması kişinin kendisine bırakılmıştır. İrade, bilgi, istek ve sezgi sayesinde her insan kendi yolunu seçmekte özgürdür. Bu konuda kişiye sınırsız özgürlük verilmiştir. Eğer özgürlük olmasaydı insanlara sorumluluk da yüklenemezdi ve herkes davranışlarının olumsuz sonuçlarını bir şeye yükleyiverirdi.. Belki bir mısır tarlasına giren ineğin sorumluluğu inekte olmayıp sahibinde aranır, lâkin kendi özgür iradesiyle yaşamını zindana çeviren bir insanın sorumluluğunu yüce planlayıcı üstlenemez. O zaman insan değil de kurulmuş robotlar yaratırdı.
-Tanrı’dan mı söz ediyorsun?
-Evet.
-Senin cinlerini, kötü ruhlarını da mı Tanrı yarattı? Bunları yaratmadaki amaç ne olabilir?
-Zıtlıklar; evrenin ve dolayısıyla yaşamın kaçınılmaz olgularıdır. Soğuk-sıcak, güzel-çirkin, hareket-sûkunet, ıstırap-neşe, iyilik-kötülük... Bunları dilediğince çoğaltabilirsin. Cennetle cehennem de zıtlıkların son durağıdır... Yaşadığın aşkın yanında hemencecik beliren acılar, ıstıraplar söylediklerimin doğruluğunu kanıtlamıyor mu?
-Ben acı çekmek değil, aşık olmak istemiştim.
-Aşık olmak için ilk şart onu istemektir, hoş başka da şartı zaten yok ya! Aşkın çaldığı kapıyı açmamak için çok büyük ve katı bir yürek ister. Senin reddedemeyişinin nedeni yüreğindir.
-Aşkı tam olarak anladığımı ya da tanımlayabildiğimi söyleyemem. Bu konuda benim için bir çok nokta hâlâ meçhul...
-Aşkın tanımını yapabilecek bir dil henüz bulunmadı, yaptığını iddia edenlerinki ise sadece bir yorumdur. Üstelik bu yorumların çoğu da aptalcadır. Çünkü aşk ile ilgili konuşanlar aşkı yaşamış olan aptallardır.
-Peki aklın rolü ne bu konuda?
-Akıl aşk karşısında acizdir; onun için aşık olan kişiden mantıklı düşünmesini ya da toplumsal kurallara uygun davranmasını bekleme. Eğer bunun tersi olduğunu savunuyorsan, o zaman aşk uğruna kendilerini rezil eden, ya da sahip oldukları her şeyi kaybetmeyi göze alan insanların davranışlarını nasıl açıklayacaksın? Sen de onlardan birisi değil misin? İşyerinde yaptıklarını hangi akılla ya da mantıkla açıklayacaksın?
-Olanlar umurumda değildi ki!
-Neden umurunda değildi? Çünkü aşık kördür; kendisi başkalarını görmediği için, başkalarının da onu görmediğini sanır.
-Çok acı çektirdi bana bu aşk, yoksa bu bir hastalık mı?
-Aşk mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır, ancak bu güne kadar tedavi edilip de iyileşen görülmemiştir. Aşk yarası asla tamamıyla iyileşmez; sadece kabuk bağlar.Yoksa yaşadıklarından pişmanlık mı duymaya başladın? Acılar bazen pişmanlık da getirir.
-Buna nasıl cevap vereceğimi bilmiyorum!
-Aşkından pişmanlık duyan, ömrünün geri kalan kısmını utanç içerisinde geçirmek zorundadır. Istırap çekmeyi, rezil olmayı göze alamıyorsan aşık da olma! Gerçek ve büyük aşkları , şimdi takdirle hiç olmazsa hoşgörü ile anmamıza bakma; ilk anlaşıldıklarında onlar için verilen yargılar şimdikinden çok farklı ve acımasızdı.
-Bu aşk sence bitti mi?
-Biten aşklar patlamış volkanlar gibidir; ateş kaybolmuştur, ama küller hâlâ durmaktadır. Oysa sendeki yanan ateşi görmemek için kör olmak gerek.
-Aklıma binlerce soru yığıldı seninle konuşurken. Oysa cevaptı benim senden beklediğim. O’na karşı neden böylesine kin doluyum? İçinde bulunduğum yaşın beni bu aşk denen illetten koruması gerekmez miydi?
-Seven bir insanın intikamından kendimizi sakınmalıyız. Çünkü onun zulmü yanında düşmanınki bir hiç sayılır. Orta ya da çok yaşlı insanların aşık olmalarına şaşarız; sanırız ki yaş aşka karşı bir sigortadır. O sigortanın poliçelerini düzgün bir şekilde ödesen de aşk felaketinden kurtulamazsın! Aşkla ilgili sıradan sözlere de aldırma. Aşkı kötüleyenlere inanma, çünkü kendileri de ilk fırsatta aşık olmaya hazırdırlar.
-Oldu olacak bir çare de deyiver bari...
-Aşkın güçlenmesini istiyorsan araya ayrılık sok! Yalnız şunu unutma ki ayrılık aşkı güçlendirmesinin yanı sıra bazen sonlandırabilir de. Asıl sorun bittikten sonra başlar, şimdiyi mumla ararsın. Biten aşklar doğurgandır, ama nedense hep kin ve intikam doğururlar.
-Bunu başarmak benim için çok zor. Ben O’nu çılgınca severken, O’nun da beni sevmesini isterim.
-Sevip de sevilmeyi bekleyenler tüccar zihniyetli kişilerdir. Aşıkların açgözlülüğü olmasaydı, hiç aşklar biter miydi? Hem az önce bana sevmekten bahsetme diyen sen değil miydin? Sabah yaklaştıkça düşüncelerin de değişmeye başladı galiba.
-Biraz fark olduğunu söyleyebilirim, ama ona acı çektirme isteğim yok olmadı.
-Birazdan ortalık aydınlanınca, ben kaybolacağım. Beni bulmak için boşuna bağırıp durma burada. Bağırırsan mağaranın esas sahiplerini rahatsız etmekten başka bir şey yapmış olmazsın. Haftaya hava kararınca gene gel! Gitmeden söyle bana, O’na ne yapmamı istersin?
-O’na öyle bir bela ver ki, benim elime düşsün,bana muhtaç olsun!
-Tamam, istediğin zaten kendiliğinden olmuştu bile, gidince görürsün.
-Dur, gitme! Daha konuşacaklarım var. Lanet şey, nereye kayboldun? Hangi deliğe girdiysen çabuk çık ortaya! Eyyy, pis kambur neredesin?...



***

-Merhaba, ben geldim. Hava henüz kararmadı, ama bekleyemedim. Sana anlatacaklarım var. Haydi, çık ortaya da konuşalım! Kambur, sana sesleniyorum gel artık! Tek başıma bu korkunç mağarada bulunmaktan korkuyorum. Burası yılanla çıyanla, börtü böcekle doludur. İşte, der demez bir tanesi süzülerek bana doğru geliyor yılanın. Saldırıya geçmek üzere melun hayvan! Defol, pis yaratık, soğuk şey! İmdaaat, saldırıyor! Kurtar beni ne olursun büyük büyücü! Ohhh, şükürler olsun, hedefi ben değilmişim! Küçük bir fare yakalamış, onu yutmaya çalışıyor. Sen gelinceye kadar ben de mağaranın içini biraz dolaşayım.Yukarıdan damlayan sular rahatsız edici, her taraf sarkıt ve dikitlerle dolu. Bunların oluşması kim bilir ne kadar sene sürdü? Görüntü harika, bir de şu soğuk hava ve ürkütücü sessizlik olmasa....
-Orada dur, daha ileriye gitme dostum! Belki daha sonra, ama şimdi asla bulunduğun noktadan daha ileri gitme! Bir hafta sonra gelecektin, iki hafta oldu. Verilen randevulara sadık kalmalısın, aksi takdirde beni burada bulamayabilirsin.
-En sonunda gelebildin. Görünmen de kaybolman da bir anda gerçekleşiyor. Geç gelmemin nedeni var. O’nu o durumda bırakıp gelemezdim. Biraz iyileşmesini bekledim.
-Hasta mı olmuş?
-Bilmiyormuş gibi sorma, senin sayende tekrar bana döndü. Çektiği acılar O’nu bana bağladı. Buradan eve gittiğimde cep telefonumda saatler öncesi O’ndan gelen bir mesaj olduğunu gördüm. Bir hastanede yattığını ve beni görmek istediğini yazıyordu. ”Belki de bu son görüşmemizdir” diye de eklemişti. Uzatmadan anlatayım; bir trafik kazası geçirmiş benim burada seninle beraber olduğumuz saatlerde. Annesini maalesef aynı kazada kaybetmiş. Arabayı kullanan O olduğu için annesinin kaybından kendisini sorumlu tutuyor. Hem annesinin hem de kırık ve yaralarının acısını çekiyordu. Göz yaşları günlerce dinmedi. Bir kolunda, iki bacağında ve kaburgalarında kırıklar, bazı organlarında da ezilme ve kanamalar vardı. Bana fazla yaşamaz gibi geldi.
-Üzülme, çünkü bir düşünür diyor ki: Bir kedinin dokuz canı, bir kadının da dokuz kedi kadar canı vardır.
-Haklısın, geçen iki hafta içinde tamamıyla olmasa da önemli ölçüde iyileşti. Gündüzleri yanında fazla kalamadım, ama geceleri sabahlara kadar onu bekledim. Uykusuzluktan şişmiş gözlerle, sersem gibi işlerimi de yapmaya çalıştım.
-Sen bunları yaparken, evdekiler bir şeyden şüphelenmediler mi?
-Sanıyorum her şey anlaşıldı, ama nedense karım bana bu konuda bir şey sormuyor, ya da söylemiyor. Susmayı tercih etmesi benim de işimi kolaylaştırıyor.
-Sen gene de dikkatli ol, unutma ki durgun sular derin bile olmasalar bir tehlike işaretidirler. Durgun insanlar için de aynı şey geçerlidir. Karının senin hakkında iyi düşünmesini herhalde bekleyemezsin. Uygun bir zamanda bir şeyler yapabilir.
-Geçmişteki davranışlarının aksine bana karşı karım çok iyi. Onun bu değişikliği beni de kuşkulandırmıyor değil. Geçen gün hastaneye gitmeden önce eve akşam yemeği yemek ve elbiselerimi değiştirmek için gelmiştim. Karım da mutfakta yemek hazırlıyordu. Su içmek istedim. Masanın üzerindeki sürahide su vardı, ama soğuk olsun diye dolaptan almak için mutfağa girdim. Daima yemekleri masada dağıtan karım, o gün mutfak tezgahının üzerinde tabaklara dağıtıyordu. Dört tane tabaktan bir tanesi desen olarak farklıydı. Benim girdiğimi görmedi, farklı tabağa bir poşetten bir şeyler serpiştirdi. Tuz ya da baharat değildi döktüğü; çünkü onları özel kaplarından kullanırdık. Dolabın kapağını açınca sesi duydu, bana baktı. En ufak bir telaş belirtisi yoktu, aksine hafifçe gülümsüyordu. Sofraya oturduğumuzda farklı tabağı ısrarla önüme doğru sürmesi, içime kurt düşürdü. Bir şey almak için mutfağa gittiğinde onun tabağı ile benimkini değiştirdim. Çocuklar bir şey söylemeden beni izliyorlardı. Tabii karım tabağın değiştiğini hemen anladı ve bir bahane uydurarak bir tek lokma bile o tabaktan almadı. Kanıtlayamam ama galiba karım beni zehirlemeye çalışıyordu. Oysa yıllar önce bana çılgınca aşık olduğunu söylüyordu.
-Unutma, sen de onu öldürmek istemiştin ya... Bazılarına göre, zaman ve evlilik aşkın en başta gelen katilleridir. Bana göre ise, aşkı yeyip bitiren kıskançlık ve şüphedir; alışkanlık değil.
-Evden aceleyle çıkıp gene O’nun yanına gittim. Sabaha kadar ellerini tuttum. O hep ağladı. Ağladıkça güzelleşiyor, belki de insani özellikler kazanıyordu.
- Ağlamak ruhumuzdaki gökkuşağının ressamıdır.
-Sevgimle onu değiştirebileceğimi düşünmeye başlamıştım. Çektiğim sıkıntılara rağmen yaşamımdan çok memnundum. Mutlu olduğumu herkese haykırmak istiyordum.
- Gerçekten mutlu olan kişi onu uluorta dillendirmekten utanır; ikide bir mutlu olduklarını ilan edenlere bir bak, yaptıkları mutluluk yaması ile acaba neyi kapatmaya çalışıyorlar?
-Bu sözünde bana da dokundurma var.
-Evet var. Mutluluğu yaşamak için önce onu var etmek; var etmek içinse uzun süre ciddi ve yoğun bir çalışma gerekir. Bu konuda sen nasıl bir çaba sergilediğini düşünüyorsun? İki günlük hastabakıcılığını kanıt olarak önüme sürme sakın!
-Gene insafsızca eleştirmeye başladın. Yoksa diğerleri gibi sen de mi benim mutluluğumu kıskanıyorsun?
-Benimle ilgili değerlendirmelerin için bir şey söylemem, ama bil ki başkalarıyla paylaşılmayan mutluluğun ömrü de kısadır. Mutluluğumuzu kıskanan insanlar önünde sonunda onu yok edeceklerdir.
-İş yerindeki haset bakışların artmasının nedeni bu mu?
-En tehlikeli insan organı gözdür; en tehlikeli insan davranışı da bakıştır. Bunlardan kendini sakınan yığınla kötülükten de korunmuş olur. Aynı zamanda göz en güzel şeyleri de anlatmanın aracıdır. Mesela, duygular sözcüklerle anlatılamaz, bunu başardığını düşünenler ise sadece bir kaç şair bozuntusudur. Sevdiğin insanlara karşı da dudaklarınla konuşamıyorsan, bir de gözlerinle dene! Yalnız sevdiğin kişi de olsa iyilikte fazla cömert olma, yoksa düşmanlarını çoğaltmaktan başka bir şey yapmamış olursun.
-Bunu benden isteyemezsin. O’na karşı böylesi hesaplı bir davranış sergileyemem. Ben O’nun yanında ruhumun köleleştiğini hatta köpekleştiğini anlıyorum.
-Köle köleliğinin farkında olsa idi hiç köle olur muydu? Nitekim fark eden, zaten hemen kırmaya başlıyor zincirlerini. Bu fark edemeyişin güzel bir tarafı da var: Çoğunlukla kölenin mutluluğu efendisinden daha yoğundur da nedense hep aksi zannederiz. Bu dünyadaki efendiler hiç bitmez; köle olmaya gönüllü bu kadar insan varken...
-O’nun için şu son iki haftadır yaptıklarım, beni kötüler safından alıp iyiler safına koymuştur diye düşünüyorum.
- Dünyanın tek sahibi sadece iyiler değildir, onda kötülerin de yaşamaya hakkı vardır. Ahlâklı insanların olduğu yerde ahlâksız insanların da olması çok doğaldır. Tüm insanları ahlâklı ya da ahlâksız olan bir topluma hiç rastlanmamıştır. İhtiraslar bizim için her açıdan önemlidir.Çünkü ihtiraslarımızın esiri olduğumuz andan itibaren ahlâkın yanından uzaklaşırız.
-Bu gün, buradan erken ayrılmak istiyorum. Onun bana ihtiyacı var. Şimdilik hoşça kal!
-Sen bilirsin, güle güle! Son kez hatırlatıyorum: Randevularını unutma, hatta şöyle söyleyeyim: Randevularına asla zamanında gitme, mümkün olduğu kadar erken git; bundan kazancının büyük olduğunu göreceksin. Randevusuna gecikene de fazla güvenme; çünkü işi, dostluğu, parayı v.s. de geciktirecek demektir.

***

-Geldin mi? Ne oldu? Yüzün oldukça asık.
-Sorma, işimi kaybettim. Doğrusu işimden kovuldum. Zamanımın çoğunu hastanede geçirmem, işe yorgun ve uykusuz gelmem verimimi düşürdü, hatta çalıştığım kurumu zarara uğratan çok önemli hatalar yaptım. Paraya en çok ihtiyacım olduğu bir sırada bunun başıma gelmesi hiç de hoş olmadı. Para ve iş konusunda dostlarıma güvendiysem de hiç birisi umduğum gibi çıkmadı.
- Karşılaştığın felaketten sonra etrafındakilere bir bak, bakalım kaç kişi sayabileceksin? Hiç kimse yoksa sayabileceğin, sakın üzülme; belki onlar da daha önce senin yaptığın gibi davrandılar... Dostlarının yararından vazgeç, zararları olmasın da... Dostun kini ve intikamı düşmanınkinden daha büyük olur; çünkü açığımızı ve vuracağı yeri herkesten daha iyi bilir.
-Onlara karşı bir yanlışım olmadı, ama olsa bile dostluğumuz bitmemeliydi. Dostlarımız neden bizi affetmezler, oysaki düşmanlarımız bile bazen affedicidir.
- Dostun bir gün amansız bir düşmanın olursa, şaşırma; düşün: onu eleştirdin mi, borç para verdin mi, bir sırrını açıkladın mı? Şimdiki dostların seni terk ettilerse yenilerini bulmalısın.
-Nasıl?
- Dost kazanmak için ilk adımı atan sen olmalısın, karşıdan atılmasını beklediğin adım hiç gelmeyebilir. Karşındaki insana konuşma fırsatı verirsen, bil ki o kişi yakında seni dost listesine ekleyebilir. Seninle de dost olmak isteyen yığınla insan vardır. Hiç olmazsa bundan sonrakileri kaybetmemek için dikkatli ol. O kişiye anlatmaktan çekindiğin en ufak bir şey bile varsa, bil ki o kişi senin dostun değildir. Dostun bencillik yapıyorsa, onunla dostluğunu bitir. Çünkü yakında sen de bencil olacaksın ve bencilliğin nedeniyle zaten o senden vazgeçecek. Bir dostunu kaybetmek istiyorsan ya da bir düşman kazanmak istiyorsan kişilerin kusurlarını uluorta söyle. Eğer dertlerini anlatmak için dost arıyorsan, bir tane ses alma cihazı temin et, daha iyi.
-Doğrusu çok iyi moral veriyorsun! Umutsuzluğumu iyice artırdın.
- Hepimiz arının kuyruğundaki iğneyi değil de ağzındaki balı isteriz. Oysa bazı durumlarda arının iğnesi balından daha gereklidir. Umudu olmayan insan potansiyel bir tehlikedir; başkalarının umutlarını yok etmek için. Umut bir okyanus iken bir çok kişi onun ufacık bir göl olduğunu düşünür. Kavgaların çoğu bu ufacık göle sahip olma isteğinden çıkar. İşini kaybetmek sana umutsuzluk vermesin; inmesini bilmeyen, çıkmayı hiç beceremez. İyi şans da kötü şans da kimi bulacağını çok iyi bilir.
-Senin konuşmalarında bir bilgelik seziyorum, oysa ilk başlarda seni sadece kötülük yapan bir büyücü olarak algılamıştım. Belki de seni anlamakta zorlanıyorum.
- Ömer Hayam diyor ki: Bir elde kadeh, bir elde Kur'an - Bir helaldir işimiz, bir haram - Şu yarım yamalak dünyada - Ne tam kafiriz, ne tam Müslüman. Senin tarafından hemen anlaşılmak için çalışmıyorum. Eğer beni kolayca anlarsan aramızda hiç bir fark kalmaz.
-Ben de senin gibi felsefe yapabilmeyi isterdim. Gerçi o tip kişiler biraz uçuk oluyor, ama...
-Her felsefe yapan insan başkalarına biraz uçukmuş gibi görünebilir. Bunun nedeni biraz da o insanların felsefeye yaklaşmaktan, hatta düşünmekten korkmalarından kaynaklanır. Felsefe yapmak için zamanın bol olması gerekir; çoluk çocuğunu geçindirmek için gece gündüz çalışmak zorunda olan birisi için elbetteki felsefe bir lükstür. Felsefe, düşüncedeki dünyamızı bize gösterir. Dünyanın büyüklüğü ya da küçüklüğü kişilere göre değişir. Kör bir insanın dünyası ellerini dokundurabildiği kadardır. Ona dünyanın çok büyük olduğunu anlatsanız da kabul ettiremezsiniz. Bırakalım insanlar istedikleri büyüklükteki bir dünyada ya da evrende yaşasınlar. O dünyanın büyüklüğünün veya küçüklüğünün fazla bir önemi de yoktur.
-Bu söylediklerine katılıyorum. Benim dünyam da O’nun etrafında döndüğüm kadar. Bana yaptıklarının hepsini unuttum ve onu affettim. Her şeye yeniden başlayabileceğimizi düşünüyorum. Bir an önce onun iyileşmesi için dua ediyorum.
-Önce kendini affet, kendisini affetmesini bilmeyen bir kişi başkalarını affetmeyi hiç bilmez. Sık sık da olsa kendimizi affetmeliyiz.
-Kendimi nasıl affedeceğimi bilemiyorum. Çocuk ya da genç olsaydım belki.. Nedense çocukluk ve gençlik döneminde işlenen günahları daha kolay affederiz.
- Yaşlandığımızda bir çok şeyi farklı düşünürüz, bir çok gerçeği görmeye başlarız; ama onları uygulamayı bir türlü beceremeyiz. Mazeretimiz de hazırdır: Artık zamanım kalmadı! Dolayısıyla döneriz tekrar geçmişe, geçmişteki yanlışlara... Oysa ki yanlışlarımızın ışığı doğruları aydınlatmaya yeterlidir. Bir bardak deniz suyunun ağzımızda bıraktığı tuz tadını yok etmek için bir sürahi tatlı su içmek zorunda kalırız. Tecrübelerden ders almasını bilseydik, yeryüzündeki tüm olumsuzluklar yok olurdu. Aynı hataların yüz yıllardır yapılıyor olması tecrübelerin bize fazla bir şey kazandırmadığını gösteriyor. Yaptığın kötülükleri biliyorsan, tövbe etmesini de bilirsin. Şimdiki yenilgiler gelecekteki zaferlerin ilk adımları olabilir. Biraz da işinden atılmandan bahsedelim mi? Tabii moralin bozulmayacaksa!
-Benim işten atılmama biraz da sebep, benim yerimde gözü olan astlarımdır. Bire bin katarak anlatmışlardır olumsuzlukları patrona. Vedalaşırken hemen hepsinin gözlerinin içi gülüyordu sevinçten. Boşa sevindiklerini anladıklarında da yüzlerini görmek isterdim; çünkü boşalan yer bir kişilik, talip ise bir sürü... Hangi birisi geçecek acaba benim yerime? Bu davranışları doğrusu bana çok koydu, oysa ben onlara karşı hep dürüst ve adil davranmıştım.
-Adil olmak, alkışlanmayı gerektirmez. Başkalarından övgü almak için mi adil davranıyorsun? Senin yerine geçmek isteyenleri neden suçluyorsun? Başka insanların akılsızlığından bize fırsatlar doğar, bu fırsatları değerlendiremezsek bizim akılsızlığımız ortaya çıkar. Üstelik yalan da söylüyorsun bu konuda. Çünkü yerini alır korkusuyla şef yapmadığının yerine bir aptalı getirmiştin oraya. Yalan, asla gerçeğin üzerini örtemez.Yalanla gerçeği kapattığını sananlar, uyanık geçinen aptallardır. Vicdan sahibi insan cesurdur, vicdansız ise korkak. Korku ile yalan arasında bir pozitif korelasyon vardır. Yani biri azalırken öteki de azalır, artarken de artar. Yoksa dalkavuk olduğu için mi o adamı seçmiştin?
-Doğrusu beni övmesi hoşuma gitmiyor değildi.
-Dalkavuklar olmasaydı, bazılarının büyük adam(!) olduğunu nasıl öğrenecektik? Dalkavukları eleştiririz, hatta kınarız. Bazen onlarla dalga da geçeriz.Ama nedense gene de onlarsız edemeyiz. Dalkavuklar annelerimizin okşamadığı başımızı okşarlar, aşağılarda sürünen kişiliğimizi yukarılara çıkarırlar, olmayan özelliklerimizi bize kabul ettirirler. Celladın kestiği gözleri pörtlemiş başımızın bile Zeus’tan daha çekici olduğuna bizi inandırırlar. Çoğunlukla halkın tutumuyla dalkavukların davranışları arasında bir benzerlik vardır. Nitekim halkın alkışları birçok lideri sehpaya yollamıştır. Alkışlara bakıp da kendimize bir değer biçemeyiz.
-Patronların bana karşı yaptıkları da büyük bir haksızlık değil mi? Ben o işletmeye onlarca yılımı verdim, karşılığı bu mu olmalıydı?
-Onlarla ilgili olarak da hüküm vermekte acele etme, zamanın ne getireceğini bilemezsin. Her kapı hem çıkmak hem de girmek içindir. Çıktığın bir kapıdan tekrar girmeyeceğini sakın düşünme. Belki bugün girmezsin, ama ya yarın... Sonra, çalışan ile çalıştıran arasındaki ilişkiye biraz dikkat et! İlişkiyi yönlendiren çıkarsa, o ortadan kalkınca ilişkinin sonlanması da doğaldır. Bunda şaşılacak bir durum yok. İlişkinin tekrar sürmesini istiyorsan birinciden daha etkili bir çıkar bulmalısın. Karınla aran nasıl, hâlâ seni öldürmek istediğini sanıyor musun?
-Sanmak da ne ki, biliyorum. Eminim öyle olduğundan. Sadece bildiğimi belli etmiyorum. Bir şey olmamış gibi davranıyorum. Hatta en ufak bir davranışında ona övgüler düzüyorum.
- Haksız övgü, küfürden de beterdir. Karın bunu anlamıyor mu?
-Sanmam. Bana kalırsa bu sözlerime inanıyor da. İltifatlarımı ise hiç esirgemiyorum.
-Erkekler iltifatlarını harcarken paralarını harcadıklarından daha cömerttirler. Gerçekleri söylemekten kaçınan yalanlara ortak olmuş demektir. Karının inanıp inanmadığını kolayca öğrenebilirsin: İnsanları anlamak ya da tanımak istiyorsan gözlerine bak. İyilik de kötülük de, doğru da yalan da, sevgi de nefret de dilde saklanabilir; ama gözlerde asla...
-Davranışlarımın gerisinde ölüm korkusu olduğunu da düşünmüyor değilim. Yaşamımda ölümü en az isteyeceğim günler bunlar.
- Ölüme kafa tutmak kahramanlık gibi algılanırsa da aslında şuursuzca bir baş kaldırıdır. Ölümü düşünerek ya da düşünmeyerek ölümden kurtulamazsın. O seni bulduğunda ya onu düşünüyor ya da düşünmüyor olacaksın! Yaşamı değerli kılan ölümün varlığı mıdır? Ölüm olmasaydı yaşam önemini yitirir miydi? Soruları kadar saçma soru olamaz. Çünkü bunlar birbirinin varlığını zorunlu kılan şeylerdir. Biri yoksa ötekinden de söz edilemez. Hep iyi yaşayıp yaşamadığımızı düşünürüz, iyi ölüp ölmeyeceğimiz hiç aklımıza gelmez. O nedenle yaşamın için değil ölümün için hayırlısını dile...
-Bazen tüm cesaretimi toplayıp her şeyi karıma itiraf etmek istiyorum.
-Aptalca bir cesaret, büyük bir felaketin ilk habercisidir. Karının her şeyi bilmesi de mümkün. Çünkü, seninle ilgili bir şeyi bir kişi bile biliyorsa o artık sır olmaktan çıkmıştır. İnsanların çoğu ”İtiraf ettiklerimiz hep küçük günahlarımızdır; büyüklerini daima kendimizde saklı tutarız.” düşüncesine sahiptirler. Olmayan itiraflarını daha doğrusu olup da olmadığını varsaydığımız itiraflarını nasıl yapacaksın?
-Olmayıp da olan nedir? Ben beni affetmesi için böylesi bir şey düşünmüştüm. Belki dostça ilişkimizi bitirebilirdik.
-Olmayıp da olan itiraf karını parçalamayı düşünmen... Karının seni affetmesine gelince; bir kadın erkeği affettiğini söylese de inanma; bu yeni bir strateji belirlemek için zaman kazanmaya yönelik bir şaşırtmacadır.
-Peki, şimdi ben ne yapacağım? Kendimi çaresiz hissediyorum.
- Yolun bozuk ya da sarp olmasından yakınma, hiç olmazsa yol var; ya o da olmasaydı! Hayal gücümüzü olumlu düşüncelerle doldurmalıyız. O zaman kötümser düşünceler kaçacak bir delik arayacaklardır. Olması gerekeni arzulayıp da ulaşamama en önemli mutsuzluk nedenidir. Olanla yetinen bir insan mutsuzluğun ne olduğunu bilmez. İnsanların en çok mutsuz oldukları anlarda bile mutluluk kırıntıları vardır; bütün mesele onları fark edebilmektedir. Bir sepet yumurtan kırıldı ise geriye sepetin kaldığı için sevinebilirsin. Kendimize verdiğimiz kadar büyük bir kötülüğü, bize başka hiç kimse veremez. Kazaların en büyükleri hep otoban gibi düz yollarda meydana gelmiştir. Dümdüz yolda aheste aheste giderken aniden “aşk” direğine toslamanın ne gereği vardı?
-Sana kızmaya başladım bunak! Durmadan öğüt veriyorsun. Öğüt para yerine geçseydi senin gibi bazı insanlar acaba gene de verirler miydi? Ben aşktan, sevgiden söz ediyorum. Sevginin miktarı, derecesi, metresi, gramı, karışı olmaz; olsaydı marketlerin en çok sattığı ürünler arasında hep birinci sırayı alırdı. Ben mi anlatamıyorum, yoksa karşımdakiler mi anlamıyor; ya da ikisi birden mi? Çoğunlukla sonuncusudur ve bu tür konuşmalar sanki anlamış ve anlatmış gibi karşılıklı kafa sallamalarla sonuçlanır. Seninle aramızdaki diyalog da şimdi buna benzedi. Seni anlamış gibi kafa sallarsam mesele yok, itiraz edersem başlıyorsun eleştirmeye. Gazete köşelerinde ahkâm kesen eleştirmenlere benzedin. Eleştirmenler bir eseri beğenirlerse onun hakkında konuşacak bir şeyleri kalmayacağını sanırlar.
- Düz yolda freni küçümseyen sürücü, eğri yolda ondan medet umar. Önyargıları yok etmeye uğraşacak kadar aptal değilim; çünkü yok edilebilselerdi zaten önyargı olmazlardı. Sana tavsiyem öfkene hakim olmandır. Öfke sağlıklı düşünmeyi öldürür, neşe ise ona hayat verir. Söylediklerim seni rahatsız edebilir. Zira bilgenin ışığı bilge olmayanları yakar. Oysa bazılarının ateşi bile bırak yakmayı aydınlık dahi vermez. Işığımı kendi yolumu görmek için tutarım, bu arada başkaları da bu ışıktan yararlanırlarsa ne âlâ! Üstelik ben, aptallara kızmam, çünkü onlar aptaldır.
-İşi hakarete kadar vardırdın. Ne umdum, ne buldum?
-Git artık! Bu günlük bu kadar yeter. Bundan sonrasının sana bir yararı da olmaz zaten.
-Pekâlâ gidiyorum, ama bir daha gelmemek üzere...

