..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Ama gene de dünya dönüyor! -Galilei
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Tarihsel Roman > Ergün Öner




6 Mayıs 2011
İmbros  
Ergün Öner
O dönem Türkiyesinin en kalabalık köyü 3000 yerli Rum'dan oluşan Dereköy'dür.Burada tek Türk olan bir öğretmenin tutunabilmesinin destanıdır.


:DHJJ:











İ M B R O S
İmroz (Gökçeada)



roman




Ergün Öner

Ön Bilgi…
Adalar genellikle ana karadan kopmuş oluşumlardır.Sert kütleleri nedeniyle yüzeyleri de kaya ve taşlarla kaplı olduğundan çoraktır,verimsizdir.
Ege adaları da böyledir.
İmroz bunların arasında özenle yaratılmış bir mücevher gibidir.
Kıraç toprakların “Bereket Tanrısı İmbarasos” bu ada topraklarının altını bütünüyle tatlı suyla doldurup burayı yüzen bir bahçeye dönüştürmüştür.
Ayrıca her türde meyve,sebze,tahıl,ağaç yetişebilsin diye adaya bol ürün verecek topraklar ve oksijeni en bol,rüzgarı en sürekli bir hava armağan edilmiştir.
Buraya ilk yerleşen insanlar bu tanrıya şükran borçlarını ödemek için onun adından esinlenerek adaya “İmbros” adını vermişlerdir.
İşte bu zenginlik ve güzelliği tadanlardan biri de benim…
Hasan Tuna







1.Bölüm
Balkan dağlarına ilk kar çoktan düşmüştü.Hasan,elinde küçük bir çantayla sabaha karşı Mahmutköy’den yaya olarak Şumnu tren istasyonuna doğru yola çıktı.
İstasyona geldiğinde sabahın keskin soğuğuna karşın sıcaklamış, hatta terlemişti bile. Çevrede henüz pek kimse yoktu.Tahta bir banka oturdu.Yüreğinin çarpıntısı,geçen bir yük treninin gürültüsünden bile fazlaydı sanki.
Derken futbol takımının formalarını büyük valizlerle taşıyan iki malzemeci göründü. Selamlaşır selamlaşmaz onlara futbolcuların ne zaman geleceklerini sordu.Bir saate kalmaz kamyondan bozma otobüsün istasyonda olacağını öğrendi.
Zaman bir türlü geçmiyor,uzuyor da uzuyordu.İlk aşamada trene binmek için harekete geçmeden, sonra da lokomotifin “çuf çuf çuf !” sesini duymadan içi rahat etmeyecekti.
Nihayet futbolcuları getiren otobüs homurdayarak istasyon kapısına yanaştı.Uykulu gözlerle,gerine gerine araçtan inen oyuncular Varna’dan gelecek olan treni beklemeye başladılar.Kimisi,tahta peykeler üzerinde tekrar uykuya dalmışlardı ki arkadaşlarının dürtüklemeleriyle uyandılar.Siyah dumandan,isten rengi kaçmış ihtiyar tren ağlaya sızlaya istasyonda ciyak ciyak bağıran metal yaralı bir hayvan gibi bağırarak zoraki durdu.
Kendilerine ayrılan iki vagona binen bu otuz kişiden yalnızca Hasan’ın kimsenin bilmediği farklı bir düşüncesi vardı.Diğerleri Şumnu İdman Yurdu’nun düzenlediği, “Bulgaristan Karması” futbol takımı olarak,Taksim Stadı’nda “İstanbul Karması” futbol takımıyla maç

yapmak için İstanbul’a gidiyorlardı. Türkiye Cumhuriyeti’nin 10.yıl kutlamaları çerçevesinde 29 Ekim’de oynanacak bu dostluk maçında Hasan da takımının güya masörü rolündeydi.
Tren harekete geçtiğinde,elinde olmadan bir şey onu hep geçmişe götürüyordu.Yanında hiçbir şeyi yoktu,sahip oldukları geride kalmıştı! Sahibi olduğu tek şey yanındaydı;hayatı…
Hasan,Mahmutköy ‘ün bekar,en yakışıklı ve genç öğretmeniydi. Evlenmek istiyor;ancak pek herkesi de beğenmiyordu.Üç saat uzaklıktaki Yörükler köyündeki öğretmen arkadaşı ona buradaki Abdi Ağa’nın kızı Emine’yi mutlaka bir defa görmesi için çok ısrar ediyordu.
Ertesi yıl hıdırellez günü,köye gelerek şu övülen kızı karşıdan epeyce izlemiş,uzun saçlı,beyaz tenli,ay yüzlü,badem gözlü,sürmeli,bu havalı kızı çok beğenmişti.Köyün bütün gençleri bu kıza sevdalıydı; fakat kız Abdi Ağa’nın kıymetlisi olduğundan kimse kendine güvenip isteyemiyordu.
Yörükler köyünün okul müdürü ve öğretmenleri araya gelerek durumu Abdi Ağa’ya açtılar,bu öğretmenin ne kadar iyi, becerikli, çalışkan olduğunu anlattılar;ama o,talip iyi de olsa,kızımın gideceği yer uzak diye direniyor ve hayatın ondan istediklerimizden oluştuğunu,Hasan’ın bu çok güçlü isteğinin hiç bir şekilde önünde durulamayacağını bildiği halde bir türlü,”nasipse olur” diyemiyordu.
Emine de kendine özgü yan bakışlarla Hasan’ı izlemiş; genç,boylu poslu,çekici çehresi ve kendine güvenen tavırlarıyla ben farklıyım diyen bu,şimdiden ünlü öğretmeni çok ilginç bulmuş ve babasını kimlerin ikna edebileceklerini düşünmeye başlamıştı bile…. Nihayet üç ay sonra bu evliliğe ön ayak olan arkadaşı müjdeli haberi vermek için Mahmutköy’e geldiğinde,gece geç vakitlere kadar süren erik rakılı,et çevirmeli yemekte Hasan,sazla-mandolin karışımı çalgısıyla:
” Geldim size Balkan güzeli
Göreyim diye beyaz yüzünü
Tatlı dilini güzel yüzünü
Hilal kaşını,ela gözünü”… türküsünü defalarca çalıp söylemişti.
Öte yanda Emine,üç aylık kısa bir nişanlılık döneminden sonra düğün yaklaştıkça bazı kuruntular duymaya başladı.Sanki acele bir evlilik yapıyor duygusuna kapılmıştı.Bölgenin bu en yakışıklı, kültürlü,bilgili,meslek sahibi erkeğiyle baş edebilecek miydi? Erken yaşta olgunlaşmıştı;ama sekiz yıllık eğitimi ve gence olan hayranlığı onu kendine bağlamaya yetecek miydi?
Emine,haftalardır gecenin bir vaktinde uyanıyor,Hasan konusunda aklını kurcalayan şeyleri irdeliyordu.Bir süre sonra cesaretlendi;çünkü kendinden vazgeçerek,kendini bulduğunu fark etti.Aşk ve sevgi cesaret gerektirirdi;çünkü kırılmaktan korkmayı bırakırsa gerçekten aşık olunacak biriydi Hasan! Bu da olmazsa,yine cesaretini toplar karşılıksız bir sevgi verebilirdi.
Ülkede herkesin tanıdığı Bulgar yazar Dimitır Dimov’un Tütün adlı romanının en arka sayfasına yazdığı ve kimin olduğunu bilmediği cümleleri tekrar tekrar okudu:”Gerçeğin deneyimi yoktur.Gerçek deneyim ötesidir.Bütün deneyim zihindedir.Kişi;ancak gerçeğin kendisi olduğunda gerçeği bilebilir.Gerçek en yüce mutluluktur”.
İnsan,yaşadığı yere benzermiş derler;havasının bile bir saat öncesiyle bir saat sonrasının tahmin edilemediği,insanlarının koşullara uymak için fırıldak gibi döndüğü şu acımasız Balkanlara benziyorum diye kendine kızdı.Nihayet en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir deyip evlenme fikrini kesinleştirdi.
Tam bir hafta süren çok angılı(namlı) bir düğünleri olmuştu.Söz kesme,nişan altı,nişan üstü,kına gecesi,imam nikahı,belediye nikahı,yemekler,yine yemekler,oyunlar,türküler derken herkes bu hızdan yorgun düşmüştü ki davulcu son tokmağı davuluna vurarak düğünün bittiğini duyurmuştu!
Güneş doğmak üzereyken Hasan’ın içinde olduğu yaşlı tren Eskicuma’ya geldi.O,geride bıraktıklarını düşünmeye başladı. Eminesini,bu körpe yaşında bir oğlu ve bir kızıyla baş başa bırakıp gidiyordu. Doğduğunda sevinçten sabaha kadar uyumadığı oğlu Hilmi daha beş yaşında,anası gibi badem gözlü,güzel kızı Sabahat ise yaşını bile doldurmamıştı.Ya onlar buralarda kalır da kavuşamazlarsa diye kuruntular içinde kıvranıyordu.
Anadolu’nun güvenli göbeği; Kayseri, Nevşehir, Kırşehir üçgeninde önce göçebe hayvancılıkla sonraları tarım ve ticaretle yaşayan soyunun zorunlu olmasa buralara kendi kararlarına göre gelmeyeceğine inanıyor. Bulgaristan’ı fetheden Padişah I.Murat ve onun komutanı Çandarlı Ali Paşa’yı güzel duygularla mı yoksa öfkeyle mi anacağına bir türlü karar veremiyordu.Aradan altı yüz kırk yıl ve onlarca kuşak geçmiş ve şimdi göç tersine dönmüştü.
Çok yıprandığı için tren raylarının birleştikleri yerler o kadar aralanmıştı ki Tırnova’yı geçtikten sonra vagonlar futbol topu gibi hoplaya zıplaya ilerlemeye başladı.Bir an vagonlar birbirinden ayrılacakmış gibi oluyor;sonra hani cama yapışan yağmur damlası aşağıya düşerken diğer damlaları toplar ya,lokomotif de vagonlarını tıpkı öyle yine bir araya toplayıveriyordu.
Öğleye doğru Balkanları yaran Şipka geçidine geldiklerinde trenin hızı iyice düşmüş,tırmanma sırasında adeta emekliye emekliye gidiyor,raylar arasındaki her düşüşte Hasan’ın beyni zonkluyor,acaba doğru yolda mıyım diye gene gene düşünüyordu.
Herkesin içinde,ruhunda bir sezgi şifresi vardır ya,ona defalarca danışmış hep şu aynı yanıtı almıştı;”artık sizin burada yiyecek aşınız, içecek suyunuz kalmadı,buradan ayrılın”!
Bir bilge şöyle diyordu: ”Çekildiğiniz,çekim duyduğunuz yere gidin.Ne yapayım diye sorunun yanıtını bulmak için uğraşmayın.Sakin olun ve eşzamanlılığı gözleyin.Bulunduğunuz yerde mutluysanız ve bu size harika bir duygu veriyorsa ve başka bir yer sizi çekmiyorsa,sizi başka bir yere çeken eşzamanlılık yok demektir,o zaman bulunduğunuz yerde kalın,bu,bu kadar basit.Başka bir yere çekilmiyorsanız o yerle ilgili bir sözleşmeniz yok demektir”.
Yirmi üç yaşındaki Hasan,1930 yılındaki izinle Bulgarca’nın yanında Türk çocukları için Latin harfleriyle Türkçe eğitime başlayan okulların ilk öğretmenlerden biriydi.Ayrıca ülke çapında felsefe ile teoloji (din) ve teknikte yeni ilerlemeler konusunda sürdürülen birer yıllık lisans programlarında birincilik almıştı.Zaten Türklere daha yüksek eğitim yapacak fırsat verilmiyordu,yükselecekleri son sınır buydu.
Bulgar kralı Boris’in hoşgörüsüyle Türk çocuklarına sağlanan bu tür eğitim verecek okul sayısı ülke çapında önce 1700’e yükselmiş; ama son yıllarda yönetimini sertleştiren kral okulların sayısını 500’e kadar düşürmüştü.Ayrıca bu öğretmenlerin maaşlarını da öğrenci velileri ödüyordu;ancak eskisi gibi tarımdan,manda ve at besiciliğinden yeterince para kazanamayan halk,bu yükümlülüğünü de yerine getiremez hale gelmişti.Mesela bu yıl,öğretmenlerine sadece üç maaş ödeyebilmişlerdi.Üstüne üstlük kimi Bulgar çetecileri Türk evlerini basarak var olmayan altınları vermeleri için Türklere baskıyı,tehdidi epey arttırmışlardı.
Abdi Ağa,tarım,hayvancılık ve ticaretten kazandıklarının büyükçe bir bölümünü dağıtan hallice biriydi.Avlusunda her gün bir koyun kesilir,yapılan etli yemekler yolda kalmışa,yoksula, yetime sunulurdu.Yola çıkarken Hasan’a da yirmi altın vermiş ve :“Aileniz parçalansa da gözün arkada kalmasın,onlar benim de çocuklarım;ne yapalım,bütün bunlar yaşanacak şeylermiş diye kabullenip sineye çekeriz evlat” demişti. Bütün bunları zihninden geçirince biraz rahatlıyor, ne var ki yine de içindeki “acabayı” yok edemiyordu!
Derken şunlarla “acaba” düşüncelerini biraz hafifletti:
”Yeni durumunuza kendinizi zihnen hazırlayın.İşler mutlaka sizin için değişecek,bunu kabullenin. Sizin ve ailenizin beslenip barınmanızı ağlayacak parayı kazandıran dünyadaki şimdiki işiniz ya da mesleğiniz son bulabilir ya da değişebilir”.
“Kararınızdan geri dönemeyeceğinizi,yarı yolda fikir değiştiremeyeceğinizi bilin.Siz artık evrene isteminizi bildirdiniz.İnanın ki perdenin öbür yanında bu isteğiniz çok net ve çabucak belki bir günde belki birkaç ayda mutlaka gerçekleştirilecektir.Çünkü siz bir enerji değişikliği istediniz ve bu, bir değerlendirme yargısı ile oluşmayacak, yalnızca karmik,yani dünyaya gelmeden önceki sözleşmenizin bir ayarlama yoluyla neyin gerekeceğinin takdir edilmesi biçiminde olacaktır.Bunun belirtileri de canlı rüyalar görmelerle,kimi üzüntülü duygular hissetmelerle kendini belli edecektir.Sonuç sizin tam istediğiniz şekilde olacaktır,bundan hiçbir kuşku duymayın”!
Tren ikinci Meriç köprüsünü de geçince Türkiye’ye çok yaklaştığını anlayıp içini titreten bir heyecan duymaya başladı,ya sınırda bir terslik çıkarsa diye.Öyle ya kendine ait bir pasaportu filan yoktu,iki geceliğine İstanbul’a gidiliyordu ve sadece kafile listesinde adı vardı o kadar.
Nihayet akşam üzeri sınırdaki Pazarkule’ye geldiler, burada trenin raylarının sayıları arttı,trenlerinin rayları değişti.Kısa bir süre sonra da Türk topraklarında hiç sarsılmadan ilerlemeye başladılar.
Binlerce yıldır atalarının yaşadığı topraklara girdiğinden midir,yoksa sınırda bir terslik çıkmadığından mıdır nedir, içinde bir rahatlık,bir hafiflik,güven duymaya başladı ve oturduğu yumuşakça deri koltukta uyuyakaldı.
Rüyasında Emine, bitişik komşusunun neden erkeğini gurbete, belirsizliğe saldın sorusuna şunları söylediğini duyuyordu : ”Komşum, bütün erkeklere on beş yaşındaymışlar gibi davranmak zorundayız; çünkü onların mayalarında büyümek yok. Onlar ergen ruh halinde takılmaya devam ediyorlar.Hasan,buralarda geleceğimizi kontrol etmeliyiz diye tutturdu.Bunu etkili olarak sağladığımızda gelecekte daha umutlu olacağımızı,böylesi bir hayatın bizi daha mutlu edeceğini anlattı durdu.Eğer,geminin dümeninde yol üstündeki limanları umursamadan zaman nehrinde ilerlersek sonsuz bir mutluluk içinde yüzeceğimize beni de inandırdı.”Komşusu anlamasa da başını arada bir sallıyordu.
Emine beni, çocukça davranmakla mı suçluyor ne diye düşünürken,güçlü bir müzik sesiyle uyanıverdi.Sirkeci garına girmişlerdi.Her taraf,bayraklarla, Atatürk resimleriyle süslenmişti ve hoparlörlerden” onuncu yıl marşı”nın sözlerle yayılıyordu:
”Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan…”
Futbol takımı,garın hemen yanı başındaki Viyana Oteli’ne yöneldi. Tuna,adımlarını ağırlaştırarak en sona kaldı ve tam otelin kapısından girecekken geri döndü, hızla yokuş yukarı hızlı hızlı yürümeye başladı.
Hemen birine yakınlarda polis karakolu olup olmadığını sordu.Adam ,soldaki beyaz boyalı büyük bir konağı gösterdi. Bahçesine girdiğinde buranın İstanbul Vilayet binası olduğunu tabelasından anladı.Kapıdaki nöbetçi polisin yanına giderek içeride karakol olup olmadığını sordu,evet yanıtını alınca koridorda ilerlemeye başladı.Bayram nedeniyle tatil olduğundan binada pek kimse yoktu.
Bir odanın kapısını tıklattı.Nöbetçi amir olduğunu sandığı görevliye durumunu kısaca anlattı.
“Ben Türküm.Bulgaristan’nın Şumnu ilinde öğretmendim. Cumhuriyet törenleri nedeniyle buraya gelen bir futbol takımına katıldım.Geri dönmeyip gerçek yurduma iltica etmek istiyorum.”
“Peki.Üzerinde ne varsa çıkar,masanın üstüne koy.Bir memur senin ifadeni alacak.Bu gece burada kalacaksın.Yarın sabah bir memurla birlikte bazı devlet dairelerini dolaşacaksınız”.
“Sağ olun”
Çantasını boşalttı.Üstündekileri çıkardı.Bulunanların bir listesi yapıldı,O da imzaladı.
Hasan,tek kişilik iki yatağı olan bir odaya götürüldü burada dinlenebileceğini,öğleyin çıkacak karakol yemeğiyle de ağırlanacağı öğrenince,iyice gevşeyip rahatladı.Yol boyunca kuruntunun ne kadar büyük bir stres kaynağı olduğunu bire bir yaşamıştı;çünkü bu tür düşünceler kendi kendine devam eden döngülerdi,üstelik kartopunun çığa dönüşmesi gibi de artıyordu.
Artık hepsini yok etmek için onlardan daha güçlü bir sesle haykırma sırası gelmişti: ”Yeter,dur,bitti”. Bütün yorgunluğu, kuşkuları dağıldı,her şey bir sevince, mutluluğa dönüşüverdi.Polisler ona akşam yemeği de vermişti.Yatağa uzanır uzanmaz uyuyuverdi.
Sabahleyin çok dinç,mutlu ve umutlu kalktı.Görevli memurla göçmenler bürosuna gittiler.Orada bir sivil memura başından geçenleri daha ayrıntılı biçimde anlattı.Yanındaki polis,Hasan’ın Bulgaristan’dan aldığı diplomalarını,Bulgar kimlik kartı ve benzer evrakı buraya teslim etti.
Bir odaya götürüldü ve burada beklemesi gerektiği söylendi. Kendisinden başka üç kişi daha vardı.Bunlardan ikisi Kafkasyalı,diğeri Arap’tı.Çat pat Türkçe konuştukları için pek fazla dertleşemediler. Öğleyin çay,simit,peynir ikram ettiler,çok lezzetliydi, hele simit mis; ama mis gibi vatan kokuyordu!
Akşama doğru bir odaya çağrıldı.Diploma ve evrakının incelendiği,isteğinin kabul edildiği bildirildi.Hele ülkede öğretmen açığının çok olmasından ötürü Maarif Bakanlığı’nın kendisini vekil öğretmen olarak atayabileceği de söylediğinde,sevincinden gözleri yaşardı.İstekli olursa,bu atamanın beş,altı gün sonra belli olacağını,bu nedenle adına düzenlenen geçici nüfus kağıdıyla göçmenler misafirhanesinde ya da istediği bir yerde kalabileceğini belirtildi.
Düşlerini sıraya koymayı, sevdikleriyle ilgili değil de önce kendi hayallerini gerçekleşmesi gerektiğini biliyordu;kendini kurtarmalıydı ki sonra onları da kurtarabilsin! Kişi zihnine hangi düşüncelerin gireceğini belirleyemezdi;ancak zihninde hangi düşüncelerin kalacağını belirleyebilirdi;bu nedenle düşüncelerini yerli yerinde sırayla ve özenle seçmeye başladı.
İstanbul’da akrabası,arkadaşı,bir tanışı filan yoktu. Misafirhaneye yerleştikten sonra, yaya olarak Beyazıt’a geldi.Yolda pırnal yaprakları,bayrak ve Atatürk resimleriyle süslü taklar gördü,üzerlerinde ”Atam Sana Minnettarız” gibi yazılar vardı.
Kapalıçarşı’yı sora sora buldu,yanında getirdiği yirmi altının bir bölümünü paraya çevirmek istiyordu;sadece külçe fiyatına on altınını sattı.Üzerinde getirdiği Bulgar paralarına kimse itibar etmedi.Tavsiye üzerine oradan Tahtakale’ye indi ve üstündeki iki bin beş yüz Bulgar Leva’sını Türk parasına çevirmeye uğraştı ne var ki aldığı yanıtlar hep aynıydı, ”bu paranın burada çevrilme piyasası yok”.Nihayet Yahudi bir koleksiyoncuya,bir miktar Türk lirası karşılığında verdi .
Yürüyerek Karaköy’e geldi,Beyoğlu’na Tünel’e binilerek çıkılacağını öğrendi.Burası çok kalabalık ve ticaret yönünden hareketliydi.Biraz yüksek sesle konuşanları seslediğinde çeşit çeşit dillerin konuşulduğunu fark etti.
Kendisi Türkçe dışında Balkanların yerel dillerinden Bulgarca, Sırpça ve Pomakça’yı rahatlıkla konuşuyordu.Burada duydukları tahminine göre Fransızca,Rumca ve Ermenice’ydi.Beyoğlu’nda biraz daha ilerleyince Yahudi dilinin ağırlık kazandığını ve çok sayıda mağazanın Musevilere ait olduğunu anladı; Salamon, Mişon, Rebeka…Rumca Apoyevmatini Gazetesi,Ermeni Norayan’nın Marmara Gazetesi…
Burası sanki Avrupa başkenti gibi bir yerdi. Markiz Pastanesi’ne oturup kahve ve kek yedi;ancak parasını öderken ne kadar pahalı olduğunu anladı.Görkemli kiliseleri ve ön cepheleri süslü binaları izlerken ezan okunuyor,bir taraftan da çan sesleri duyuluyordu.Ne kadar güzel ve özgür bir ülkem varmış diye aklından geçirirken Taksim’e gelmişti bile.
Taksim Statı’nın yerini sora sora buldu;ama stat kapalıydı,fakat içeriden sesler geliyordu,demir kapıya küçük bir taşla vurdu,birkaç kişi kapıya geldi, bir kaç gün önce oynanan Bulgaristan-Şumnu/İstanbul Karmasının maç sonucu sordu ve konukların 2-0 yenildiklerini öğrendi ve merakını giderdi.
Geldiği yoldan kaldığı misafirhaneye döndü.Sarayburnu kıyılarından denizi seyretti,çok sayıda irili ufaklı geminin oradan oraya gidip geldiklerini izledi.Yosun kokusunu defalarca içine çekti.Bir an acaba anayurdunda deniz kıyısında böyle bir yerde çalışmak nasip olacak mı diye düşündü.
On gündür bazen yaya,bazen tramvayla İstanbul’u geziyor ve gezdikçe de hayran oluyordu.Nihayet Çanakkale ilinin İmroz adasına atandığını öğrendi.Bir çok kişiye sorarak kaba bilgiler aldı.
Kurtuluş Savaşı sonrası yapılan antlaşmalarla İmroz Rumlarıyla, Batı Trakya Türkleri göç etmeyip yerlerinde kalmışlardı.Adada sadece Rumlar var gibiydi,ulaşımı epey zordu ve sorunlu bir yerdi.
Neden burası diye sorgulayınca aklına Balkanların karmakarışık yaşamından geldiği için acaba başarılı olur diye mi gönderiliyordu. Yoksa kendinin geçmişinden çok güven duymadıkları için böyle bir adada kontrol altına mı alınıyordu.Daha da fanatik düşündüğünde bu insan,geldiği yerde çok çekmiştir,biraz da o,adadakilere çektirsin diye mi gidiyordu,bir sonuca varamadı.Kendini insancıl,adaletli ve dünya vatandaşı olan bir insan gibi görürdü,bu nedenle sonuncu olasılığı eledi.
Emine’ye mektup yazıp durumu anlattı,tayinin olmasına çok sevindiğini;fakat daha şimdiden çocuklarını ve kendisini ne kadar özlediğini belirtti.Göreve başlar başlamaz parçalanan ailesinin birleşmesi için Kaymakamlığa başvuracağını,sabretmelerini istedi.
Sirkecideki Büyük Postane’den mektubu attı.Dolaşmaktan çok hoşlandığı Beyazıt camisinin arkasındaki ”Sahaflar Çarşısı’na yöneldi, burası eski ve ikinci el kitapların satıldığı küçük bir çarşıydı. Saatlerce dolaşıp kitapları inceledi,sordu soruşturdu.Çok meraklısı olduğu felsefe ve spritüel kitaplardan,Türkiye tarihi ve coğrafyası ansiklopedilerinden ve ayrıca Türkçe ve Rumca sözcükler aldı.