****
-Gelmeyeceğini söylemiştin giderken, ama gene buradasın. Son görüşmemizden bu yana iki aydan fazla bir zaman geçti. Neler yaptığını bilmek isterim.
-Gelmemek için çok direndim, ancak senden başka bana yardım edebilecek birisini bulamadım. Yani anlayacağın gene sana muhtaç oldum. Benim işlerim hep kötüye gidiyor. Bana ihtiyacı varken beni sevdiğini söyleyen O kadın, iyileşince değişiverdi. Kadınları anlayamaz oldum.
- Bir atasözünde der ki:kadın gölge gibidir, kendisini takip edenden kaçar, önünden gidenin arkasından koşar.
-Doğru, ona olan düşkünlüğümü gösterdikçe, benden kaçar oldu. Bazen bu aşka da, her şeye de lanet ediyorum.
-Aşk kapı çalmaz; ona tüm kapılar açıktır. Aşk hem kendisini hem de aşığı yer bitirir. Aşk bir kalbin bir başka kalpte gönüllü hapis yatmasıdır; mahkûmun mahkûmiyetinde hem eza hem de ceza vardır. Mahkûmiyet süresi ise bir andan onlarca yıla kadar değişebilir. Yakınmayı bırakıp O’nu kendine bağlamanın yollarını aramalısın.
-Kendimi çaresiz ve yalnız hissediyorum.
-Yalnızlıktan kurtulmak için aşık oluruz, aşık olduktan sonra ise yalnızlığımızın arttığını görerek şaşırırız. Rüzgarın sesini dinle, onun konuşmasını kendi diline tercüme et. Dağların vefasızlığından, denizin ihanetinden, ağaçların cilvesinden bahsettiğini göreceksin. Söndürmesini bilmiyorsan, ateşi hiç yakma.
-O da karım gibi bu ara çok konuşur oldu. Bazı lafları sinirimi bozuyor. Geçen gün o kadar ileri gitti ki ancak suratına bir tokat atarak susturabildim.
-Kadının dırdıra başlaması kopacak fırtınanın ilk belirtisidir, erkeğin de susması aynı tehlikeye işarettir. Erkekler kadınları önce kravat gibi boyunlarına takıyorlar ya da şapka gibi başlarına koyuyorlar; sonra ise ayakkabı gibi ayaklarına giymeye çalışıyorlar. Sevdiğin insanda kusur görmeye başladığın anda, sevgini de sorgulamaya başlamışsın demektir.
-O’nun isteklerini yapabilmem mümkün değil; zaten ekonomik yönden zorluklar içerisindeyim.
-Her kadının erkeğinden maddi bazı taleplerinin olması çok doğal. Ekonomi ve ekonomik mallar üzerinde kadının etkisi oldukça önemlidir. Mesela kadınlar olmasaydı, ayna diye bir nesne de icat edilemezdi. Birçok buluşun gerisinde bir kadının ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçları karşılamaya çalışmalısın. Nasıl olursa olsun, bir iş bulup çalışmaya başlamalısın.
-Arıyorum, ama bana uygun bir iş bulamıyorum. Kendime olan güvenimi de kaybetmek üzereyim.
-Başarısız kimse zorlukla karşılaşınca bırakan kişidir. Başarılı kimse ise onun vazgeçtiği noktada çabalarını ısrarla sürdüren kişidir. Tekrar dene, tekrar dene… Asla vazgeçme!
-Endişeliyim, başaramayacağımdan korkuyorum.. İşimi kaybetmeme neden olanlara da lanetler yağdırıyorum.
-Endişe başarının frenidir, ama bozuk bir fren... Başarısızlıklarımız bizimdir. Başkalarını suçlayarak, bahaneler bularak bunlardan kurtulamayız. Başaramam deyip de başaranı hiç görmedim, ama başaracağım deyip de başaranı çok gördüm.
-Basmakalıp güzel sözlerle gerçek yaşam aynı şey değil. Sen burada oturduğun yerden her şeye ne güzel çareler öneriyorsun. Benim yerimde sen olsaydın da seni de görseydik.
- Çuvallar dolusu parayı ve öğüdü bir yere döküp, insanlara “istediğinizi alabilirsiniz” denseydi, çöpçülerin öğüt süpürmekten canları çıkardı. Denemekten korkmak, bir şey yapmak istememenin mazeretidir. Korkular öğrenmeye dayanır. Öğrenmeler yaşantılarımızdır.Yani olumsuz yaşantıların izlerinden başka bir şey değildir korkularımız. Gerçeklerden korkanlar, bir gün mutlaka kafalarını onun taştan kapısına vuracaklardır. Ayrıca her gerilemede bir ilerleme umudu da vardır.
-Aslında bir iş teklifi aldım. Beyaz eşya ticareti yapan bir firmanın muhasebe işi. Eski işimden daha düşük bir mevki, ama galiba kabul etmek zorundayım.
-Yüksek makamlara çıkmak değil, orada kalabilmek meseledir. Mutlu bir yaşam süren nice insan bir makamı kabul edince mutluluklarını da öldürmüşlerdir. Yükseklerde olmanın nimetleri yanı sıra zorlukları da vardır. En önde giden sen olursan arkandakilerin de tüm yükü senin sırtına biner. Göğe hızla yükselen füze, yere de hızla iner.
-Bir işe girersem ondan ayrı kalmam gerekecek, hiç değilse günün belli saatlerinde. O’na öylesine aşıkım ki bir an bile ayrı kalmayı göze alamıyorum. Bu galiba benim ilk ve gerçek aşkım!
-İlk aşk narkoz gibidir, çünkü bedenimizin yavaş yavaş uyuştuğunu hissederiz. Her aşık için kendi aşkı en büyüktür. İnançları en kuvvetli insanlar aşıklardır; çünkü sevdiklerine kayıtsız şartsız inanırlar.
-Geçen gece karanlıkta balkonda saatlerce el ele oturduk. Hep onu seyrettim, onun harikulade güzelliği beni kendimden geçiriyor.
-Gecenin güzel göstermediği ne var ki!... Sevilen kadın mı güzeldir, yoksa güzel kadın mı sevilir? Sorusunu bazen kendine sor. Aşık olan kadından daha güzel bir kadın yoktur. Aşık olan erkek ise, en güçlü erkektir. Aşkta sadakat da önemlidir, her iki taraf için.
-Benim ağzımı arayacağına doğrudan sorabilir veya söyleyebilirsin. Evet, O iyileşir iyileşmez beni aldattı. İş aramak için birkaç saatliğine evden ayrılmıştım. Döndüğümde dakikalarca zili çalmama rağmen kapı bana açılmadı. Bir köşede yarım saat kadar evi gözetledim. Apartmandan çıkan bir genç adama camdan el salladığını görünce her şeyi anladım. Nasıl, sevindin mi öğrenince?
-Her şeyi öfkelenmeden de anlatabilirsin. Öfkenin getirisi vardır, ama götürüsünün yanında bir hiçtir. Olanlar seni incitmiş, gururuna dokunmuş. Öfke gururdan, gurur da öfkeden beslenir. Bazı yazarlar o kadar yalancıdır ki, kendi yüzleri değil, ama yazıları kızarır. Şimdi senin de kızarmış sözlerin bazı ifadelerini yalanlıyor. Ondan gene intikam almak ister gibisin.
-İntikam peşinde değilim, çünkü oturup meseleyi tartıştık. Bana bir daha olmayacağı konusunda söz verdi ve ben de O’nu affettim.
- Suçluların affını isteyenler genellikle kendileri de suç işleme eğiliminde olanlardır. Bir suçluyu affetmek işlenecek bin suçu şimdiden kabul etmektir.
-Olanları unuttum desem belki daha uygun olurdu.
-Keşke unutabilsen! Bazı kişiler unutmaktan yakınırlar, ama unutmaktan şikayet etmemeli! Ya bazı şeyler hiç unutulmasaydı, o zaman halimiz nice olurdu?
-Benim şimdiki halim gibi olurdu.
- Kendisini aldatmayı beceremeyen, başkalarını nasıl aldatacak? Onun için sahtekarlar bu işin provasını kendi üzerlerinde yaparlar. Kendin ol, kendin olamadıysan kendini ara; başkasının maskesini takmak tefeciden faizle para almak gibidir.
-Sana yaranmak ya da kendimi iyi birisi gibi göstermek için böyle konuşmuyorum. Çelişkili de olsa tüm söylediklerim bana aittir.
-Hiçbir insan tek kişi değildir. Ne kadar maskesi varsa o kadar kişidir. Senden ayrılmaması için her şeye razı görünüyorsun, hiç olmazsa şimdilik. Bu gün boyun eğenler, yarın ona boynunu eğdirenlerin, boynunu kesmeye adaydırlar.
-Benim ona yaptıklarımın karşılığı bu mu olmalıydı?
-Yaptığın iyiliğin karşılığı olarak kötülük gördüysen hayıflanma; çünkü nankör nankörlüğünü yapmıştır.
-Bazen kötü kaderin bana bu oyunu hazırladığını da düşünüyorum. Mutlu ya da mutsuz akıp giden yaşamımı alt üst eden bu fırtınanın başka bir nedeni olamaz ki...
-Beceriksizliği, tembelliği, akılsızlığı ve ahmaklığı kader olarak yorumlamak, sorumluluklarımızı yükleyecek yeni bir sırt bulduğumuza işarettir. Akıl; hep iyi, güzel, doğru ve yararlı olanı bulmaz, bunların tersi de aklın ürünüdür.
-Yaşamı anlamayı çok isterdim. Yaşamı sorgulamaya çalıştım, bula bula kötülük, mutsuzluk ve çirkinlik buldum.
-Yaşamı anladıysan belki çok büyük bir adam olamazsın, ama en mutlu kişi olursun. Yaşamın her anı ayrı bir noktadır. Ayrıldığımız noktaya hiçbir zaman geri dönemeyeceğiz. Bir sonrakine belki gidebiliriz, ama bir önceki noktaya dönüş yapmak ne mümkün? Belki de budur yaşamı önemli kılan. Önceye dönebilseydik yap-bozlarımızla yaşamın da suyunu çıkarırdık. Gene de yaşamı anlatmayı deneyebilirsin.
-Yaşamı nasıl anlatabilirim? Gerçek anlamda hiç yaşamadım ki... Zamanla beraber, yaşam da akıp gitti.
-Zamanın ufacık bir kırıntısı yaşamla ilgilidir, oysa biz onun hepsini yaşam olarak algılama yanlışlığına düşeriz. Yaşam; tekrarı olmayan, bir defa sahnelenen komik bir tiyatro eseridir. Seyrettin, bitti. Gülmediysen kabahat kimin? Baksana gelecek atını kırbaçlayarak hızla geliyor, geçmiş de atını kırbaçlayarak hızla gidiyor. Yaşamayı bilmeyen ölmeyi de bilemez. Yaşamın her anı haz doludur; ölümün de öyle...
-Bunlar senin uydurduğun birkaç felsefi zırvadan başka bir şey değil. Yaşam düşünceden ibaret değildir, öyle olsaydı en iyi düşünenler en rahat yaşayanlar olurdu.
-Düşündüğün kadar varsın, düşündüğün kadar yaşarsın; düşüncelerin kadar zenginsin ve düşüncelerin kadar mutlu olabilirsin. Düşüncelerin sözlerinin; sözlerin de eylemlerinin kaynağıdır. Her derdin dermanını önce düşüncende ara, düşüncen sana derman olamıyorsa başka şeylerden boşa medet umma! Düşünmek çok yorucu bir iştir; o nedenle de böylesi bir işi yapmayı isteyen az çıkar.
-Biraz da benden bahsetsek! O’nun ihaneti hiç aklımdan çıkmıyor.
-Hani O’nu affetmiştin?
-Öyle dedim ama, dediğime ben de inanmadım.
-Bir gönüle binlerce yoldan gidilebilirken, sadece bir yoldan çıkılır: İhanet. İhanet eden bir dostun bile affı çok zordur. Yüreğimizi dağlayan aldatılmışlık ateşi bize hiç sönmeyecekmiş gibi gelir. İntikamın kendisi değil, düşüncesidir bizi etkileyen. Sen de intikam almak ister gibisin!
-Bir yanda sevgi, diğer yanda aldatılmışlık ve öte yanda da intikam arzusu. Bunların arasında gidip geliyorum. Yorulduğumun farkındayım, ama içimi acıtan şey, asıl beni etkileyendir. Ne olur O’na da bu acıyı tattırmamı sağla.
-Dönüp dolaşıp aynı yere geldik. İlk günkü gibi nefret dolusun, kötülük istiyorsun. O’nun yaşadıkları sence yetmedi mi? Çok ciddi bir kaza geçirdi, annesini kaybetti. Daha kötüsü ne olabilir ki?
-Senin de hangi tarafta durduğun belli değil. Bir gün etrafa kötülükler saçıyorsun, bir başka gün ise iyilik meleği gibi öğütler veriyorsun.
-Hiç kimse herkesi memnun ya da mutlu edebileceğini düşünmesin! Tabii çılgın ya da aptal değilse... İyi’nin en iyi tanımını yapan en iyi insan demek değildir. Şu anda çok öfkelisin, böyle olman gayet doğal. Kendinin dışına çıkarak olaylara bakmaya çalışsan. Mesela öfkelenirken kendini bir aynada seyret, sonra da öfken geçince aynadaki görüntünü hatırla. Çok güleceksin!
-Her şeyi, herkesi affedebilirim, mutluluğumu çalan hariç... Beni bir ahmak yerine koydu, belki de gerçekten öyleyim.
-Çelmelere rağmen gidebiliyorsan, yürüyorsun demektir. Sorunsuz bir mutluluk da mutsuzluktur. Ahmaklar olmasaydı, hata yapınca neye ya da kime bakıp teselli bulacaktık! Ahmaklar hatalarımızın silgisidir...
-Ne güzel teselli veriyorsun! Ahmaklığımı da onayladın!
-Hep kendimizi arar dururuz, bulduğumuzda ise hayal kırıklığına uğrarız. Çünkü hayalimizde yarattığımız kendimiz ile bulunan arasında dağlar kadar fark vardır. Kusurlarını söyleyenlere kızacağın yerde onları dinle! Saydıkları kusurlar arasında iftira varsa, konuşmasının sonunda onları yüzüne vurursun. Eleştirilmekten korkanlar, eleştirmeyi de bilmezler. Üzülme, her problem bir tanedir; ama o problemin birçok çözümü vardır.
-Beni bana anlatma, çünkü beni en iyi ben bilirim. Başkası ise sadece bildiğini sanır. Ben sevgi ve aşk istiyorum, onları elde edemezsem kötülük ve intikam peşine düşüyorum. Tanrı’ya çok yalvardım, artık o da beni umursamıyor.
-Eğer bir şeyin gerçekten olmasını Tanrıdan dilersen, o şey mutlaka gerçekleşir. Diledin ve olmadıysa, ya zamanı ya da kalbini kontrol et! Sevilmeyi isteyenler en çok sevilmeme ihtimali olanlardır. Mutsuz insanlar bir mıknatıs gibi birbirlerini çekerler. İkinizin de birbirinizi bulmanızın nedeni mutsuzluklarınız olsa gerek.
-Söylediklerine katılmıyorum, çünkü ben onun yanında iken çoğunlukla mutluyum. Hatta bazen ne kadar mutlu olduğumu tüm insanlara haykırmak istiyorum
-Mutlu olduklarını anlatanlara inanmam, çünkü gerçek mutluluk anlatılmaz, sadece yaşanır. Mutluluk bir fren değil, gazdır. O nedenle mutlu olunca durulmaz, yeni mutluluklar aranmaya başlanır. Ne kadar çok mutlu olursan, o kadar da çok onu çalmak için etrafında hırsız toplaşır.
-Uzun yıllar çocuk esirgeme kurumlarında yaşamak zorunda kaldım. Şefkat ve korunma duygularından yoksundum. O yurttan öteki yurda defalarca yer değiştirdim. Orada yapılan haksızlıkları, atılan dayakları, zorla uygulanmak istenen disiplin kurallarını hatırladıkça çıldıracak gibi oluyorum. Sanıyorum ki gene birileri beni yakalayacak ve o hapishane gibi yere kapatacak.
-Anlaşılan oralarla ilgili çok olumsuz anın var. Bazılarını anlatmak ister misin?
-Hangisi anlatayım ki...
-Mesela bir hırsızlık olayı vardı yaşadığın.
-Bir arkadaşın para ve eşyaları çalınmıştı da suçu bana atmışlardı. Onu mu?
-Evet, ama doğrusunu... Çünkü olay, senin söylediğin gibi olmamıştı. Yalan söylemekten bir türlü vazgeçemiyorsun.
-Tamam, doğrusunu anlatayım. Yurttaki bazı arkadaşların kendilerini ziyarete gelen yakınları olduğu için durumları benden iyiydi. Akrabaları ufak tefek hediyeler getirdikleri gibi üç-beş harçlık da verirlerdi onlara. Beni ne arayan ne de soran vardı. Onlardan bir tanesinin bir miktar parasını ve kalemlerini çaldım. Çocuk bu yüzden ortalığı ayağa kaldırdı. Yakalanacağımı anlayınca kalemleri bir başka arkadaşın dolabının içine attım. Paralar bende kaldı, çünkü onları saklamak daha kolaydı. Nöbetçi öğretmen, hepimizi aşağıdaki salona dizdi, kendisi yukarı çıkıp dolaplarımızı aradı. Çalınan kalemleri bulunca o arkadaşımıza hepimizin gözü önünde bir meydan dayağı çekti.
-Başkasına iftira etmek, seni etkilemedi mi, vicdanen rahatsızlık duymadın mı?
-Hayır, kendimi kurtarabildiğim için sevindim bile.
-Yetiştirme yurdunda ne işin var, oraya neden gittin?
-On bir yaşındaydım. Bir gece cama vuran yağmurun çıkardığı sesle uyandım. Bir kamçı gibi çarpıyordu cama. Gök, yarılırcasına gümbürdüyordu. Rüzgarın uğultusu da korkunçtu. Yatağımda doğrulup oturdum, tir tir titriyordum. Anneme seslenmek istedim, ama kızacağından çekindim. Biraz ses çıkarmadan öylece bekledim. Derken annemin çığlığını işittim. Onun da gök gürültüsünden korktuğunu düşündüm. Çığlığı bağrışmalar izledi. Yataktan aceleyle aşağı indim, odanın içi karanlık olduğundan bir şey göremiyordum. Karanlıkta ayağımı bir cisme çarptım, çok acıttı; ama gene de odamın kapısına yöneldim. El yordamıyla kapının kolunu buldum, dışarı çıktım. Yatak odasından ışık ve sesler geliyordu.Yatak odasının kapısını açmaya çalıştım, beceremedim. Galiba kilitliydi. Annemin “Yapma, yapma! Sana her şeyi anlatacağım!” dediğini duydum. Bunlar aynı zamanda onun son sözleriydi. Bir tabanca sesi ile kendimi yere attım. Tabanca bir daha patladı, bir daha... Bağırmak istiyordum, ama sesim çıkmıyordu. Aslında ne olduğunun da tam bilincinde değildim o sıra. Derken kapı açıldı, babam hışımla dışarı çıktı. ”Baba!” diyebildim ancak. O ise beni eliyle itip hızla oradan uzaklaştı. Annem yatağın üzerinde kımıldamadan yatıyordu. Bir damla bile kan görmedim. Uyuyor gibiydi. Yanına yaklaştım. Öldüğü düşüncesi aklıma gelince duraladım. Biraz sonra da evin içi insan doldu. Sonuçta ben de kendimi bir yetiştirme yurdunda buldum.
-Yaşadıklarının seni etkilememesi mümkün değil.
-İlk defa bir insan ölüsü görmüştüm ve o da annemdi. O güne kadar babamla aralarında ciddi bir tartışmaya bile tanık olmamıştım. Zaten birbirleriyle pek fazla konuşmazlardı. Babam işten gelince yemekten sonra ya gazete okur ya da televizyon izlerdi. Annem ise mutfakta veya başka bir odada kendisine yapacak bir iş bulurdu, adeta babamla birlikte bulunmaktan kaçınır gibiydi. Olayın nedeni olarak ihanet gösterildi, ancak bunun doğru olup olmadığını bilemiyorum.
-Senin de ihanete karşı gösterdiğin aşırı tepkinin altında bu olay yatmasın?
-Olabilir. Yaşadığım o kötü gece, hep benimle beraber. Düşünmediğim, hatırlamadığım gün yok.
-Acılar kolay unutulur; kişi canlandırmasa...
-Ölüm bana korku vermiyor, onu istemiyorum da. Artık ona karşı kayıtsız kalabiliyorum.
-Her an evrende milyarlarca doğum ve ölüm oluyor. Bunların hangisinin farkındayız, ya da bunlardan hangisi bizi ilgilendiriyor? Dünün büyük adamları, güzel hatunları, bu günün sadece bir avuç toprağı ve kaldıysa birkaç tane de kemiğidir. Bu dünyaya gelirken getirdiklerine ve bu dünyadan giderken götürdüklerine bir bak!
-Ölümü sorgulamak istemiyorum, sorgulasam da anlayabileceğimi sanmıyorum. Tek endişem O’nsuz ölmek.
-Bize acı veren ölümün kendisi değil de tek başımıza ölecek olmamızdır. Bir insanın yaşamdan bekledikleri ne kadar çoksa ömrü de o kadar uzun olur. Yapacağı işi olanın ölmeye zamanı yoktur. Ama bir gün, o anın içinde buluveririz kendimizi: Meyve olgunlaştığına sevinsin mi üzülsün mü? Artık daldan ve ağaçtan ayrılmak zamanı gelmiştir. Bu günlük de bu kadar. Sana güle güle...

*****

-Kambur merhaba .Gene ben geldim. Bakalım beni tanıyabilecek misin ? Öyle ya, aradan altı aydan fazla bir süre geçti…
-Tanımasına tanıdım da, çok değişmişsin tabii ki. Kıyafetin, saç şeklin, sakalın eskisinden oldukça farklı. Süreyi niçin bu kadar uzattın?
-Anlatacağım hepsini. Neden gelemediğimi açıklayacağım. O zaman sen de bana hak vereceksin.
-İstersen fazla vakit geçirmeden anlatmaya başla! Biliyorsun süremiz ortalık ağarıncaya kadardır.
-Şu süre sınırlamasına da bozuluyorum! Ortalık ağardı mı sözümü bile tamamlamama izin vermeden sonlandırıveriyorsun görüşmeyi. Acelen ne? Yoksa buradaki işlerin bittikten sonra, başka bir yere daha çalışmaya mı gidiyorsun? Yani ek iş falan…
-Boş lafları geçelim… En son, yanlış hatırlamıyorsam O’nun sana ihanetinden söz etmiştin. Olanları unuttun mu, O’nu affettin mi?
-Evet, çünkü ya affedecektim ya da…
-Evet ya da?
-O ihtimali söyleyerek yaşadığım güzellikleri gölgelemek istemiyorum. Bırakalım böyle kalsın. İlk gördüğüm günden beri bana, O’nun bir bakışı yetiyor .
-Büyük-küçük her yangını başlatan ufacık bir ateştir; her aşkı başlatan da masum bir bakıştır.
-Aynen öyle!
-Sen bilirsin, ama kendini aldatıyor olmayasın! Bak, bir düşünür “en kolay şeyin bir insanın kendini aldatması” olduğunu söylüyor; oysa ben aksi kanaatteyim. Çünkü kişi kendini aldatmış gibi görünse bile aldatamadığının farkındadır.
-Orasını karıştırma kambur! Benim de sabrımı taşırma! Gelir gelmez bir kılçık attın gene…
-Tamam, özür dilerim. Ben hatalıyım. Sen konuş.
-Yeni bir işe girmek üzere olduğumu söylemiştim. Girdim. Gece gündüz demeden çalışıyorum ve de eski işimden çok fazla da para kazanıyorum. Beyaz eşya üzerine faaliyet gösteren bir şirket. Başbayii durumunda. Muhasebe işlerinde onlarca eleman çalışıyor. Avantası da bol.
-Yolsuzluk yani.
-Nasıl kabul edersen. Bizim büroda olanların hepsi bu avantadan payını alıyor. İlk girdiğimde hiçbir şeyin farkında değildim, ama bir ay sonra durumu kavradım. Avantalardan bana da pay vermek zorunda kaldılar. Bir araba ve bir ev aldım bile. Gerçi biraz borç var, ama önemli değil.
-Yeni evinize taşındınız mı? Karın sevinmiştir.
-Evi O’na aldım, karıma değil. Karımla da karşılıklı oturduk ve boşanma konusunda onu ikna etmek için saatlerce konuştum. “Hayır”dan başka söz çıkmıyor ağzından.
-Karından boşanıp O’nunla mı evleneceksin?
-Evet. Çünkü O da haklı olarak benimle evlenip, geleceğini garanti altına almak istiyor. Şu anda karım buna razı olacak gibi görünmüyor. Hele arada başka bir kadının olduğunu bilmesi bu kararlılığını daha da artırıyor. Ben de bu yüzden zaman zaman umutsuzluğa kapılıyorum.
-Umutsuzluk çürük bir meyvedir. Sakın yeme, çöpe at gitsin.
-Bu tavsiyeni tutacağım. O nedenle de karımdan kurtulmak için düşünce safhasında olan bir planımı uygulamaya koyacağım.
-Neymiş bu plan?
-Karımı ortadan kaldırmak… Bütün ayrıntılarını düşündüm. Öldürme işini evde yapacağım. Dışarıya göre daha az riskli çünkü.
-Öldürmekten ne kadar da rahat söz ediyorsun!
-Doğmak ne kadar doğalsa ölmek de o kadar doğal. Her canlı sonunda bir şekilde ölecek. Binlerce ölüm çeşidi var ve karımınki de benim düşündüğüm gibi olacak.
-Nasıl olacak?
-Uyurken kafasına sert bir cisimle vurup bayıltacağım. Ellerini ve ayaklarını bağlayıp, ağzını bantlayacağım. Banyoya götürüp öldüreceğim, cesedini parçalara ayırıp kimsenin bulamayacağı bir yere gömeceğim.
-Sanırım son günlerdeki parçalamalı cinayet haberleri sana bu ilhamı verdi.
-İlgisi yok. Akıllıca, hatasız bir plan olmalı diye bu yöntemi düşündüm. Kararlı ve cesur davranmalıyım.
-Gerçekten böyle bir şey yapar mısın, karına hiç acımaz mısın? Unutma, cesaret akılla birlikte değilse, her an felakete dönüşebilme ihtimali vardır.
-Anlattığıma göre, yapacağım demektir. Acımaya gelince, tam tersine onu gebertirken zevk bile alacağım.
-Demek ki; “her insan güzellikleri yıkma, var olanları yok etme potansiyeline sahiptir” sözü boşuna söylenmemiş!
-Karımdan nefret ediyorum.
-Nefret kişinin metabolizmasını allak bullak eder; ruhunu ise öldürür. Nefret eden insandan da her şey beklenir.
-Kambur susadım, bana bir bardak su ver!
-Bende bardak yok. Ama her taraf su dolu. Biraz ileriye git ve avuçlarınla bu derecikten aldığın suyu iç.
-Başka da çare yok, galiba öyle yapacağım. Burada iki tane merdiven var: Biri aşağıya, diğeri yukarıya doğru. Ne var merdivenlerle çıkılan ve inilen yerlerde?
-İnilen tarafda daha burası gibi dört kat var. Çıkılan tarafı ise sormamış ol.
-Bu mağara beş katlı mı?
-Daha da fazla olabilir, ama kullanılabilir durumda olanlar beş kat.
-Aşağıya inebilir miyim? Ne olduğunu merak ediyorum. İzin verir misin?
-Veririm de, korkabilirsin. Benimle birlikte inmeni tavsiye ederim.
-Ben mi korkacağım? İşte tek başıma iniyorum. Sadece biraz karanlık. Sesler duyuyorum. İndikçe sesler artıyor. Burada birkaç tane oda var ve her odada bir insan. İniltiler, çığlıklar, bağırmalar, küfürler…
-Bir an önce yukarı gelmelisin.
-Sözünü dinleyip geliyorum. Burası korkunç bir yer.
-Uyarmıştım seni.
-Aşağıdakiler kim? O insanları hapise mi attın, onlar senin esirin mi, yoksa onlara işkence mi yapıyorsun? Bu inde başka insanlar da var mı?
-Bu mağarada şu anda sen ve benden başka insan olarak hiç kimse yok.
-Yalancı. Sana mı inanayım, gördüklerime ve duyduklarıma mı? Aşağısı insan dolu, insan…
-Zamanı gelince doğru söylediğimi anlarsın. Zamanımız azalıyor. Anlatacakların bitmemiştir. Tamamla istersen.
-Anlatayım. Karımı öldürüp parçaladıktan sonra cesedi bulunamayacak bir yere gömüp, kayboldu diye polise haber verecektim. Geçen gün işten çıktıktan sonra cesedi gömebileceğim en uygun yeri bulmak için bir araştırma yaptım.
-Sen bu konuda kararlı görünüyorsun. En ince detayı bile düşünmüşsün.
-Kararlıyım tabii. Arabamla şehir dışına çıktım. Hava hafif yağmurluydu. Issız bir yer aradım. Saatlerce dolaştıktan sonra hava karardığında bir orman kenarına geldim. İn cin top oynuyordu. Asfalt yoldan bir toprak yola saptım. 30-40 metre ilerde durdum, torpido gözündeki el fenerini alıp arabadan indim. Yağmur şiddetini artırdığı için yerler çamur içindeydi. Fenerin ışığı karanlığı delmeye yetmiyordu. Feneri söndürüp etrafı dinledim. Yağmur damlalarının sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Gökyüzündeki koyu yağmur bulutları ortalığı simsiyah yapmıştı. Buranın en uygun yer olduğunu düşünüyordum ki birden korkunç bir şey oldu. Sanki binlerce flaş ışığı ortalığı aydınlattı. Çatala benzeyen yüzlerce ışık vardı gökyüzünde. Bu ışıklar biraz sonra yeryüzünde görüntüsüne hiç rastlamadığım kocaman yaratıklara dönüştü. Bu yaratıkların bazıları benim etrafımı kuşatırken bazıları da üzerime doğru hücum ediyordu. Bir çığlık attım, çığlığımı korkunç bir gök gürültüsü izledi. Arka arkaya dört-beş patlama sesi duydum. Kulaklarım sağır olmuştu adeta. Derken ortalık derin bir sessizliğe büründü, ama şimdi de gözlerim görmüyordu. Tir tir titremeye başladım. Dişlerim birbirine vuruyordu.
-Biraz ara ver istersen. Çünkü şu anda da iyi görünmüyorsun. Olayı yaşar gibisin. Git su iç, gel.
-Tamam.
-Nasıl oldun? Anlatabilecek misin?
-Evet, çünkü en kötü tarafını geride bıraktık. Gözlerimin açık olup olmadığını kontrol için elimle gözkapaklarımı kaldırdım, açıktı ama göremiyordum. Neden sonra feneri yakmak aklıma geldiyse de elimde fener yoktu. Düşürmüşüm. Eğilip çamurlu suyun içinde ellerimle bir süre aradım. Bu arayış fazla sürmedi, yani şansım varmış hemencecik buldum. Feneri yakıp arabanın yanına gittim, içine oturup kendime gelmek için bir müddet bekledim. Arabada oturma sürem ne kadar, doğrusu bilmiyorum. Ormanlık arazideki sarı çamur ayakkabı ve pantolonumun paçalarını kirletmişti. Buna hiç aldırış etmeden eve gittim. Karım ve çocuklar uyuyordu. Yani ne halde olduğumu kimse görmemişti.
-Bitti sanırım.
-Bitmedi daha var, hem de çok var anlatacaklarım.
-Ama şimdi anlatamayacaksın dostum. Kusura bakma, birazdan güneş doğacak. Sana güle güle.
-Kambur, yani kibarca beni kovuyorsun! Öyle olsun. Hoşça kal…

****



-Gene mi sen?
-N’oldu kambur, beni gördüğüne pek memnun olmamış gibisin!
-Bu kadar çabuk geleceğini ummamıştım. Sen buradan gideli sadece iki gün oldu da…
-İşle ilgili bir pürüz çıkmasaydı dün bile gelebilirdim.
-Acelen ne? Merak ettim doğrusu.
-Birincisi anlatacaklarım bitmedi, ikincisi ise aşağıdaki gördüklerim beni merak içinde bıraktı.
-Başla öyleyse anlatmaya.
-Ormandaki korkunç geceden bahsetmiştim. Hayatımda en çok korktuğum iki olaydan birisi oydu.
-Diğeri?
-Diğeri de annemin babam tarafından öldürüldüğü gece. İkisinde de karanlık, gök gürültüsü ve çaresizliğim vardı.
-Korkularını fazla düşünme. Çünkü korku, ondan korktuğunu anlarsa, korkutmaya devam eder.
-Doğru. Defalarca yaşadım o geceleri düşüncelerimde ve gerçekmişler gibi de korktum. Neyse, bunları bir kenara bırakayım da bilmediğin olayları anlatayım: O geceki başarısız yer keşfimden sonra, birkaç günlük düşünme süresi koydum araya. Karımla son bir kez daha konuşmayı denedim. Kararında bir değişiklik olmadığını anlayınca, onun cesedini gömebileceğim yeni bir yer aramaya başladım. Bu sefer gece değil de gündüz arama işine koyuldum. Şehirden oldukça uzak bir yerde küçük bir köyün yanından geçerken dikkatimi yıkılmış bazı evler çekti. Zaten topu topu 15-20 ev vardı ve bunlardan çoğu yıkılmıştı. Sağlam kalan 2-3 tane kadardı. Belki de burası köy de değil, mezra gibi bir yerdi.
-Bu yerleşim yeri ile, planın arasında bir ilişki kuramadım.
-Hem de esaslı bir ilişki var. Burada yaşayanların ölülerini gömdükleri bir yer olmalıydı. Nitekim kısa bir araştırmadan sonra mezarlığı buldum. Bir tepenin yamacında, gözden ırak bir yerdeydi. Tam istediğim gibi. Pek sık ziyaret edilmeyen, terkedilmiş bir mezarlığa benziyordu. Az sayıda mezar vardı ve hemen hemen hepsi de çok eskiydi. Hatta iki-üç tanesi hariç diğerlerinde mezar taşı bile yoktu. Dahasını da söyleyeyim, biraz eşelenip bırakılmış boş bir mezar yeri bile buldum. Şanslı olduğumu düşündüm. Hemen geri dönüp bir nalburdan bir kazma ve bir de kürek alıp geldim. Toprak hafif ıslaktı, ama bu tür işlere pek alışık olmadığım için gene de kazarken oldukça zorlandım. Yorulunca bıraktım, kürek ve kazmayı arabanın bagajına yerleştirip eve gittim. Daha sonra kazı işine devam edebilirdim. Nasıl olsa zamanım vardı. Çünkü karımı öldüreceğim gün, evde çocukların bulunmaması gerekirdi ve böyle bir ortamın da ne zaman gerçekleşebileceğini o sırada kestiremiyordum.
-Kararlı görünüyorsun, yoksa onca zahmete neden katlanasın.
-Tabii kararlıyım. Ancak anlatmaya daha sonra devam ederim, aşağısını görmek istiyorum. Gidebilir miyiz? Beraber gitsek diyorum.
-Gördüklerin seni olumsuz etkilemeyecekse gidebiliriz.
-Nasıl etkiler bilemem, merak daha ağır basıyor da.
-Öyleyse beni takip et. Gaz lambalarının ışıkları yetersiz olabilir, bastığın yere dikkat et.
-Tamam, seni izliyorum.
-Son basamak biraz kaygandır, zeminde ise tehlike yaratacak bir durum söz konusu değildir.
-Bu sesler çok rahatsız edici. Burada olup da bağırmayan insan yok gibi.
-Olmaz mı? Ağızlarından tek kelime bile çıkmayanlar da var.
-Bu adam ne yapıyor öyle? Bir yılana sarılmış, hüngür hüngür ağlıyor.
-Senin gibi bir mecnun. Hayatını bir kadın uğruna heba etmiş, belki de pişmanlığını bu şekilde ifade ediyor.
-Yan odadaki İsa gibi çarmığa çivilenmiş sanki…
-O tam bir mazoşist.Yani kendisine acı çektirilmesinden zevk alan birisi. Üstelik bunu yaptırdığı kişilere para da veriyor.
-Bu feryatlara yürek dayanmaz. Sen bu duyduklarından ve gördüklerinden etkilenmiyor musun kambur? Sende acıma duygusu yok mu?
-Bunu bana söyleyene bak hele! Az önce anlattıklarını bir düşünsene.
-Burada bir kadın var. Çırıl çıplak bir buz kalıbının üzerinde yatıyor. Attığı kahkaha mı, çığlık mı belli değil.
-Seks manyağı bir kadın. Sevgilisiyle bir olup, beraberliklerine engel olduğunu düşündüğü üç yaşındaki oğlunu vahşice öldürmüş.
-Saçları bembeyaz bu delikanlının, ellerini açmış, sanki dua eder gibi.
-Bir tavuk bile kesemeyecek birisi, ancak bir miras kavgası sırasında akrabalarından dört kişiyi öldürmüş.
-Bu adam niçin boynuna ucu yerde olan bir ilmek geçirmiş? Biraz da küfürbaz galiba.
-O mu? Onun gerçekde işlediği hiç bir suç yok, fakat kendisini çok büyük bir günahkar olarak görüyor ve asarak cezalandırıyor. Onun yanındaki odada gördüğün çocuk, buraya geldiğinde henüz 15 yaşındaydı. Şimdi yirmiyi geçmiştir. Daha o yaşta bile çok iyi bir hırsızdı. Girilemez denilen yerlere giriyor, açılamaz denilen kapıları açıyordu. Bu gün kim bilir ne oldu?
-Kambur sen suç işlediğinin farkında değil misin? Hadi onca insanı buraya neden kapattığını açıklayacak mazeretlerin var diyelim. Peki bu ufacık çocuğa çektirdiklerini nasıl izah edeceksin? Cezan çok ağır olacak,çook..
-Yargıçlığı bırak da işimizi tamamlayalım. Şurada saçı başı dağınık, feryat eden kadın bir anne. Çocuğu öleli aylar olmuş, fakat o buna inanmıyor ve ısrarla bir gün çocuğunun geleceğini söylüyor. İnkarcılığından onu vaz geçirmek mümkün olmadı. Yan odadaki bir polis memuru. Yıllarca dürüstlüğüne halel getirmemiş, sonunda o da şeytana uyup rüşvet yemiş. Çok pişman. Şu iki kadın lezbiyen. Birlikte geldiler. Aralarında büyük bir aşk var. Toplumsal baskı ve az da olsa duydukları suçluluk duygusu onları buraya getirmiş.
-En son odadaki şu adam ne yapıyor öyle? El kol haraketleriyle bir şeyler anlatıyor, arada sırada da önündeki masa gibi şeyi yumrukluyor. Bağırmaktan sesi kısılmış.
-O, sıradan bir insan görünümünde, ancak tam anlamıyla negativist bir kişiliğe sahip. Yani her şeye karşı çıkan, itiraz eden bir tip. Çevresindeki insanlar tarafından sevilmediği, dışlandığı düşüncesinde.
-Bak kambur, bu insanları derhal serbest bırakmalısın. Yoksa başın belaya girer.
-Ben hiç kimseyi zorla tutmuyorum ki. Dikkat ettiysen her odanın kapısı da, penceresi de açık. Zorla alıkonmuş olsalar her taraf kilitlenirdi.
-Bu kadar çok insana kim bakıyor? Yemeleri, içmeleri ve diğer ihtiyaçları vardır? Nasıl karşılanıyor? Tek başına bu kadar işle uğraşamıyacağına göre, burada başka çalışanlar da olmalı. Hani mağarada senden başka insan yoktu?
-Evet yok!
-Yalancı, pis yalancı…
-Onların bakımı için insan gerekmiyor, çünkü gördüklerinin hepsi sadece bir görüntü.
-Nasıl yani?
-Çok basit. Sorunları için buraya gelenler giderken cisimlerini götürüyorlar, görüntülerini ise bırakıyorlar. Söylediklerimin doğru olduğunu hemen kanıtlayabilirim. Odaların birine camdan ya da kapıdan gir bakalım ne olacak?
-Girmeye çekinirim. Bana bir zarar verebilirler.
-Hiç biri zarar veremez. Mesela, şu hırsız delikanlının yanına gitmeyi bir dene. Herhalde ondan da korkacak değilsin.
-Tamam, giriyorum odaya.
-Ne oldu?
-Adımımı atar atmaz sert bir cisime çarptım ayağımı.
-Yani duvara. İnandın mı?
-Evet. O zaman, bu gördüklerim bir hallüsinasyon mu?
-Evet, öyle sayılabilir.
-Bunun altındaki kata ve diğerlerine de inecek miyiz?
-Bilemem. Belki diyeyim. Bu günlük de bu kadar. Şimdi gitme zamanı.
-Hayır gitmek istemiyorum. Daha konuşmamız gerekiyor.
-İstersen sen kal, ben gidiyorum. Yalnız başına burada kalmaya cesaretin varsa tabii.
-Bekle, ben de geliyorum. Burada bırakma beni.
-Tamam bekliyorum. Unutmadan söyleyeyim: Bir sonraki buluşmamızı ancak bir ay sonra yapabiliriz.
-O kadar uzun mu?
-Evet.

***

-Hoş geldin.
-Hoş bulduk da, ben sana kızgınım.
-Neden?
-Dört gün önce buraya geldim, sana seslendim, fakat cevap alamadım. Bir saat kadar bekledim gelirsin diye, gelmeyince de geri döndüm.
-Bunda benim suçum yok. Sana ne zaman gelmen gerektiğini söylemiştim. Erken gelmemeliydin.
-Geldiğim gün, mağarada olduğuna eminim. İnadından benimle görüşmedin. Sen her zaman prensiplerine böyle sıkı sıkıya bağlı mısın?
-Seninle en uygun görüşme zamanımız şimdiki zamandı. Bir aydır neler yaptın? Günlerin nasıl geçti?
-Bazen iyi, bazen kötü. Güzellikler de oldu yaşamımda çirkinlikler de.
-Nasıl şeyler onlar?
-Mesela geçen gün çalışma ortamının verdiği sıkıntıdan çok bunaldım. Bedenimi dışarıya attım. Gelişi güzel yürüdüm. Biraz sonra bir parkın içinde buldum kendimi. Orada neşeli, güleryüzlü hatta mutlu görünen çok sayıda insan vardı ve de çocukların olması daha da canlı bir ortam yaratıyordu. Biraz sonra elindeki sopasıyla sağa sola dokunarak ilerleyen kör bir adam gördüm. Bu kör adam, diğer eliyle de sattığı kağıt mendil kutusunu tutuyordu ve de hayatından memnun görünüyordu.
-Bilimsel olarak kanıtlayamam, ama ben körlerin gördüklerine inanıyorum. İleride bilim bu konuda mutlaka bir açıklama getirecektir. Çünkü işlevini yerine getiremeyen bir duyu organının görevini bir başka duyu organı üstlenir ve kendine özgü bir algılama yaratır.
-Saçma bir görüş.
-O zaman sana bu konuda daha da saçma bulacağın bir şey söyleyeyim: Işığı duyduğun, sesi gördüğün zaman bir aşama kaydettiğinin farkına varacaksın.
-Aklımı karıştırma. Zaten o parkta yaşadıklarım bana yeterince ıztırap verdi. Mesela, bir bankın üzerinde oturmuş iki sevgili gördüm. Birbirlerine adeta bakmaya kıyamıyorlardı. Konuşurken kelimeleri sanki uçuşuyordu. Ellerini tutmuşlar birbirlerinin, ama incitmekten çekinir gibiydiler. İçimi kaplayan kıskançlık, oradan hemen ayrılmama neden oldu. Mutlu insan görmeye tahammülüm yoktu.
-İnsanların çoğu senin gibidir. Diğer insanların mutluluklarını çekemezler, mutsuzluklarından ise haz duyarlar. O yüzden başkalarının mutlu olmasını istemiyorsan, sakın kendi mutsuzluğundan bahsetme!
-Sıkıntımı atarım diye o parka kadar sürüklenmiştim, aksi oldu. Döndüm işe. Bu arada işde de önemli değişikler oldu. Patron beni Muhasebe Müdürü yaptı. Bütün muhasebeciler bana bağlı çalışıyor. Yükselmemi kıskananlar oldu; tabii bu kişiler birkaç gün içinde işlerini kaybettiler.
-Yani onları işten kovdun ya da patrona kovdurdun.
-Evet aynen öyle oldu. Yalnız içlerinden bir tanesi ayrılırken bunu bana ödettireceği tehdidini savurdu. Maddi yönden çok zor duruma düştüğünü biliyorum, ancak ona “bana karşı daha saygılı davransaydın da işinden olmasaydın” dedim.
-O kişinin tehdidini ciddiye almalısın. Çünkü, ahlâklıyı ahlâksız, suçsuzu suçlu, dostu düşman yapmak istiyorsan o kişiyi aç bırakman yeterlidir!
-Bunda haklısın, ben de, beni tehdit eden o adamı, üç gün sonra tekrar işe almak zorunda kaldım. Çünkü elinde şirkette yapılan yolsuzlukların delillerini içeren kalın bir dosya ile odama geldi. Kendisini, arkadaşlarını ve tabii bu arada beni de yakabileceğini söyledi. Uzatmayayım, onunla uzlaşmayı daha akıllıca buldum.
-Neyse, iş hayatının sorunları bitmez. O nedenle sen asıl konudan bahset biraz.
-Ha, o konu mu?
-Ne o, sanki hiç önmsemiyormuş gibi bir hava içindesin. Çok rahat görünüyorsun bu konuda.
-Önemsemediğim düşüncesi yanlış, ama çok rahat olduğum doğru. Çünkü olay tarafımdan ayrıntılı bir şekilde planlandı, aksilikler çıkmıyor değil, ama aksilikleri de bir şekilde aşmanın yolunu bulacağım.
-Mezar kazma işini çoktan tamamlamış olman lazım.
-Tam dört gün uğraştım o işle. Gerçi çok derin bir mezar olmadı, fakat gene de idare eder. Kazma işi bittikten sonra, sıra geldi çocukları bir şekilde evden göndermeye.
-Çocukları evden nasıl savmayı düşünüyorsun?
-On gün sonra okullar tatile girecek. Kayınpederler her yaz tatilinde çocukları yazlıklarına götürürler birkaç haftalığına. Bu sene de aynısı olacağı umudundayım. O nedenle ben şimdiden en son hazırlığımı da yaptım.
-En son hazırlık mı?
-Evet. Bunun için iş sırasında kullanacağım diğer malzemeleri temin ettim. Hepsi çok gerekli şeyler.
-Ne gerekecek ki…
-Bir küçük balta, iki tane keskin bıçak, çamaşır ipi, birkaç tane koli bandı ve çokça kalın siyah poşet aldım. Hepsi arabanın bagajında hazır, duruyor. İşi şansa ya da tesadüflere bırakamam.
-Planından başka kimseye bahsettin mi? Sevgilinin, neydi adı? Yani O’nun haberi var mı bunlardan?
-Adı batsın! Söylemeyeceğim, söyletemiyeceksin bana onun adını! Detaylı değil, ama kısaca anlattım.
-Gene kızmışsın O’na. Aranız bozuldu mu?
-Biraz. Çünkü bir işe girdi. Bu yüzden kavga ettik. Ben onun her ihtiyacını karşılarken işe girmesi beni çileden çıkardı. Üstelik çalıştığı yer erkek dolu.
-Yapacağı her şeyden önce senden izin mi alması gerekiyor? O, özgür bir insan, çalışmak istiyorsa kimseye sormadan gider iş bulur ve çalışır. İnsanların bazıları köle olmak istemiyor, ama kölesi olmasını istiyor.
-Bu laflar bana mı?
-Evet sana! Onu kıskanıyor musun?
-Sorduğun soruya da bak! Evet. Hem de nasıl… Bu kıskançlık nedeniyle O’nu öldürebilirim. Bazen diyorum ki, karımdan sonra O’nu da… Ha bir ha bilmem kaç, ne fark eder?
-Anlattıkların beni hayretler içinde bırakıyor. Böyle biriyle ilk defa karşılaşıyorum.
- “Böyle biriyle ilk defa karşılaşıyorum” diyerek yalan söyleme. Buraya kim bilir neler geldi? Aşağıdakilerin içinde neler vardır neler? Böyle yalanlar söyleyerek kızdırma beni, yoksa listeye seni de eklerim.
-Senden beklenir.
-Kötü mü olur, memleket senin gibi bir pislikten temizlenmiş olur.
-Bu halinle çekilmez oluyorsun dostum. İstersen bu günlük görüşmemizi de burada keselim.
-Bakıyorum da korkudan “dostum” demeye başladın bunak. Korkma benim seninle bir meselem yok; tabii şimdilik. Bir dahaki görüşmemiz ne zaman?
-On beş gün sonra. Çünkü ancak o zamana kadar bazı konularda gelişmeler olacağını tahmin ediyorum. Güle güle.

****




-Merhaba. Çok beklettim mi?
-Fazla değil.
-Kusura bakma, aşağıda biraz işim vardı, geciktim.
-Önemli değil. Aslında bu gün gelmem için bir neden de yoktu, çünkü durumda değişen bir şey olmadı. Buna rağmen biraz rahatlamak ve mağaranın alt katlarını gezmek için geldim. Tabii gelmemde senin bu güne randevu vermiş olmanın da etkisi var.
-Burada kendini rahat hissetmene sevindim. Planını yürürlüğe koyamadın mı?
-Evet, maalesef beklediğim gibi cereyan etmedi olaylar. Kayınpederler henüz geldiler ve daha birkaç gün kalacağa benzerler. Ne zaman gideceklerini bilmiyorum, soramam da… Tesadüfen bir gelişme olur belki diye umutlanıyorum.
-Tesadüflere fazla bel bağlama. Tesadüf dediğini de bir etmen ortaya çıkarıyor. Kurallar ve sistemler içinde bir yaşam sürdürüyoruz. Kuralların olduğu bir yerde de tesadüften bahsedilemez. Evrende tek bir toz taneciğinin bile tesadüfen havalandığını gösteremezsin.
-Buraya ilk geldiğim gün, kötülükde en başarılı olduğunu söylemiştin, buna karşılık zaman zaman iyilikle ilgili açıklamalar da duydum senden.
-Senin istediğin kötülükdü. Ben de bu yönümü gösterdim. Aslında bizim öğretimiz iyilik ve kötülükde taraf değildir. İyilik ve kötülük aynı terazide bulunurlar. Sadece kefeleri farklıdır. Ziyaretçilerin eğilimlerine göre ikisinden de düşünceler sunarız. İyi olanları övüp yüceltmediğimiz gibi kötüleri de yargılamayız. Kişiler adına karar vermeyiz, seçenekleri gösteririz. Seçim de sorumluluk da kişinin kendisine aittir.
-Bir öğretiden bahsetmiştin ve bunun okült bir ilim olduğunu da söylemiştin. Gizli bazı bilgiler varmış galiba. Bunu bana da açıklar mısın, daha doğrusu öğretir misin?
-Açıklamaya evet, ancak öğretmeye hayır. Sadece okült bilgi ile ilgili ansiklopedik açıklamalar yapabilirim. Özünü ise öğretemem.
-Neden? Bazı sırlar varsa bunları insanlarla paylaşman gerekmez mi?
-Okült bilgi; saklanmış, gizlenmiş olan bilgidir. Ona herkes erişemez, sahip olamaz. Bu bilgi kişiye ancak bir üstat tarafından öğretilebilir. Her önüne gelene açıklanırsa o zaman gizliliğinden bahsedemeyiz. Üstelik sır dolu olduğu için de her insan tarafından kolayca hazmedilemez.
-Bu bilginin özüne sahip olmak için ne yapmalıyım?
-Senin karakterindeki bir insan ne yaparsa yapsın, bu bilginin özüne sahip olamaz. Bunu sana aktarabilecek bir üstat da bulamazsın.
-Çok açık sözlüsün. Ne varmış benim karakterimde? Bana hakaret ettiğinin farkında değilsin galiba. Biraz ileri gitmedin mi kambur felek?
-Etik açıdan ciddi sorunlar görüyorum sende. Bu bilgi için kişiler önceden seçilir. Seçilmiş kişileri bir önder, üstat ya da mürşit yani yol gösterici sınar, denetler ve yetiştirir. Ciddi bir eğitimden, terbiyeden geçirilen kişilere bu bilgiler aktarılabilir. Buna üstü örtülü bilgi de diyebilirsin. Alınan terbiye sonucu o örtüyü kaldırabilme becerisi kazanılır. Bu beceri kazanılmadan bilgi aktarma işlemi yapılmaz, yapılamaz.
-Bu gizli dediğin bilgilere her insan erişse bunun ne zararı olacak ki?
-Gizli bilgilere ehil olmayan, o bilgileri kaldıracak kapasitesi bulunmayan kişiler sahip olurlarsa kötü amaçlı kullanabilirler; kendilerine ve diğer insanlara hatta doğaya bile zarar verebilirler. O nedenle bu silaha dönüşebilecek bilgilerin titizlikle saklanması gerekir.
-Bunlar bana uydurma gibi geliyor. Astrologlar yani falcılar gibi palavra sıkıyorsun.
-Astrolojide de gizli bilgiler vardır. Astroloji göksel cisimlerin insanın kaderini ve karakterini nasıl etkilediğini araştırır. Günümüzde falcılık olarak anlaşılmakta ise de, falcılıkla ilgisi yoktur.
-Aklı başında adamlar bu gibi işlerle uğraşmaz.
-Öyle deme, nice yazar, sanatçı, filozof hatta bilim adamı bu konu ile uğraşmıştır. Mesela Pythagoras(Pisagor) bu öğretiye sahip bilgelerden birisiydi. Pisagor gibi büyük bir felsefeci, matematikçi aklı başında bir adam değil miydi?
-Simyacılar da bu gruba girer mi? Altın yapan çıkmış mı içlerinde?
-Altın yapan oldu mu bilemem, sadece bu işin binlerce yıldır insanların ilgisini fazlasıyla çektiğini ve iştahını kabarttığını biliyorum. Simyacılık değeri olmayan metalleri altına dönüştürmeye çalışma olarak bilinse de, bundan başka tüm hastalıklara çare bulma, ölümsüzlük iksirini keşfetme de faaliyet alanı içindedir.
-“Ölümsüzlük iksiri” kulağa çok hoş geliyor. Keşke bulunabilse!
-Ölümsüz olma, o kadar iyi bir şey mi? Bazen insan ölümü de arar, ölüme de razı olur. Ölümsüzlük ıstıraba dönüşürse ne yapacaksın?
-Ölüm dedin de aklıma geldi. Gene ilk geldiğim gün kestiğin yarasalardan söz etmiştin. Öldürmek sana zevk veriyor mu? Ben tanımlayamayacağım bir haz duyuyorum öldürmekten.
-O benim hoşlanarak yaptığım bir iş değil. Bazen kan akmasın diye kan akıtmak gerekebiliyor. Bu mağaradaki dengeleri korumak için yapmak zorundayım. Yoksa burada yaşayan mahlukat arasında bir savaş çıkması kaçınılmaz olabilir.
-Aşağıdaki diğer katları da gezelim. Bu gün bütün katları dolaşalım.
-Katların hepsi olmaz, ama geçen gün gördüğünün altındaki katı sana gezdiririm. Elini uzat ve yanındaki duvara asılı lambayı bana ver.
-Tamam. Aydınlığını biraz artırmak için fitilini yukarıya çıkarayım mı?
-Olur. Aşağıda daha fazla ışığa gereksinim duyabiliriz. Beni takip et. Basamaklara dikkat ediyorsun. Kaygan olabilir.
-Hatırlıyorum uyarılarını: Son basamak kırıktır. Zemin ise iyi. Bu katı hızla geçelim. Rahatsız edici çünkü. Feryatlar gene var.
-Bu kattaki basamakları indikten sonra bir tünel içinde on beş metre kadar ilerleyeceğiz. Kafanı eğerek yürümelisin.
-Dikkat ederim. Tünelin sonuna geldik galiba. Tünel bitiyor oldukça geniş bir salon çıkıyor karşımıza.
-Bu salona açılan üç tane oda var. En soldaki odanın içine girelim birlikte.
-Kemik dolu burası. Bunlar insanlara mı ait? Yoksa gelenleri öldürüp öldürüp buraya mı attın?
-İnsan değil, hayvan kemikleri. Benden iki önceki üstat biriktirmiş onları. Onlarca hayvana ait. Önceleri düzgün iskeletler şeklindeydiler, ama buraya gelen bir kaçık hepsini karman çorman etti. Bunu yapmaktaki amacı neydi, hâlâ çözebilmiş değilim.
-Yandaki odaya girebilir miyim?
-Tabii. Burası inzivaya çekilmek isteyen ziyaretçilerimiz için ayrılmıştır. En son oda da aynı amaçla kullanılıyordu.
-Çilehane mi?
-Benzeri, ama çilehaneye göre oldukça lüks sayılır. Bir kere çok geniş, yatmak ve dinlenmek için bir sedir bile var.
-Kapının arkasındaki bu yuvarlak kocaman taş ne işe yarıyor?
-İçerideki kişi tarafından o taş itelenerek kapı kapatılıyor. Kapandıktan sonra dışarıdan açılması imkansızdır. İçerideki dilediği zaman taşı tekrar iteleyerek açar ve dışarı çıkar.
-Kapadokya’daki mağaralarda görmüştüm benzerini. Düşmanlarından korunmak için yapmışlar. Tehlike sezerlerse hemen oraya sığınırlarmış. Yukarıda el kadar ve pencereye benzer bir şey var.
-Evet orası bir pencere. Odanın havalanması için gerekli. Dikkatli bakarsan sadece gökyüzünden küçücük bir parça görürsün ve oradan günde birkaç dakika güneş de girer içeriye.
-Tuvalet ihtiyacı filan.
-Köşede, yerde küçük bir yarık var. Oradan dışkılar mağaranın derinliklerine doğru atılır.
-Buradaki kişi ne yer ne içer?
-Kişinin tahmini kalacağı bir süre vardır. Onun için sadece yetecek kadar su ve biraz da ekmek alır yanına.
-Burada kalmanın kişiye ne yararı var?
-Rahatladıklarını, bazı sorunlarına çözümler bulduklarını, bakış açılarının değiştiğini söyleyen kısacası çok memnun ayrılan insanlar oldu. İstersen sen de deneyebilirsin.
-İstemem eksik kalsın. En sondaki odaya da bakalım da gidelim buradan.
-Bakamayız.
-Neden, oranın da burası gibi olduğunu söylemiştin. Yoksa orada bir şeyler mi gizliyorsun?
-Hayır. O odanın kapısını açmamız mümkün değil de ondan. İçerideki kişi dokuz senedir dışarıya çıkmadı.
-Yani öldü, değil mi? Bir parça ekmek ve bir yudum su ile bu kadar sene yaşaması mümkün değil.
-Ölüp ölmediğini bilmiyorum. Eğer öldüyse orada daha yüzlerce belki de binlerce sene kalacak demektir. Yavaş yavaş yukarıya çıkalım artık. Seni yolcu etmenin zamanı geldi. Gitmeden okült bilgilere ve mağaraya karşı duyduğun bu ilginin sebebini öğrenebilir miyim?
-Belki bir gün benim de böyle bir mağaram olur. Onun alt yapısını şimdiden oluşturuyorum. İyi planlama yaptığımı fark etmişsindir.
-Mağaran olsa bile okült bilgilerin olmayacak. Sana onları kimse vermez.
-Sen ne güne duruyorsun? Neden teleşlandın? Mağaranı elinden alırım diye mi korkuyorsun? Korkma, senin pis mağarana kalmadım. Gerçek yaşamda beni bekleyen başarı ve zevkler dolu. Ben de gitmeden bir şey söyleyeyim: Bir müteahhitle tanıştım. Çok tanınmış bir firması var. Biraz sallantıda kriz nedeniyle. Bana iş, daha doğrusu ortaklık teklif etti. Ayrıntıları önümüzdeki günlerde konuşacağız.
-Hayırlı olsun. Geldiğimiz yoldan geri dönelim. Unutma tünelde kafana, basamaklarda da bastığın yere dikkat ediyorsun.
-Anladık, aynı şeyleri tekrar edip durma!