Misafirhanede ansiklopedileri karıştırdı.İmroz’un 471 yıl Osmanlı egemenliğinde kaldığını ve 1.Dünya savaşı sonrası 1920’de İngilizlerin adayı Yunanlılara verdiğini öğrendi.
Aldığı kitaplardan birinin sayfasını rastgele açtığında ise şunları okudu ve gideceği yerdeki hayatına hazır olması gerektiğini anımsadı: ”Her insan gelişim planına uygun bir toplumda gerektiği kadar yaşar. Toplum,ruhların gelişimi için bir araçtır”.
Çanakkale’ye gitme zamanı gelmişti.Tophane’den “Etrüsk” vapuruna bindi. Bu gemi siyah renkli,küçük bir tekne gibiydi,ambarda seyahat ediliyordu. Marmara Denizi ile Çanakkale Boğazı’nı aşmak için bir gün ve bir gecelik bir yolculuk yapacaktı.
Okumaya daldı: ”İnsan kendini kalabalık içinde de yalnız hissedebilir.Yapayalnız gözüktükleri halde hiç de öyle olmayan insanlar da vardır.Bütün yakınlarını kaybetmiş bir insan,ruhsal gücünü ve değerini arttırma olanağıyla karşı karşıyadır. Her şeyi kendinden kendinin de her şeyden olduğunu kavrayanlar için yalnızlık yoktur”.
Geminin sallantısı çok arttı,gemi batacak gibi sağa sola,öne arkaya hacıyatmaz gibi yalpalıyordu,motorların gürültüsü,korkmayın ben bu denizin emektarıyım,sizi sevdiklerinize ulaştıracağım der gibiydi; oysa o, gittikçe uzaklaşıyordu sevdiklerinden.Biraz sonra, dalgaların gümbürtüsüyle geminin motor gürültüleri arasında sersemleyip uyuyakaldı.
İnsanlar rüya ile zamanda yolculuğa çıkar ya, o da çıktı. Rüyasına hemşehrisi “Deliormanlı Koca Yusuf” girdi.
Önce Osmanlı topraklarında;sonra Avrupa ve Amerikadaki bütün rakiplerini yenerek dünyaya nam salan yiğit şöyle sesleniyordu:
”Oğul oğul, yaşamı cennet ya da cehennem yapmak elindedir, tıpkı dünyayı cennet veya cehennem yapmak elimizde olduğu gibi. Bak sana bir öykü anlatayım”.
“Vaktiyle bir sultanın çok sevdiği bir dalkavuğu varmış;ancak epeydir ortalarda görünmezmiş.Sultan bulunmasını istemiş,huzura getirildiğinde,nerdeydin diye sorunca; ’aman sultanım, sormayın bizim konakta ateş lazım oldu,ama bulamadım.Haydi cehenneme gidip de biraz alayım dedim,ne var ki orada bir kor parçası ateş bile bulamadım.Bir görevliye rastladım, yardım istedim;bana güldü ve dedi ki;burada ateş bulunmaz,insanlar gelirken ateşlerini yanlarında getirirler.”
Sert bir sallantıyla uyandı,terlemişti,rüyasını anımsadı ürkmedi ve olumlu olarak yorumladı,bilinçaltının bir oyunu bu dedi,çünkü Koca Yusuf otuz beş yıl önce Amerika’dan Bulgaristan’a dönerken gemi batmış ve yaşamını yitirmişti.Kendisi böyle bir olayı yaşamayıp yolculuğunu kaza ve belasız sonlandıracağına kendini inandırdı.
Gemi Çanakkale iskelesine yanaşınca kendisini ilk karşılayan rüzgar oldu,hem deniz hem de iskelenin tam karşısında ağaçlar dalgalanıyordu.
Gemiyi seyre gelen birine sorunca,iskelenin çok yakınındaki Yalıhanı’nda kalabileceğini öğrendi.Birkaç dakika sonra bir avlu içinde,girişinin atlara ve arabalara ayrıldığı,üstünün ise çepeçevre küçük odalara bölündüğü tarihi bir hana düştüğünü anladı. Pazartesiye kadar en az iki gece burada konaklayacaktı,sonrası belirsizdi.
Han sahibi Mahmut Ağa’yla tanıştı,hoş sohbet biriydi.Ondan hem burası hem de İmroz için çok yararlı bilgiler edindi.
Çanakkale’nin ticareti hemen hemen Yahudilerin elindeydi.18 Mart 1915 zaferiyle ünlü bu şehir nüfusu az,ekonomik yönden yoksul, ihmal edilmiş bir kent görünümündeydi.Daha düne kadar İmroz ve Bozcaada’ya bile yelkenli gemilerle gidilirken,şimdilerde yeni yeni motorlarla gidilip gelinmeye başlanmıştı.
Buranın dışında karşı kıyıdaki Eceabat’ın “Kabatepe” limanından da motor veya yelkenlilerle İmroz’a geçilebileceğini öğrendi.
Hancı,İmroz’da birkaç Türk idarecinin dışında,halkının tamamen Rum olduğunu ve insanların pek ada dışına çıkmadıklarını,kendi aralarında neşeli;ancak ada dışında somurtkan olduklarını,çok güvendikleriyle iş yaptıklarını ve kendisinin de mutlaka halka çok büyük güven aşılaması durumunda orada çalışabileceğini öğrendi.
Hafta başında ilin Maarif Müdürlüğüne giderek,atama evrakını aldı.Müdür,bakanlığın çok yaygın bir Rumca eğitimden taraf olmadığını,bu nedenle diğer derslerden çok,hem çocuklara hem de halka kurslarla Türkçe okuma,yazma öğretmesinin asıl görevi olduğunu,bunu güzellikle yapmasını ve eğitimle ilgili hiçbir sorun duymak istemediğini belirtti.Her ay maaşını almak için Çanakkale’ye gelecek ve o gelişlerde de yaptığı çalışmalarla ilgili bir rapor getirecekti.Hasan,eline verdikleri kimi talimatname,harita, broşür, kitap gibi kaynaklarla müdürlükten ayrıldı.
Bu geceyi de handa geçirecek ve yarın sabah İmroz’a geçecekti.Çanakkale’de biraz gezdi.İngiliz Parkının özellikle cins cins
ulu ağaçları ona Balkanları anımsattı.Tarihi Aynalıçarşı’dan bir palto ile bot aldı.Eski Muharipler Çay Bahçesi’nde oturup çay içti,gelen geçen gemilere,baktı,boğaz az çok hareketliydi,karşı yakadaki tarihi kaleyi süzdü,onun dışında burada Osmanlının pek eseri yok diye düşündü.
Akşamüstü yine hanın sahibi Mahmut Ağa’yla sohbet etti,bu defa anlattıkları çok daha önemli,hatta ürkütücüydü.
Yan yana iki adadan Bozcaadalı Rumlar uysal,kentli ve modern insanlardı.Oysa İmrozlular dik başlı,köylü ve kaba Rumlardan oluşuyordu.
Bu özellikleri ta antik çağlardan beri böyleydi ve asıl Yunan halkı ile bile iyi geçinemiyor,birbirlerine uzak duruyorlardı.Hatta eskiden İmrozlu bir Rum Atina’da bir suç işlerse o zamanki statü gereği orada değil,burada yargılanıyormuş.O kadar dışa,başkasına kapalıydılar ki örneğin Osmanlılar döneminde bir Türk’ü bile barındırmaz,onu adeta aforoz eder ve pes ettirerek kaçırırlarmış. Cumhuriyetin ilk yıllarında Anadolu’dan hem de devlet desteğiyle gelen aileler bile burada barınamamış.Adada yaşama fobisinden mi,rüzgarlı havasından mı,yoksa yerli halkın tutumundan mıdır nedir,hepsi depresyona girdikleri için burayı terk etmek zorunda kalmışlar.
Geç vakit odasına çekildi.Hancının anlattıkları canını sıkmıştı. Yine de moralini bozmadı kültürü,uyumluluğu ile o geldiği yerde neredeyse Bulgar,Sırp,Mekadon,Roman,Pomak gibi yetmiş yedi buçuk milletle iyi geçinmişti,burada da kendini kabul ettirip yaşamayı becerecekti .


Kusursuz,eksiksiz hiçbir varlık yok,diye düşündü.Her şey ve herkes dört dörtlük olsaydı,gelişme olmazdı.Her şeyi seven biri olarak hiçbir şeyden korkmayacağım,diye mırıldandı.
Sabahleyin sekizde motora binerek İmroz’a hareket etti, motorda sekiz on kişi daha vardı.Rumca konuşuyor ve gülüşüyorlardı, bu nedenle ne dediklerini anlamıyordu.Ancak hepsinin üniforma gibi siyah giysiler içinde olmalarına bir anlam veremedi.Bir de orta yaşın üzerindeki kadınların siyah bıyıkları vardı,hakikaten farklı bir ırkın içine gidiyordu.
Hava iyiydi, yolculuk iki,üç saat sürecekti.Denizdeki köpüklere bakarak daldı gitti,artık geriye bakmayacaktı çünkü zihni, geçmiş yolculuklarla ilişkilendirip durmak olumsuz enerjilerin tiryakisi olmaktı ve bunlar insanı hüzne,özleme ve kendini acımaya götürürdü,bunları içinden yineledi durdu.
Saat on bire doğru adanın Kaleköy koyundaki iskelesine elinde bir çanta ve birkaç torbayla indi.Etraf çok çorak ve kayalık görünüyordu.Kısa iskelesinde yürürken motorda okuduğu kitaptan altını çizdiği cümleler aklına geldi:
“Hangi yaşta olursanız olun, yüksek düzeyde titreşiyorsanız bir yere doğru çekilirsiniz.Kapılar ardına kadar açılır,sizin için orada iyi olaylar gelişir.Ruh,dünyadaki aydınlanmış insanları olağan dışı bir biçimde kullanır.Siz bu insanların alabilecekleri tek ışık olabilirsiniz! Orada hep kalacağınızı da düşünmeyin,aydınlatma göreviniz biter bitmez başka bir yere gitmeye hazır olun”.
Motordayken kaptana Dereköy’e nasıl gideceğini sormuştu. Köyün muhtarı Yorgo genellikle at arabasıyla limanda olurmuş.Öyle de oldu,takım elbiseli,kravatlı,elinde çantası olan,iri yarı, kemikli

yüzlü,yakışıklı adam olsa olsa yeni muallim olmalı diyen muhtar, yanına gelmişti bile.
“Hoş gelmişsiniz,ben Dereköy muhtarı Yorgo” diyerek elini uzatıveren adama aynı sıcaklıkla: ”Hoş bulduk” yanıtını verdi. Muhtar devam etti:
”Sizin geleceğinizi kaymakam bey haber verdi,ben de karşılamaya geldim”.
“Sağ olun,teşekkür ederim muhtar efendi”.
Arabaya doğru yöneldiler.Yol on beş kilometre kadarmış ve tek atlı arabayla bir saat kadar sürermiş.Biraz sonra limandaki sade görünüm değişmiş,her taraf yeşilin her tonuna bürünmüştü,demek ki adanın içi orman ve fundalıklarla kaplıydı.
Muhtar:”Size bir ev tuttum,içinde beğenirsen kullanabileceğin soba,sedir,masa,sandalye gibi kimi eşyalar da var.Ayrıca havalar soğuduğundan bir miktar odun alıp dizdirdim.Ev,bir süre önce Amerika’ya göç eden birinin ve kirası da çok uygundur,aylık olarak bana ödenecek”.
”Çok iyi .İçindeki eşyaları da pekala kullanırım.Ben ada insanlarının bir parçası olmaya hizmet etmeye geldim”
Yol boyunca yaptıkları konuşmalarla muhtardan çok şeyler öğrendi.Buranın eski adı Sinudi’ydi.Kalabalık köyde elektrik ve ev içinde akacak devamlı suyu yoktu.Gazyağı lambası ya da yağ feneriyle aydınlanılıyordu.
Geceyi kendisine tutulup hazırlanan evde geçirdi.Girişte bir hol, mutfak ve banyo, tuvalet;arkada küçük bir avlu,üstte yeri ve tavanı

tahta döşemeli küçük üç oda,bir hol ve demir çıkmalı bir balkonu olan taş bir evdi.
Ev kullanılmadığı için midir nedir,soğuk ve rutubetliydi. Muhtarın tarif ettiği gibi “prina” denilen zeytinyağı artıklarından birkaç avuç alıp sobayı bunlarla tutuşturdu sonra üstüne odun attı, içerisi epey kırıldı,nem kokusunun yerini zeytinyağı kokusu aldı.
Sabahleyin köyü keşfe çıktı.Burası köy değil,küçük bir kasaba görünümündeydi.Evler genelde tek ya da iki katlı ve bahçeliydi ve her bahçede birkaç domuz homurdanıp duruyordu.Girişte gözüne iki küçük kilise ve taş yapıdan küçük okul ilişti,çarşı içinde daha büyük taş mektep vardı,bu okula atandığını sanıyordu.
Ana caddenin iki tarafına sıralanmış çok sayıda kahve, berber, bakkal ve zeytinci dükkanı dikkatini çekti.Derken karşısına bir sinema, bir sinema daha çıktı.Yan sokaklarda uzun binaların imalathane olduğuna karar verdi.Ancak çok daha uzun ve etrafında su yolları olan yapının ne olduğunu pek çıkaramasa da hamam olabileceğini düşündü.Çarşının sonunda karşısına birkaç taverna çıktı,şaşırdı kaldı,demek köyde eğlence yerleri bile vardı!
Alt sokaklardan dönüşe geçtiğinde Muhtarlık odasının kapısını açık görünce bir uğrayayım dedi.Yorgo,onu ayağa kalkarak karşıladı.
“Yandan çarklı okkalı bir dibek kahvemi iç”.
Sonradan öğrenecekti ki bu kahve,tanelerinin taş bir çukurda tokmakla ufalanarak bakır cezvede ve külde pişirilip,kulpsuz fincanla içilen Türk kahvesiydi.
Köy nüfusunun üç bin dolayında olduğunu öğrenince şaşırmadı.On tane kadar onların fabrika dedikleri kaşar peyniri ve

zeytinyağı imalathanesi vardı.Tarım,hayvancılık en çok da keçi yetiştirilmesi ve de arıcılık yaygındı.O,çevresi su yollarıyla çevrili, içinde sıra sıra yalakların bulunduğu yer de hamam değil;ortak çamaşırhaneydi.
Hafta başında adanın merkezi olup kaymakamlığın da bulunduğu Çınarlık’a muhtarla birlikte gitmeyi kararlaştırdılar.
Pazartesi günü,ilçe merkezine vardıklarında Hasan,atama belgelerini ve kimliğini kaymakamlığa verdi.Ayrıca,Bulgaristan’da kalan ailesinin de yanına getirilmesi için hazırladığı dilekçeyi sundu.
Kaymakam görevini kısaca anlattı:
”Lozan Antlaşması’na göre ada halkına dinsel,dilsel, gelenek ve göreneksel konularda zorlamalarda bulunulmayacak;ancak siz de Türk kimliğinizi koruyacak,Türkçe eğitimden ödün vermeyeceksiniz ve sizin dilekçenizle ilgileneceğim,başarılar dilerim”
Kaymakamın kâtibi de,paraya sıkışırsa buradaki sandıktan avans alabileceğini,yerli halktan borç istememesini tembihledi.İlçe merkezinde devlet memurluğu göreviyle sadece yedi ailenin bulunması azımsansa da büyük bir nimetti.Çünkü başka öğretmen gelmezse şu anda kendisi Dereköydeki tek Türk’tü.
Dönüşte hava iyice sertleşti,arabadaki keçi kılından yapılmış battaniyelere sarıldılar,yüksek yerlerde kar bile atıştırmaya başlamıştı.
Evine giderken ekmek,zeytin,peynir,şeker,ıhlamur gibi şeyler aldı.Hızlı adımlarla eve yöneldi.Rüzgar esmiyor;buzdan yapılmış binlerce mızrak gibi insanın derisinin altına işliyordu.Burada şapkasız olmayacak diye içinden geçirdi.Sobasını yaktı,korların üstüne maşayı

koyup keçi peynirini kızarttı,ıhlamur da kaynamıştı,daha ne olsundu! Karnı doyunca adaya gelirken aldığı Rumca sözlüğü karıştırıp şu İmroz sözcüğünün bir anlamı var mı diye baktığında gülmeye başladı;meğer iki anlamından biri ”rüzgarlı belde” demekmiş!
Sabahleyin erkenden kalktı,usturasını bileyip sakal tıraşı oldu, temiz gömleğini giydi,çok sevdiği kırmızılı,beyazlı kravatını taktı, büyük taş mektebe doğru yola çıktı.
Kapının önünde dikilen beye, “günaydın” diyerek yaklaştı,o; ”kalimera(günaydın)deyip elini uzattı ve kendini tanıttı:
”Ben okul müdürü Panayot.”
”Ben Hasan,okulunuza atanan Türkçe öğretmeni”.
Tokalaşıp müdürün odasına geçtiler.Hoş beş sırasında,müdürün Atina’dan,kendisinin Sofya Öğretmen Okulu mezunu olduğu anlaşılınca,gülüştüler,hayat sözleşmeleri onları burada buluşturmuştu!
Müdür,köyün kalabalık olmasına karşın,yaşlılardan oluştuğunu; çocuk ve genç nüfusun az olduğunu,kimi ailelerin adadan göç ettiklerini bu nedenle,içinde hiç Türk öğrencinin olmadığı iki yüz kadar öğrencileri bulunduğunu,statü gereği Hasan’ın müdür yardımcısı olacağını,”Türkçe,tarih, coğrafya ve yurt bilgisi” derslerini de okutacağını uzun ve ayrıntılı bir biçimde anlattı.Sonra da birlikte yapacakları eğitimin ana çizgilerini anlattı:
”İnsanların birbirlerini çeşitli nedenlerle sevmeleri,onlara kendilerinin yalnızca kendilerinden oluşmadığını anlatmak içindir. Önceden sevdiğini sevmemesi ise,bu insanın sevebileceklerinin sevdikleriyle sınırlı olmadığını öğretmek içindir”.