***
-Merhaba.
-Merhaba da, araya o kadar çok zaman girdi ki neredeyse seni tanıyamayacaktım. Altı aydan bile fazla oldu görüşmeyeli.
-Böyle gerekti. Bazı problemlerimi halletmeden gelemedim.
-Karını öldürme planların vardı. Uygulayabildin mi?
-Hepsini anlatacağım. Önce geçen defaki konuşmamızda sözünü ettiğin okült bilgilerle ilgili cevabını almak istediğim sorular var. Bu konuda biraz çalışma da yaptım. Konuşmamız gereken çok konu var. O nedenle bu güne mahsus burada kalma süremi uzatabilir misin?
-Hayır, olmaz. Süre belli, ortalık ağarana kadar. Ben anlatırken okült bilgileri küçümsüyor gibiydin, şimdi ise bu konuda bazı şeyler öğrenmek niyetindesin. Yoksa kendi mağaranı kurma fikri mi seni bu yola sevk etti? Sor bakalım!
- İnatçı bunak! Biraz fazla zaman ayıracaksın diye ödün kopuyor.
-Hakareti bırak ve konuya gel.
-Peki, soruyorum: Hipnoz, psikokinezi, parapsikoloji (psikoloji ötesi) gibi kavramlar da bu konu ile mi ilgili?
-Öyle sayılabilir. Çünkü onlar da bazı gizli bilgiler içermektedir. Ayrıca bunlara duyum ötesi algı’yı, Taoculuk’u, yogayı da ekleyebilirsin.
-Peki, bütün mürşitler aynı gizli bilgilere mi sahiptirler. Müritlerine aktardıkları birbirinin benzeri bilgiler midir?
-Bir tane öğreti yok ki, aktarılan sabit, belli bir bilgi olsun. Çok sayıda öğreti var; bu geçmişte de böyle idi bu gün de… Müritlere aktarılan bilgi, diğer insanlardan gizlenen bilgi ya da ezoterizm dediğimiz zaman daha kapsamlı bir konunun içinde buluruz kendimizi. O takdirde mesela bir Yahudi gizemciliği olaral kabul edilen Kabbala’yı , Eski Türkler’deki Şamanizm inancını hatta Masonluk’u bile bu kapsamda düşünebiliriz.
-Ya büyü?
- Evet, büyü veya sihir; diğer deyişle maji de okült bilgidir. Kahinler, medyumlar bu bilgileri kullanmışlardır.
-Hangi amaçla kullanıyorlar ve uyguladıkları yöntem nedir?
-Sorunu sondan başlayarak cevaplayayım: Anlaşılması kolay, ama uygulanması çok zor; daha doğrusu bazı koşullara bağlı bir yöntem var burada: Birtakım araçlar kullanarak değil, düşünce yolu ile evrendeki olaylara müdahale edebilme amaçlanıyor.
-Yani esas amaç evrendeki olaylara müdahale edebilmek mi?
-Evet.
-Bu mümkün mü? Hani her şey bir düzen içinde ve kurallara uygun olarak gerçekleşiyordu? O zaman bir baldırı çıplak büyücü, kahin ya da mürşit nasıl oluyor da evrendeki olaylara müdahale edebiliyor?
-O insanları küçümseme, bir gün bu yaptığından pişmanlık duyabilirsin. Buradaki müdahale mesela, yaydan çıkmış olan bir okun varacağı yer, hedefin tam ortası ise; oku hedefin dışına yönlendirme şeklinde anlaşılmamalı. Bu gerçekleşmemiş, başlamamış eylemlerle ilgili bir yönlendirme. İlahi düzenin bazı gerçeklerini görebilme yetisi.
-Anlamadım, ama dediğin gibi olsun.
-O zaman doğa ile konuşmayı bir dene. Bakalım sana neler anlatacak? Gerçek dost doğa’dır; bize her şeyi karşılık beklemeden verir. Bilgi de bunlardan bir tanesidir.
-Doğayı inceleyecek zamanım mı var? Senin gibi bu mağaraya kurulup, ahkâm kesmiyorum; işim gücüm var benim.
-Öyleyse zaman bulduğunda otur bilgisayarın başına Mistisizm, Panteizm, Metafizik, Spritualizm, Teofizi, Antropozofi, Ufoloji konularını bir incele. Okült bilgiyi kavramak, anlamak istiyorsan tabii. Çünkü bunlar da ezoterizm ile benzeşen yanları olan ama aynı olmayan kavramlardır. İstersen bu konuyu burada kapatalım ve gündelik yaşam olaylarına dönelim.
-Evet, kayınpederlerin bizde olduğunu söylemiştim son görüşmemizde. Misafirlikleri biraz uzun sürdü. Gitmeden önceki gece yemekte, her sene yaptıkları gibi çocukları götürmeyi teklif ettiler. Her defasında olumlu görüş bildiren karım bu sefer karşı çıktı. Ben ne olumlu ne de olumsuz bir görüş beyan etmedim. Bu konuda en akıllıca davraniş susmaktı. Öyle de yaptım. Çocuklar da gitme konusunda ısrarcı davranınca karım, sonunda kabul etmek zorunda kaldı.
-Beklediğin ortam gerçekleşti demek ki.
-Öyle oldu. Ertesi gün kayınpederleri ve çocukları araba ile otobüs terminaline götürüp yolcu ettim. Sevinç içindeydim. İşteki arkadaşların bile bu sevinçli halim dikkatlerini çekmişti. Hatta espri olsun diye bir arkadaş “Kaynanasının gitmesine bu kadar sevinen bir damada da ilk defa rastlıyorum.” dedi. Ben işte iken planımı bir kez daha gözden geçirdim: Karım uyuduğunda arabadaki malzemeleri eve çıkaracaktım. Odasına girecek, başına balta ile vurup bayılttıktan sonra ellerini ve ayaklarını bağlayıp, ağzını sıkı sıkıya bantlayacaktım. Bu işlem bittikten sonra bedenini sürükleyerek banyo küvetinin içine taşıyacak, bıçakla kafasını kesecek ve bedenini parçalayıp siyah, kalın, büyük çöp poşetlerinin içine dolduracaktım. Geriye bu poşetleri aşağıya arabaya taşıyıp gömmek kalıyordu. Tam burada, daha önce kazdığım mezar aklıma geldi. Oraya birisi gömülmüş veya başka bir nedenle mezar kapanmış olabilirdi. Bu düşünce ile hemen işten çıkıp mezar yerine gidip kontrolümü yaptım. Herhangi bir değişiklik yoktu.
-Her işinde böyle sağlamcı mısındır?
-Her işimde olmayabilirim, ancak bunda en ufak bir yanlışlık yapma şansına sahip olmadığımı biliyordum. Eve geldim. Karım bana karşı son derece iyi davrandı.Yemek yedik. Ben de ona kırıcı bir davranışda bulunmadım. Televizyon izledik. Derken onun yatma saati geldi, “iyi geceler” dileyip odasına gitti. İyice uykuya dalmasını bekledim. İki saat sonra kapısına gidip içerdeki sesleri dinledim. Horlamasını duyunca, hemen aşağıya inip arabadaki malzemeleri getirdim. Baltayı alıp kapısının koluna abandım.
-İstersen teferruatı anlatma. Çünkü eylemin oluş şeklini az önce de senden dinlemiştim. Hem böylece zamandan da kazanmış oluruz.
-Sen ne diyorsun aptal bunak! Bir şey olduğu filan yok ki sana teferruatı anlatayım! Çünkü kapı kilitliydi. Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü, sinirden kıpkırmızı kesildi yüzüm, elim ayağım titremeye başladı. Şok, şok, şok… İşte budur şok! Bu şaşkınlığım ne kadar sürdü bilemiyorum. Kendi kendime olumlu telkinler vermeye çalıştım. Bir yandan da içimden bir ses “kır kapıyı, gir içeri ve gebert mendebur karıyı!” diyordu. Zor tuttum kendimi. İyi ki öyle yapmışım; yoksa her şey mahvolabilirdi. Kendimi toparladıktan sonra ilk işim malzemeleri tekrar arabaya götürmek oldu.
-Geçmişi defalarca yaşamak zorunda değilsin. Biraz sakin ol. Sesin çok rahatsız edici.
-Kısa ve iyi bir yol seçmiştim. Olmadı.
-Hedefe götürmeyen yol, kısa olsa ne yazar?
-Zekama güvenir, kendimi çok zeki bulurdum.
-Çok zeki olman bütün problemleri çözeceğin, bütün sorunların üstesinden geleceğin garantisini vermez.
-Nerede yanlış yaptığımı düşünmeliydim. Bu yüzden kendime öfkeleniyordum.
-Üzülme, her insanın yanlışlarının sayısı, doğrularının sayısının karesi kadardır. Planda değişiklikler yaparak gene istediğin sonuca ulaşabilirsin.
-Ben de zaten öyle yaptım. Bundan sonra da odasını kilitleyerek yatacağı ihtimalinden hareketle, başka yollar aramaya başladım. Bunun için çok düşünmem gerekmedi; buluverdim: Karımı çıldırtacaktım.
-Bu da önceki planına benzemesin!
-Fırsat bu fırsat, vur sen de kambur! Lafların kırbaç gibi.
-Uyarmaktı amacım.
-Bu olaydan üç-dört gün sonra karım mutfakta iş yaparken odasına girip yorganının altına bir kertenkele koydum. Uzatmayayım, yatmaya gittikten beş dakika sonra faltaşı gibi açılmış gözlerle dışarı fırladı. Bu sırada bağırmak istemesine rağmen, sesi hiç çıkmıyordu, yani bağıramıyordu. Birkaç dakika sonra attığı çığlıkla zaten bunu telafi etmişti. Sesini apartmanda duymayan kalmadı, herkes camlara kapılara fırladı. Sakinleştikten bir saat kadar sonra yatmak için odama giderken o, salondaki kanepede oturmuş, şaşkın şaşkın bakınıyordu. Sabahleyin kalktığımda da aynı yerdeydi. Demek ki bütün gece uyumayıp orada pineklemişti. Bu olaydan on gün sonra araba ile birlikte alışverişten dönerken onun bulunduğu taraftan bir sokak lambasına bindirdim.
-Kaza oldu yani. Dalgınlıktan mı?
-Hayır, bilerek çarptım. Fazla hızlı olmadığım için bu çarpmadan bana bir zarar gelmeyeceğini tahmin ediyordum. Gene bastı çığlığı… Tabii titremeler, ağlamalar v.s.. Kaza nedeniyle alnında da küçük bir yara oluştu. Ön cama kafasını vurmuş olmalı. O günden beri benimle birlikte arabaya binmiyor. Şansa bak ki, daha sonra da kendiliğinden bir olay meydana geldi. Bunda benim herhangi bir katkım olmadı. Evin sokağında bir gaspçı çantasını almak için saldırmış. Karım çantayı vermemek için direnmiş, gaspçı da almak için bütün gücüyle çekelemiş. Sonuçta metrelerce sürüklenmiş, çanta da gaspçıda kalmış. Vucudu yara bere içindeydi.
-Özetlersen iyi olur.
-Kısa kes mi demek istiyorsun? Tamam özetliyorum, şu anda bir psikiyatristin tedavisi altında. Bir torba sinir ilacı var. Robot gibi dolaşıyor evde. Konuşmuyor bile. Bu arada önemli bir noktayı unutmadan söyleyeyim: Tedavisini yapan doktor, benimle de ayrıca konuştu ve bana “Çok dikkatli olmalısınız. Çünkü eşiniz çok ağır bir hastalık geçiriyor. Tıpta psikoz olarak tanımladığımız bir ruhsal bozukluk. Bu tip hastalar hem kendilerine hem de etraflarındaki insanlara zarar verebilirler. Açıkçası intihar edebilirler ya da birisini öldürebilirler. Tehlike sezdiğinizde lütfen, derhal bizi haberdar edin.” dedi.
-Bir cümle ile ortaklık işinden de bahset de görüşmeyi bununla noktalayalım.
-O iş tamam. Yeni işimde çalışmaya başladım bile. Şimdiden büyük paralar kazanıyorum. Bu işin kıymetini bileceğim. Nereden nereye geldim? Geçmişte yaşadığım maddi sıkıntıları düşünerek inşaat işine dört elle sarılıyorum.
-Çiviyi dişinle söktüysen kerpetenin değerini daha iyi anlarsın.
-Doğru. Arada sırada senden de güzel bir söz duymak ne güzel! Yarın gelebilir miyim?
-Yarın olmaz. Öbür gün gel. Güle güle.
-Hoşça kal.
****

-Nasılsın?
-İyi sayılmam. Geceleri rahat uyuyamıyorum. Birkaç gecedir aynı rüyayı görüyorum. Yüksek bir yerdeyim, aşağısı derin bir uçurum. Aniden bir fırtına çıkıyor, beni uçuruma doğru iteliyor. Bir şeye tutunuyorum; ağaç mı kaya mı bilmem. Fırtına bir cadıya dönüşüyor, bu cadı tutunduğum nesneden koparabilmek için ayağı ile ellerimi tekmeliyor. Direniyorum. Sonunda bırakmak zorunda kalıyorum. Uçurumdan aşağıya doğru sürükleniyorum, yuvarlanıyorum; yuvarlanma az sonra uçmaya dönüşüyor. “İşim bitti artık” diye düşündüğüm, hızla dibe çakılacağımı sandığım sırada ağzını açmış beni bekleyen bir ejderha görüyorum. Ejderha da papaz kılıklı üç-dört metre boyunda bir adam oluveriyor ve bu adam güçlü elleriyle beni yakalıyor.
-Kâbuslar oldukça rahatsız edici görüntülerdir. Fizyolojik ya da psikolojik bir olumsuz durum buna neden olabilır. Bitti mi?
-Bitmedi. İri, papaz kılıklı adam beni kucağında biraz taşıyor ve tarihi bir yapının kapısının önündeki bir taşın üzerine yatırıyor. Burasının neresi olduğunu sorduğumda; tek bir kelime çıkıyor ağzından: “sunak”.
-Yani tanrılara adak sunulan yer.
-Öyle olmalı. Gözlerimi, ellerimi, ayaklarımı bağlıyor. Göremiyorum, fakat çıkarılan gürültüden etrafımda bir kalabalığın olduğunu anlıyorum. Derken ortalığı bir sessizlik kaplıyor. Çıt çıkmıyor. Öldüğümü, öteki dünyaya gittiğimi düşünüyorum. Nasıl olduğunu bilmiyorum, ama kurban durumunda iken seyirci durumuna geçtiğimi fark ediyorum. Bu sefer sunak yerindeki taşın üzerinde 17-18 yaşlarında oldukça güzel bir kız var. Ellerinde bıçak olan üç adam, kızın elbiselerini çıkarıyorlar, bunu yaparken çok nazikler. Kız bağırmıyor, debelenmiyor, sessizce olacakları bekliyor. Derken renkler, seslere; sesler görüntülere karışıyor. Sunaktaki kız kayboluyor, onun yattığı yerde tek başına bir kalp duruyor. Bu kalp çalışıyor, sunakın altındaki oyuktan incecik bir kan dereciği akıyor. Uyanıyorum. Tabii kan-ter içinde kalmışım.
-Aylardır kesme-biçme işlerini düşünen bir insandan başka türlü rüya görmesi de beklenemezdi.
-Sağ ol be bunak! Teşhisi de koydun hemencecik. Tedaviyi de söyle bari.
-Tedavi işine ben değil, bir ruh hekimi bakmalı. Yeni işinden bahsediyorduk iki gün önce…
-Bir inşaat firması olduğunu söyledim sanırım. Şirkete önemli oranda ortak oldum. Proje üzerinden konut satıyoruz, bir taraftan da daha önce satılan dairelerin inşaatını bitirmeye çalışıyoruz. Ortağımla kafa kafaya verirsek çok büyük işler yapabiliriz.
-Ateş tek başına olursa sadece düştüğü yeri; rüzgardan yardım alırsa her tarafı yakar. Anladığım kadarıyla biriniz ateş, diğeriniz de rüzgar gibisiniz. O şirkette işlerin biraz bozuk olduğunu söylemiştin.
-Kriz dolayısıyla biraz sıkıntı var, ama aşacağız. Bir bankadan yüklü miktarda kredi almak üzereyiz. İşlemler sonuçlandıktan sonra önemli ölçüde rahatlayacağımızı sanıyorum. Gerçi şimdi de iyi kazanıyoruz. Mesela arabamı değiştirdim. Biraz eskimişti ve kazadan sonra sağa doğru da çekiyordu. Bir dört çeker aldım. Malûm devir “ye kürküm ye” devri. En kısa zamanda bir villaya taşınmayı da düşünüyorum. Görüşmeleri, partileri, toplantıları lüks yerde yapmak kişiye ve firmaya prestij kazandırır. Çok çalışıyorum ve daha da çok çalışacağım; çünkü o kadar fazla şeye ihtiyacım var ki.
-Tebrikler. Bu kadar kısa sürede böylesi bir sonuca ulaşmak herkesin başarabileceği bir iş değil.Yalnız şunu da unutma: İhtiyaçlarını azaltırsan ancak o zaman esaretten kurtulup, özgürlüğe kavuşursun. Yoksa sen kendini efendi zannedip avuturken, köleliliğin bir ömür boyu sürer gider. Para her şey demek değildir. Bu husutaki son sözüm de şu: Dağa tırmanırken, ineceğini de düşünmelisin.
-Önce tebrik için teşekkürler. Sen de şunu bil ki; evet para her şey değildir; her şeyin her şeyidir. Konu dağılmadan anlatmaya çalışayım , çünkü bu gün sana söylemek istediklerim asıl O’nunla ilgili şeyler.
-Yani sevgilinle. Sahi çok ender bahseder oldun O’ndan.
-Acele etme, anlatıyorum işte. Az kalsın o şıllık beni öldürecekti. Belki fark etmişsindir boynumu hep sol tarafa doğru eğik tutuyorum.
-Geçen geldiğinde dikkatimi çekti, ancak sormadım. Nasıl olsa kendi anlatır diye düşündüm. Geçmiş olsun, boynuna sert bir darbe mi aldın?
-Tahminime göre yaklaşık iki ay olmuştur. Eski işyerimdeydim. O, oraya çıkageldi. Tam O geldiği sırada odamda sekreterime bir mektup yazdırıyordum. O, odaya girer girmez kızın üzerine saldırdı. Araya girip kızı kurtardım ve dışarı çıkmasını söyledim. Kız gitti. Meğerse bizimki kızı kıskanmış. Çok güzel bir kızmış da, ben odada onunla ne yapıyormuşum da, beni daha önce uyarmış da… Burası doğru, yani uyarmıştı, hatırlıyorum: ”Karın dahil, bir başkasıyla yattığını öğrenirsem yemin ederim ki seni öldürürüm.”, demişti. Bağırıp duruyor, benim söylediklerimi dinlemiyordu. Kızı sekreter olarak benim almadığımı, daha önce burada çalışan bir memur olduğunu ve ben Muhasebe Müdürü olduktan sonra patronun onu benim sekreterim olarak görevlendirdiğini anlattım.
-Kişi kendini nasıl bilirse başkalarını da öyle sanırmış. O senin sekreterindi ve sevgilin oldu. Şimdiki sekreter niye yeni sevgilin olmasındı ki…
-Evet, O da öyle düşünmüş olabilir. Koltuğa oturtup elini yüzünü kolonya ile ovdum. İyileştiğini düşünürken, bir ağlama krizine girdi. Sustaramıyordum. “Ağlayabildiği kadar ağlasın” diye düşünerek bıraktım. Sustuğunda yanına gidip, saçlarını okşayıp güzel sözler söyledim. İyi görünüyordu. Çantasını açtı, parfüme benzeyen bir şey çıkardı. Daha doğrusu ben öyle zannettim. Çıkardığı parfüm değil biber gazıymış. Gözlerime doğru elindeki şeyi sıktı. Hiç bir şey göremiyordum. Gözlerim yanıyordu, ovuşturdum; ancak fayda etmedi. Ben gözlerimle uğraşırken karnımdan ve boğazımın sol tarafından beni bıçakladı. Sesim çıktığı kadar bağırmaya başladım. Daha doğrusu acıdan böğürdüm. Gürültü bürodakilerin dikkatini çekmiş olmalı ki güvenlik elemanları içeriye doluştu. Gerçi ben, o sırada güvenlik elemanlarını görmedim, ama kapının hızla açılmasından onların geldiklerini anladım. Öncelikle gözlerimi yıkamalarını istedim. Gözlerim yıkanınca, biraz daha iyiydim eskiye oranla. Bu sefer de boynumun ve karnımın acısı dayanılmaz bir hal almıştı.
-Geçmiş olsun. Bir anlık öfke ile yapılmış bir davranışa benzemiyor.
-Bilemem. Güvenlik elemanları O’nu yakalamışlar, biber gazına ve sustalı bıçağına da el koymuşlar tabii. O’nu ne yapacaklarını sordular. Bir odaya hapsetmelerini, odanın içine ve dışına nöbetçiler koyup ben gelene kadar beklemelerini, bu arada odadaki kanları derhal temizletmelerini ve beni de özel bir hastaneye götürmelerini söyledim. Hastane tedaviye hemen başladı, fakat bu arada bıçakla yaralanma olduğu için polise haber vermeyi de ihmal etmemişler. Tedavi bittikten sonra polis gelip ifademi aldı. O’nu polise teslim etmedim. Kıyamadım. Çünkü aylarca karakollarda, mahkemelerde sürünecekti. Belki de hapse bile girecekti.
-Öyleyse polise yanlış ifade verdin.
-Evet, işyerinden biraz uzak bir sokakta bir gaspçı tarafından saldırıya uğradığımı ve cebimdeki bir miktar paranın da alındığını söyledim. Saldıran kişi ile ilgili bir eşkâl de uydurdum. Polis tahkikatı benim verdiğim bilgiler doğrultusunda sürdürüyordur sanırım. Boynum ve karnım bantlı bir şekilde işyerine döndüm. Çalışanları bu olaydan kimseye bahsetmemeleri konusunda uyarıp, O’nun gözetim altında tutulduğu odaya girdim. Önce yüzüme hiç bakmadı, hastane ve polisle ilgili yaşadığım olayları anlatınca boynuma sarılıp özür diledi ve gene ağladı. Sevgim başkalarının O’na zarar vermesini engellememi sağlamıştı.
-Başkalarının zarar vermesini engelliyor da senin zarar vermeni engelleyemiyor.
-Bunlar farklı şeyler. Sen anlayamazsın.
-Öyle olsun. Seni o halde gören karına ve çocuklarına durumu nasıl anlattın?
-Karım pek ilgilenmedi. Çocuklara da polise anlattıklarımı söyledim; ama inanmışa benzemiyorlardı. O nedenle çocuklarımın yüzüne utancımdan uzunca bir süre, daha doğrusu günlerce bakamadım.
-Karının durumu nasıl? Senin yaşadığın olayı bile tam olarak algıyamadığına göre, durumu ağır olmalı.
-Çok kötü. Çıldırmak üzere. Yaşadığı olaylara bir ay önce bir ekleme daha oldu. Bu da kendiliğinden. Erkek kardeşini kaybetti. 30-35 yaşlarında idi, kalp krizi aldı, götürdü.
-Aksilikler üst üste geliyor.
-Bir profesör demiş ya “aksilikler belediye otobüsleri gibidir. Gelmez gelmez, sonra hepsi ard arda geliverir” diye.
-Doğru. Karına bu zor günlerinde destek oluyor musun? Ne de olsa yıllardır sürmüş olan bir bereberliğiniz var ve de çocuklarının annesi. Vefalı insan bu gibi durumlarda yardımlarını esirgememeli.
-Kambur, sen beni dinlemiyor da dinliyor gibi mi yapıyorsun? Defalarca söyledim. Ben ondan kurtulmak istiyorum. O benim ayağıma bulaşmış bir çamur. Çamuru bir şekilde temizlemek istiyorum. Kararımı çoktan verdim ve sen de bunu bir kez daha duy: Onu çıldırtarak hayatımdan çıkaracağım.
-Karına yaptığın psikolojik bir işkence. Bence bedene yapılan işkence ruha yapılanın yanında çok hafif kalır.
-Bu gece ahlâk budalalılığın üzerinde. İyisi mi, seninle kavga etmeden ve de kovulmadan kendim gideyim. Haydi, hoşça kal iyilik timsali bilge kambur!
-Güle,güle.

***

-N’oldu evlat? Nefes nefese kalmışsın, yüzün de bembeyaz. Bir şeyden mi korktun? Otur, dinlen istersen. Daha sonra da anlatabilirsin.
-Bana evlat ya da dostum diye hitap etme. Gıcık kapıyorum bu tarz konuşmalarından. Sanki benimle dalga geçiyormuşsun gibi geliyor. Hem de ne olduğunu bilmiyormuş gibi davranma. Burada korkulacak o kadar çok şey var ki.
-Ne varmış?
-Daha ne olsun? Mağaranın girişinde onlarca kuş ölüsü, yerde kırılmış yüzlerce kuş yumurtası. Öyle ki yumurtalar zemini sanki cilalanmış gibi yapmış. Ayağım kayar da düşerim diye oldukça dikkatli davranmak zorunda kaldım.
-Mağaranın girişinde, kuşların çok sayıda yuvası vardı. Oradaki kuşların yumurtaları yere düşmüş olmalı.
-Hadi orasını anladık diyelim. Peki girişten beş-altı metre ilerideki boz bir ayı leşi de neyin nesi? O ayı hep burada mı yaşıyordu? Neden öldü, ya da kim öldürdü o hayvanı? Ayı olduğunu bilseydim bu lanet yere adımımı bile atmazdım. Yoksa burada ondan başka da ayı var mı?
-Burada başka ayı yok. Ölüsünü gördüğün ayı da oldukça zararsız bir hayvandı. Buraya gelip giden insanların hiç birisine bir zararı dokunmamıştır. Zaten ininden pek dışarı çıkmazdı. Ara sıra çıkarsa da sessizce tekrar yuvasına dönerdi.
-Neden öldü?
-Bilmiyorum.
-Ayı leşinin az ötesinde ölü yılanlar da gördüm. Yol boyunca kertenkele, sümüklüböcek, örümcek, kurbağa, yarasa ölüleri doluydu. Hatta küçük küçük ölü balıklar bile vardı. Ya o yüzlerce ölü fare, ne kadar iğrençti!... Ne oldu burada? Bana anlat! Yoksa bu hayvan katliamını sen mi yaptın, zalim bunak?
-Bana zalim diyene de bak! Benim bu işte herhangi bir rolüm yok.
-Lafı eveleyip gevelemeden anlat öyleyse. Ne olduğunu öğrenmek istiyorum.
-Geçen gün mağaranın içinde her şey normal gibi görünüyordu. İlk işaret rüzgarla geldi, çünkü esinti azaldı ve az sonra da tamamen kesildi. Derken karanlık daha da koyulaştı. Nefes almakta zorlandığımı hissettim. Demek ki içerinin nem oranında değişme olmuştu. Derken yüzlerce kurbağa birden bağırmaya başladılar, sanırsın ki diri diri etlerini koparıyorlar. Kurbağa çığlıklarının arkasından binlece sinek ortaya çıktı, sinekleri çok sayıda çılgın gibi uçuşan, bazen de duvarlara çarparak yere düşen bir yarasa sürüsü izledi. Nereden çıktığını göremediğim solucanlarla ve sümüklüböceklerle doldu yerler. Onlara hücum eden bir sürü de fare… Hayvanların bazıları kaçıyor, bazıları kovalıyor, bazıları savaşıyor, bazıları bir yere saklanmaya çalışıyordu. Kısacası tam bir kaos hakimdi mağaraya. Gelirken leşini gördüğün ayı bir ara yanıma geldi. bir metre kadar yaklaştı ve gitti. Aradan fazla bir zaman geçmeden gene geldi. Bu sefer iyice yanıma sokuldu. Aramızda birkaç santimetre mesafe ya var ya da yoktu. Gözleri kanlı ve yaşlıydı. Acı çektiğini anladım bakışlarından, ama onun için bir şey yapmak gelmedi elimden. Demek ki hayvancağız, bir veda ziyareti için gelmişti …
-Bütün bunlar olurken sen ne yapıyordun? Korkmadın mı? Hayvanlar saldırgan haldeyken sana da zarar verebilirlerdi.
-Şimdiki durduğum yerde oturmuş olanları izliyordum. Korkmadım.Yıllardır bu mağaradaki hiç bir canlı bana zarar vermedi ki korkayım. Ben de onlara zarar vermekten hep kaçındım. Aç kalsam bile bir kuşu kesip yemeyi ya da bir balığı yakalayıp kızartmayı düşünmedim. Bu mağaranın gerçek sahibi olan hayvanların bazıları ile aramızda saygı ve sevgi, bazıları ile ise sadece saygı vardır. Yani bazı hayvanlar beni hem sayarlar hem de severler. Tabii ben de onları. Bazıları ise sevmeseler de saygı duydukları için bana zarar vermezler. Mesela yılanlarla olan ilişkimiz sadece saygıya dayanır ve birbirimizi sevmesek de zarar vermekten kaçınırız.
-Hadi canım sen de! Hayvan saygıdan ne anlar?
-Sen öyle zannet.
-Sonra ne oldu?
-Evet korkmadım, ancak şaşırdım. Halbuki biraz farklı olmasına rağmen benzeri durumla daha önce de karşılaşmıştım. Bu kargaşa hali ne kadar sürdü tam olarak bilemem. Belki yarım saat, belki de bir saat… Bitmesi de başlaması gibi birden oldu. Ortalığı aniden bir sessizlik sardı, sanki zaman durdu. Bu tahmininde güçlük çektiğim zaman sürecinde birbirinin tam zıttı iki ortama tanık oldum. Önce gürültü, patırtı ve olabildiğince kargaşa; sonra ise suskunluk, durgunluk… Ve en nihayet yavaş yavaş normale dönme işaretleri. Birkaç saat sonra ise ortaya sürpriz bir olay çıktı.
-Sürpriz olan nedir?
-“Tamam bu iş bitti”, derken her taraf sallanmaya başladı. Yani deprem oldu. Bu deprem mağarada, biraz yıkıntıya yol açtı. Gördüğün balık ölüleri deprem nedeniyle dereciğin dışına fırlayanlardır. Bazıları tekrar suya döndü, dönemeyenler ise tabii ki öldü.
-Deprem olalı üç gün oldu. Demek ki yoldaki molozlar deprem sırasında düşmüş.
-Benim anlattıklarım da zaten üç gün önceki olaylar. Daha önce de benzeri bir olay olduğunu, bunun biraz farklı olduğunu söylemiştim. İşte farkı bu depremdi…
-Bazı bilim adamları hayvanların depremi önceden sezdiklerini ve bu nedenle de anormal davranışlar yapabildiklerini iddia ediyorlar. Bu sence de doğru mu?
-Bilemem. Belki öyledir.
-Hani sen her şeyi bilirdin Kambur? Sorduklarıma “bilmem, bilemem, belki, olabilir” deyip duruyorsun.
-Ben her şeyi bildiğim iddiasında değilim. Zaten her şeyi bilmek de istemem. Hele olacakları önceden bilmeyi asla istemem. Buna rağmen bazı olacakları önceden bildiğimde ise çok rahatsızlık duyarım. Ben, sadece bilmem gereken kadarını bilirim. Bilmem gereken kadarını da bana öğreten üstadlarımdır. Daha fazlasını bilmem gerekseydi üstadlarım bunu yaparlardı. Onlar, ne takdir ettilerse o. Daha fazlası peşinde koşmam, koşamam.
-Buna rağmen olanlarla ilgili bir açıklaman olmalı.
-Tabii var. Burası, bu kocaman dünyanın içinde küçücük bir dünyadır. Bu şekilde insan ve hayvanlara ait yeryüzünde çok sayıda küçücük dünyalar var. Bu küçücük dünyalarda zaman zaman insan ve hayvanların; bireysel ve toplumsal yapılarından ya da doğa olaylarından kaynaklanan kaoslar meydana gelir. Kaos bir süre devam eder, sonra biter ve yerini bir dengelenmeye bırakır. Hiçbir kaos sürekli değildir, eğer sürekli olursa bu kıyamet demektir. Aynı durumu bütün halindeki dünya için hatta evren için de söyleyebiliriz.
-Dengelenmeden kastın eski halin sağlanması mıdır?
-Hayır, hiç bir dengelenme eskinin aynısı değildir. Her dengelenme yeni bir oluşumdur. Eski ile benzeşen durumlar olabilir, ancak kesinlikle tıpatıp aynılık söz konusu değildir.
-Ortalık leş dolu ve iğrenç bir koku var. Rahat nefes almak neredeyse imkansız. Bu iğrenç koku beni çok rahatsız ediyor. Buraları neden temizlemedin?
-Kokuya zamanla alışırsın. Öyle ki alışınca koku var mı yok mu, farkına bile varmazsın. Buraları temizleme işine gelince, benim buna niyetim olmadığı gibi; hakkım ve yetkim de yok. Her şey doğal ortamında kalmalıdır. Yani ben burada olmasaydım, nasıl kalacaksa öyle. Neyse bu konuyu artık kapatalım. Çünkü bu konuya daldık, senin sorunlarını unuttuk. Sende ne var ne yok? Anlat bakalım. Aylardır görüşemedik. Önemli gelişmeler olmalı.
-Var tabii. Mesela karımın durumu.
-Karın iyi mi?
-Hayır. Tam tersi. Şimdi bir tımarhanede yatıyor.
-İstersen oraya akıl hastanesi diyelim de bir çok hasta insanı gücendirmeyelim. Durumu ağırlaştığı için mi hastaneye yatırdı doktorlar?
-Öyle olsun, hadi hatırın için hastane diyelim. Acayip hareketler yapmaya başlamıştı. Durmadan yerleri süpürüyor, eşyaların tozlarını alıyor, cam siliyor ve sürekli ellerini yıkıyordu. Bizler onun yüzünden lavaboya giremez olduk. Toplu ulaşım araçlarına binerken mevsim isterse yaz olsun, mutlaka ellerine eldiven takıyordu. Eve gelince de ellerini defalarca yıkadığı gibi aynı işlemi eldivenlerine de uyguluyordu. Anormallikleri sadece bunlarla sınırlı değildi. Sık sık oturduğu yerden kalkıyor, eline bir terlik alıyor, kapının arkasına üç kere vuruyor ve yerine oturuyordu. Birkaç dakika sonra gene aynı hareketi yapıyordu. İkide bir de yatak odasından dev örümcekler, yılanlar ya da böcekler gördüğünü haykırarak, çığlık çığlığa fırlıyordu. Anlayacağın evde ne rahat ne de huzur kalmıştı.
-İlginç. Kapının arkasına terlikle neden vurduğunu sormadınız mı?
-Sorduk. Eğer o hareketi yapmazsa kendisinin ve çocuklarının başına büyük bir felaket gelebilirmiş.
-Anlaşılan, çocuklarını çok sevdiği için, onların kötü bir şeyle karşılaşmalarına tedbir olmak üzere yapıyor .
-İyi de çocuklarını çok sevdiğini düşündüğümüz bu anne, sebepsiz yere onları hastanelik edinceye kadar neden dövdü dersin? Neredeyse öldürecekmiş. Zaten bu olaydan sonra doktorlar mutlaka hastanede gözetim altında tutulmasına karar verdiler. Dilerim oradan ölüsü çıkar…
-Başka neler oldu?
-Maddi yönden durumum çok iyileşti. Karımı hastaneye yatırdıktan bir ay kadar sonra bir villaya taşındım. Şimdilik kiralık, yakın bir zamanda satın da alabilirim. Bu arada O’nu da işten ayrılmaya ikna edebildim. İkna işi oldukça zor oldu ama.
-Zor da olsa başarmışsın.
-Spor bir araba hediye etmeseydim başaramazdım.
-Bu değirmenin suyu nereden geliyor?
-Beklediğimiz yüklü krediyi aldık. Hemen üç arsa alıp yapmayı planladığımız site şeklindeki konutların temellerini attık. Beş ayrı yerde satış ofisi açtık. Maket üzerinden konutların satışına başladık. Satışlar umduğumuzdan da iyi gidiyor. Yarıştığımız firmaların bazılarını geride bıraktık, ama henüz geçemediklerimiz de var.
-Başkalarıyla kendini kıyaslarsan, onlar gibi olmaya çalışırsan mutsuz olabilirsin; kendin ol ve kendini gör. Her şeye rağmen bu kriz ortamında büyük bir başarı elde etmişsiniz.
-Evet, öyle. Birkaç kere yurt dışına seyahat ettim. Tabii yanımda O da vardı. Hep dört-beş yıldızlı otellerde kaldık. En lüks lokantalarda yemek yiyoruz. Biraz bıktırıcı bile olmaya başladı bu lüks yaşantı. Mesela tanınmış birçok lokantanın yemeklerinin bana fakirlik günlerimde yediğim bir ekmek arası dönerin lezzetini vermemeye başladığını fark ettim.
-Her şeyin fazlası bıkkınlık yaratır, daha da aşırıya gidilerse tiksinti bile doğurabilir.
-Bunda haklısın. Çektiğim onca sıkıntıdan ve acıdan sonra şimdi ekonomik yönden oldukça iyi hissediyorum kendimi.
-Acı insanın ruhsal bağışıklık sistemini güçlendiren bir ilaçtır.
-Bu arada çevrem de çok değişti tabii ki. Son derece kaliteli ve zengin insanlarla tanıştım. Bambaşka bir arkadaş-dost çevresi oluştu kendiliğinden. Çok güzel bayanlar da var aralarında. Hele yeni tanıştığım bir bayan var ki, nasıl anlatsam! Mükemmel bir yaratık. Otuziki yaşında, kocası öleli iki sene olmuş. Adam ölünce kadına yüklü bir miras kalmış, ama o gene de çalışıyor. Bir bankada müdüre. Bizim kredide çok faydası oldu. Bana karşı ilgisi de var. Tabii benim de ona karşı…
-Boynundan ve karnından bıçaklandığını çabuk unutmuşa benziyorsun. Ortada hiç bir şey yokken bunu yapan birisi böyle bir durum karşısında ne yapmaz! Bu sefer hayatını sonlandırıcı bir silah kullanacağından emin olabilirsin. Yanılmıyorsam bu gerçeklere rağmen sen, “Kovandan bal almak isteyen arıların sokması ihtimalini göze almalıdır.” diye düşünüyorsun.
- O kötü olayı hatırlatma. Korksam böyle bir ilişkiye giremezdim.
-O’na ihanet mi edeceksin?
-Evet. O bana ihanet ediyor ya! Hem öncekini affetmiş olmama rağmen…
-Bir şeylerden mi şüphelendin?
-Şüphe olsaydı keşke.Elimde somut deliller var. Bunun bedelini ona ödettireceğim. Detayını anlatmıyorum olayın, çünkü çok uzun sürebilir.
-Bir dahaki görüşmeye bırakalım öyleyse. Arayı fazla uzatma.
-Uzatmak zorundayım, zira yurtdışında bazı işlerim var. Burada da toplantılar, görüşmeler, tapu ve belediye işleri v.s gibi bir sürü zaman harcamam gereken iş beni bekliyor.
-O zaman sana kolay gelsin diyeyim..
-Hoşça kal.
-Güle güle.



****


-Merhaba.
-Merhaba hoş geldin. Geçen zaman seni oldukça değiştirmiş. Zayıflamışsın, gençleşmişsin. Bir ara kestirmiştin, ama şimdi tekrar sakal bıraktığını görüyorum.
-Evet, çünkü artık biraz entel takılıyorum. Değişmem normal, zira görüşmeyeli neredeyse onüç-ondört ay oldu.
-Evet hatırlıyorum. Depremden birkaç gün sonra idi.
-Burayı hayvan leşleri ile doldurmuştun, kabahati de depreme atmıştın.
-Kabahat filan atmadım, sadece hayvanların neden öldüklerini bilmediğimi söylemiştim. Zaman uzayınca artık buraya gelmekten vaz geçtiğini bile düşündüm.
-Seni bırakacağımı sanıyorsan yanılıyorsun Kambur. Şunu sakın unutma: Sana, benden kurtuluş yok.
-Karın iyileşti mi? En son hastanede olduğunu hatırlıyorum.
-Ne gezeeer! Ne iyileşmesi? Ha,ha,ha…
-Neden güldün?
-Güldüm çünkü çok neşeliyim bu günlerde. Neden neşeli olduğumu sormayacak mısın? İstersen sorma! Ama ben, söyleyeyim: Karım sizlere ömür…
-Ne? Yani öldü mü?
-“Sizlere ömürün” ne anlama geldiğini bilmiyor musun? Bu inde yaşamak sana bazı şeyleri unutturdu mu?
-Oldukça keyiflisin. Yoksa karını sen mi öldürdün?
-Maalesef ben öldüremedim. O zevki ben değil de bir tren tattı. Bir başka şekilde söylersem: İntihar etti.
-Olayı düzgün bir şekilde anlatır mısın? Karın hastanede gözetim altındaydı. Nasıl olur da trenin altında kalarak intihar eder? Hastaneden mi kaçmış?
-Hayır kaçmadı. Hastaneye yatırdıktan sonra ben onu ziyarete hiç gitmedim. Aradan on ay geçti sanıyorum, beni uygulanan tedavi hakkında bilgi vermek amacıyla hastane yetkilileri çağırdılar. Gittim. Tıbbi kavramlarla dolu bir konuşma yaptılar. Doğrusu konuşmalarından pek bir şey anlamadım; buna rağmen bir şeyler söylemek için onlara güvendiğimi ifade ettim.
-Oraya kadar gitmişken karını ziyaret de etmişsindir.
-Benim böyle bir niyetim yoktu, fakat doktorlardan birisi beni görmesinin iyi olacağını anlatarak, karımın yanına götürdü. Sonra da, bizi başbaşa bırakıp odadan ayrıldı. Karımın oldukça iyileşmiş olduğunu fark ettim. “Nasılsın?” diye sorunca, artık iyileştiğini ve eve dönmek istediğini söyledi. Hatta bir ara onu hastaneden çıkarmam için elime ayağıma sarılıp yalvarmaya başladı. Doktorların buna izin vermeyeceklerini belirtip görüşmeyi kısa tuttum ve oradan ayrıldım.
-Bu konuyu doktorlarla görüşebilirdin.
-O sırada onu eve götürmek gibi bir niyetim olmadığı için, bu konuyu doktorlarla görüşmedim. Ancak, eve gelince düşündüm ki, karımın hastanede geçirdiği her gün onu biraz daha iyileştirecekti. Halbuki bu benim arzu ettiğim bir sonuç değildi. Kararımı verdim: Karımı eve getirecektim. Bir hafta sonra tekrar doktorların karşısındaydım. Önce itiraz ettiler. Israr edince gönülsüz bir şekilde kabul ettiler. Karımı aldım ve eve döndüm.
-Annelerinin dönmesine çocuklar nasıl bir tepki verdi?
-Çocuklar, üzerinden neredeyse birbuçuk sene geçmiş olan o kötü anıyı unutamamış gibiydiler. Annelerine korkarak yaklaştılar. Oysa karımın o sıradaki hareketleri, konuşmaları normal gibiydi. Eve geldiği için de oldukça mutluydu.
-Ailece oturup uzun uzadıya konuşabiliyor muydunuz?
-Çocuklar suskun kalıyorlardı. Ben de havadan sudan bazı şeylerden bahsediyordum; o kadar. Esas karımla konuşmayı çocuklar evde yokken yapıyordum. Bir keresinde karım bana, hastaneye yatmadan önce gözlerinden kan, ağzından da salyalar akıtan bir hortlağın kendisini devamlı rahatsız ettiğini, şimdi ise artık görünmediğini söyledi. Nedir bu hortlak denen şey Kambur? Bu konuları en iyi sen bilirsin.
-Hortlak, bir ölünün dirilmişidir.
-Yani ölü mezardan çıkıp, hortlak mı oluyor?
-Evet. Hortlaklar sağ iken kötü olan insanlardır. Kızdıkları kişiye musallat olurlar ve onu rahatsız ederler. Kefenle dolaştıkları için de oldukça korkutucu bir görüntüleri vardır. Çoğunlukla ıssız, tenha, izbe yerlerde ya da mezarlıklarda görülürler. Nadiren de olsa karına olduğu gibi evlerde de görünebilirler.
-Hayalet gibi bir şey mi?
-Her hortlak aynı zamanda bir hayalettir, fakat her hayalet hortlak değildir. Bunlar paranormal hadiselerdir.
-Parapisikoloji denilen bir daldan bahsedildiğini duymuştum. Bu konularla uğraşırmış. Çok saçma bir iş olarak gelmişti bana. Hayalet ya da hortlaklar herkese görünmüyorlar da bazı kişilere neden görünüyorlar?
-Göründükleri kişilerle bir sorunları, bir ilişkileri olabilir. Tabii bunda kişinin hastalıklı ruh halinin rolünü de unutmamak gerekir.
-Her tarafı kapalı bir odada bulunan kişinin yanına nasıl gelebiliyor hayaletler?
-Hayaletler kapalı kapılardan, duvarlardan kısacası her yerden geçebilirler. Maddi şeyler onların geçişini engelleyemez. Hayalet kişiyi gölge gibi izleyen tinsel bir varlıktır.
-Ben bu tür şeylere pek inanmam; aslında senin cinlerine de inanmamıştım. İnanmam da eğlenceli bulurum. O nedenle bazı sorular soruyorum. Peki bu hayaletler ölülere mi aittir?
-Ölülerin hayaletleri olduğu gibi diri insanların da olabilir. Mesela bazı insanlar sağ iken astral seyahatler yaparlar. Yani bulundukları yerden bir başka yere anında gidiverirler ve o gittikleri yerde olanları görebilirler ya da diğer insanlara görünebilirler. İşin esası hayalet bir enerjidir. Ruhun bedenden ayrılmasıyla ortaya çıkan bir enerji.
-Cinlerin bunlardan farkı ne?
-Cinlerin varlığı kutsal kitaplarda da kabul edilmiştir. Onlar ateşten yaratılmış ruhani yaratıklardır. Görünmezler, ama insan gibi ruhları olan fiziksel varlıklardır. İnsandan daha çok yaşamalarına rağmen, fanidirler. Her fani gibi beslenirler, evlenirler, çoğalırlar ve tabii ki ölürler. Cinler bir çok şeyi bilmelerine rağmen geleceği ve gaybı bilmezler. İyileri de vardır, kötüleri de.
-Sen galiba son zamanlarda iyi cinlerle daha fazla görüşmeye başladın.
-Bu kanaate nasıl vardın?
-İlk görüşmemizde “kötülükler kralı” olmaktan bahsederken, şimdilerde iyilik meleği kesildin de…
-Hiç bir insan ne tamamen iyidir ne de tamamen kötü. Cennetle cehennem bile yan yanadır. Dedem Küçük Sahib, bana iyi cinlerle de irtibat halinde olmamı öğütlemişti.
-Bir yerde okumuştum: Büyücüler hayalete dönüşebiliyorlarmış. Bu doğru mu? Doğru ise sen nasıl hayalete dönüştüğünü bana göstersene!
-Buraya büyücü gösterisi izlemeye gelmedin herhalde! İstersen kaldığın yerden devam et.
-Tamam. Karım hortlaklardan bahsedince ben de bu konuyu onu daha da çok korkutacak bir şekilde iyice işledim. Kötü ruhlardan söz ettim. Onların bazı insanları devamlı izlediklerini, yanlış işler yaptırdıklarını ve yaşamlarını zindan ettiklerini anlattım.
-Maksadını anlar gibi oldum!..
-Günaydın! Ben onu iyileşsin diye eve getirecek kadar aptal mıyım? Onu yönlendirmeye çalıştım tabii ki.
-Nasıl bir yönlendirme veya neye yönlendirme?
-İntihar. Kötü ruhlardan kurtulmanın bir yolu olup olmadığını bana sordu. “Kötü ruhlar insanı öldükten sonra bile rahat bırakmazlar. Kötü ruhlardan kurtulmanın tek yolu, onlardan daha kötü olduğunu kanıtlamaktır. Ancak o zaman seni rahat bırakırlar.”, dedim. “Bu yolu bana anlatır mısın?”, diye sordu. Anlattım: En büyük kötülük, kişinin kendine yaptığıdır. Kişi intihar ederse kötü ruhlar, “bu kişi bizim kötülüklerimizden daha fazlasını yaptı” diye düşünerek bir daha onu asla rahatsız etmezler.
-Bir de karımı ben öldürmedim diyorsun. Bu yaptığın ne?
-Ben ona sadece bazı telkinlerde bulundum. O da benim söylediklerime kanıp intihar etmeseydi.
-İntihar ettiğini duyduğunda neler hissettin?
-Beni cep telefonumdan aradılar. Sanırım karımın telefonundan numarama ulaşmışlar. Karımın bir kaza geçirdiğini ve durumunun ciddi olduğunu söylediler. Götürdükleri hastanenin adresini verdiler. Benim işyerime çok yakındı. Önce gidip gitmeme konusunda tereddüt ettim. Sonra her şeyi kendi gözlerimle görmek için gitmeye karar verdim. Hastanenin acil servisindeydi, henüz ameliyata almamışlardı. Durumu ağırdı, fakat şuuru yerindeydi. Beni tanıdı ve ancak çok kısık bir sesle “Artık rahatsız etmezler, değil mi?” diyebildi. Zaten sonra da ameliyata aldılar ve ameliyatdan sağ çıkamadı. Yetkililerden öğrendiğime göre istasyona girmekte olan bir banliyö treni tarafından çiğnenmişti. Yetkililer ayağı kaydığı için mi trenin önüne düştüğünü, yoksa intihar mı ettiğini bilemediklerini de söylediler.
-Karının ölümü seni memnun etmişe benziyor. Gerçekten hiç üzülmedin mi?
-Üzüldüm, ama daha önce de söylediğim gibi ölümünün benim elimden olmayışına…
-Bu olay yaşantında çok değişikliğe yol açmış olmalı.
-Evet çocuklarımla başbaşa kaldım. Bir-iki ay sonra kayınpederler geldiler, çocuklarla benim yeterince ilgilenemeyeceğimi söyleyip onları sürekli yanlarında kalmak üzere alıp götürdüler. Çocuklar gidince beraber oturmak için O’nu çağırdım. Ölü çıkan bir evde oturamayacağını ve o kadının eşyalarını kullanmak istemediğini söylediği için zaten kira olan yerden çıkıp yeni bir villa satın aldım. Eşyaları yeniledim. O da kendisine daha önce aldığım evin kapısını kilitleyip yanıma geldi.
-O’nun ihanet ettiğini düşünüyor, hatta elinde somut deliller olduğunu söylüyordun.
-Evet, düşüncem değişmiş değil. Bir kere karım ölmeden önce kendisiyle evlenmem için beni durmadan sıkıştıran bu kadın, şimdi evlilikten hiç bahsetmez oldu. Bu dikkat çekici değil mi? Sonra, seninle en son görüşmemizden bir hafta önce yağmurlu bir günde O’nu bir adamla bir alışveriş merkezinin otoparkında gördüm. O da beni gördü, tanınmamak için şemsiyesini yüzüne doğru indirdi. Ben ne o gün, ne de daha sonra O’nu bir başkasıyla gördüğümden O’na bahsetmedim. Bahsetsem bundan sonra daha tedbirli davranırdı.
-Doğru.
-Özel bir dedektiflik bürosu ile O’nu takip ettirmek için anlaştım. Takip için fotoğraflarını, adını soyadını, benimle oturduğu evin ve kendi evinin adresini büroya verdim. Uzun bir süredir devam eden çalışmanın sonucunda bazı bilgiler elde edildi.
-Ne gibi bilgiler?
-İlişki kurduğu adam, otuzbeş yaşlarında; evli ve bir çocuğu var. Oto kiralama firması sahibi. Kaldıkları oteller tesbit edildiği gibi, arada sırada O’nun evinde de buluşuyorlarmış. Son günlerde kendi evine toz alma ve kontrol bahanesiyle çok sık gitmesinin nedenini de böylece anlamış oldum.
-Çok sayıda delil elde etmişsin. Daha ne bulmaya çalışıyorsun? Dedektiflik bürosunun çalışması hâlâ devam ediyor mu?
-Evet ediyor. Büro çok önemli bir delil peşinde. Yani görüntülerle de bu ilişki kanıtlanacak. O’nun evinin anahtarı bende de olduğu için büronun talimatları doğrultusunda evinin yatak odasına gizli bir kamera yerleştirdim. Sanırım sonucu yakında alırız.
-Banka müdüresi ile olan ilişkiden ne haber?
-Ara uzayınca, tabii anlatacak konu da çoğalıyor ve her şeyi konuşamıyoruz. O ilişki tam bir aşka dönüştü. Gerçek aşk, işte bu Kanbur. Çok seviyorum ve çok seviliyorum. Şiirlerdeki, romanlardaki gibi bir aşk…
-Şiirlerdeki, öykülerdeki, romanlardaki aşkı bulup da yaşayan gerçekten var mı? Sanmıyorum. Hem, bırak bu lafları. Çünkü O’nunla olan ilişkinde de aynı şeyleri söylemiştin. Şunu da unutma dostum: Başın ne göğe değsin, ne de toprağın altına girsin.

-Gene bir şeyler saçmalıyorsun. Seni ikna etmek oldukça zor, inatçı ihtiyar bunak!
-Bağırmadan konuş! Sesini yükseltmen seni haklı çıkarıyor zannetme. Hadi sana güle güle.
-Hoşça kal.




***



-Merhaba.
-Merhaba hoş geldin. Neden suratın bozuk ?
-Az önce bu pis yerin tavanından yine enseme buz gibi sular damladı. İrkildim. Belki de suratımdaki bozukluğun nedeni budur.
-Bu gün seni görmediğin katlardan bir tanesine daha götüreceğim. Sen yanındaki lambayı al, ben de şuradakini alayım.
-Önce biraz konuşsak. Buna tahmin edemeyeceğin kadar ihtiyacım var. Hem iki lambaya ne gerek var? Bir tanesi yeterdi.
-Konuşmak için de zamanımızın kalacağını umuyorum. Aşağı katları görmeyi isteyen sendin. Lamba meselesine gelince, senin aşağıda vereceğin karara göre iki tanesinin gerekip gerekmeyeceği belli olacak.
-Hiç bir şey anlamadım, ama öyle olsun; alayım.
-Gidiyoruz. Her zamanki gibi merdivenle…
-Kesss! Her defasında aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorsun. Biliyorum.
-Gene de fazla acele etmeden, dikkatli olmanı tavsiye edeceğim.
-Bu görüntülerin olduğu katı çabuk geçelim. Ne zaman buraya gelsek rahatsız oluyorum.
-Çabuk geçemeyeceğiz; biraz oyalanmamız gerekecek. Görmeni istediğim iki tane yeni görüntü var. Birisi bu. Söylemeden edemeyeceğim: Fazla yaklaşırsan görüntü bozulur, iyice yaklaştığında ise kaybolur ve o zaman sadece gördüğün bir duvardır. O nedenle biraz uzaklaş.
-Anladım. Bakıyorum. Yere diz çökmüş bir genç kız var, yanında da elinde silah olan 15-16 yaşlarında bir çocuk. Biraz ileride ise ayağında şalvarı ve başında başörtüsü bulunan bir kadın görüyorum. Kız çocuğa bir şeyler anlatıyor, çocuk kafasını sallayarak itiraz ediyor, kadın ise konuşmaları kayıtsız bir şekilde dinliyor. Ne olduğunu tam anlamış değilim. O nedenle bu görüntüde olanları sen anlatsana bana!
-O genç kız, törelerin etkisinin yasaların da üzerinde olduğu bir yerde yaşıyordu. Bir sevgilisi vardı. Aralarında evlenmeye karar vermişlerdi. Bu arada ilişkileri fazla ileriye gitmiş ve kız hamile kalmış. Bu durumdan önceleri, ne kız ne de sevgilisi haberdar. Bir aksilik olmuş: Kızın sevgilisi bir trafik kazası geçirmiş ve ölmüş. Neden sonra kız hamile olduğunu fark etmiş. Ailesine durumu anlatamamış, ama sonunda her şey anlaşılmış. Aile meclisi toplanmış, ama aslında toplantı şeklen yapılıyor. Çünkü bu yörede bu gibi durumlarda alınacak karar bellidir: Namusu temizlemek… Nasıl? Tabii ki öldürerek. Toplantıda bu işi kimin yapacağının kararı alınıyor ve yaşı küçük olduğu için daha az ceza yiyeceği düşünülen kardeşine bu görev veriliyor.
-Anladım. Demek ki kız öldürmemesi için kardeşine yalvarıyor.
-Evet yalvarıyor ve “Beni de kendini de yakma kardeşim; kıyma bana! Hani sen beni çok severdin? ” diyor, çocuk da “Gene seviyorum abla, ama bu namus meselesi ve töreye göre de bunu benim temizlemem gerekir.”, diye cevap veriyor. Sonra da elindeki tabancadaki mermileri ablasının üzerine boşaltıyor. Çok yakın mesafeden ateş etmesine rağmen eli titrediği için, mermilerin 3-4 tanesi kıza isabet etmiyor, fakat isabet edenlerin etkisiyle kanlar içinde yere yığılıyor. Hemen ölmüyor, bir saatten fazla can çekişiyor. Belki ilk vurulduğu sırada bir hastaneye götürülse kurtulabilirdi de, ama tabii ki kimsenin böyle bir şey yapmaya cesareti de niyeti de yok. Derken kızcağız kan kaybından ölüyor. Ailenin diğer üyelerinin, bahçenin bir köşesinde kazdıkları mezara ceset gömülüyor, hatta üzerine beton dökülüyor. Beton da toprakla kapatılıyor ve oraya bir şeyler ekiliyor. Birkaç gün sonra da karakola kızın kaybolduğu ihbarı yapılıyor.
-Gören, duyan, bilen yok muymuş?
-Varmış ki, olay ortaya çıkarılmış ve failleri yargılanmış. Bu çocuk buraya geldiğinde yirmiyedi yaşındaydı. Cinayeti işlediği sırada yaşının küçük olması, iyi hal, af v.s’den dolayı hapishaneden çıkmış; ancak azmettirenler hâlâ içerideymiş. Çok pişmandı, vicdan azabı çekiyordu. Cezasını çekmiş olmasına rağmen, bir türlü vicdanını rahatlatamıyordu. Buraya her geldiğinde konuşmaya ağlayarak başladı, ağlayarak da bitirdi. Oldukça uzun bir hikayesi var aslında, ama istersen detaya girmeyelim.
-Peki, öyle olsun da; aklıma takılan bir soru var: Bu adamın hikayesi nasıl son buldu? Görüntü katında izlediğimize göre bu hikaye sonlanmış olmalı.
-Evet sonlandı. O adam labirentde kayboldu gitti.
-Ne demek “labirentde kayboldu gitti” ?
-Acele etme biraz sonra her şeyi anlayacaksın. Hızla ilerleyebilirsin; çünkü bu görüntüleri daha önce izlemiştin. En sondakine kadar yürümeye devam et. Tamam, orada dur ve bak!
-Bana bunu da mı yapacaktın, mendebur bunak? Oradaki benim karım. Demek ki ölmemiş ve sen de onu alıp buraya getirmişsin. Bu yaptığını affetmeyeceğim. Boğazını sıkıp geberteceğim şimdi seni!
-Kendine gel, sakin ol ve boğazımı da bırak! Bırak diyorum sana, bırak! Hem elindeki lambaya da dikkat et, düşüreceksin. İkimizi de yakmak mı istiyorsun? Buradakilerin gerçek olmadığını, sadece görüntü olduğunu unuttun mu?
-Evet, evet görüntüydü… Gerçek olamaz; çünkü o kadın ölmüştü. Öyleyse sen bana psikolojik işkence yapmak için bu görüntüleri gösteriyor olmalısın. Bu da büyük bir alçaklıktır.
-Öyle bir amacım yok. Bunlar yaşanmış anların yansımalarıdır. Neyin ne zaman ve ne kadar yansıyacağına karar veren de ben değilim. Bak, ölen karın eline kalemi almış bir şeyler yazıyor, bu bir günlük olabilir. Neler yazdığını merak etmiyor musun?
-Etmiyorum. Ne yazarsa yazsın; ona ait bütün anıları unutmak istiyorum. Gidelim buradan.
-Öyle olsun. Belki bir gün yazılanları okumak istersin. O zaman tekrar geliriz. Şimdi aşağıya inelim.
-Bu kat inzivaya çekilenlere aitti ve bolca da kemik vardı. Şuradaki iskeleti tanıdım.
-Evet, deprem günü ölen ayının iskeleti. Ondan bir hatıra olur düşüncesiyle buraya getirip koydum. Bir kat daha iniyoruz aşağıya.
-Tamam inelim. Ne var orada?
-İşte geldik. Sorma, bak ve kendi gözlerinle gör.
-Görüyorum. İki tane tünel ağzı var. Hepsi bu. Açıkla ki ne olduğunu anlayabileyim!..
-Orada bir labirent var. Tünel ağızlarından sağdaki labirente giriştir, soldaki ise labirentden çıkıştır. Labirente her giren mutlaka çıkacak diye bir şey söz konusu değil. Yani girip de çıkamamak da var.
-Çıkamayanlara ne oluyor? Labirentde kayboluyorlar mı, bir çukura mı düşüyorlar? Yoksa açlıktan, susuzluktan ölüyorlar mı?
-İnan ki çıkamayanlara ne olduğunu ben de bilmiyorum. Belki ölüyorlar, belki bilinmeyen bir yere çıkıyorlar, belki de bir şekilde labirentin içinde yaşamlarını sürdürüyorlar… Bilemem. Kesin olarak bir şey söylemem mümkün değil.
-Ne olduğunu bilmiyorsun da, niçin insanları ölüme gönderiyorsun?
-Ben kimseyi zorla labirente sokmuyorum. Dileyen giriyor. Buraya giren kişinin iyi tarafları kötü taraflarından fazla ise çıkışı buluyor; tersi ise bulamıyor.
-Sen labirente girdin mi? Ne var içeride?
-İyi’nin bende fazla olduğuna inanmadığımdan girmedim. O nedenle içeriye ait bir bilgim de yok. Buraya gelenlere bana üstadların söylediği kadarını anlatıyorum, girmeyi isterse de eline bir lamba veriyorum. En üst kattan iki lamba almamızın nedeni işte bu. Lambanın birisi labirente giren için, diğeri de geri dönerken benim için.
-Ablasını öldüren burada mı kaybolup gitti?
-Evet.
-Neden girmesine izin verdin?
-Girmemesi için ben onu uyardım, ancak girmekte ısrar etti. Sadece onu değil, buraya her geleni uyarıyorum. Hele öyleleri var ki, çıkma ihtimali sıfır. Çünkü baştan aşağı kötülük dolu, fakat kendisini iyilik timsali olarak görüyor ve elinde lamba dalıyor içeriye. Bir müddet bekliyorum gelen olursa birlikte yukarıya çıkıyoruz, olmazsa tek başıma… Sen de girmek ister misin? Yanlış anlama, sormak benim görevim. Uyarayım da: Sende iyinin ağırlıklı olduğuna inanmıyorsan sakın girmeyi deneme. Ne dersin?
-Benim alnımda “salak” mı yazıyor? Geç bunları bunak, geç! Çok istiyorsan kendin gir ve geber içeride.
-Anlaşıldı. O zaman gel şuraya oturup bu günkü konuşmamızı tamamlayalım. O’nu izlemek için dedektif tutmuştun, hatta evine kamera yerleştirmiştin.
-Evet, öyle idi. Dedektifler sürekli evi gözetlemişler. Ama nedense O, uzunca bir süre sevgilisiyle eve uğramamış. Bir şeylerden mi şüphelendi nedir? Nihayet bir gün geldikleri haberi bana ulaştı. Adamlar uzaktan kumanda ile kamera sistemini hemen çalıştırmışlar. Evi terk ettiklerinde beni aradılar. Ben de gidip kemeradan bandı aldım.
-Bandı izledin mi?
-Evet, hem de defalarca. Bilhassa sevgilisine çok dikkat ettim. Görüntüsünü hafızama iyice yerleştirdim. Nerede görsem artık tanırım.
-Kasedi defalarca izleyebildiğine göre, demek ki içinde seni rahatsız edecek görüntüler yok. Belki de bir tanıdığı, ya da arkadaşıdır.
-Hadi canım sen de! Ne tanıdığı, ne arkadaşı… Rahatsız edecek görüntü olmaz mı? Baştan sona rezalet. Bu görüntüler porno filmlere taş çıkartır.
-Eve gidince O’na kasetten bahsettin mi?
-Eve akşam her zamanki saatde gittim.Villanın önüne arabayı park ederken camdan bana gülerek el salladığını gördüm. Ben de el salladım. O gün, bana karşı oldukça mültefitti. Akşam yemeğini yedikten sonra banyoya girdi. O banyoda iken sehpa üzerinde unuttuğu cep telefonunu karıştırdım. Halbuki cep telefonunu pek ortalık yerlerde bırakmazdı. Konuştuktan sonra hemen çantasına koyardı. Telefonun mesajlar kısmında içeriğinden sevgilisinden geldiği belli olan onlarca mesaj vardı. Birkaç tanesini okuyup, telefonu aldığım yere bıraktım. Oldukça sakin görünmeye çalışıyordum. O’na bir şeyler belli etmemek için çok dikkatli davranıyordum. Saçlarını da kurttuktan sonra geldi kanepede yanıma oturdu. Sağ elini omuzuma atıp sevgi dolu sözler fısıldadı. Ben de aynı şekilde mukabelede bulundum ve “Sevgilim, bu gün çok güzel, zevkli bir gece geçireceğiz. Ölünceye kadar unutamayacağın bir gece olacak inan! Bir arkadaştan oldukça güzel bir film aldım. Önce istersen filmi izleyelim. Senin de beğeneceğini umuyorum.”, dedim.
-Kaseti O’na izletmeyi mi planlamıştın?
-Evet. Bu konuşmamdan sonra yüzü güldü ve bana biraz daha yaklaştı. Ben kumanda ile filmi oynatmaya başladım. Filmin başlangıç kısmında yatak odasında soyunan bir erkek ile bir kadın görüntüsü vardı ve arkaları dönüktü. İlk sevişme sahnelerinde de kim oldukları pek seçilemiyordu. Ancak biraz sonra filmin kahramanlarının kim olduğu açıkça anlaşılmaya başlanmıştı. Kendi görüntüsünü fark edince hiddetle ayağa kalktı ve “Bana tuzak mı kurdun? Utanmadan film montajı mı yaptırdın?” diyerek bağırdı. Öfkeyle yerimden fırladım ve yüzüne şiddetli bir tokat attım. Çok sert vurmuş olmalıyım ki ağzından burnundan kan gelmeye başladı. Ağlayarak lavaboya koştu. Sinirden tir tir titriyordum. O sırada, O’na bir şeyler yapabileceğimden korktum ve biraz sakinleşmek için yatak odasına geçtim. Galiba O’nu hâlâ çok seviyordum, yoksa vurduğum için sevgim azalmış mı demektir?
--Sevginin azı, çoğu olur mu? Olursa sevgiyi tartan kantar nerede?
-Sen de hiçbir soruya doğru dürüst bir cevap vermezsin. İnadına yapıyorsun galiba!
-Beni boş ver de anlatmana devam et!
-Yarım saat kadar oturup sakinleştiğime kanaat getirdikten sonra salona girdim. Girdim de O, salonda yoktu. Tabii evin diğer bölümlerinde de…
-Kaçmış mı?
-Evet, evi terk etmiş. Kaçarken telefonu almayı bile ihmal etmemiş. O’nu kaçırdığım için kendime çok kızdım. Bu aptallığı nasıl yaptığıma hâlâ şaşıyorum.
-Aramadın mı?
-Aradım, hem de aramaya o gece hemen başladım. Evine gittim, arkadaşlarına telefon edip sordum. Hatta gitme ihtimali olan bazı yerleri dolaştım. Yok, yok, yok… Tam onüç gündür kayıp. Bir türlü bulamıyorum. Nasıl bulacağımı da bilmiyorum.
-Aklını kullan, çünkü balığı yakalayan oltadır , ama yakalatan da yemdir.
-Bu önerini beğendim. Uygulayacağım.
-Umarım; ancak sanmam. Zira zahmetsiz elde edilen bilgi, emanet alınmış bir elbise gibidir.
-Attığın taş kafamı yardı! Seninle uğraşmayacağım, benim derdim bana yetiyor. O’nsuzluk çok zor geliyor.
-Hani bir başkası daha vardı ve onu da seviyordun?
-Zihinsel bir kargaşa ve çatışma hali yaşıyorum. O’na karşı olan aşkıma mantıksal bir çözüm üretemiyorum. Bu durum çok acı veriyor bana, çok…
-Akıl, aşk acısına çare bulmakta yetersizdir. Çözüm arıyorsan O’nu bırak gitsin! Hazır böylesi bir fırsat da çıkmışken…
-Bırakır mıyım? Bana yaptıklarının hesabını versin önce.
-Hem sevgiden, aşktan hem de hesap vermekten bahsediyorsun. Yoksa onu da mı öldürmeyi düşünüyorsun?
-Başka kimi öldürdüm de bana “onu da mı” diye soruyorsun, pis bunak!
-Hemen sinirlenme. Bu konuşmanın tadı kaçtı gene. Zaten sabah da olmak üzere, haydi sana güle güle.
-Sen gene sinirlendirdin beni; o nedenle hoşça kal demeyeceğim.