Hasan,bu sözleri çok beğendi,aydın bir insandı,müdürle galiba iyi anlaşacağız diye içinden geçirdi .
”Müdür Bey,bilirsiniz insan ruhunun amacı her duyguyu deneyimlemektir ; böylece hepsi olsun diye”.
”Doğru,çok doğru” diyerek onayladı müdür de.
Okulun koridoruna çıktıklarında müdür onu,diğer iki öğretmenle tanıştırdı.Öğretmenlerin kendine pek sıcak davranmayacaklarını, tokalaşırken ellerini gevşek bırakmalarından anladı!
Zaten okul girişinin duvarındaki Atatürk’ün özdeyişi:“Yüksel Türk,Senin İçin Yükselmenin Hududu Yoktur” sözleri,sanki onların yabancı bir ülke olduklarını her an anımsatır gibiydi.
O gün okuldaki derslerine Türkçe ile başladı.Klasik alfabeyle dil öğretimi yapılıyordu.Önce harfler,sonra heceler ve sözcükler. Öğrenciler,çok iyi olmasa da ya Türkçe konuşabiliyor ya da söyleneni anlayabiliyordu.Bu da uyarılarına çabuk karşılık vermelerini sağlıyor, öğretmene zaman kazandırıyordu .
Son dersten sonra müdür,bir papaz efendinin hoş geldine geldiğini görüşüp görüşmemeyi kendi kararı olacağını belirtti.O,hiç ikileme düşmeden müdürün odasındaki papazla tanışmaya gitti,.
Papaz Stello genç biriydi,önce iki eliyle dinsel selamını verdikten sonra el sıkışıp tanıştılar.
”Adamıza hoş geldiniz hoca efendi.İnanın ben adayı çok seviyorum,sakin olduğu için insan Tanrı’yı daha çok düşünebiliyor, adeta her günüm bir meditasyon gibi geçiyor.Sizin de bu duyguları keşfedeceğini umuyorum” dedi.

Bir inanç yoklaması yapıyor gibiydi.
”Sayın Stello,bilirsiniz yaşamda rastlantı diye bir şey yoktur,her şey Tanrı’nın iradesidir;o izin verirse elbet ben de burada bana lütuf edilecek duyguları tadarım”.
Papaz;” iyi iyi, inançlı biri galiba” diye içinden geçirdi.
”Hoca efendi,bilirsiniz dünyamızda bir çok düşünce ve inanç sistemi var.Zaten böyle olmalı;çünkü insanların tek bir dünya dinine sahip olmaları uygun bir şey değildir ve bu,gezegenin planlarına hizmet etmez;hizmet, dinler arasında var olacak hoşgörüyle olur”.
Hasan,hiçbir sözün altında kalmayacak kadar bilgili,kültürlü ve de uyanıktı.Bu adada dostluğun;ancak ve en çok,papazın gönlünü kazanmadan geçeceğini tahmin ettiğinden vurucu cümlelerini ard arda sıralayıverdi.
”Papaz efendi, bazen dinsel uygulamalar o kadar ilginçtir ki,aynı dindeki insanlar arasındaki fark;ayrı iki dindeki insanlar arasındaki farktan çoktur.Takdir edersiniz ki aslında dinler yoktur;din vardır, zamana, zihniyete göre deyiş farkları vardır”.
“O…O… Mükemmel, deseniz ya her şeyi konuşup tartışacak bir dost geldi adaya ve uzun kış gecelerimizi dolduracak”.
Papazı dış kapıya kadar giderek uğurladı.
Yeni yıl yaklaşırken müdüre bir konuyu hatırlatma gereksinim duydu.
”Yetişkinler için de hafta sonları Türkçe okuma-yazma kursları düzenlememiz gerekiyor,ben hazırım”.
”İstekli bulmak zor;ama bir duyuru yaparız”.

Öğretmen arkadaşına karşı gerçekçi olamıyorum diye düşündüğünden olacak;şunları da bilmesini istedi.
“Gerçekçi olmak gerekirse halkın şöyle bir kuşkusu var.Devlet bize Türkçe’yi,zorla olmasa da içimizden birilerini kandırarak öğretecek; ama perde arkasındaki amaç bize anadilimizi unutturmak!
“Dürüst olmak gerekirse,kimse bana bu yolda bir uyarıda bulunup amacın bu olduğunu söylemedi.Ben geldiğim yerin ve yakın çevresinin üç dilini hayatımı kolaylaştırır diye öğrenmiştim,şimdilerde dördüncüyü yani Rumca’yı öğreniyorum diye seviniyorum.Siz de bir Balkan çocuğu olarak bunun değerini bilirsiniz,bunun içindir ki Türkçe’yi benden bile güzel konuşuyorsunuz.Madem adalılar bu ülke topraklarında kalmak istemişler;alış verişten,idari işlere kadar kullanacakları yazı dilini öğrenmelerinin ne zararı olabilir”?
“Hocam,söyledikleriniz doğru da toplumun psikolojisi farklı. Onlar kendilerine yolcu gözüyle bakıyorlar.Herhangi bir şeye pek hevesleri yok .Duyuruyu yaparız.İstekli olurlarsa kursu açarız”.
Evindeki tahta sedirin üstüne konmuş yün yatağına uzanıp bir “Birinci” sigarası yaktı ve düşünmeye başladı.
Acaba bu dünyada kaç kişi tek başına,dini ve ırkı aynı olmayan binlerce kişiyle birlikte yaşamak zorunda kalmıştı.Böylesi yalnızlığı sadece Hıristiyan misyonerlerin çekmiş olabileceğini varsaydı.
Bu tür duygularımın nedeni herhalde “Ramazan Bayramı” içinde olmam diye düşündü.Balkanlardaki bayram namazlarını anımsadı;sabah erkenden eve gelişler,bayramlaşmalar,öpüşüp koklaşmalar,bayram şekerleri ve baklavaları.Çocuklar yeni giysilerinin içinde,avuçlarında bayram harçlıkları…

Kapı çalındı,şaşırdı;bu kapı,şimdilik ender çalınan bir kapıydı.Gelen komşusu Nikos’tu ve elindeki iki tabakla gülümsüyordu.
”Hoş geldin,hayrola”!
”Bugün biz,Hıristiyanların ilk şehidi ‘Aziz Ayios’u anıyoruz,kabul ederseniz özel yemek ve çöreklerden size de getirdim.
“Nasıl kabul etmem,sevinirim bile,sağ olun,Tanrı kabul etsin”!
Tabakları aldı.Ne ilginçti ki iki kutsal gün aynı zamanlarda kutlanıyor;ancak insanların bundan haberleri yoktu.
Nikos,biliyor musun bugün Müslümanların da “Ramazan Bayramı”.Ben de sana şeker vereyim,kutlaşalım.
“Ne kadar güzel! Haydi biraz oturayım öyleyse”…
“Nikos, Bilgelik insanın yüreğindedir ve Tanrı onunla en yakın ilişkidedir. Zihinlerdekini ise oraya başkaları koymaktadır.Tamam inanç istenildiği zaman giyilip istenildiği zaman çıkarılan bir elbise değildir;ama giyilince de dönemin gereklerine göre geliştirilip beslenmelidir.Örneğin insanlar şöyle diyebilmelidir:Tanrı bize; ayrışın,birbirinize düşman olun diye emir vermez.Tanrı kime komuta eder ki! Eğer komutları yerine getirilmezse Tanrı kimi cezalandırır? Tanrı sol eline vurmak için sağ elini kullanır mı”?
“Anlamlı,doğru şeyler söylüyorsun Hocam.Sizinle çok iyi anlaşacağımıza inanıyorum.Şimdi izninizle ben gideyim”.
“Evime gelerek bana yalnızlığımı unutturdun,sağol”!
Balkanlarda zamanı gelmiş imamlık,müftü vekilliği yapmış, mevlitler okumuştu. Kur’an’ı Arapça okuyup hatmetmiş,Kutsal üç

kitabın çevirilerini defalarca okumuş,yorumlar yapmıştı.Hatta yanında minik de olsa üç kutsal kitaptan da getirmişti.
Bütün bilgisine ve spritüel düşüncelerine karşın bu yalnızlığa sıradanlıktan kurtulduğunu düşünüp sevinmeli mi ;yoksa sarsıcı yalnızlıktan bunalıp yerinmeli miydi,doğrusu bir o tarafa, bir bu tarafa gidip geliyor ve karar veremiyordu. Egosu;“yalnızsan,cennette bile yaşamak zordur” deyip onu karanlıklara çekerken,bilinci;”tek başına yaşamaya kalkıp çirkinleşme;yaşam sevgidir,akıcılıktır,paylaşmaktır, sen de öyle yap” diyerek aydınlığa çağırıyordu.Zihninde bir hakem aradı ve buldu,o, Mevlana’ydı ve şöyle sesleniyordu:
“Beri gel,daha beri,daha beri,
Bu yolculuk nereye böyle,
Bu hırgür,bu savaş nereye dek,
Sen bensin işte,ben senim işte…”
Birkaç gün sonra akşam üzeri Koimesis kilisesine Papaz Stello’yu ziyarete gitti.Noel’ini kutladı,adam çok mutlu oldu.Öğle yemeğini geciktirmiş,yanında getirdiği yemeğini ısıtıyormuş,onları paylaşmak için çok ısrar edince kabul etmek zorunda kaldı.Noel için pişirilen hindiden ve yine bugüne özel hazırlanan sakızlı Noel pidesinden birlikte yediler. İnsanların dostluğundan,kardeşliğinden konuştular.
”Bakın hocam sizinle bir bilgiyi paylaşayım.Bu ada halkı farklı bir toplum.Şu ünlü tahta atlı Truva savaşının hikayesinde anlatıldığına göre İmroz’da yaşayanlar Yunanistan’dan gelen Agememnon’un değil de diğer Anadolu kentleri gibi Truvalıların safında yer alıp savaşa katılmışlar.Çünkü kendilerini Yunanlı saymayıp Anadolu halkının

devamı,bir parçası olarak kabul etmişler.Hani haksız da değiller tarihsel ilk adları olan ‘İmbros’ bile Hellence değil”.
“Sayın Stello bütün insanların birbirinin kardeşi değil mi? Artık bu ayrılıkları,düşmanlıkları tarihe gömmeli. Bizde Yunus Emre’nin güzel bir sözü vardır şöyle der:
”Bütün yaradılanı bir görmeyen,görünüşte dindar olsa bile gerçekte asidir”.
Stello;”ne kadar güzel,ne kadar güzel diye onayladı”.
Bir süre sonra Hasan,yemeğe tekrar tekrar teşekkür edip kiliseden ayrılıp evine gitti.
Gittikçe kötüleşen koşullara rağmen Balkanlar’da daha mı mutluydu.Geçmiş düşüncelere kendini kaptırmayacağına defalarca söz verdiği halde,yalnız kaldığında önceki kimi olumsuz düşünceler bir türlü yakasını bırakmıyordu.Bunun yalnızlıktan doğduğunu ve bu yalnızlığı da en çok,rüzgarın fon müziği eşliğinde insanı sağır eden ada sessizliğinin doğurduğunu tahmin ediyordu.Kendine telkinde bulundu; “yapma Hasan,mutluluk bir karardır,bir deneyim değildir. Mutlu olmak için, gerektiğini düşündüğün şeyler olmadan da mutlu olmaya karar verirsen mutlu olursun”.
Gece ilerlediği halde uyuyamadı.Hayalinde Emine’yi çağırdı yanına;çocuklar ise davetsiz geldiler ve onlara özgü kokular adeta yoğun bir biçimde odayı doldurdu.Önce ürperdiyse de çabucak toparlandı.Bu doğal bir şeydi.Duygular,hareket halinde enerji olduğuna göre,onu harekete geçirmiş ve maddeyi yaratmıştı.Bu simyanın hatta tüm yaşamın sırrıydı.