***
-Kambur merhaba, kambur neredesin? Çık ortaya. Benimle oyun oynama! Zaten kafam bozuk. Bir an önce gelmezsen öfkemi senden çıkartırım. Kambuuur!
-Geldim işte; bağırmayı kes artık.
-Benimle dalga mı geçiyorsun, niçin hemen gelmiyorsun?
-Dalga geçmek gibi bir huyum yoktur. Bunu bu güne kadar öğrenmiş olmalıydın! Asıl sen, neden bu kadar agressif davranıyorsun?
-Sorma! Perişan bir vaziyetteyim. Beni teselli edecek bir dosta ihtiyacım var.
-İhtiyacın var fakat, ben kendimi senin bir dostun olarak görmüyorum.
-Ben gerçek bir dost bulamayacak mıyım?
-Bana tek bir tane gerçek dostluk örneği göstereni, “dünyanın en saf insanı” olarak ilan edeceğim ve heykelini dikeceğim.
-Tamam, dostum değilsin; ama herhalde düşmanım da değilsin!
-Doğru.
-Bu kadarı yeter bana. Düşmanım olmayan bir kişinin beni dinlemesine bile razıyım.
-Olanları anlat, öyleyse.
-Olanları anlatamam; çünkü aynı şeyleri, düşüncede bile olsa, tekrar tekrar yaşayabilecek gücü kendimde görmüyorum.
-Seni anlamakta gene zorluk çekmeye başladım. Perişan bir vaziyette olduğunu, yardıma ihtiyacın bulunduğunu söylüyorsun; fakat herhangi bir şey anlatmaya yanaşmıyorsun! Sabaha kadar birbirimizin yüzüne bakarak oturmaya mı geldin?
-Tabii ki hayır. Eskiye, çok eskilere dönmek istiyorum. Beni geçmişe götürebilir misin?
-Böyle bir yeteneğim yok. Ama gene de söyle: Ne kadar eskiye dönmek istiyorsun?
-Babamın annemi öldürdüğü gecenin birkaç gün öncesine…
-O zaman dilimine dönüp, yaşamını tekrar ama başka bir biçimde başlatmayı mı düşünüyorsun?
-Evet.
-Hep kendinden memnun görünürdün. Şimdi ise değilsin gibi.
-Bazen kendimden nefret ediyorum, kendimden iğreniyorum.
-Kendini sevmeye ve saygı duymaya çalışmalısın. Sen kendine karşı saygı duymuyorsan, başkaları sana karşı neden saygı duysunlar? Sen kendini sevmiyorsan, başkaları niye seni sevsinler? Yoksa, bu güne kadar yaşadıklarından pişmanlık mı duyuyorsun?
-Hem de çok. Bana bu şansı verirsen, bambaşka bir insan olarak karşına çıkabilirim.
-Keşke bu konuda elimden bir şey gelseydi! Üzgünüm.
-O gece, şimdiki beni “ben” yapan lanet gece… Hiç yaşanmasaydı ne olurdu sanki! Babam olacak o adam, annemi öldürmeseydi…
-Olanların tüm suçunu babana yıkmak ister gibisin.
-Yıkarım elbet, çünkü her şeyin müsebibi o adam. O adamı hiç affetmedim, affetmeyeceğim. Bir de utanmadan bana görüşmek için haber göndermiş.
-Hapisten çıktı demek ki.
-Evet çıkmış. Aslında daha önce çıkardı dışarı ama hapishanede bir ayaklanmaya elebaşlık etmekten ve birkaç adam yaralamadan yediği cezalar yüzünden tahliyesi gecikmiş. Beni ne yapıp edip bulmuş. Kendi yüzü olmadığı için araya adamlar koyup benimle görüşmek istediğini belirtmiş. Çok hasta olduğunu, hatta bir-iki günlük ömrü kaldığını da eklemiş.
-Gittin mi ziyaretine?
-Önce aracı olarak gönderdiği kişiye “Onun yüzünü şeytan görsün. İnşallah en kısa zamanda geberir. Benim, annemin ve kendinin hayatını mahveden bu pislikle görüşmem!” dedim ve o adamı kovdum. Sonra, kararımı değiştirdim. Gidecektim. İçimdeki nefreti haykırmak için, yüzüne tükürmek için gidecektim.
- Kusurları, günahları ne kadar büyük olursa olsun insanları, affetmeyi denemeli. Hiç olmazsa affetmek için çaba sarfetmeli. Kestirip atmak, acaba doğru mu?
-Bana göre doğru. Hele çektiklerim o insan yüzündense, asla affedemem.
-Babanla konuştun mu?
-Sadece birkaç cümle.
-Görür görmez babanı tanıdın mı?
-Oradaki insanlar, “ Bu adam senin baban!” demeseydiler tanıyamazdım. Çok yaşlı görünüyordu.
-Kim yaşlı kim genç? İnsanlar da dahil, evrende var olan her şey aynı yaştadır. Dede torunuyla aynı yaşta, sen de Sokrat’la …
-Başladın felsefeye…
-Kesiyorum. Sen devam et!
-Hastanede dört kişilik bir odada kalıyordu. Bitikti. Adeta kemik yığını. Gözleri ufacık kalmıştı. Beni tanımadı tabii ki. Oradakiler “oğlun geldi, oğlun geldi, bak!” dediler. Bu uyarı üzerine gözlerini iyice açmaya, kafasını kaldırmaya, hatta ellerini oynatmaya çalıştı, ama pek başaramadı. “Oğlum, ben kötü bir adamım, kötü bir babayım; ama sen bir büyüklük göster ve ne olur beni affet. Ne olur oğlum affet!” dedi çok cılız bir sesle. Kendisinden beklenmeyecek bir çeviklikle elini uzattı elimi tutmak için. Ben bunu fark edince âni bir reflekse geriye doğru çekildim. Eli birkaç saniye havada kaldıktan sonra yatağa düştü sertçe. Biraz sonra da son nefesini verdi. Tabii ben de, gelirken aklımdan geçirdiklerimin hiç birisini söyleyecek zamanı bulamadım.
-Babanın ölümü seni etkiledi mi? Neler hissettin?
-Bir kişi, gazetede tanımadığı bir insanın ölüm ilanını okuduğunda ne hissederse, ben de onu hissettim.
-Öyleyse, bu geceki sinirli halinin nedeni başka bir şey.
-Evet, başka. Bu olayla uzaktan yakından ilgisi yok. Ancak, daha önce de söyledim, anlatabilecek durumda değilim. Zorlama.
-Seni zorla konuşturmak gibi bir niyetim olamaz. İstersen anlatırsın.
-Belki daha sonra… Bu ara bir de hortlamış karımla uğraşıyorum. Hortlak hikayelerine hiç inanmazdım. Gene inanmayacağım da kendi gözlerimle gördüm.
-Bu hortlak sana ne yapıyor?
-Ne yapmıyor ki… Bir kere sürekli takip ediyor, yani hep peşimde. Kafamı nereye çevirsem bu hortlağı görüyorum. Pis pis gülüyor, kulağımın dibinde çığlıklar atıyor. Bağırışlarıyla irkiliyorum sık sık. Bazen kafama ya da kulağıma dokunduğunu hissediyorum. Bu dokunuş bir elin dokunuşu gibi değil, sert bir rüzgara benziyor. Sinir bozucu bir şey.
-Bazı ruhlar bu tür davranışlarda bulunabilirler. Karın da benzeri durumları yaşamıştı. Sanırım onun intihar edişini şimdi daha iyi anlamışındır.
-Karımla ilgili bir şey anlama peşinde değilim. Ben, bu beladan kurtulma peşindeyim. Bana yardım et. Kurtar bu beladan beni. Emrin altındaki cinlere emir ver, onlarla irtibata geç.
-Bazı yanlışları önce düzelteyim: Birincisi cinler, her istenileni yapan emir kulları değildir. İstenilenlerin bazılarını yaparlar, ancak yapmadıkları yaptıklarından daha fazladır. Onlarla irtibata geçmeye gelince. Bu iş o kadar kolay değil; yani bunu, iki insanın karşılıklı konuşması gibi zannetme. Cinlerle ilişki kurabilmek için maddi alemden sıyrılıp madde ötesi aleme geçmek gerekiyor. Bunu yaparken de vücut belli oranda bir güç kaybına uğruyor. Ben artık yaşlandığım için bu irtibat kurmayı gerçekleştirirken oldukça zorlanıyorum, bitkin düşüyorum. Ancak gene de sana söz veriyorum, seni bu sıkıntıdan kurtaracağım. Yalnız biraz daha sabretmen gerekiyor.
-Şimdiden teşekkür ederim. Ben, cinlerin, olan şeyleri kendiliklerinden sana bildirdiklerini sanıyordum.
-Kendiliklerinden bildirdikleri de oluyor, fakat çok nadiren… Mesela, az önce görüntü salonunda bazı değişiklikler olduğu mesajını verdikleri gibi.
-Ne değişikliği imiş bu?
-Gidince birlikte görürüz. Lambaları alıp aşağıya inelim istersen.
-İnelim, ama orada fazla oyalanmayalım.
-Tamam. Beni takip et.
-Geliyorum.
-Bunlar eski görüntüler. Şu yeni sanırım. Görebiliyor musun?
-Evet. Galiba bir trafik kazası. Ölüler var. Birisi direksiyon başında ölmüş. Bazı cesetler etrafa savrulmuş. Binek aracı bir tankere kafadan bindirmiş. Sıradan bir kaza işte…
-Sıradan bir kaza gibi görünse de değil. Direksiyondaki adam, üç çocuk sahibi oldukça varlıklı bir kişi. Otuzbeş yaşında. Yanındaki karısı. Yirmibeş yaşında. Bir, üç ve beş yaşlarında üç tane çocukları var. Etrafa savrulan cesetler çocuklara ait olmalı.
-Sen bunları nasıl biliyorsun?
-Buraya birkaç kere geldi. Karısının kendisini aldattığını düşünüyordu. Bu düşünce, ileri derecede bir ruhsal bozukluğa neden olmuştu. Aslında karısının onu aldattığı filan da yoktu; ancak o buna inanmıştı. Karısını ve kendisini öldürmeyi planlıyordu, lakin çocuklarını çok sevdiği için bunu yapamadığını söylüyordu. Çünkü onlar ölürse çocukları perişan olacaktı. Demek ki onlardan sonra zorda kalmasınlar diye çocukları da ölüme götürmüştü. Bu adamın durumu basit bir şüphe ya da basit bir psikolojik rahatsızlık değil; delilik derecesinde çok ağır bir ruhsal bozukluktu.
-Sen bunları biliyordun da neden engel olmadın? Yoksa insanların zayıf taraflarından kendine malzeme mi çıkarıyorsun? Ne biçim insansın sen?
-Benim bu olayı engelleyebilecek gücüm yoktu. İleriye doğru gidelim. En sona…
-Oraya gitmeyelim. Orada o lanet kadının olduğunu biliyoruz. Onu görmek istemiyorum.
-Gitmemiz gerek. Orada da önemli bir değişiklik olmuş. Zaten geldik sayılır. Bak bakalım, ne var orada?
-Karım masada oturmuş bir şeyler yazıyor.
-Başka? Başka bir şey görmüyor musun? Bir kişi daha yok mu aynı odada?
-Evet var. Sırtı karıma dönük olan başka bir kadın daha görüyorum ve o da bir şeyler yazıyor.
-O odadaki iki bayan, aynı olayın kahramanları. Birbirlerinin varlıklarından haberdarlar, fakat tanışmıyorlar. Birbirlerini tanımadıkları için de sırtları dönük oturuyorlar. Yeni gelen bayana dikkatlice bak! Tanıdın mı?
-Alçak, pis rezil, kalleş… Buraya her gelişde yeni bir numaranla karşılaşıyorum. O’nu nasıl buraya getirebildin?
-O’nu yani sevgilini nihayet tanıyabildin. O’nun görüntüsünün burada olmasında benim herhangi bir katkımın olmadığını biliyorsun, fakat suç bastırmak için bana saldırıyor ve hakaret ediyorsun. Sevgilin de günlük yazıyor. Karının günlüğünü okumak istememiştin, sevgilininkini okumak ister misin?
-Hayır, ne okumak isterim ne de bu konuda konuşmak isterim. Bana bu bayat numaralarla bazı şeyleri anlattıramazsın.
-Sen anlatmasan da ben zaten korkunç gerçeğin ne olduğunu bu görüntüden sonra anladım. Git artık buradan! Süre doldu. Bir an önce git.
-Tamam, bağırma! Gidiyorum. İnin başına yıkılır inşallah, pis kambur…
****


-Hoş geldin. Oldukça iyi görünüyorsun.
-Teşekkür ederim. Tatil dönüşü ayağımın tozu ile hemen buraya geldim. Onbeş gün çok iyi bir tesiste yorgunluk attım. Demek ki bu, görüntüme de yansımış.
-Tatillerde dolaştığına göre, işler iyi olmalı.
-Tam aksi desem! Umulmadık sürprizlerle karşılaştık. Piyasa oldukça oynak ve durgun; üstüne üstlük ekonomik kriz de işin tuzu biberi oldu. Anlayacağın işler oldukça kötü. Batmamak için çırpınıyoruz. Protesto olan çeklerimizin sayısı giderek artıyor.
-Bir çıkış yolu bulacağına eminim. Çünkü daha önceleri de birkaç ekonomik badire atlatmıştın.
-Bu seferki biraz farklı. İşimiz zor. Bu konuda konuşacak çok şey var da…
-Neyse, onları sonraya bırakalım. Önce hortlaktan ne haber, onu sorayım.
-Sayende peşimi bıraktı. Çok sık değil, ama arada sırada rahatsızlık veren bazı şeyler de olmuyor değil. Şey diyorum, çünkü bunların ne olduğunu tam olarak bilemiyorum. Sanki kafamın içinde benden başka birkaç kişi daha var gibi.
-Onu da geçelim. Asıl öğrenmek istediğim konu: O’nun, yani sevgilinin ölümü. Bu konuda konuşabilecek durumda mısın? Daha önce konuşmak istememiştin de…
-Evet, konuşabiliriz. Benim de ihtiyacım var birisiyle dertleşmeye. Çok doluyum, o yüzden zaman yeter mi bilmiyorum. Görüşme süresini uzun tutmaya yanaşmayacağından da eminim. Halbuki bu mağaraya geldiğim ilk gün oldukça uzun konuşmuştuk.
-Evet öyle olmuştu. Çünkü, o geldiğinde yılın gecesi en uzun olan günüydü.
-Demek ki Aralık ayında gelmişim.
-Evet. Söyler misin bana sevgilin nasıl öldü? İntihar mı etti; sen mi öldürdün?
-Şöyle ya da böyle olması O’nun öldüğü gerçeğini değiştirecek mi ki soruyorsun? Diyelim ki ben öldürdüm…
-Kaçmıştı ve sen O’nu arıyordun.
-Aramaya devam ettim. Bu yolla bulamayacağımı sonunda anladım ve sakin bir kafa ile düşündüm. Düşünürken senin “Aklını kullan, çünkü balığı yakalayan oltadır, ama yakalatan da yemdir.” sözünü hatırladım.
-Evet, “Bu önerini beğendim. Uygulayacağım.” demiştin.
-Öğüdünü tuttum ve ortaya bir yem attım.
-Nasıl bir yem?
-O’nun kargo şirketinde çalışan çok samimi bir kız arkadaşı vardı. Bu kız O’nun yerini mutlaka biliyordu, fakat ne yapsam bana söylemezdi. Gidip o kızla konuşacaktım. Yem olarak bir senaryo hazırladım. Saat 18 civarında kızın işyerine gittim. Kapıdan girdiğimi görünce panikledi. Görmemezlikten gelmeye çalıştı. Heyecandan titrediğini fark ettim. Yanına iyice yaklaşınca kafasını kaldırıp yüzüme bakmak zorunda kaldı. “İyi günler. Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim, ama çok önemli bir konu var. Birkaç dakikanızı alabilir miyim?” dedim. “Estafurullah, buyurun.” diye cevap verdi. O’nun evden kaçtığını, günlerdir aramama rağmen bulamadığımı, biraz önce bir umutla evine gittiğimi, ancak içeri girince salonu darmadağınık gördüğümü, balkon kapısının açık bulunduğunu, muhtemelen bir hırsız girmiş olabileceğini , fakat benim polise haber vermeye zamanımın bulunmadığını, çünkü Fransa’ya bir iş seyahati yapacağımı, o nedenle iki saat sonra uçağımın kalkacağını, O’nun araması durumunda konu hakkında bilgi vermesini rica ettiğimi, söyledim ve kanıt olarak da, eski tarihli bir uçak biletini içini açmadan gösterip, oradan ayrıldım.
-İyi bir plana benziyor. Balık yeme atladı mı?
-Elbette. Doğru O’nun evine gittim. İlk işim telefonumu kapatmak oldu. Bilinmeyen bir numaradan arayıp gidip gitmediğimi kontrol edebilirdi. Telefon kapalıyken arar da “ulaşılamıyor” uyarısını alırsa, uçakta olduğumu düşünüp oldukça rahat davranabilirdi. İkinci iş olarak, salondaki ve yatak odasındaki eşyaları gelişi güzel dağıtıp balkon kapısını açtım, eve hırsız girmiş süsü verdim. Sonra da oturup beklemeye devam ettim. Saat 20.00’yi biraz geçince hava yavaş yavaş kararmaya başladı. Bir ara lambaları yakmak için ayağa kalktım, son anda yaptığım yanlışın farkına varıp tekrar yerime oturdum.
-Dışarıdan evde ışık yandığı görülebiliyor mu?
-Hem de çok kolay bir şekilde görülüyor. Bunu niçin önceden düşünemediğim için kendime kızdım. Karanlıkta beklerken sıkılmadım değil, ama başka çarem de yoktu. Bir saatten fazla bir süre daha beklemek zorunda kaldım. Derken kapının dışında bir topuklu ayakkabı sesi duydum. Bunu anahtarın çevirdiği kilit sesi takip etti. Açılan kapı, çarpılarak kapatıldı, koridorun ışıkları yandı. Küçük odaya çekildim ve oradan O’nun nerede olduğunu izlemeye en azından tahmin etmeye çalıştım. Salondaki ışıkları yaktı, balkon kapısını da çarparak kapattı. Salonda en az onbeş dakika oyalandı. Dağılan eşyaları toplamış olmalı.
-Kötü bir sürprizle karşılaşması an meselesi.
-Evet öyle. Adeta fark edilmemek için nefes bile almıyordum. Yatak odası tarafına doğru giden ayak sesleri kulağıma geldi. Burada da biraz oyalandı. Sonrasında birkaç kapı daha açılıp kapandı. Muhtemelen banyo ve mutfak kapılarıydı. En sonunda benim bulunduğum odaya doğru yaklaşmaya başladı. Kapıyı açtı. Elektrik düğmesine dokundu. Işığın yanmasıyla birlikte karşısında beni gördü.
-Seni görünce heyecenlandı mı?
-Sanırım daha doğrusu bilmiyorum. Çünkü bir heykel gibi, bir put gibi hareketsiz bir şekilde karşımda duruyordu. Sanki bulunduğu yere çivilenmişti. Yüzüne baktım, fakat hangi duygular içinde olduğunu çıkaramadım. Bakışları boş ve anlamsızdı. Yanına yaklaştım, hiç kıpırdamadı. Elini tuttum, soğuk ve hissizdi.
-Konuşmayı deneseydin.
-Denedim. Konuşarak her şeyi halledebileceğimizi, onu çok sevdiğimi, bana döndüğü takdirde olanları unutabileceğimi söyledim. Elini çekti ve çıkış kapısına doğru kaçmaya başladı. Bu ihtimali daha önceden düşündüğüm için tetikteydim ve fazla uzağa gidemeden yakaladım. Salona gelmesini söyledim; direnince de sürükleyerek götürdüm.
-Bağırmadı mı, ya da bir şeyler söylemedi mi?
-Hayır. Belli bir süre hiç sesi çıkmadı. Salonda da aynı şeyleri tekrarladım. Beni dinlemiyor gibiydi. Yüzüme bakmamak için kafasını yana çeviriyordu. Tekrar kaçmak için bir hamle yaptı, bu sefer ancak mutfakta yakalayabildim; ama elinde bir bıçak vardı ve konuşmaya başladı: “Üstüme gelme, yoksa seni öldürürüm. Biliyorsun bunu daha önce de denemiştim. Bırak benim peşimi. Seni istemiyorum. Düş yakamdan. Ben başkasını seviyorum, çekil aradan!” dedi. Üzerine doğru yürüyüp bıçaklı elini yakaladım ve büktüm. Bıçak ondan tarafa dönmüştü. Bir kere daha denememiz gerektiğini, bana bir şans daha vermesini söyledim. Bu sözlerim O’nu çileden çıkardı.
-Demek ki, O’nu ikna etmeyi başaramamışsın.
-Maalesef. Açtı ağzını, yumdu gözünü. Ne magandalığım kaldı, ne adiliğim kaldı, ne de serseriliğim… Bu hakaretlere rağmen O’na karşı kaba davranmaktan kaçındım. Ama “Senin gibi cinsel yönden yetersiz birisiyle benim işim olmaz. Ben erkek istiyorum, erkek gibi erkek!” deyince bir anlık öfke ile, büktüğüm bileğini biraz ileriye doğru iteledim. Bu itelememin sonucunda elindeki bıçak boğazına saplanmış olmalı ki boş bir çuval gibi yere düştü. Ne bir çığlık attı, ne de debelendi. Yığılıp öylece kaldı. Önce numara yapıyor sandım, eğilip baktım. Hareketsizdi ve yerler kan içindeydi. Nabzını kontrol ettim. Ölmüştü.
-Yazık! Pisi pisine bir ölüm.
-Evet öyle. İnan ki Kambur, O’nu öldürmek niyetim yoktu.
-Nasıl yoktu? Kaç defa O’na yaptıklarını ödettireceğini, bunların hesabını soracağını söyleyen sen değil misin?
-Benim. Doğru söylüyorsun, ancak yapamazdım. Kızgınlıkla o sözler ağzımdan çıkmış olabilir, fakat O’nu öldüremezdim.
-Öldürdün işte…
-Her şey birkaç saniye içinde oldu bitti. Nasıl hemencecik öldü, anlayamadım. Başına çömeldim ve ağlamaya başladım. Çok üzgündüm ve çok acı çekiyordum. Yüreğimden, içimden bir şeyler koparılmıştı sanki. Hayatımda bu kadar ağladığımı hatırlamıyorum. Yarım saat sürdü sanırım ağlamam.
-Bu bir cinayet ve polis de katilin yani senin peşindedir.
-Benim peşimde polis filan yok. Çünkü katil yakalandı.
-Hani sen öldürmüştün, bir de katil yakalandı diyorsun!
-Senin bunak kafan bu tür şeyleri anlamada yetersiz. Anlatayım da öğren!
-İyi olur.
-Çocukluğumdan beri zor bir durumla karşılaştığımda bir kurtuluş yolu bulmada oldukça becerikliyimdir. Ağlamam bitince çareler düşünmeye başladım ve gene bir senaryo hazırladım. Bu senaryo gereği önce O’nun çantasından telefonunu aldım, sevgilisine “Aşkım, yarım saate kadar gel. Seni bekliyorum. Kapıyı anahtarınla aç. Sana sürprizim var. Şaşıracaksın!” diye bir mesaj yazıp gönderdim. Telefonu, kapı kollarını ve evde dokunma ihtimalim olan yerleri bir bez ile sildim. Tabii telefonu tekrar O’nun çantasına koydum. Son bir defa daha O’nu seyrettim, diz çöküp af diledim. Duydu mu duymadı mı bilemem. Sonra evin ışıklarını yanık bırakıp oradan ayrıldım.
-Ne yapmak istediğini anlar gibiyim.
-En nihayet anladın… Evin bulunduğu caddenin karşısında bir kafeye oturdum. Buradan evin etrafında olup bitenleri rahatlıkla izleyebilecektim. Dedektiflik bürosu, sevgilisi ile ilgili her türlü bilgiyi bana vermişti. Fotoğraflarına, arabasının rengine varıncaya kadar. Nitekim yarım saat bile dolmadan İngiliz yeşili bir araba evin önünde durdu. O adamın arabasıydı bu. Elinde çiçeklerle arabadan çıkan adam apartmana girince biraz ilerideki ankesörlü telefona gittim ve önce acil servisi arayıp bir hasta olduğunu, acele ambulans göndermelerini istedim ve adresi verdim. Birkaç dakika oyalandıktan sonra, polisi de arayıp bir cinayet ihbarında bulunacağımı söyledim. Onlara da adresi yazdırıp kafeye döndüm.
-Polisi çağırmanı anladım, fakat ambulans neden istedin?
-Ambulansın daha önce geleceğini ve adamın ambulans nedeniyle polis gelene kadar oyalanacağını düşündüm. Nitekim öyle de oldu. Önce ambulansın siren sesi duyuldu, apartmanın önüne yanaştı. Ambulansın geldiğini gören meraklı birkaç kişi oraya üşüştü. Derken polis arabası da geldi. Apartmanın önündeki kalabalık daha da çoğaldı. Kırkbeş dakika sonra resmi plakalı bir araç daha yanaştı evin önüne. Kıravatlı iki adam indi, birisinin elinde daktiloya benzer bir şey vardı.
-Hakim olmalı. Olayla ilgili zabıt tutmak için gelmiştir.
-Kafeye hızlı adımlarla, söylene söylene bir adam girdi, yan masadaki iki kişinin yanına oturdu. Konuşmasından kalabalığın arasından geldiği anlaşılıyordu. “Gencecik kadını öldürmüşler. Katil polis tarafından suçüstü yakalanmış. Yazık olmuş, yazık…” diyordu. Daha ne kadar zaman geçti tam hatırlamıyorum. Önce ambulans görevlileri bir ceset torbasıyla evden çıktılar. Sonra polislerin arasında elleri kelepçeli o adam göründü. En sonunda da resmi plakalı araba getirdiği yolcularını alarak oradan ayrıldı. Tabii seyredecek bir şey kalmayınca, birikmiş kalabalık da dağıldı. Her şey eski haline döndü.
-Böylece sen de bu işten kendini sıyırmış oldun.
-Tam değil. Çünkü polis benim de ifademe başvurdu. Hatta iki kere sorguya alındım. Ancak, ellerinde beni suçlayabilecekleri bir delil olmadığından, serbest bırakmak zorunda kaldılar. Buna rağmen bunda sonra hareketlerime dikkat etmeli, yani temkinli davranmalıyım. En ufak bir açık bile vermek, benim sonum olur.
-Bir cinayet işledin. Sen bir katilsin. Anlattıklarına bakılırsa çok da soğukkanlısın. Neler hissettiğini öğrenebilir miyim?
-Ne o bunak, büyücülük müyücülük derken şimdi bir de psikologluğa mı soyunuyorsun? El atmadığın bir tek o alan kalmıştı. Ne hissettiğimden sana ne? Ruhsal analiz mi yapacaksın? Hem ben sana olayla ilgili bilmen gerekenleri anlattım.
-Benim bu soruyu sormaktan maksadım, konuşman sırasında sanki pişman olmuş gibi bir izlenim edinmiş olmamdır.
-İzlenimin doğru. Hayatımda hiç duymadığım bir pişmanlık yaşıyorum. O’nun yokluğu beni kahrediyor. O’na kıydığım için kendimi lanetliyorum. İnan ki böyle olmasını asla istemedim. Bir anlık öfke, basit bir refleks ve acı bir son… O’nu geri getirebilsem, bu yaşadıklarım bir rüya olsa… Bunun için neler vermezdim! O’nu geri getirmenin bir yolu yok mu Kambur? Yardım et n’olur!
-Saçmalama! Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Bak sana kısaca bu konuda bir hikaye anlatayım: Adamın birinin çok sevdiği oğlu ölür. Acısı her geçen gün katlanarak artar. Her konuda bilgi sahibi bir bilgeye gidip, oğlunu geri getirmesini ister. Bilge ona boş bir tas verir ve der ki : “Bu tasa içinden ölü çıkmamış bir haneden su doldur getir, ben de seni oğluna kavuşturayım.” Adamcağız sevinçle oradan ayrılır. Aradan günler, haftalar geçer ve baba bir gün boynu bükük bir şekilde bilgenin yanına gelir, elindeki boş tası utanarak iade eder. Yani ölüm her zaman, her yerde ve herkes için var..
-Haklısın. Ne desek, ne yapsak boş…
-Çok yoruldun ve de üzüldün. Bu olayı bir kez daha yaşamanın senin için hiç de kolay olmadığını görüyorum. İstersen görüşmeyi burada sonlandıralım.
-İyi olur. Hoşça kal!
-Güle güle.
****
-Merhaba Kambur.
-Merhaba. Nasılsın?
-İyi olmaya çalışıyorum. O’nu kaybedeli altı ayı aşkın bir süre oldu. Geçen zaman acımı azaltmadı, aksine artırdı. Her yerde O’nu görür oldum. Alçak ölüm, O’nu benden kopardı. Bu aralar, ölüm üzerine çok düşündüm. Galiba ölüm her şeyin sonu ve ben ondan korkmaya başladım.
-Ölümün “bitiş” olduğunu düşündüğümüz sürece ona karşı olan korkumuz katlanarak artacaktır. Gel, ölümü kısa bir süre unutup daha rahat konulardan bahsedelim.
-Ne gibi?
-Mesela, ilişki kurduğun bankacı bir hanım vardı. Uzun bir süredir ondan söz etmedin. Unuttun mu, ilişkiniz mi bitti?
-İkisi de değil. Bu ara olaylar öylesine hızlı gelişti ki o konuya sıra gelmedi. Bu bayan gerçekten dört dörtlük. Çok iyi anlaşıyoruz. O bana oldukça sıcak davranıyor, yaşadıklarımın etkisi ile ben ona karşı biraz mesafeli duruyorum. Daha doğrusu bu ilişkinin ona ya da bana zarar vermesinden çekiniyorum.
-Gülü istiyorsun, ama koparırken eline dikenlerin batacağından korkuyorsun. Bir kere daha düşün! Çünkü, galiba sen o gülü gerçekten istemiyorsun.
-Hayır, hayır.Yanılıyorsun. Ben onu gerçekten istiyorum. Böylesine mükemmel, çekici bir kadın istenmez mi?
-İnsanları övmekte aşırıya gitme. Çünkü gerçek zannedip hemen benimserler ve de seni beğenmemeye başlarlar. Bugünün yağcılarının, yarının aşağılık adamları olarak görülmesinin nedeni budur.
-O, her türlü övgüyü hak ediyor. Yüzü güzel, konuşması güzel…
-Her yüzü güzel olan ya da ağzından güzel sözler dökülen güzel insan değildir; güzel insan, aklı ve eylemleri güzel olandır.
-Bu gün gene, senin aksiliğin üzerinde. Her söylediğime muhalefet ediyorsun. Hani rahat rahat konuşacaktık? Gereksiz yere gerginlik yaratıyorsun.
-Bazen kendimi tutamayıp hoş olmayan davranışlarda bulunabilirim veya hoşa gitmeyen sözler söyleyebilirim. Üstelik bu davranış ve sözlerim yanlış da olabilir. Çünkü sonuçta ben de bir insanım.
-Kambur, bu tür konuştuğuna göre, galiba bulunduğumuz statüleri değiştirdik. Yoksa kendi yerine beni mi hazırlamaya karar verdin.
-Ne münasebet. Sadece benim de yanlış yapabilme hakkım bulunduğunu anlatmak istedim. Yerimi sana vermek gibi bir niyetim olmadı, olamaz da. Çünkü henüz çıldırmadım!
-Hakaret ediyorsun. Hem ne demişler, “büyük lokma ye, ama büyük konuşma”. Zamanın ne getireceği belli olmaz.
-Konuşmayı bu şartlarda sürdürmemiz çok zor olacak. O nedenle gel, alttaki görüntü katına gidelim.
-Ne yapacağız orada?
-O’nun ve karının günlüklerinden bazı parçalar okumanı istiyorum. Ayrıca bir kişinin görüntüsü daha eklenmiş. Seni ilgilendiren bir kişinin…
-Tamam, gidelim. Lambayı alayım mı?
-Evet al!
-Görüntü nereye eklenmiş?
-En son odaya.
-Kimin görüntüsü acaba?
-Geldik işte. Kendi gözlerinle gör.
-Bu O’nun sevgilisi. Demek ki en sonunda cezasını buldu alçak. Bir de utanmadan O’nun yanına oturmuş. Kaldır oradan onu Kanbur!
-Bunu yapamayacağımı biliyorsun.
-Öyleyse dur da şuna bir tekme atayım!
-Sakın yapma! Bir faydası olmaz. Ayağını duvara vurmakla kalırsın.
-Ahhh, ayağım!
-Sana söylemiştim.
-Ne oldu, O’nun sevgilisinin görüntüsü neden buraya geldi?
-Çünkü adam olanları bir türlü hazmedememiş. O’nunla olan ilişkisini herkes öğrendiği gibi bir de cinayetle suçlanması nedeniyle ailesinin, akrabalarının, hatta dostlarının yüzüne bakamaz olmuş. Davada onu savunmak için arkadaşlarının avukat tutma teşebbüslerini bile reddetmiş. Sonunda da hapishanedeki koğuşta kendini asarak intihar etmiş.
-İyi olmuş. Cezasını bulmuş.
-Bu ceza biraz fazla olmadı mı?
-Az bile.
-Tabii böylece mahkemedeki cinayet ile ilgili dosya da kapanmış oldu. Artık rahat olabilirsin. Şans bir kere daha sana güldü.
-Göreceğimizi gördük. Artık gidelim buradan.
-Günlüklerden parçalar okuyacaktık.
-Buradan benim yazılanları okumam imkansız.
-Öyle ise ben okuyayım, sen de dinle.
-Olur.
-Başlıyorum okumaya. Karın ilk tanışmanızda günlüğüne şu notu düşmüş: ”Bu gün vereceğim karar hayatımın tamamını şu veya bu şekilde etkileyebilir. O nedenle önce zihnimin biraz dinlenmeye ihtiyacı var. İyi düşünmeliyim. Kolay değil, bir ömür geçirmek zorundasın seçeceğin kişi ile. Bir genç ile tanıştırdılar beni. Uzun uzadıya sohbet ettik. Üç saat konuşmuşuz, ancak bana üç dakika gibi geldi. Güleryüzlü, zeki, kibar birisine benziyor. Biraz iddiacı, fakat bu özelliği artı hanesine yazılabilir; çünkü iddiacı tipler daha başarılı olabiliyorlar. Ondan etkilendim mi? İtiraf ediyorum: Evet. Bu nedenle büyük bir ihtimalle de kararım olumlu olacaktır. Ya sevgi, ya aşk? Onlardan bahsetmek için çok erken. Belki ileride…”
-Karımla ilk tanışmamızı hatırlıyorum. Ona üç dakika gibi gelen görüşme süresi, benim için çok uzundu.. Hem o söylediği aşk ve sevgi de hiç olmadı ki…
-Evliliğinizin ilk zamanları: “Evleneli iki aydan fazla olmuş. Zaman akıp gitmiş. Buluşmalarımız, istemeye gelme, nişan, düğün derken sonunda evimin kadını oldum. Mutluyum, kocamı çok seviyorum; hislerim yanıltmıyorsa, o da beni. Evet demekle ne kadar isabetli bir karar verdiğimi şimdi anlıyorum. Dilerim bundan dolayı ömrümün sonuna kadar hiç pişmanlık duymam. Her şey bir rüya gibi. Allahım ne olur bu rüya hiç bitmesin!”
-Karımın gördüğü o güzel rüyayı nedense ben hiç görmedim.
-Birkaç yıl sonra: ”Dün oğlumun birinci yaş gününü kutladık. Anlayacağınız telaş vardı. Çok istememe rağmen zaman bulup da bu önemli günde sana bir şeyler yazamadım sevgili günlüğüm. Azıcık bir gecikme oldu işte… Oğlum daha çok küçük, ama gene de yüzü babasına çok benziyor. Çocuğumu aşırı denebilecek bir tutku ile sevmemin nedeni acaba bu benzerlik mi? Oğlumla ilgili hayallerim ve hedeflerim var. Yatıp kalkıp oğlum için neler yapabileceğimi düşünüyorum. Bunları düşünmek bana zevk veriyor. Yapacaklarımın hayallerine dalıp gittiğim çok oluyor. O yüzden kocam bir şey söylediğinde bazen duymayabiliyorum. Çünkü ben o sırada başka bir dünyada yaşıyorum.”
-Benim yaşadığım dünya da onunkinden başka bir dünya idi.
-Yıllar yıllar sonra: ”Bu adama verdiklerim için çok pişmanım. Yıllardır bana çektiriyor. Çektirmek ne kelime işkence ediyor. Yaptıkları yetmezmiş gibi bir de sevgili bulmuş. Ne evle, ne benimle, ne çocuklarla ilgileniyor. Suçlu olduğu için kendisine bir şey yapacağımdan şüpheleniyor. Yaptığım yemekleri bile yerken dikkatli. Ben ve çocuklar yemeğe başlamadan tek bir lokma bile ağzına koymuyor. Oysa benim bir kötülük yapma niyetim asla yok. Asıl korkması gereken benim; artık ondan her şeyi bekleyebilirim. Aklım çok karışık. Uyuyamıyorum, sağlıklı düşünemiyorum, garip garip şeyler görüyorum. Tanrım çok zordayım ve çaresizim!”
-Bahsettiği olaylar, onu öldürmeyi planladığım günlerle ilgili.
-Akıl hastanesinden döndükten sonra: “Beni hastaneden çıkardığı için kocama minnettarım. Üstelik bana karşı eskisinden çok daha iyi davranıyor ve sorunlarımla da ilgileniyor. Çocuklarım benden uzaklaştılar; bu yüzden çok üzülüyorum. Onları tekrar kazanmak için ne yapmam gerektiğini ise bilmiyorum. İyiyim diyorum ama çok ciddi ruhsal sorunlar yaşadığımın farkındayım. Hortlaklar, kötü ruhlar hep peşimdeler. Biliyorum, çok kötü şeyler olacak. Olmasını bekliyorum. Bu kötü şeyleri engellemenin çarelerini düşünüyorum. Ya çocuklarıma bir şey olursa? Çocuklarım yaralanır, sakat kalır ya da ölürlerse… Bu kötülüklere ben neden olduysam! Offf Tanrım…”
-Çocuklar annelerinin deli olmasını bir türlü kabullenememişlerdi.
-İntihar etmeden kısa bir süre önce: “Aylardır bende bir değişiklik yok. Belki de her şey eskisinden daha kötü. Istırap çekiyorum. Aptal gibi dolaşıyorum. Kötü ruhlar işi iyice azıttı. Üzerime üzerime geliyorlar bazen. Bu dünyamı zehir ettiler. Öyle ki bunlar insanın peşini öteki dünyada bile bırakmazlarmış. Onlardan hiç olmazsa öteki dünyada kurtulmanın yolunu kocam bana anlattı. Deneyebileceğim tek yolu gösterdi. Bu iyiliği bana neden yaptı anlayamadım, ama belki de acımış, merhamete gelmiştir. Evet ben bu yolu denemeye karar verdim. Beni affedin sevdiklerim! Elveda…”
-Hayatına son vererek acı ve korkularını da sonlandırmış oldu.
-Karının günlüğünden çok az bir kısmını sana okudum. Detayını da öğrenmek istersen, başka bir gün okuyabilirim.
-Aman detayı eksik kalsın.
-Sen bilirsin. Şimdi de O’nun günlüğünden biraz okuyalım.
-Olur.
-Seninle tanışmadan önce yazdıklarından bir bölüm: ”…artık karanlıkları sever oldum; halbuki önceleri nefret ederdim. Saklamak istediklerimi gömebileceğim ve görüşmek istemediklerimden kaçabileceğim en güvenli yer… Sessiz, dinlendirici, sorgusuz… Ben, baharın kızıydım, bahar gibi canlıydım… Şimdi ise karanlıkların kızıyım. Halimden yakınmıyorum, pişmanlık ise hiç duymuyorum. Umutsuzluğumu öfkeye dönüştürmesini becerdim. Baharımı karanlık yapanlarla alay ediyorum, onlarla adeta oynuyorum. Onbeş yaşımda iken bana felaketi yaşatan erkeğin hemcinslerinden hesap soruyorum. Uzaktan akrabamızdı. Ondokuz yaşındaydı, yani benden büyüktü. O nedenle abi derdim ona. Zaman zaman arabasıyla beni gezdirirdi. Gene bir gün birlikte gezmeye çıktık. Bir piknik alanı gibi yerde arabayı park etti. İndik ve çimenlerin üzerine oturduk. Bizden başka etrafta hiç kimse görünmüyordu. El şakası yapıyorduk birbirimize. Elimi tuttu, beni kendisine çekip kucağına oturttu. Dakikalarca böyle durduk. Bu durum hoşuma gitmedi değil, ama ya sonra ben istemediğim halde bana sahip olması?... Bağıramadım bile, her şey kısa bir sürede olup bitti. Benimle yaşım tuttuğunda mutlaka evleneceğini söyledi. Bir sene sonra askere gitti. Askerden döndüğünde ben onsekizime girmiştim. Babası ona bir market açtı. Burayı işletmeye başladı. Defalarca bana evlenme teklif etti; kabul etmedim. O yaptığı şey dolayısıyla kendimi devamlı aşağılanmış hissediyordum ve bunu bana yapan bir insanla artık beraber olamazdım.”
-Bu olaydan benim haberim yok. Çünkü bana bu konuda hiçbir şey anlatmadı.
-Sana iş için geldiği günden sonra yazılanlardan bir bölüm: “Bir işe girdim. İş görüşmesi için gittiğim yerdeki müdür beni görünce adeta çarpıldı. Hayran hayran beni seyretti durdu. Bu erkekler ne kadar da aptal şeyler…”
-Demek ki ona olan hayranlığımı daha ilk günden fark etmiş. Tabii sonra da benim aptallığımdan faydalanmış.
-İlişkiniz devam ederken: “Müdürle işi ilerlettik. Birkaç kere birlikte olduk. Beni sevdiğine eminim. Ben mi? Ben ona karşı aynı duygular içinde değilim. Çok kıskanç bir adam. Sanki ben onun tapulu malıymışım gibi davranıyor. Bazen çok da sıkıcı olabiliyor.”
-Evet, onun da fark ettiği gibi sevmiştim, hem de çok. Hâlâ da seviyorum…
-En son sevgilisi ile tanıştıktan sonra: “Sevemem diyordum, erkeklerden nefret ettiğimi düşünüyordum, onları bir oyuncak gibi görüyordum; ancak yanılmışım. Bu adamı gerçekten sevdim. Evli olması bile benim için sorun teşkil etmiyor. Bir otomobil kiralama şirketi var, ekonomik durumu iyi sayılır. Gerçi kötü de olsa ona karşı hissettiklerim değişmezdi. O lanet herif ise, şimdilerde para içinde yüzüyor, ne istersem yapmaya hazır; fakat ben ondan tiksiniyorum. Ondan bir kurtulabilsem…”
-“Lanet herif” dediği herhalde ben oluyorum!
-Sanırım. Son olarak bir de ölmeden bir gün önce yazdıklarından okuyayım: “Kaçıyorum, kaçıyorum, kaçıyorum… Nereye kadar, ne zamana kadar kaçacağımı bilmiyorum. Kurtulmak istiyorum o adi adamdan! Gözümle görmedim, fakat peşimde olduğunu hissediyorum. Birden bire karşımda dikiliverecek sanıyorum. Katil ruhlu bir alçak o. Ondan korkuyorum, hem de çok! Çıldıracağım. Son günlerimi yaşıyormuşum gibi bir his var içimde. Dilerim hislerim beni yanıltmış olsun. Ölümüm onun elinden olmaz inşallah…”
-Yeter artık, yeter, yeter!.. Çizmeyi aşıyorsun pis bunak. Beni aşağılayan cümleleri okurken zevkten dört köşe oluyordun. Sen şeytanın ta kendisisin alçak Kambur!...
-Benim için söylediklerin doğru olabilir. Ya sen? Sen de benden bir gömlek üstünsün! Bu günlük de bu kadar. Git artık!
-Sen demesen de zaten gidecektim.

***
-Merhaba.
-Merhaba Kambur.
-Gene çok zaman oldu görüşmeyeli.
-Birkaç ay olmuştur.
-Birkaç ay dediğin, nereden baksan altı aydan fazla bir süredir.
-Galiba öyle…
-Keyifsizsin bu gün. Panik halindeki bir insan görüntüsü veriyorsun. Yüzün zayıflamış, gözlerin kançanağı gibi. Ne oldu sana?
-Sorma! Günlerdir uykusuzum. Ne zaman gözlerimi kapatsam korkuyla fırlıyorum yataktan.
-Neler olduğunu anlatsana.
-Neler olmadı ki… Battık. Alacaklılar ve mahkemeler peşimde. Ben de son çare olarak buraya sığındım.
-İşlerindede bazı olumsuzluklar olduğundan bahsetmiştin; ama söylediğin nedenler, böyle bir sonuç doğuracak şeyler değildi.
-Krizi iyi yönetemedik. Müşterilerimize verdiğimiz sözleri tutamadık. Bizim alacağımız borcumuzdan çoktu, fakat alacaklarımızı tahsil edemedik. Para gelmeyince konutları bitiremedik. Hatta temel attığımız iki arsada iki tuğlayı bile üst üste koyamadık. Yanımızda çalışanların maaşlarını ödeyemedik. Günü dolduğunda evlerini teslim almak için gelenler sıvası bile yapılmamış kaba inşaatları görünce önce hayal kırıklığına uğradılar; sonra da sözlü ve fiili saldırıya geçtiler. Tabii bu durum kısa sürede duyuldu ve biraz da dedikodu eklenerek etrafa yayıldı. Duyan müşteri ödemelerini durdurdu. Kasaya para girmeyince de ne malzeme alabildik, ne de giderleri karşılayabildik. Senetler ve çeklerin geri dönmesi ile de yasal süreç başladı ve mahkemeler peşimize düştü.
-Ortağın vardı, o ne oldu?
-Ne olacak, kıyıda köşede ve yurt dışındaki bankalarda biraz paramız vardı, onları alıp kayıplara karıştı.
-Sana bir şey kalmadı yani!
-Bana da biraz kaldı. Hatta uzun yıllar yeter bana kalan para, ama alacaklılar ve mahkemeler bu parayı bana rahat yedirmezler. Yanımda nakit olarak oldukça çok para var. Harcayamadıktan sonra çok olsa ne olur, az olsa ne olur?
-Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsun?
-İlk aklıma gelen yurtdışına kaçmaktı. Sonra bundan vazgeçtim. Kaçış sırasında yakalanma ihtimali çok yüksekti. Ben de o nedenle buraya geldim işte.
-Zor bir durumda daima kendini kurtarabilmekle övünürdün.
-Bu sefer kurtulmak galiba zor, hatta imkansız. Ne yapacağım, nasıl yapacağım konusunda bir karar alamıyorum. Dahası, düşünemiyorum bile. Aklım durdu. Düşüncelerimi yönetemiyorum. Bir çare düşünmeye başlasam, aklıma öfkeli alacaklılar ve asık suratlı hakimler geliveriyor.
-Banka müdiresi bir bayan vardı. O, sana yardım etmedi mi?
-O, artık beni tanımıyor bile. Bankadan kredi alırken bize yardımcı olmuştu. Tabii bu yardımlarının karşılığı olarak biz de ona yüklü bir komisyon vermiştik. Sonra, aramızda duygusal bir ilişki başlamıştı ve güzel de gidiyordu. Tâ ki işler bozuluna kadar… İşler bozulunca ne ilişki kaldı, ne dostluk, ne arkadaşlık. Telefonlarıma bile cevap vermez oldu.
-Halbuki sen onun hakkında çok farklı şeyler düşünüyordun.
-Evet. Onu çok başka birisi olarak görmüş ve değer vermiştim. Hatta sen bana “İnsanları övmekte aşırıya gitme.” dediğinde için için sana kızmıştım.
-Ne için için kızması! Bana olan öfkeni açıkça belli etmiştin.
-Peki, öyle olsun. Tamam sen haklı çıktın. Sevindin mi?
-Benim sevinmem veya sevinmemem neyi değiştirecek ki…
-Onu bir sevgili, hatta bir dost zannetmiştim. O da diğerlerinden farklı değilmiş.
-Felaket zamanlarında dost aramak, çölde su aramak gibidir. O nedenle bunları bırak ve asıl zamana bak.
-Neden?
-Çünkü, dostluğuna gerçekten ihtiyaç duyabileceğim tek şey zamandır.
-Çok da tatlı dilliydi. Bu özelliği etkilemiş olmasın beni?
-Tatlı dil çoğunlukla övülür, ama sahtekarların da tatlı dilli olduklarını unutmayalım.
-Hep iyiden, iyilikten söz ederdi. Ancak yaptıkları iyi bir insan olmadığını kanıtladı.
-İyinin ne olduğunu bilmek “iyi insan” olmanın göstergesi değildir.
-Sonuçta her şeyimi kaybettim işte.
-Kaybettiklerin için sızlanmayı bırak da tekrardan kazanabileceklerinin hesabını yap.
-Tekrardan kazanabileceğim ne kaldı da hesabını yapayım? Kazandıklarım ve başarılarım bir anda yok olup gitti.
-Uçurtmayı yapan sen olabilirsin, ama uçuran sen değilsin, rüzgardır. Rüzgar kesilince uçurtman tepetaklak yere çakılınca “uçuruyorum” diye böbürlenmemen gerektiğini anlarsın.
-Tekrar dünyaya gelseydim…
-Tekrar dünyaya gelme ihtimalin olsaydı, nasıl başlardın, ne yapardın? “Şöyle başlardım, şunu yapardım” mı diyorsun. Öyleyse tekrar dünyaya geldiğini varsayıp dediklerini uygula.
-Benimki laf olsun diye söylenmiş bir söz. Gerçekte dünyaya tekrar gelseydim, inan ki ne yapardım bilemiyorum.
-Feneri cebinde olan, karanlığa kafa tutar. Fener cesarettir. Kaygılanmayı da bırak. Adeta bitip tükenmişsin. Çünkü en fazla enerji tüketen aygıtların başında kaygı gelir.
-Başlamak ve başarıya ulaşmak mümkün mü?
-Evet mümkün. Her başarının başlangıcında mutlaka bir adım atılır. Bu adım büyüktür ya da küçüktür… Bunun fazla bir önemi yoktur; önemli olan o ilk adımı atmaktır. Bir de başarının önündeki o engeli aşmalısın.
-Başarıyı engelleyen nedir?
-Başarının en büyük engeli diğer etmenler değil; kişinin kendisidir.
-Hayatta hep kazanacağımı umuyordum, kaybedene kadar.
-Maddi kazanç ve kayıptan daha önemli olan, zamandan kayıp ve kazançtır. Bu güne kadar geçen ömründe boşa giden zamanlarını bir topla; yararlı işlerde harcadığın zamanlarını da topla. Fazla olandan az olanı çıkar. Kârda mısın, zararda mı?
-Kambur, ahkâm kesmeyi bırak da benim sorunuma somut bir çözüm söyle!
-Somut çözümden kasdın maddi sıkıntılarını ortadan kaldırmaksa, bu konuda benim yapabileceğim bir şey yok maalesef. Bir çözüm varsa onu bulacak olan sensin.
-Desene senden bana bir fayda yok.
-Öyle.
-Senin gene de benim için yapabileceğin bir şeylerin hâlâ var olduğunu düşünüyorum.
-Ne gibi.
-Mesela, bir süre burada saklanmamı sağlayabilirsin.
-Bu isteğini kabul edemem.
-Burada kalmamın senin açından ne gibi bir sakıncası olabilir ki? Hem sadece birkaç gün…
-Olmaz.
-Sana bir zararım dokunmaz. Mağaranın bir köşesinde yatar kalkarım. Ortalık sakinleşince de çeker giderim.
-Olmaz dedim, ısrar etme.
-Bu iyiliğini karşılıksız da bırakmam. Bedelini hemen öderim. Söylemiştim, yanımda oldukça çok para var. Ne kadar istersen veririm.
-Para dediğin şey benim ne işime yarayacak? Hayatım boyunca ben o nesneyi elime bile almadım. O nedenle paran sende kalsın. Ortalık ağardığında lütfen burayı terket.
-Ocağına düştüm Kambur. Lütfen beni yüzüstü bırakma, yardım et. Şu inadı bırak, birkaç gün burada kalmaktan ne çıkar ki.
-Dediğin olmaz, ancak işine yarayacak başka bir yol bulabiliriz.
-Nasıl?
-Daha önce beraber gezmiştik,aşağıda çilehaneye benzeyen bir oda vardı. Hatırladın mı?
-Evet de, konu ile ilgisini anlayamadım.
-O odada birkaç gün kalabilirsin. Böylelikle hem saklanmış olursun hem de vicdan muhasebesi yapıp bol bol düşünürsün. Hatalarını görme, başarıya ulaşma, plân yapma açısından senin için bir fırsat işte.
-O odada günlerce tek başıma kalabileceğimi sanmıyorum. Korkarım. Ya tekrar dışarıya çıkamazsam, içeride kalırsam? Orası karanlık ve rutubetli bir yer. Gün geçer mi öyle yerde?
-Kabul etmekten başka çaren yok.
-Haklısın. Ne zaman odaya gitmem gerekiyor?
-Hemen şimdi. Kaç gün kalmayı düşünüyorsun?
-Neden sordun?
-Ona göre yanına ekmek ve su vereceğim.
-Sanırım dört-beş gün.
-Sen lambayı al ve aşağıya inip odanın önünde beni bekle. Ben ekmek ve su alıp yanına geleceğim. Sendeki lambayı aşağıda söndürüp dışarıda bırakacağım, çıktığında yakıp kullanasın diye. Yuvarlak taşı iyice iteleyip kapıyı tam olarak kapatmalısın.Böylece dışarıdan girebilecek davetsiz misafirleri engellemiş olursun.
-Anladım. Ben gidiyorum.
****

-Kambur ben geliyorum. Yukarıda mısın?
-Evet buradayım. Gel.
-Merhaba. Lambayı ve su kabını nereye bırakayım?
-Merhaba, hoş geldin. Lambayı ver bana, su kabını da yan tarafa koyabilirsin.
-O izbe yerden sonra buralar gözüme aydınlık ve sevimli göründü.
-Ama beğenmediğin o yerde, tam sekiz gün kaldın. Dört-beş gün demiştin girmeden önce. Yiyeceğini ve suyunu idareli kullanmış olmalısın.
-Son günde ekmek tükenmiş, suyum ise sadece bir yudum kalmıştı. Ekmek ve su olsaydı daha çok da kalabilirdim. O odada geçmez zannettiğim zaman aksine su gibi akıp gitti.
-Kendini nasıl hissediyorsun?
-Bedenen biraz bitkin, ruhen ise oldukça iyi. Azıcık mutlu, oldukça da umutlu.
-Nefes alabiliyorsan, uyuyabiliyorsan, yemek yiyebiliyorsan, hissedebiliyorsan, düşünebiliyorsan ne mutlu sana!