Belki de varsanı(halüsinasyon) görüyorum deyip kalktı,elini yüzünü yıkadı,biraz su içti,bir sigara yaktı.Yine kendini sevgiye yoğunlaştırdığını anladı.İnsan bir defa sevince olay bitiyordu;çünkü sevgi inişi çıkışı olmayan sabit bir yoldu ve sevgi o kişiden artık hiç kaybolmuyordu.
Kendine has çalgısını aldı ve çalıp söylemeye başladı:
“Gözlerim gözlerinin üstüne düşsün yansın…”
Okulda yetişkinler için açılacak ilk Türkçe okuma yazma kursuna on beş kişi başvurmuştu.Bunlar için haftada üç gün,öğleden sonraları adına;”ulus dershanesi” denilen sınıflarda Türkçe eğitime başlandı.
Kursiyerler on altı ile otuz yaş arasında ve hepsi de bayandı, erkekler bu bedava kursa ilgi göstermemişti.
İlk derslerde onlara; insana kendisinden başka kimsenin yardım edemeyeceğini,insanın kendi kendini yetiştirdiğini ve öğrenmenin yaşının da olmadığı düşüncesini defalarca örneklerle anlattı.“Unutmayın ki zihninizi kandıramazsınız.Burada yapacaklarınız, gayretleriniz konusunda içten davranmazsanız zihniniz bunu bilir ve yaratıcı süreçte size yardım etmez,bu engeli kendiniz yaratırsınız; öğrenemez ya da çabuk unutursunuz”.
Kursa katılan bu akıllı ve istekli kadınlar ne demek istediğini çok iyi anlıyorlardı.Hepsi de çok çabuk Türkçe okur yazar oldu.Martta kurs bittiği halde biraz da Türkçe matematik öğrenmek istediklerinden çalışmalara devam edildi.
Bu gönüllü istek bile diğer öğretmenleri kıskandırdı,ufak tefek sürtüşmeler yaşandı.Yok efendim izlence(program)dışına çıkılıyormuş,

onlara zaten Rumca matematik zamanında öğretilmiş,evde,bağ bahçede çalışmayıp kaytarmak için buraya geliyorlarmış falan filan.
Bunlara gülüp geçecekti;ancak müdür üsteleyince,sesini yükseltip bağırıp çağırmaya başladı.
”Böyle olmasını ben değil onlar istiyorlar,kandırıyorum mu sanıyorsunuz bu insanları,çocuk değiller koca koca insanlar.O zaman, buyrun sınıfa girin ve Türkiye’de Türkçe matematik size ne yarar sağlayacak ki böyle isteklerde bulunuyorsunuz diyerek vazgeçirin”!
Rahatlamıştı ama;öte yandan aklına gelen bir anıdan dolayı da pişman olmuştu.Son dersten sonra,önce öğretmenlerin,sonra müdürün odasına giderek hepsinin gönlünü aldı,üzüntüsünü belirtti,özür diledi.
Böyle kaba davranmasından rahatsız olduğu anısı şuydu.Son yıllarda Bulgaristandaki Türkler ses tellerinin yüksek titreşimlerini kaybetmiş gibiydiler.Kendi seslerinden bile huylanıp pes seslerle konuşur ya da işaretleşir olmuşlardı.Bağırıp kavga etmekten çekiniyor, gürültü bile edemiyorlardı.Bulgar jandarması bizi duyar,dağlara sürer diye korkuyorlardı.Şimdi kendisi de tıpkı onlar gibi arkadaşlarına despotça davranmış,sesini yükselterek,onların sesini kısmıştı!
Beş altı ay sonra yalnızlığını,şu düşüncelerle artık büyük ölçüde çözmüştü:”Yalnızlık ve acılar dolu bir yaşam,dünyadaki yüksek amacını henüz görememiş,keşfedememiş ve kendisinin bekleyen armağanları henüz anlayamamış insanların yaşamı olabilirdi,o bunlardan değildi”.
Ayrıca bu durum insansızlıktan doğmuyordu.Rumlar,onu Türk görse de o kendini ve diğer insanları sadece bir insan olarak

görüyordu.Bunu,altı yüz yıl Balkanlarda onlarca farklı halkın, hoşgörüyle pekala bir arada yaşadığını gören bir aileden gelmesine, eğitimine ve dünya görüşüne borçluydu.Bu da bir şey miydi,aynı çağda Hindistan’da dört yüz dil,din ve kültür kimliği bir arada yaşamaktaydı.
Yalnızlığı dinsel de değildi. Dereköy ve çevresinde cami, mescit yoktu. Ancak inancı ona,ibadetleri tek başına herhangi bir yerde yapabilme serbestisi veriyordu.
Önceleri Türkçe dışında konuşulanları anlamadığından dolayı bir yalnızlığı var gibiydi;ancak bu sıkıntısı epeyce ortadan kalkmıştı. Artık, Rumca konuşulanları anlıyor ve doğruya yakın cümlelerle de karşılık verebiliyordu.Bir altı ay sonra tam bir Rum gibi konuşacağına inancı tamdı,ayrıca yabancı bir dili kolay öğrenme yeteneği çok yüksekti.
Geride kala kala cinsel yalnızlık kalıyordu.Yetişme biçimi yabancıya uçkur çözmeyi doğru görmediğinden uzaktan kendini süzen kimi fingirdek Rum kadınlarına yüz vermiyordu,kaldı ki mesleği gereği zaten böyle bir şeye kalkışması onarılması güç bir ayıba dönüşürdü.
Onu,yalnızlığa iten tek şeyin aile sıcaklığından yoksun olmasıydı. Balkanlarda bitişikteki yakınları ya da komşularıyla bazen bir akşam yemeğinde yirmi kişi bile olurlardı.Herkes birbirinin sevincine,tasasına ortaktı.Doğum da ölüm de paylaşılırdı. Maddi, manevi herkes birbirinin yardımcısıydı.
Ne var ki şimdi,şu anda gördüğü ve dokunduğu dünya, kendisinin olduğu her şeyin somutlaşmasıydı.İnsan yaşamında,


düşüncelerince daha önce onaylanmayan hiçbir şey oluşamazdı.Başka bir deyişle şu anda yaşadığı hayat,geçmiş düşüncelerinin bir yansımasıydı,bunu o kurgulamış,istemişti.
Deniz kıyısında bir yerde çalışmayı düşlemişti ve şansına her tarafı denizle çevrili bir ada çıkmıştı çıkmasına ya,köyü denizden uzaktaydı.
Bugün hafta sonuydu ve hava soğuktu yine de Kaleköy limanına gitmek için bir arabaya atladı.İskelede gezindi,koya küçük bir dere akıyordu;ama kış olduğu halde Balkanlardaki gibi çağıl çağıl değil,sülük gibi yavaş yavaş…Dalgaların sesi,rüzgarın sesini bastırdığından mıdır nedir,bu değişik ses bile onu dinlendirdi. Üşüyünce iskeledeki kahveye girdi.
”Kalispera”(tünaydın) deyip tahta bir sandalyeye oturdu.Birkaç kişi selamını aldı.Kahveci yanına gelip Rumca ne içeceksin deyince Rumca kendisinin Dereköy’ün Türk öğretmeni olduğunu ve Rumca’yı böyle çat pat böyle konuşabildiğini söyledi.Kahveci,neşeli,dışa dönük biriydi.
”O,Türkçe; hoş gelmişsiniz,memnun oldum,kahvenizi getireyim” deyip uzaklaştı.
Kendine de bir kahve yapıp gelen kahveci yanına çöküp nerden geldiği,evli olup olmadığı gibi sorulara başlayınca Hasan araya girdi.
”Dur,ben sana sorayım da hiç olmazsa adayı iyice tanıyayım” .
Teo adlı bu dilbaz adam sormasına fırsat bırakmadan,önceleri adada on bin kişi kadar Rum yaşarken şimdiler bir iki bininin Yunanistan’a,Amerika’ya filan gittiklerini ve beş,on yıl sonra da ihtiyarların dışında burada kimsenin kalmayacağını söyledi.Aslında kekik kokulu,çok lezzetli kuzu ve oğlak etini,keçi sütünün kokusunu ve peynirini,balı,zeytini,zeytinyağını,hele hele ince kabuklu, çekirdeksiz,içinde tam kırk koku olan çavuş üzümünü hiç unutamadıklarından yazları geliyorlardı. Yiyip içiyor eski evlerinin her yanını koklaya koklaya birkaç gün geçiriyor ve ağlaya ağlaya dönüyorlardı
“Peki,Teo bu adada bir arada yaşıyorlar.Uluslararası garantileri var.Niye bu kaçış”?
”Geleceklerini garantide görmüyorlar.Kalan gençler çocuk yapmıyor ya da tek çocukla yetiniyor.Nüfus artmıyor,azalıyor”.
”Bunlar çok yüzeysel şeyler,sanıyorum başka gerçek nedenler var”!
O zaman Teo sesini biraz daha kıstı.
”Ömrümün yarısı Çanakkale’de geçti,ben yarı Rum,yarı Türk gibi melez bir şey oldum;ama herkes benim gibi değil.Rumca eğitim kısıtlandı,papazlar okullardan çekildi,giden bir papazın yerine başkası gelmedi,bunlar dindar insanlar çok etkilendiler.Sonra varlık vergisi diye para istendi,ekonomik destekte bulunulmadı ve insanlar ürktü. Bu iskeleden her hafta bir gemi dolusu kaşar peyniri Çanakkale’ye yollanır oradan,her yere dağıtılırdı,şimdilerde ayda bir,iki sefer ya olur ya olmaz”.
“Eh,bunlar biraz göçe neden olabilir;ama yine de dünyadaki genel değişimin etkileri var Teo,bunları sonra konuşuruz.Hava kararmadan ben döneyim.Adaya gelen mektuplar senin kahveye bırakılıyormuş,bana geleni hemen iletirsen çok sevinirim,tamam mı”?
“Yollarım,yollarım.Yine gelin anlatırız”
“Gelmem mi,sizi çok sevdim”!

Okuldaki sınıfların öğrenci sayıları azdı,bu nedenle her biriyle tek tek ilgilenebiliyordu.Sanki kendisi onlardan Rumca öğreniyor, o da onlara Türkçe öğretiyordu.Kimileri konuştukları gibi yazmaya devam ediyor ve ”ne yapıyorsun” yerine “na porsun”diye yazıyordu,eh o kadar kusur olacaktı.
Örneğin coğrafya dersinde bir sıkıntıları yoktu,orada kendilerini bulabiliyorlardı. Ancak tarih dersinde Osmanlılar’da hele hele Mustafa Kemal sözü geçince herkes şöyle bir toparlanıyor, ciddileşiyordı.Neden böyle olduklarını öğrenmeye çok çalışsa da bir ipucu vermiyorlardı,belli ki evden tembihliydiler.
Yıl sonuna doğru öğrenci ve kursiyerlerin hepsiyle kaynaşmış,onlara kendini sevdirmişti. Müdür ve diğer öğretmenler bu durumdan pek hoşnut değildi, öğrencilere çok yüz veriyor,yumuşak davranıyor gibi dedikodular,serzenişler ona kadar ulaşıyordu.
O sabah yolda Papaz Stello ile karşılaştılar.Hal hatır sorup birbirlerine iltifatlarda bulundular.
“Muallim bey,Tanrı yardımcın olsun herkes senden pek memnun,sen de hoşnutsan gel seni yerli yapalım”!
Hasan ne demek istediğini anlamadı.
”Nasıl yani”?
“Şöyle,epey aile yurt dışına veya İstanbul’a göç etti, fark etmişsindir,yüzlerce boş ev,işlenmemiş bağ, bahçe var.Malını bana emanet eden de çok,istersen uygun fiyatla ev,arsa, tarla verelim sana”.

“Olabilir ben bir düşüneyim,size haber veririm”!
Bu teklif belki de adada görülen bir ilkti,kimse malını satmıyor,bir gün dönerim ümidiyle kapısını çekip gidiyordu.Bir mal edinmeli mi edinmemeli mi diye kafası karıştı,insanın içinde bir melekle bir şeytan vardır;ikisinin de sesleri birbirine benzer derler ya,tıpkı öyle,kararını zamana bıraktı.
Bahar gelmiş,kuzular ve keçiler çoktan yavrulamış siyah, beyaz, kahverengi oğlaklar bir o yana,bir bu yana hoplayıp duruyordu.Bu hayvan sürülerinin çobanları yoktu,onlar özgürce adaya dağılır,otlanır geceyi bile dağda,ormanda geçirirdi.Sadece kış aylarında karanlık basmadan kendiliklerinden gelip derme çatma ağıllarına girerlerdi.
Adanın siyah giysilerin dışında bir başka şey giymeyen yaşlı mamalarını,hem çehreleri hem de bayağı uzun sakal ve bıyıklarıyla bu keçilere çok benzetiyordu.Onları her görüşünde gülmek istiyor, gülemiyor ve bu sırrını da ayıp olur diye kimseyle paylaşamıyordu!
Yağmur sonraları ancak bir, iki metre genişlikteki dar,Arnavut kaldırımlı sokaklarda yürümeyi çok seviyor,ozon kokusunu içine çekiyor;fakat bunu Balkanlardaki kokuya benzetemiyordu.Ortak şeyler kekik ve adaçayı kokuları bir de tepelerde uçuşan doğan,şahin ve serçelerin bağrışmalarıydı.
Kurban Bayramı gelmişti.Burada en ucuz şey kuzu ve keçiydi. Önceden ısmarladığı koçla evinin küçük avlusuna geldi.Bu konuda deneyimliydi,kurbanı tekbirlerle kesti, yüzdü,parçaladı.Ancak üçte birini kendisi yiyecek,üçte birini komşularına,üçte birini de yoksullara dağıtması gerekiyordu ve bu zor bir şeydi.Haydi iki komşusuna verdi ve aldılar,ya diğer etler!