-Haklısın.

-Şu yiyeceklerle karnını doyurup, derecikten de suyunu içebilirsin. Bir yandan da konuşmamızı sürdürürüz.
-Sağ ol. Çok acıkmıştım.
-İçeride neler düşündün, ne kararlar aldın?
-İçine düştüğüm kötü durumdan beni kurtaracak bazı planlar yaptım, çözümler ürettim. Yani bir kez daha kendimi bu zor durumdan kurtaracağım. Sıfırdan başlayacağım ve başaracağım. Günün birinde büyük bir servetin de sahibi olacağım.
-Buna sevindim. Bozulan moralin düzelmiş. Ancak şunu unutma, sağlam bir kişilik sahip olabileceğin en büyük servettir.
-Kişiliği kurcalama. Hem buna senin sevinmen gerekmez; belki de üzülmelisin!
-Söylediklerinden pek bir şey anlamadım. Daha açık konuş benimle.
-Zamanı gelince anlarsın. Acele etme, çok da meraklı olma sevgili kamburum!
-Lâubalilikten hoşlanmıyorum.
-Tamam, tamam kızma, biliyorum. Özür dilerim. Geleceği düşündüm ve gördüm ki ileride kazanacağım zaferler beni bekliyor.
-Bunun için geçmişi iyi incele.
-Neden?
-Çünkü gelecekteki zaferlerimizi, geçmişten çıkardığımız derslere borçluyuz.
-Geçmişten en iyi ders çıkarabilecek kişilerden birisiyim.
-Öyleyse, içeride kendini de sorgulamış olmalısın.
-Evet, sorguladım. Ameliyata hazırlanan bir operatör titizliği ile kendimi masaya yatırdım. Bütün özelliklerimi tek tek inceledim. Bu güne kadar fark etmediğim bazı eksikliklerimin ve bazı üstün taraflarımın bulunduğunu gördüm. Mesela ben çok korkak bir insanım.
-Bunu ititraf etmen de bir aşama sayılır.
-Evet korkuyorum, hem de birçok şeyden. Yaptıklarımın altında yatan temel duygu bu. Korkaklığımı bir kusur olarak düşündüğümü zannetme. Korku, çoğunlukla benim can simidim olmuştur. Yıllar önce işlediği bir cinayetten sonra uzunca bir süre hapis yatıp çıkan bir katille konuşmuştum. Bana “bakma böyle hava atıp dolaştığıma, aslında çok korkuyorum. O adamı da korktuğum için öldürdüm.” demişti. O koşullarda ne demek istediğini tam anlamamıştım, fakat şimdi anladığımı fark ettim.
-Başka?
-Kimi insanların değerlendirmelerine göre ben bir nankörüm. Doğru olabilir. Çünkü, bana yapılan iyilikleri hiçbir zaman iyilik olarak görmedim. Hep karşımdakilerin bir ödevi olarak düşündüm.
-Nankör insanın en temel gıdası kötülüktür.

-Aynen öyle. Ben de bana iyilik yapanlara kötülükle karşılık vermekten çekinmedim. İşin doğrusu, iyi de kötü de bana göreydi.

-Bu değerler tabii ki görecelidir, ama bir toplumda çoğunluğun kabul ettiği bir tanımları da mutlaka vardır. Hatta evrensel olarak bu değerleri ifade etmeye çalışan düşünürler de olmuştur.

-Burası beni enterese etmiyor. Ben kendi açımdan bakıyorum iyi ve kötüye.

-İyi, ahlâki açıdan yapılması zorunlu olan eylemlerdir. İnsanlığın mayası da ahlâktır. Bu mayaya sahip olmayanları insan sayamayız.

-Başkaları tarafından insan sayılıp sayılmamak da benim umurumda değil. Ben kendi işime bakarım. Bir şey bana yarar sağlıyorsa iyidir, sağlamıyorsa kötüdür. Ya da bana haz veren iyidir, acı veren ise kötüdür.

-Seninki de bir görüş; tartışmalı da olsa sonuçta bir iddiadır. İçeride vicdan muhasebesi yaptın mı?

-Vicdan dediğin hani insanın içinden gelen bir ses varmış, kişiyi uyarırmış; o mu?

-Evet.

-Öyleyse bende vicdan yok. Öyle bir uyarı almıyorum. Zaten alsam da o sesi hemen boğarım.

-İlginç bir insan, incelenmesi gereken bir varlıksın.

-Varlık diyerek bana hakaret etme!

-Bağırma! Sözlerimde hakaret yok. Var olan her şey varlıktır.

-Var olanlar varlık ise, var olmayanlar nedir?

-Saçma bir soru? Varolmayan deyip onun ne olduğunu nasıl sorgulayacaksın. Bu mümkün mü? Var olmayan “hiç”tir.

-Varlık olacağıma, keşke “hiç” olsaydım.

-İşin içinden çıkamayacağımız bir tartışmaya girdik. Bu konuyu burada kapatalım ve ben sana görmediğin en alt katı gezdireyim. Bunun için en uygun gecelerden birindeyiz.

-En uygun gece ne demek?

-Ay’ın ışığını en çok gösterdiği gecelerden birisi.

-Mağarada, sözünü ettiğin bu kattan sonra, görmediğim yer kalacak mı?

-Hayır kalmayacak. Unutmuş olmalısın, daha önce söylemiştim. Mağarada bildiklerimizden daha çok kat var, ama bunların bir kısmı kullanılamıyor.

-Gidelim öyleyse.

-İkimiz de birer lamba alalım. Sen gene beni takip ediyorsun.

-Görüntülerin bulunduğu katta duruyor muyuz.

-Hayır, yürümeye devam et.

-Kemikler, labirent ve derken en alt kata geldik galiba.

-Evet geldik. Acele etme. Çünkü bu katın bir duvarı tamamen yıkıktır ve aşağısı da uçurumdur. Bana doğru yavaşça yaklaş. Ayın ne kadar büyük ve parlak olduğunu görüyor musun?

-Evet. Ortalığı adeta gündüze çevirmiş. Aşağıda harika bir manzara var. Su sesleri duyuyorum.

-Duyduğun su sesleri karşıdaki şelalelerden geliyor. Dikkatli bak sağ tarafına doğru, biraz daha dön…

-Tamam gördüm. Aynı hizada üç şelale var. Dağın orta yerinden fışkırmışlar. Hava da serinledi gibi.

-Bunda şelalelerin etkisi büyüktür.

-Biraz daha yaklaşıp bakmak istiyorum. Aşağısı sivri kayalarla, çiçek ve ağaçlarla dolu. Çiçek kokularından bir kokteyl hazırlanmış gibi. Burnumun duyduğu en güzel koku bu. Vahşi doğa dedikleri bu mu? Cennet böyle bir yer olmalı.

-Sanırım. Burada sadece doğal güzellik yok. Aynı zamanda doğanın başkaldırısı da var. Bu başkaldırı , özgürlük abidesini de kendi taşları ile dikmiş. Ne kadar görkemli bir abide, değil mi?

-Buraya hiç insan eli değmemiş ve insan ayağı basmamış olmalı.

-Bence de öyle . Yoksa bu güzellikler de çoktan çirkinliğe dönüşmüş olurdu.

-Mağaranın iç taraflarından geldiğini zannettiğim bir başka koku daha algılıyorum. Bu çiçek kokusu değil. Mest edici bir şey.

-O kokuyu ciğerlerine iyice çek ve sonra karşındaki manzaraya bir kere daha bak.

-Çekiyorum. Nedir bu? Nereden yayılıyor?

-Orasını boş ver, anı yaşamaya bak. Hoşuna gitti mi?

-Sarhoş gibi oldum. Kendimi bir kuş gibi hafif hissediyorum. Her şey başkalaştı.

-Öncekinden farklı mı gördüklerin?

-Evet, hem de çok. Baksana, şelaleler gökkuşağı oluşturmuşlar, aşağıdaki kayalıkların üzerine sanki altın yaldız sürülmüş, ağaçların yeşili ise bir başka yeşil olmuş…Böyle bir güzellik olabilir mi? Buna yol açan nedir?

-Güzel, güzel olduğu için güzeldir. Başka bir neden arama!

-Her şey çok etkileyici.

-Seni bile etkilediğine göre…
-Seni bile ne demek?Ağzımın tadını bozmada çok ustasın!

-Benimle dalaşacağına güzelliği yaşasan!..

-Evet harika, harika bir şey… Buradan atlayıp bir kuş gibi uçmak istiyorum. Bu güzelliklere doğru uçmak istiyorum.

-İstersen deneyebilirsin.

-Denerim de, ya… Evet ya…

-Ya, ya demeyi bırak. İstiyorsan dene, istemiyorsan deneme.

-Ne yapıyorsun Kambur? Neden beni elinle uçuruma doğru itiyorsun?

-Benim bir şey yaptığım yok. Bak, ben senden ne kadar uzaktayım? Benim metrelerce kolum mu var da seni bu kadar uzaktan iteleyebileceğim?

-Yalancı, alçak Kambur! Şimdi de inkar ediyorsun. Her şeyi anlar gibi oluyorum. Mağaranın içinden gelen kokunun uyuşturucu özelliği vardı demek ki. Beni kendimden geçirip ya kendi isteğimle aşağıya atlamamı sağlayacaktın, ya da zorla. Kısacası beni öldürmeyi amaçlıyordun. Benden önce de başka insanları bu uçurumdan ölüme gönderdin mi?

-Neden bunu yapayım ki?

-Büyücülük müyücülük derken şimdi de Hasan Sabbah olmaya mı karar verdin? İnsanları uçurumlardan atıp, ya da atlatıp seyrediyor musun? Seni pis cani, seni alçak sadist…

-Yanılıyorsun. Neden bir insanın hayatını kaybetmesini isteyeyim?

-Cevabını sen ver, ben değil. Neden?

-Yanındaki kayanın üzerine otur da sakin sakin konuşalım. Elindeki taşı da bırak.

-Bak Kambur, içeride düşündüm ve ikimizi de ilgilendiren bir karar aldım.

-Nasıl bir karar?

-Bu mağarada ikimizden biri fazla.

-Fazla olan belli, yani sensin. Ben yıllarımı burada geçirdim.

-O senin görüşün. Ben farklı düşünüyorum. Daha doğrusu iyilikle bu mağaradan çekip gitmeni istiyorum.

-Burası senin işine yaramaz. Kısa sürede bıkarsın.

-Orası belli olmaz. Burası bir süre saklanmam için bana gerekli. Şimdi sen bana söyle bakayım: Kendi rızanla buradan ayrılacak mısın, yoksa…

-Yoksa ne?

-Yoksa seni öldürmek zorunda kalabilirim. Mesela şu taşla kafanı ezebilirim.

-Bana doğru gelme. Otur yerine!

-Söyle, gidiyor musun?

-Hayır gitmiyorum. Ölürüm de gitmem…

-Zaten sonuç söylediğin gibi olacak.

-Bunu yaparak, alçaklığına, kalleşliğine, egoistliğine ve nankörlüğüne caniliği de mi ekleyeceksin?

-Boş laflarla oyalama beni. Son defa soruyorum: Gidiyor musun?

-Hayır, hayır, hayır!

-Al öyleyse pis şeytan!...

-Ahhh, kafam, ahhh!..

-Al sana, al sana…Ne kadar da kalın kafan varmış! Al, al…

-Vurma, yeter,yeter! Ahhh!..

-Öldüreceğim seni, ölüm karşısında titremeye başladın bilge kılıklı bunak! Haydi, o palavraların, ahkâmların şimdi kurtarsın seni.

-Evet, beni gerçekten öldüreceğini anladım. Ahhh, offf! Aslında bu benim açımdan büyük bir sürpriz de olmadı. Ahhh, dur vurma, sözümü bitireyim.

-Daha konuşuyor musun sen?

-Her canlı gibi ben de bir gün ölecektim. O gün gelmiş. Ahhh! Evet, ben hiç olmazsa senin gibi yaşantısı ölümden beter birisi olmayacağım. Ahhhhh!

-Gebertinceye kadar vuracağım, gebertinceye kadar… Bir daha, bir daha… Al, al… Sesin çıkmaz oldu solucan kılıklı herif. Öldün mü? Her taraf kan içinde kalmış. Bu pislik herif hareketsiz bir şekilde yatıyor. Gebermiş olmalı, nefes almıyor, nabzı da atmıyor. Ama gene de işi garantiye almalı. Al sana adi kambur, al sana,al sana…

****

-Kamburun ziyaretçilerle görüşürken oturduğu yer burasıydı. İki büyük taşın üzerine konulmuş geniş bir tahtadan ibaret. Pislik içinde, ama oturup biraz prova yapayım. Konuşurken sayfalarını çevirdiği kitabı da burada. Bakayım! Bir şey anlamam mümkün değil. Sembol dolu. Bunların ne anlama geldiğini ben nereden bileceğim. Ama gene de bir ziyaretçi geldiğinde kitaptan bir şeyler görüyormuş gibi yapmalıyım. Acaba Kambur’a benzemeyi becerebilecek miyim? Artık buralar benden sorulur. Eyy! Eyy! Mağara mahlûkatı duyun sesimi: Bundan sonra artık sizin efendiniz benim. Kuralları koyan da uygulayan da benim. Ben ne dersem o olacak! Her şey suskun bu gün. Sözlerime tepki veren tek bir canlı bile yok. Güneş doğmuş olmalı. İyisi mi, önce, o mendeburun benden ısrarla gizlediği şu yeri, yan taraftaki basamaklardan çıkıp kendi gözlerimle göreyim.. Basamaklar bitti ve karşıma tahta bir kapı çıktı. Ağır bir şey… Zorla da olsa açılıyor. Bakalım arkasında ne var? Ooo, bir oda! İçeride bir yatak, bir soba, birkaç kap-kacak, biraz ekmek ve sebze… Penceresi bile var. Bakayım! Yeşillikler içinde bir bahçe. Şimdi her şeyi daha iyi anlayabiliyorum. Demek ki Kambur’un bütün hayatı mağarada geçmiyormuş. Sabah olduğunda görüşmeyi mutlaka bitirmek istemesi de boşuna değilmiş. Gece mağarada, gündüz odasında ve bahçede devam eden bir hayat… Neyse, daha detaylı incelemeyi sonra da yapabilirim. Biraz uyusam iyi olacak. Kambur’un şu kir içindeki yatağına uzanıvereyim.
***
-Ohhh be, kendime geldim. Bu birkaç saatlik uyku her şeye değdi doğrusu. Dışarı çıkıp etrafı kolaçan edeyim. Mağaraya açılandan başka bir de bahçeye açılan kapı var. Ama bu kapı açılmıyor, nasıl çıkacağım? Buldum, buldum. Arkadan sürgüsü takılıymış. Çekeyim. Açıldı. Bahçe sebze dolu. Yan tarafta bir de kümes var. Tavuk sesleri geliyor. Galiba kümesin birkaç metre solundaki küçük yapı da tuvalettir. İleride çokca ev görüyorum. Bir köye benziyor. Buraya uzaklığı 2-3 kilometre olabilir. Bahçenin alt tarafından bir adam geçiyor. Bana doğru bakıyor. Tanıyamadı. O yüzden tereddüt ediyor. Galiba selam verecek.
-Selamünaleyküm.
-Aleykümselam. Buyurun.
-Dedeye baktım. Bir ihtiyacı var mı diye soracaktım. Ama artık sormama gerek kalmadı herhalde. Çünkü siz varsınız ve bir ihtiyacı olursa karşılarsınız. Dede içeride mi?
-Hayır yok. O gitti.
-Nereye gitti? Siz onun akrabası mı oluyorsunuz?
-Evet yeğeniyim. Memlekete gitti. “Yaşlandım, artık yapamıyorum. Gel burada sen otur.” diye bana haber gönderdi. Ben de hemen yola çıkıp geldim. Ben gelince de buradan ayrıldı.
-Daha dün görüşmüştük. Böyle bir niyeti olduğundan bahsetmemişti.
-Unutmuş olmalı. Yaşlılık işte.
-Vedalaşmadan gitmesine üzüldüm. Ona çok alışmıştım. Yıllardır hemen hemen her gün onu görürdüm. Selamlaşırdık, konuşurduk, bana güzel şeyler anlatırdı, bazen de ihtiyaçlarını karşılardım. Öğlene kadar evinden çıkmazdı. Öğleden sonra ise akşam gün batıncaya kadar bahçe ve tavuklarıyla uğraşırdı.
-Bu tür işleri yapmaktan hoşlanırdı.
-İyi bir insandı. Tek bir dalı kırmamış ya da kesmemiştir. Soğuk havalarda, yerdeki ağaç parçalarını, çalıyı çırpıyı toplayıp yakardı. Tavuklarla, sebzelerle, ağaçlarla, kuşlarla konuşurdu. Onlar da sanki söylediklerini anlıyormuş gibi sakin sakin durup dinlerdi.
-Öyleydi, öyle. Amcam iyi bir insandı. Ona yardım ettiğin için teşekkür ederim.
-Önemli değil. Bahçesinden çıkardığı sebzeleri ve biriktirdiği yumurtaları bana verirdi. Ben de onları kasabadaki pazarda satıp yağ, un, sabun, gaz, tuz gibi ihtiyaç duyduğu şeyleri alıp getirirdim. Bazen üç-beş kuruş para üstü artardı. Kalan parayı ona vermek istediğimde katiyen almazdı. “O şey benim işime yaramaz!” derdi biraz kızgınca.
-Benim de ihtiyaçlarımı karşılamama yardım eder misin?
-Tabii ederim. Siz sebze ve yumurtaları hazırlayın. Beni beklemenize de gerek yok. Bahçeye bırakın, ben oradan alıp kasabaya götürürüm.
-Öyle değil! Ben sebze ve yumurta işi ile uğraşamam. Yeterince param var. Parayla alırsın. Tabii ben de sana emeğinin karşılığını öderim.
-Karşılık beklemem. Allah rızası için yaparım.
-Olmaz. Kabul edemem. Önce şu yüz lirayı al. Bu senin.
-Hayır , para almam.
-Alacaksın, yoksa sana bir şey ısmarlayamam. Şu üçyüz lirayı da al.
-Peki. Ne getirmemi istiyorsunuz?
-Yiyecek, içecek ve bir evde ihtiyaç duyulacak şeylerden al işte. Kendi evine ne alıyorsan, onları.
-Tamam.
-Bir ara da şu kümesteki tavukların hepsini al götür, senin olsun.
-Hepsini mi? Orada en az onbeş tane tavuk var. Dursunlar. Taze taze yumurta yersiniz.
-Ben tavuk bakamam. Canım yumurta isterse parayla alırım.
-Siz bilirsiniz…
-Aldıklarını getirdiğinde ben bahçede olmazsam, kapının yanına bırakır mısın?
-Olur. Ben kaçayım. Hoşça kalın.
-Güle, güle.

***
-Mağaranın katlarını dolaşmam iyi oldu. Artık her yeri ezbere biliyorum. İleride bu bilgiler işime çok yarayabilir. Mesela, gelen ziyaretçiler arasında zenginler olursa onları labirentde kaybedebilirim ya da uçurumdan atabilirim. Uçurum deyince aklıma geldi: En son kata da bir bakayım ve inmişken o Kambur’un leşini de aşağıya atayım.. İşte geldim bile en alt kata. Neredeydi ceset? Biraz daha ilerideydi galiba. Ama burada da yok. Şurada? Yok. Uçurumun hemen başında mı? Yok, yok… Ceset yok! Yerlerde kan izi de yok. Ne oldu? Bu mendeburun ölüsü buharlaşıp uçmadı ya? Yoksa ölmedi mi? Ölmedi de numara mı yaptı ve ben gittikten sonra da kaçtı mı? Yok canım, beyni bile dışarıya fırlamıştı. Yaşaması imkansız… Öldüğüne yüzde yüz eminim. Öyleyse ceset nerede? Yabani hayvanlar götürüp yemiş olmasın? Ama buraya yılan ve kartalın dışında hangi yabani hayvan çıkabilir ki? Neyse, boş ver!.. Ne olduysa oldu. Gelmişken şu cennet gibi yerden biraz manzara seyredeyim. Cennet mi, cennet mi? Ne cenneti? Dışarıda tam bir felaket görüntüsü var. Gündüz olmasına rağmen ortalık gece karanlığında. Mavi, siyah, kirli beyaz karışımı kalın bulutlar ortalığı zindan gibi yapmışlar. İri yağmur taneleri bazen bilye büyüklüğünde doluya dönüşüyor. Fırtına ortalığı kasıp kavuruyor. Ağaçlar çatırdıyor, bazısı da kökleri sökülmüş olarak metrelerce uzağa fırlıyor. Kayalar gümbürdeyerek uçurumun dibine doğru yuvarlanıyor; yuvarlanırken de altlarından çıkan toz ve parçacıklar yağmurla birleşerek koyu çamur gibi bir şeye dönüşüyor. Bu çamur gibi şey de o güzelim çiçeklerin üzerini örtüyor. Korkunç bir görüntü. Dizlerimin bağı çözüldü. Nedir bu? Yoksa Kambur’un ölümüne duyulan bir öfke mi? En iyisi buradan uzaklaşmak. Aksi takdirde fırtına beni mağaranın içinden bile alıp kayalara çarpabilir. Belki de niyeti bu!...
***
-Bu gece Kambur’un ziyaretçilerinden gelen olabilir. Oturup beklemeliyim. Gelen kişiye karşı açık vermemek de gerekiyor tabii. Yoksa her şey tersine dönüverir birdenbire. Soğukkanlı ve dikkatli olmalıyım. Heyecan yok, kızmak yok … Bir ses duyar gibiyim. Birisi geliyor.
-Hayırlı akşamlar büyük bilge…
-Hayırlı akşamlar, hoş geldin.
-Hoş bulduk, ancak sen bilge değilsin. Çünkü sesin farklı.
-Otur oraya evlat. Kambur buradan gitti. Yerine de beni bıraktı.
-Şimdi seni iyice görüyorum. Evet sen o değilsin.
-Heyecanlanma evlat. Otur, otur oraya da konuşalım.
-Bana evlat diyorsun, oysa senin yaşın benden büyük değil. Ben o değerli bilge kişi için geldim. Ona Kambur denmesi de hoşuma gitmedi.
-Ben ona hep öyle hitap ettim. Kendisi bundan hiç şikayetçi değildi.
-Onun gibi tevazu sahibi bir insan kolay kolay şikayette bulunmaz. Yıllardır buraya gelir giderim, ancak onun sırtındaki kambur pek dikkatimi çekmezdi. Tâ ki şu ana kadar… Evet düşünüyorum da onun sırtında kambur vardı, hem de iki tane. Ben onun kamburlarına değil, ağzından çıkan hikmet dolu sözlere bakardım.
-Evet, konuştu mu güzel konuşurdu.
-Bana çok büyük yardımları oldu.
-Problem ne? Anlatırsan ben de yardımcı olurum.
-Sanmam. Bazı şeylerin sonu daha başında bellidir. Üstelik artık benim sorunum da kalmadı.
-Öyleyse burada işin ne?
-O bilge kişiye teşekkür etmek ve sohbetinden feyz almak için geldim. O iyilik timsali insanın tek bir cümlesi için neresi olursa olsun, giderim. Nerede olduğunu bana söyler misin? Oraya gidip, görmek istiyorum onu.
-Nerede olduğunu bilmiyorum. Söylemedi. Çekti gitti. Burasını da bana emanet etti. Kambur’un iyilik timsali olduğunu söylüyorsun, ama bana kötülükde üstün olduğu için üstadları tarafından bu göreve seçildiğini söylemişti.
-Bana anlattığı ise tam tersiydi. Nedenini de galiba biliyorum. Sanırım o, kötü bir insan karşısında iyi bir insan görüntüsü verirse, karşısındakini incitmiş olabileceğini düşündüğünden böyle söylemiştir. O gerçekten de tevazu sahibi bir kişiydi. Kendisini kötü olarak tanıtması onun değerinden bir şey kaybettirmezdi. Altın çamura da düşse gene altındır.
-Vay uyanık vay… Demek ki nabza göre şerbet veriyormuş!
-Ne dediğini anlamadım. Yüksek sesle konuşur musun?
-Onunla ilgili bir anı aklıma geldi de… Saçma sapan bir şey canım. Duymadığın daha iyi.
-Ne zaman dönecek?
-Dönmemek üzere gitti. Eğer gerçekten bir sorununuz var da söylemekten çekiniyorsanız…
-Vardı. Bilge kişi sayesinde bitti. Bana verdiği telkin ve öğütlere borçluyum bu günümü. İş hayatımla, eşimle, etrafımdaki bazı insanlarla, hatta cinsel konularla ilgili ciddi sorunlar yaşadım. Ekonomik sıkıntı içinde, küçük bir memurdum. Kompleksli, insanlarla sağlıklı diyaloglar kuramayan, bazen bir zavallı görünümünde bir insandım. Hepsi bitti, hepsi bitti… Şimdi param da var, kendime güvenim de. Küçük memurluk dönemi geride kaldı, üst düzeyde bir bürokratım artık. İnsanlarla aram iyi, eşimle adeta ikinci daha doğrusu gerçek balayını yaşıyoruz.
-Bu sana pahalıya mal olmuştur.
-Benden para ya da başka bir şey mi talep ettiğini düşünüyorsun?
-Evet. Bu devirde hayrına kim kime yardım eder ki?
-Onu tanımadığınız şu sözlerinizden de anlaşılıyor. Senin gibi bir insana burayı emanet etmiş olmasına bir türlü inanamıyorum. Bırak parayı, bir keresinde “bu mağarada ne yer ne içer?” diye düşündüğümden ufak tefek bir şeyler alıp gelmiştim. İşte o gün onun en öfkeli anına da tanık olmuştum. Yaptığımdan öylesine utandım ki… Defalarca özür diledim.
-“Senin gibi bir insan…” ifadesinde bana bir hakaret sezinledim. Çizmeyi aşmasan iyi edersin.
-Onun hatırımda kalan son sözlerinden birisi şöyleydi: “İnsan olarak doğmak bir ayrıcalıktır; ama insan olarak kalmak en büyük meziyettir ve oldukça da zordur.”
-Yeter, yeter! Kapat çeneni!
-Aha, aha…
-Ne gülüyorsun?
-Kambura gülüyorum.
-Hani nerede? Kambur mu geldi? Olamaz…
-Hayır, senin anladığın kambur değil bu. Sırtında çıkmaya başlayan kambura gülüyorum. Hayret, o bilge kişinin kamburu yıllarca hiç dikkatimi çekmemişti, ama seninkini anında, hem de çıkarken gördüm. Hatta bir değil iki taneymiş çıkan kamburlar! Aha, aha…
-Kes şu pis pis gülmeyi. Defol buradan!
-Gidiyorum çift hörgüçlü deve kılıklı herif. Gidiyorum ve sana da kamburların hayırlı olsun diyorum....




***

---BİTTİ---



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın fantastik roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Bir Edebiyatçı Gözüyle Mağaranın Kamburu - Yorum: 4
Bir Felsefeci’nin Kaleminden Mağaranın Kamburu – Yorum: 6
Mağaranın Kamburu Romanına Yönelik Okuyucu Yorum ve Eleştirileri - 2
Mağaranın Kamburu Romanına Yönelik Okuyucu Yorum ve Eleştirileri - 3
Mağaranın Kamburu Romanına Yönelik Okuyucu Yorum ve Eleştirileri
Mağaranın Kamburu P - Kitap Yayınlarından Çıktı
Usta Bir Kalemden Mağaranın Kamburu Eleştirisi

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Bir Romanın Anatomisi: Mağaranın Kamburu
Memleketimin Delileri - 1
Memleketimin Delileri - 2
Demokratik Deliler Devleti - 37 (Son Bölüm)
Göçe Göçe - Köyümüz Yok Olmuş - 48 (Son Bölüm)
Ücretsiz Kitap Dağıtabileceğim İstanbul’da Bir Mekan Arıyorum
Demokratik Deliler Devleti - 36
Bir Anı Defteri Buldum - Roman
Göçe Göçe - Dedemi Bir Daha Görmedim - 47
Göçe Göçe - 10

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Kusurî"den Tırtıklama [Şiir]
Zam Zam Zam... [Şiir]
Tırtıklama (Kazak Abdal'dan) [Şiir]
Yoklar ve Varlar [Şiir]
Âşık Dertli"den Tırtıklama [Şiir]
Dostlarım [Şiir]
İstanbul,sana Âşık Bu Kul [Şiir]
Namuslu Karaborsacı [Şiir]
Elem Bağları [Şiir]
Toprağın Oğlu [Şiir]


Ömer Faruk Hüsmüllü kimdir?

Uzun süre Oruç Yıldırım adını kullanarak çeşitli forumlara yazı yazdım. İddiasız iki romanım var. Çok sayıda siyasi içerikli yazıya ve biraz da denemelere sahibim. Emekli bir felsefe öğretmeniyim. Yazmaya çalışan her kişiye büyük bir saygım var. Çünkü yazılan her satır ömürden verilen bir parçadır.

Etkilendiği Yazarlar:
Az veya çok okuduğum tüm yazarlardan etkilenirim.


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2017 | © Ömer Faruk Hüsmüllü, 2017
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.