Tutup tutmayacağını bilmeden bir plan yaptı,kalan etleri kavurma yapacak ve koca kahveye götürüp halka buyur edecekti. Ertesi günü akşam üstü,kavurmaları koyduğu iki büyük tencereyle kahveye gitti.Durumu anlattı,hoş karşıladılar.Yüz on yaşında asırlık çınar Pangalos dede; “ekmek ve ayranlar da benden” deyince fetva da çıkmış oldu. Herkes afiyetle yedi,onlar da bir ilki yaşamış oldular,
Karnelerin dağıtılacağı gün muhtar elindeki bir kağıdı sınıf penceresinin küçük camından sallıyordu ki mektup geldiğini anladı. Teşekkür edip aldı,acele karneleri dağıtıp çok yakındaki beş yüz yıllık çınar ağacının altına oturdu.Zarfı açamıyordu,evirdi çevirdi, adını gene gene okudu,kokladı,kokladı,gözleri yaşardı.Öğrencilerin uzaktan el salladıklarını görünce utandı,gözyaşlarını sildi,düzgünce zarfı açtı, iki mektup çıktı biri Emine’den diğeri kardeşi Mehmet’tendi.İlkini kurumuş ağzı ve dudaklarıyla okumaya başladı.
Herkes iyiymiş,onu merak ederlermiş,bütün komşular selam edermiş,derken havadisler başladı.Dedesi,zamanı geldi,akranları oluyor diye Hilmi’yi sünnet ettirmişti.Oğlunun yanında olamadı diye üzüldü;ama kayınpederi çocuklarla ne kadar ilgili diye de sevindi. Sabahat kızamık olmuştu,çok ağır geçmiş, günlerce ağrılardan ayağa kalkamamış.Vah kara gözlüm kızım vah vah diye dövündü.
Emine’ye gelince kendisini çok özlediğini her gece ağlaya ağlaya dualar ederek bir an önce kavuşmayı istediğini,kağıdın üstündeki lekenin gözyaşı,kıvrık kağıdın içindekinin ise saçından bir tutam olduğunu söylüyordu.Gözyaşı lekesini yaladı,hala tuzluydu,bir tutam saçı kokladı,bütün sevdiklerinin saçlarını koklar gibi oldu.Bir zamanlar kendisinin söylediği şu cümleleri eşi, şimdi ona satıyordu, gülümseyerek okudu:


”Bütün insanların davranışları zevk almak ya da üzüntüden kaçınmak için çok güçlü bir arzunun çevresinde döner” dedikten sonra “birincinin hiç olmadığını,ikinciden de kaçamadığını” ekliyordu.
Derin bir of çektikten sonra mırıldandı;”ah Emine’m hedefe yaklaştıkça tabii ki zorluklar artacak.Hayat sınavındaki önceki derslerimiz hafifti,kolaydı ;jimnastik,resim,müzik gibi.Şimdilerde dersler ağırlaştı fizik,matematik gibi…”Emine’nin mektubundaki sonraki cümleler kalbine bir hançer gibi saplandı, boğazı tıkandı:
”Her gece bir çizik daha atıyorum yüreğimin kerpiç duvarına, sensizliği tüketmek adına…Ama olmuyor…Her hücresinde bakışların saklı…Her kuytu köşesinde parmak izlerin…Bir görebilsen yalnızlığın alnımın ortasına vurduğu damgayı…Bir duyabilsen kalabalıkta kayboldukça yalnızlığın kollarındaki feryadımı…Ne güne ulaştı,ne gecede kaldı...Ne gülü tuttu elim,ne dikeni battı…Ey hayat canımı acıtma artık dedikçe canım daha çok yanıyor…Canım…Çok… Yanıyor…”
Birlikteliklerinin mutlu günlerine uçtu gitti.Ne garipti mutlu insanlar bir türlü mutluluğa doymuyorlardı.
İkinci mektup selamla başlayıp baskıların arttığıyla devam ediyordu.Öyle ki göçe hiç istekli olmayan anne babasının bile niyetlendiğini ve Almanya’da bir şeylerin döndüğünü,Bulgar Kralı Boris’in de Almanlar’dan pek hoşlandığını Avrupa’dan savaş çığlıkları duyulduğunu,hayırlısıyla anavatana kapağı bir atsalar başka bir şey istemiyorum,dediğini iletiyordu.Hiç yeni bir mal almadıklarını,onarım bile yapmayıp idare ettiklerini,uzak iki tarlayı sattıkları haberini de veriyordu.


Bu arada,Hasan’ın Türkiye’ye kaçtığı anlaşıldığında Bulgar jandarmasının hem kayınpederinin hem de kendi evine birkaç defa gelip baskı yaptığını yazıyordu.Ancak bir kaç soruşturmadan sonra her şeyin unutulup normalleştiğini söylüyordu.Buna sevindi;çünkü geride kalanlara kötü davranırlar diye korkmuştu.
Okul yaz tatiline girdi.Okul onu oyalıyordu,şimdi o da yoktu.Daha bir yalnızlık denizinde yüzse de kendini dibe bırakmayacaktı.
Avunmak için Çanakkale’de kalabilirdi,adada pek masrafı yoktu,parasını biriktiriyordu;ancak şehirde bu birikimi bir yazda eriyebilirdi.Çocuklara kavuştuğunda parası olsun istiyordu.Onların gelirken yanlarında bir şeyler getirip getirmeyecekleri,belirsizdi.
Neyse şu anda Çanakkale iskele kahvesinde yazmakta olduğu mektubuyla yüreğinin yarısını,öbür yarısına yollamak istiyordu.Kesik kesik kimi paragrafları ard arda sıraladı…
“Emine’m, seni sevdiğim ve bunu dışıma yansıttığımdan inanır mısın insanların çoğunu seviyorum;ancak insan kendini sevdiği ölçüde başkalarını da sevebiliyor,tabii ki sen bu ölçünün dışındasın. Neden insanların hepsini seviyorum diyemiyorum; çünkü bunun için bir ömür yetmez,birçok ömür gerek”.
“Ama canı olmayan sert ve soğuk yatağımı kış boyu sevdim.Kir tutmuş camlarıma bile kızmadım.Dış kapının tahta eşiği arasından çıkarak eve girmeye çalışan ayrık otunu bile saygıyla selamladım”.
“Ve yine geçen gün adada bulunan Tuzla bataklıklarına gittiğimde tarifsiz güzel bedenleri olan pembe boyalı flamingoları kim olsa sever diyerek,ben bataklıkta onlara yem olan solucanları bile

sevdiğimi keşfettim.Tepemde uçan kuşlaraysa zaten hep selam durdum.Bütün bunların kaynağında sen varsın,senin sevgin var”
“Biliyorsun bizim aşkımızda da beden ve ruh kaynaşmıştı.Oysa şimdilerde uzaklardayken ruha verilen değer daha bir ön plana çıkıyor.Ve seziyorum ki bu özlem,mutlaka daha büyük bir sevginin tomurcuğu olacak! Ne olur zevki ruhunda ara,üzüntülerin senin kendi seçimin olduğunu unutma,sabret.Emine’m,biliyorsun;yapmak bedenin,olmak ruhundur”.
“Şimdi kulağına şunları fısıldamak istiyorum: O kadar zavallı gecem oldu ki yalnızlık denilen resimsiz kimlikte… Bazen şaşırdım yolumu…Ne yana dönsem hep iki yüzlü yalnızlık… Evimde,okulda, hatta sokaklarda…Ne zaman başımı kaldırsam bir çivi alnımın ortasında…Ne zaman bir yana dönsem kader gibi ömrümün rotasında…Kaç gece kirpiklerimde kan izleri…Kaç gece yüreğimde “dön” sözleri yankılandı çaresizce…Bulamadım yanıtını bendeki bende…Sana nefesimi gönderiyorum ki her zerresi bana kavuşana kadar senin yakıtın,oynaşın,umudun olsun!”
Not:”Emine’m,buraya gelmenizin gerçekleşeceğini anladığın gün, getirmeyi unutmamak için kitaplarımın olduğu sandığı ortalık bir yer koy,olur mu”?
Yazdığını tekrar tekrar okuyup zarfın içine gene gene soluğunu üfleyerek havasını kaçırmadan diliyle tükürükledi,zarfı kapattı ve postanenin yolunu tuttu.
Öğleden sonra Çanakkale Maarif Müdürlüğü’ne uğradı.Göreve başlarken ki vekil öğretmenliğinin asıla çevrildiğini öğrendi,şüphesi yoktu; ama yine de sevindi.Birikmiş aylıklarını toptan aldı.Müdür yoktu,son ayların eğitim ve öğretim raporlarını muavinine bıraktı.

Adadan bir arsa veya ev almasının uygun olup olamayacağını birkaç memura danıştı,bir sakıncasının olmadığını öğrendi.Oradan Yalıhanı’na gitti,bir oda ayırttı. Uzunçarşıdaki bir Yahudi’den yazlık gömlek,pantolon ve ayakkabıyı pazarlık ederek yarı fiyatına aldı.Çünkü algılanan ve anımsananların toplamının deneyimleme olduğunu ve burada alış verişin böyle yapıldığını çoktan kavramıştı.
Akşam yemeğinden sonra konaklayacağı Yalıhanı’nın sahibi Mahmut Ağa’nın handaki odasına gitti.Onu daha iyi tanıyacak şeyler öğrendi. İstanbul’da doğduğunu, Galatasaray lisesini bitirdikten sonra Fransa’da felsefe okuduğunu öğrendi.Hiç yadırgamadı,daha ilk karşılaştığında bu adamın bir derya olduğunu anlamıştı.
Adadan mülk alma işini ona da açtı.
”Herkes oradan kaçarken sen yerleşmeye kalkma,gözü arkada kalmış insanların ‘ah’lı’ evlerini,bağ,bahçelerini toplama.Evler,tarlalar, eşyalar sahipleriyle birlikte yaşar.Onların bütün iyi veya kötü enerjilerini bu taşınmaz mallara da yüklenir.Onların sevinç ve üzüntülerinin sana uyup uymayacağı belirsiz…Bu mekanlar sana huzursuzluk,hastalık, mutsuzluk getirebilir”.
“Sen epeydir adadasın,her şeyini bırakıp bilinmezliğe yelken açan bu insanların güle oynaya gittiklerine inanıyor musun? Bak hoca,sen Balkanlardan kopup gelmişsin;ama aklının yarısı doğduğun o topraklarda ve bu hep böyle olmaya devam edecek.Bunu Osmanlı biliyordu,bu nedenle senin atalarını,oraya göçmen olarak getirdiğinde yerli halkın elinden evini,tarlasını almamıştı.Yeni gelenler,işlenmemiş topraklara yerleştirilmiş ve kendilerine yeni evler yapmaları istenmişti.Osmanlı’nın altı,yedi yüzyıl ayakta kalmasının bir sırrı da budur”.
“Yani Mahmut Ağa,hiç bu işlere bulaşma,bir şey alma mı diyorsun,yoksa”…
“Yok yok öyle değil.Sen de adada kalacaksan,emekli olsan bile oraya yerleşeceksen,artık orası senin de yeni yurdun,eski bir ev alma. Adada işlenmemiş,ürün alınmamış bir arsa bul yeni evini oraya kendin yap veya yaptır.Ayrıca arsayı seçerken şunu da unutma;nesnelerin de bir ruhu vardır.Biz onları seçer görünürüz;ama aslında nesneler kimin onlara sahip olacağını seçer.Nesneler kime gitmek gerektiğini ve kimi terk edeceklerini bilir. Bu nedenle açgözlülük yapma;her şeyin sadece sana yetecek kadarına sahip ol.”
“Düşündüğüm tarla,zeytinlik filan değil.Genişçe bir bahçenin ortasında bir ev istiyorum o kadar”.
“Doğru düşünüyorsun.Hiç kimsenin kendinden büyük bir amacı olamaz.Sıradan bir insan pembe perdeli küçük bir ev düşler.Bir başkası bir villa düşünebilir;ama Versay sarayını ancak bir kral düşleyebilir.”
İnsanın kendinden daha bilge biriyle sohbet ne kadar tatlı ve yararlı bir şeydi.Böyle birinin dostluğu evrenin çok büyük armağanlarından biri olmalıydı.Vakit ilerlemişti,yatmak için hancıdan ayrıldı.
Sabah kalkınca hanı çepeçevre kaplayan balkonunda gezindi, sıkıntıdan odaları saydı,yirmi beş taneydi.Bir plaka gözüne ilişti:

++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++
”Truva’da ilk defa kazı yapıp değerli antik eserleri
yurt dışına kaçıran H. Schiemann ne yazık ki
hanımızda konaklamıştır”.
+++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++
Bu Truva’nın adını sıkça duyar olmuştu,öğrendi ki buraya otuz kilometre uzaklıktaydı. Sadece pazar günleri,yani bugün,bir araç gezmek isteyenleri götürüp getiriyordu.Erken uyandı,handan çıktı,yol üzerindeki bir aşçıda tarhana çorbası içti.Saat kulesinin çeşmesinden elini yüzünü iyice yıkadı.İskele meydanındaki Truva arabasını buldu.Bu,Rus yapısı kamyondan bozma bir araçtı,yirmi kadar kişiyle ham bir yoldan,iki saat sonra antik kente ulaştılar. Yakın tarihle çok ilgiliydi;ancak ilk kez zamanımızdan beş bin yıl önceki bir yerleşim yerini geziyordu.
Sağlam duvarlarına,agorasına,hamamının mozaik döşemelerine hayran oldu.Hele toprak borularla yaptıkları su ve kanalizasyon kanallarını şaşkınlıkla inceledi.Küçük bir müzesi vardı, oradaki takılar,ev eşyaları ise akla ziyandı,demek her dönemde ileri uygarlıklar vardı.Hele bir tabelada bu kazılanların ve sergilenenlerin henüz kentin yüzde beşini oluşturduğunu okuyunca “vay canına” diyerek hayretini belli etti.Oturacak,bir şeyler yiyip içecek bir yer yoktu,bu nedenle İki saat sonra döndüler.
Günler uzundu,öğleden sonra adının “Çimenlik Kalesi” olduğunu öğrendiği kaleyi gezdi.İç içe iki bölümden oluşan ve Fatih’in yaptırdığı kalenin içi boş gibiydi,sadece birkaç eski top vardı.Bu ve karşı yakadaki Beyazıt’ın yaptırdığı kale dışında burada Osmanlı’dan kalma başka bir şey yoktu.
Hana döndüğünde akşam olmuştu.Mahmut Ağa ile bir söyleşi daha yapabilmek için can atıyordu ki,Ağa onu görünce ;“yemekten sonra buluşalım” deyiverdi.Acele bir şeyler yemeğe gitti.Hanın yakınında bir lokantada “sarma” denilen,kuzu ciğeri ve pirinçle yapılıp yine kuzu gömleği denilen bir zara sarılmış,yemeği çok beğendi.Bir de methini duyduğu Babalık’ın dükkanına gidip burada peynir helvası denilen “höşmerim” yedi,çok lezzetli; ancak ağır ve yağlı bir tatlıydı.Hemen Mahmut Ağa’nın odasına gitti.
“Hasan,nerdesin,neler yaptın”?
”Truva’ya gittim,gördüklerimden çok etkilendim,o dönemde yaşamış insanlar gibi hissettim kendimi”.Pekiyi,bu insanlar şimdi nerede Mahmut Ağa,bütün bu yaptıklarını bırakıp gittiler mi,yok mu oldular,yoksa arada bir gelip gidiyorlar mı,ne dersiniz”?
“Bak genç arkadaşım,insanın ölümsüzlüğünü kabul ettiğinde ilk aklına gelen,geçmişte neredeydin,nereden geldin,kimdin gibi sorulardır. Oysa hücrelerinizin görünmeyen tabakalarının içinde insanın önceki öykülerinizi anlatan her şey saklıdır.Orası ayrıca bu dünyadaki başarmayı beklediğiniz şeyi de belirler,ipuçlarını gizler.Bunu üç boyutluluk dışında düşündüğünüzde geçmiş yaşamlarınızın şu anda yaşandığı anlamına ulaşılır.”
“Nasıl yani?
“Dünyadaki en güçlü kuvvet insan bilincidir ve bu, geçmişinizi çözmeye ve geleceğinizi değiştirmeye yeterlidir.Bu defa akla şu soru gelebilir;ama bu kişinin kaderidir ve değişmez.Oysa kader sizin başlatıcı enerjilerinizdir,kalıplarınızdır.Örneğin bitmemiş bir işi, ana,baba,ırk,dünyadaki yer seçiminizi,sevinç ve korkularınızı belirtir.”
”Pekiyi yapılan ve bir türlü dönülemeyen bir yanlıştan kurtulmak isteyenin şansı ya da zamanı var mı “?
“Kişi özgür seçimleriyle her şeyin dışına çıkabilir.Her şeyi kendi niyetiyle etkileyebilir.Niyetin birlikte-yaratımın ilahi katalizörüdür.Saf niyet insanda tanrısal enerji olarak görülür ve o her şeydir.Merak ediyorsan hücresel yapına sor,kalbinize danış. Ben,bu dünyaya kaç kere geldim gittim de;’yüz veya bin gibi’ bir rakam içine doğduğunda da şaşırma.Çünkü çoğu insan,insanlık tarihi uzmanlarının olabilir dedikleri rakamlardan bile daha uzun zamandır burada olduğunu arzularsa; hisseder,anlar ve görür”!
“Bir güzel sor diyorsun yani kendine,konuş,danış gibi mi”?
“Evet,ruhsal mantığını harekete geçir ve ‘ben kimim’ diye sor.O zaman burada ne amaçla bulunduğunu öğrenirsin! Doğal olarak yaptığın yanlışların yanlış mı,yoksa programın gereğimi olduğunun ve zamanının kalıp kalmadığının ipuçlarına da ulaşırsın”.
“Bir de şunu eklemek lazım;insanların dünyada ölümü anımsamadan,yani bir türlü kendinin öleceğine inanmamacasına, yaşamaları boşuna değildir.Nedeni de yalnızca ölüm düşüncesiyle dünya yaşamının zehir olmaması değildir.İnsanlar dünyaya yepyeni bir yere gelmiş gibi gelmezler.Yine dünyadan da her şeyleriyle göçmezler.Onlar geldikleri yerlerde kendilerinden bir şeyler bulurlar. Tıpkı ölümle ayrıldıkları veya ayrıldıkları sanılan yerlerde de kendilerinden bir şeyler bıraktıkları gibi”!
”Deseniz ya Mahmut Ağa,yaşamımız bütünüyle bir mesaj.Her eylemimiz kendimizi tanımlama eylemi.Her düşünce bizim zihnimizde bulunan sinema perdesindeki bir film.Her sözcük,Tanrı için sesli bir mesaj, düşündüğün söyleyip yaptığın her şey bizim hakkımızda bir duyuru”!
Geç olmuş handa el ayak çekilmişti.Mahmut Ağa da yarın erken kalkacaktı,yatmaya çekildiler.
Değerli hancısı iki ay yoktu,İstanbul’da işleri vardı.O zaman onu ada paklardı.Ertesi günü adasına dönmeye karar verdi.
Köydeki kışlık sinema kapalıydı; ama yazlık açıktı.Elektriği yan yana dizilmiş büyük boy “Berec” piller sağlıyordu.Film makinesi 35 milimetrelik külüstür bir şeydi,sesler cızırtılıydı.Yüz kişilik bu bahçede haftada bir film değişiyordu.Yine de onun için çok büyük bir eğlence kaynağıydı. “Cici Berber,Naşit Dolandırıcı,Karım Beni Aldatırsa,Düğün Gecesi (Kanlı Nigar)” o dönemin gösterimdeki filmleriydi. Arada bir Yunan mitolojisi konulu Rumca filmler de geliyordu.Bunlarda adadakinden değişik,daha kıvrak bir Rumca konuşuluyordu.
Aylardır adadaydı.Yaz sıcak,esintili geçiyordu.Zaman zaman yaptığı yürüyüşler sırasında köy sokaklarının ne kadar temiz, bakımlı olduğunu,beyaz tenli,kaya gibi sağlıklı kız ve erkek çocuklarının neşeli ve mutlu olduklarını gözlüyordu.Onlar ihtiyarlar gibi mutsuz, gelecekten umutsuz değillerdi.
Biraz köyün dışına doğru çıktığında iki sevgilinin el ele tutuşmuş, koşar adım kuytu bir köşe aradıklarını anladı.Delikanlının elindeki buzikiyi görünce ,kendinin o yaşlarını düşleyip gençleri adeta kıskandı.
Köye döndü,efkarlı,efkarlı Barbella’nın tavernasına daldı.Burada Rumlar,hem Rumca hem de Türkçe şarkı söyler,bir taraftan da yiyip içerlerdi.
Masada yalnız otururken iki kişi geldi yanına.Adaya sabun ve yağ almaya gelmiş Çanakkaleli tüccarlarmış.Türk öğretmen olduğunu garson söylemiş.
Onlara mal bulmuş magrib gibi sarıldı. Dünyadan, Anadolu’dan konuştular,aklına ne gelirse.Pek kültürlü insanlar değillerdi;dünyaya para kazanıp yiyip içmeye gelmiş tiplerdi.Arka arkaya adaya özgü buruk reçine rakısını yüzlerini buruştura buruştura içiyor ve lakerda,radika,deniz börülcesi,patlıcan salatasını kaşıklıyorlardı. Derken bütün taverna, çalgıların eşliğinde Bıçakçı Nuri’nin bir bestesini söylemeye başladı,güzel bir şarkıydı beğendi ve anında belledi şarkıyı…

“Gemiler geliyordu uzak denizlerden,
Kıyıda bekleyenler sevinçli bir telaş içinde,
Haberler iyi bugün,tekneler dolu balık,
Rakılar içildi,bulandı kafalar,
Mezeler saçıldı,söylendi şarkılar
Of aman,aman İmroz,
Of aman,aman İmroz…”
Adada herkesle selamlaşıp konuşuyordu.Doğrusu onu hiç dışlamamışlar,kendisi de onlara yabancı gibi davranmamıştı.Bugün koca kahvenin önündeki ulu çınarın altında adaçayı içiyordu Pangalos’la.O, ki tam yüz on yaşında rüştiye (ortaokul) mezunu asırlık bir çınardı.Neler yaşamamıştı ki, II.Mahmut’tan Vahdettin’e kadar beş padişahın havasını solumuş, Balkan,Çanakkale ve I.Dünya Savaşı’nı yaşamıştı.
Her anısı bir kitap konusu gibiydi;onları not ediyordu.Özellikle buranın insanı ve havasıyla ilgili söyledikleri pek hoştu.Güya okyanustan kalkan hava iki kola ayrılırmış,bir kolu Akdeniz’i yalıya yalıya oksijen toplayıp gelirken,diğer kolu Alp ve Balkan dağları doruklarının temiz havasını yüklenirmiş.Bu iki kol tam adanın üstüne gelince tortop olup dönmeye başlarmış.Ne zaman ki adanın üstünde eskimiş havayı,tozları,mikropları çeker ve her yeri oksijenle doldurur;o zaman hava bir doğrulur ve Ege’ye Akdeniz’e doğru tekrar yollara düşermiş!
Yine bu dededen öğrendiği yemek pişirme kültürüyle ilgili bir şey de hiç duyup bilmediği bir yöntemdi. Burada insanlar sebzeyi çok az suyla ve tuzsuz pişirir,sonra soğuyunca kendi zeytinyağlarından çiğ olarak eklerlermiş;yani yemeğe zeytinyağı koyup kaynatmazlarmış.
Dedeye göre onlar asırlardır hastalıklarını da yiyeceklerle, özellikle keçinin sütü ve peyniriyle tedavi ederlermiş;çünkü keçi daima taze ot,filizle beslenir,asla kirli, çürümüş, böcekli, ezilmiş, yeşillik, yaprak yemezmiş.Bu özellik dünyada yalnızca keçi de varmış.İşte bu temiz hava ve yiyeceklerden ötürü de adada ortalama ömür doksan yılı buluyormuş…
Sohbet uzadı,sandalyesini sürükleyen katıldı,halka büyüdü. Derken konu Müslümanlığa,Hıristiyanlığa kaydı ve defa sorular hocaya yöneldi.
Örneğin;”Allah’ın Kur’andaki,ben size şah damarınızdan daha yakınım, demekteki amacı ne demekmiş”?
Herkesin anlayabileceği biçimde yorumlamaya çalıştı:
“Yani en can alıcı noktanızda ben varım,sen benim bütünüm içindesin,senle ben biriz,sen benim parçamsın demek istiyor.Yalnız bu,sen de Tanrısın anlamına gelmez.Bu,beni merak ediyorsan kendini ayrıştır,tanı,öğren,bul,bil o zaman beni de evrenin kurallarını da

çözersin demek oluyor.Bu yorum da yalnız beni kapsamaz.O,bütün insanların yaratıcısı olduğuna göre sizi de kapsar.Yalnız bu konunun en can alıcı noktasının şu olduğunu belirtmek daha önemlidir; Yaradan’ın kendisi bize şahdamarımızdan daha yakındır,bu durum bizim de O’na bu kadar yakın olduğumuzu anlatmaz”!
Binlerce yıl önce yaşamış Sokrat bile bunu bulmuş ki bakın ne demiş; “kendini bilen,Tanrısını bilir, evreni bilir”.
Pangalos dede:”Hoca oğlum,benim de merak ettiğim bir şey var;cami kilise ve imam,papaz farkını filan bırak da gerçekte var ise, iki din arasında en önemli;ama en önemli fark sence ne”?
”Panglos Dedeciğim,Hıristiyanlıkta herkes doğuştan günahkardır,suçludur.Bunu İncil durmadan yineler durur,bilirsiniz.Bu nedenle Batı hukuku suçluyu korur,çünkü o zaten günahkar bir zavallıdır.İslamiyet’teyse insana böyle doğuştan günahkar olarak bakılmaz ve hukuku suçluyu korumaz,ona cezası neyse verilir.Bence dinlerde ortak şeyler çoğunluktaysa da bu en önemli farktır.Bir de İsa aracılığıyla insanlara ulaştırılan bilgiler ağırlıklı olarak vicdana; Muhammet aracılığıyla verilenler ise ağırlıklı olarak mantığa dayanır”.
Tam kahveden ayrılacakken gençlerden biri sordu;”Hocam para mutluluk getirir mi “?
”Mutluysan ve paran varsa daha mutlu olursun.Eğer mutsuzsan ve paran varsa,daha mutsuz olursun;çünkü sonuçta parayla ne yapacaksın? Para yaşam biçimini,her ne ise onu,zenginleştirir,tek başına mutluluk kaynağı olamaz.Bunu para dışındaki şeylere de uygulayabilirsin.Örneğin;mutsuzsan ve güçlüysen,o güç ne işe yarayacak? Daha çok güç arayışına girip kendini iyice mutsuz edersin”!
Akşam olmuştu; kahve dağılmaya başladı,herkes evinin yolunu tuttu.
Sabahleyin güneş doğmadan kalktı,yiyeceklerini,suyunu bir torbaya koydu.Pangalos dedenin torunu Hristo ile herkesin pek görmediği ama gene de övdüğü adanın kuzey kıyılarına,zaman kalırsa biraz batısına,doğusuna da gidecekler.
Küçük bir at arabasıyla yola çıktılar.Önce Pirgos(Yuvalı) kıyısına kadar inildi.Uçsuz bucaksız uzayıp giden kum plajı insana ilginç,gizemli,dingin bir huzur veriyordu.
”Hrsito be,Adalılar,o devre uygun olarak korsan korkusundan kıyıyı bırakıp hep içerilere yerleşmişler.Hem köyler öyle yerlere kurulmuş ki korsanlar geminin en yüksek direğine tırmanıp gözetleseler de görülmeyecek gibi ne dersin “?
”Doğrudur.Bir başka şey daha varmış.İlk yerleşimler sırasında kıyıların çok sıcak ve nemli olduğunu anlamışlar.Bu nedenle içerilere yönelmişler,hatta kuşaktan kuşağa anlatılır.Köy kurulmadan önce saptanan birkaç yere birer kuzu kesilip ağaçlara asılırmış.Sonra sık sık yaptıkları kontrollerde kuzuların en geç kokuştuğu,bozulduğu yere,burası serin olur diyerek yeni köyü oraya kurarlarmış”.
Adanın kuzeyine doğru yöneldiklerinde deniz,kum,kayalıktan oluşan doğa gittikçe yalçınlaştı ve at yürümekte zorlanmaya başladı. Nihayet bir yerde atı arabadan çözüp otlamaya bıraktılar.Yaya olarak yola devam edeceklerdi,hoş yol diye bir şey yoktu ya!
“Az gittik,uz gittik, dere tepe düz gittik” denir ya masallarda tıpkı öyle…Çevrelerinde öyle bir görünüm vardı ki dünyanın çok uzak bir yerinde,kaybolunmuş duygusu bütün benliğini sarıyordu insanın…
Fısıltı şeklinde bir esinti,kıyıya çok hafif dalga vuruşları dışında bir ses yok.Biraz sonra bunlara alışıyor insan;ürperten bir sessizlik içinde tarih öncesi geziye çıkıyor gibi olunuyor.
On binlerce yıl öncesine,artık taş devrine mi demeli,kıyıdaki kayalar renk renk cilalandığından cam gibi parladığından cilalı taş devri mi ,insanın şaşkınlığı sürüyor.
”Hocam,buralara yalnız gelinmez,tekin değildir derler, çarpılırmış insan,iyi ki iki kişiyiz”!
“Sahi mi“ ?!...
Şimdi ulaşacakları yere karadan ulaşma olanağı yoktu. Dağcılar gibi bellerinden birbirlerini iple bağlayıp ineceklerdi.Kıyıya inip de biraz yürüyünce gördükleri karşısında küçük dilini yutuyordu! Yukarılara doğru çıkan bir yamaç ve üste üste konmuş binlerce peynir kalıbı…Yuvarlak,sarı-beyaz renkte,sanki bu elips taşlar özel olarak birbiri üzerine yapıştırılmıştı.
Hristo,bir taraftan buranın söylencesini anlatıyordu.
”Adada tek başına yaşayan ve herkesten daha çok koyunu ve keçisi olan bir kadın,hayvanların sütlerinden peynir yaptırır;kimseye satmaz, vermez,kendi de yemezmiş ! Nedenini sorulduğunda ben bu peynirleri üste koyup merdiven yapacağım ve Tanrı’ya ulaşacağım, dermiş”.
”İşte buraya peynirleri yığmış,dizmiş,kule bulutları bile geçmiş.Ve bir 21 Mart günü,bütün ada halkı toplanmış,izlermiş, havanın bahar kokusu her yana yayılırmış.Kadın yaptığı bu peynir kulesinin merdivenlerinden çıkarken,tam bulutlara yakınlaşınca hava birden öyle bir bozmuş ki kar,fırtına …Göz gözü görmez olmuş,herkes sığınacak bir yer ararken,bir de bakmışlar ki peynirler ve en uçtaki kadın donmuş ,görünen sade buzdan bir kuleymiş!
“Hristo,çok yerde anlatılanlar gibi bu da bir efsane.Olası ki Tanrı’ya maddeymiş gibi ulaşılamayacağını anlatıyor.Yerel olarak da adanın havasına güvenilemeyeceğini bir saatte yazken kışa dönebileceği dersi veriliyor”.
“Olabilir hocam,buranın iki adı var;’peynir kayalıkları veya kaşkaval kayalıkları deniyor”.
İkinci adını duyunca da irkildi; ”Kaşkaval kayalıkları”… Çünkü bu, Bulgaristan’ın en ünlü peynir çeşidiydi,koyun sütünden yapılan,kaşar peyniri benzeri bir kahvaltılıktı.Aklı bir anda Emine’ye ve çocuklara gitti geldi.
Aslında burada koyundan,koyun sütünden bol ne vardı ya, çağrışım işte! Kıyıdaki her kaya,taş,çakıl belki milyonlarca yıl önce güneş,rüzgar ve deniz üçlüsü tarafından yaratılmış ve o zamandan bu zamana hiç insan eli değmemiş gibi duruyordu.
Pangalos dedesi dermiş ki Hristo’ya;”oradaki taş ve çakıllar öyle kişilikli durur ki insanın onlarla konuşası gelir”.
Gerçekten de öyleydi. Eline yayvan bir taşı alıp denizde sektirirken şöyle seslendi; ”ey taş buradan git,Marmara’ya oradan Karadeniz’e geç,Tuna nehrinin ağzından içerilere ta Eminem’e, Hilmi’me, Sabahat’ıma ulaş, selamlarımı,özlemlerimi,yalvarış ve yakarışlarımı ilet”.
Denize paralel fırlattığı kaydırak biçimindeki taş sonsuz sekmelerden sonra gözden kayboldu!
Yemek yediler,biraz dinlendiler,hatta o kadar yorulmuşlardı ki biraz da kestirdiler.Yol,iz diye bir şey olmadığından buralarda kaybolmak işten bile değildi.Hristo ise kestirmeden nereden gidileceğini bile iyi biliyordu.Hiristo göstermek istediklerini arkadaşına gösterdiğinden,gidişlerinden daha çabuk bir sürede arabanın olduğu yere döndüler.İkisi de yorulsa da değmişti doğrusu unutulmaz bir günü arkada bıraktılar.
Koca yaz geçmiş,yeni eğitim ve öğretim yılı gelip çatmıştı ya bundan şikayetçi değildi,çünkü zamanı daha çabuk yitiriyordu çalışırken.
Öğretmen kadrosu aynıydı;öğrenci sayısıysa daha da azalmış,yüz altmışa düşmüştü. Sadece yetişkinler için açtığı Türkçe okuma yazma kursuna başvurular artmıştı.Çünkü bu döneme erkekler de katılıyordu. Bu nedenle üç sınıf oluşturuldu.Haftada üç gün de ayrıca onlarla ilgilenecekti.
Bir ay kadar sonra öğretmenler odasına girdiğinde sevinçli bir haber aldı. Kaymakamlıktan gelen yazıda eş ve çocuklarının Türkiye’ye göç isteklerinin Bulgar devletince uygun görüldüğünü;ancak aynı devletin belli bir programa göre yürütülecek bu işler için,bir tarih veremediği bildiriliyordu.
Çok sevindi ”geç olsun da güç olmasın” deyişine sığındı,ne yapsındı,elinden başka bir şey gelmiyordu.Kaldı ki her insan,bilinçli düşüncenin sınırlama ve kısıtlamalarıyla aşılıdır ve çoğu şeyi bu nedenle kabullenir. Örneğin herkese,her şeyin bir başlangıcı ve sonu olması gerektiği duygusu aşılanmıştır.
Okul çıkışında Emine’ye bir telgraf yazdı ve Bulgar hükumetinin kendilerine izin verdiğini,önümüzdeki yıl gelecekmiş gibi hazırlıklı olmalarını istedi.Telgrafını,muhtar limana gittiğinde Çanakkale’ye giden birine rica edip çektirecekti.
Birkaç gündür hava koşulları çok elverişsizdi.Fırtına ve kar yağışı sürmekteydi.Ana karayla adanın ilişkisi tamamen kesikti. Okuldan çıkarken müdür,Papaz Stello’nun hasta olduğunu ve onu görmek istediği haberini verdi.Cumartesi öğleden sonrası tatil olduğundan papazı görmeye gidecekti. Boyun atkısıyla başını iyice sardı,eldivenlerini,kalın altlıklı botlarını giydi ve yola koyuldu.
Gencecik adam ağrıdan kıvrılmış yatıyordu,adım atacak hali yoktu. Böbrek taşı düşürüyormuş.Böyle durumlarda adanın geleneksel sağlık danışmanı özel bir ilaç yapmıştı onu kullanıyordu. Şöyle bir şeydi; İmroz’un eski limanı diplerinde yaşayan eşkina balığının başının üstünde kristalize olmuş taşlar toplanır sirke ve limon içinde eritildikten sonra ilaç olarak kullanılırmış.Bir iki günde böbrek taşını parçalar,ve düşürülmesini sağlarmış.Yani taşa taşla tedavi etmek gibi bir şey;bizdeki bir atasözünü anımsadı;”çivi çiviyi söker” derler ya...
”Hocam,Tanrı rızası için bir yardım isteyeceğim,kabul etmesen de gücenmem”.
”Nedir”?
”Akşam yalnız yaşayan,yoksul bir dindaşımın ahİret yolculuğuna çıktığını öğrendim.Yarın gömülmesi gerek,diğer kilisenin papazı hava muhalefetinden Çanakkale’de kalmış,ada merkezi Çınarlı’nın yolu da kardan kapalıymış”.
“Ben ne yapabilirim Stello”?
“Benim görevimi sizin yapabileceğinize inanıyorum.Bir iki dua okuyacaksınız hepsi bu.Ki,bu dualar ölen için değil;cenaze merasimine katılanlar için okunur.”
“Fakat ben tören usullerini bilmem Stello”!
“Törenin ayrıntılarını halk bilir;haçları,flamaları da iki kilisenin zangoçları (kilise çanlarını çalan garibanlar)taşır;sizin sadece törene liderlik etmenizi rica ediyorum,o kadar”
“İyi de bir Müslüman’ın bir Hıristiyan’ın cenazesini kaldırması ne kadar doğru”?
“Hiçbir sakıncası yok inan,hem senin hem benim inancıma göre”.
“Benim yapacağımı köyden biri yapamaz mı”?
“Yapamaz,cahil insanlar.Onlar bunu çok önemser,çekinir kabul etmezler, bilhassa bir yanlışlık yapar,alay konusu oluruz diye korkarlar”.
”Deseniz ya iş başa düştü.Ne yapalım bunu da yapacağız. İncil’in çevirisini okumuştum,hatta evimde var.Sizin seçeceğiniz pasajların ne zaman okunacağının planını güzel yaparsak bir aksaklık olmaz sanırım.
Papaz çok duygulandı,Hasan’ın bütün adada ya şahsen ya da ismen tanındığını bunun Tanrı katında ne kadar önemli bir şey olduğunu ballandıra ballandıra anlatıyordu.Öte yandan ağrıdan kıvranıyor,haçlar çıkarıp ”Ey yüce Tanrım,bu kabulü gör,senin böyle olgun,cesur ve yiğit kulların var,onların yardımcısı ol,dileklerini kabul et,onu ailesine kavuştur” diyerek dualar ediyordu.
Cenaze evinden kiliseye,oradan mezarlığa kadar yapılacakları papazla konuştu,hepsini bir kağıda sırayla yazarak belirledi.
Papaza ‘geçmiş olsun’ dileklerini yineledikten sonra eve doğru giderken,yolda kendi kendime;’eh be Hasan yapmadığın bir papazlık kalmıştı,haydi hayırlısı’ diyerek kendisiyle dalga geçti!
Öğleye doğru,yarım metre kar içinde ve dondurucu bir soğukta cenaze evine gitti. Zangocun getirdiği siyah papaz cübbesini ve takkesini giydi.Tabut hazırlanmıştı,törene katılanlar topluca bir iki ilahi okudu.O da İncil’i açıp “mektuplar” bölümünden okumaya başladı:
”Akılsızlar gibi ümitsiz olmayın.İman edenler bir gün dirilecek,İsa gelip herkesin ruhsal bedenini giydirip göklere…vb.”
Yola çıkıldı,ilahilere devam edildi.Fırtına karı adeta mezarlığa yığmıştı. Neyse yolcu,hazırlanan mezara indirildi.
Bu anda da dua okuması gerekiyordu:
”Bir buğday tanesi toprağa düşerse,yine birçok tane verir, düşmezse yapayalnız kalır.İnsan da böyle toprağa düştükten sonra…vb”
Hava ne kadar soğuk da olsa,görevinin ağırlığı nedeniyle ter içinde kalmıştı.Tören çabuk bitirildi;çünkü kar fırtınasından göz gözü görmüyordu.Koşar adım mezarlıktan herkes uzaklaştı,evine yöneldi.
Dün gece,bu tören için nasıl eder,nasıl yaparım derken defterine eskiden yazdığı şunları anımsamıştı:

”Dünyada elde edilebilecek en büyük kazanç her şeye akıl erdirebilmedir.Bu anlayış arttırılınca vicdan yükselir ve o,ruha önceden duyup bilmediği sorumluluklar yükler”.
Bugün böyle olmuştu sanki… Bu küçük adaya değil;bir ülkeye yetecek kadar yüzlerce kilisesi,manastırı olan,hatta Rum cemaati lideri metropolitinin bile var olduğu bir yerde papazlık sorumluluğu almıştı!
Bugünlerde adada ikinci Ramazan ayını yaşıyordu. Balkanlardaki eski Ramazanların kalabalık yemekleri geldi aklına. Çeşitli çorbalar, yemekler gece kalkılıp bir güzel yenirdi,bazen üç dört aile bir arada.Sonra yatılmaz biraz yürüyüş yapılırdı. Ailenin tüm sorunları konuşulur, tartışılır gelecek için planlar bile yapılırdı.
Bayram geldi. Hıristiyan müdür ve komşuları ile Papaz Stello onun bayramını tebrik ettiler.İnsan neler görüyor,neler yaşıyordu…
Geceleri soğuk olduğundan eve çok yakın olan ve gençlerin çıktığı bir kahveye bazen takılıyordu.Kahve,adaçayı,ıhlamur içip sohbet ediyorlardı.Tabii bunlar derin sohbetler değil; yüzeysel şeylerdi,ordan burdan.
Kahvede birkaç yaşlı da bulunur ve onlar eski anılarını anlatırdı. Bunların bir kısmı,ona ilginç geldiğinden eve döndüğünde bunları defterine yazıyordu.
Mesela,bir zamanlar adamın biri öyle öksürüyormuş ki ‘hıylamaları’ ta öte mahalleden duyulurmuş.Soluk alamadığından adamı uzatırlarmış,ha öldü ha ölecek! Derken bunu biri duyup gelmiş ve “hünnap” ne güne duruyor demiş.Bu bitkinin hem tanesini yumuşatıp yumuşatıp yedirmiş hem de suyunu kaynatıp içirmiş.

Adam öyle düzelmiş ki ölünceye kadar bir daha “öhhö” bile dememiş!
Ayrıca,kanı temizleyen,şeker hastalarının şekerini düşüren,aç karna içildiğinde bağırsakları da yumuşatan bir meyveymiş. Bu,adada kendiliğinden yetişen zeytin büyüklüğünde açık kırmızı renkte, kızılcıkla iğde arası büyüklükte,buruk tadı olan bir bitkiymiş.Hünnap konusunda söylenen ilginç şeylerinden biri de bu sihirli meyvecik; değil Anadolu’da,dünyada bile yetişmezmiş,yalnız bir tek İmroz’da yaşamını sürdürürmüş…
Okulda üç ay sürecek diye açılan yetişkinler Türkçe okuma yazma kursunun süresini bir aya indirdiler.Çok çabuk öğreniyorlar ya da o, çok çabuk öğretiyordu! Yüzlerce genç,yaşlı insan,adeta fabrikasyon hızıyla sertifikasını alıp gidiyordu.
Bu diploma diye böbürlendikleri şeyi o düşünmüştü. Yönetmelikte yoktu, müdür de ona uymuştu.Kursu bitirenlere; “Türkçe okur yazardır-matematik yapar” diye birer imzalı-mühürlü kağıt veriyorlardı.
Şu sıralar yeni Türkçe’yi öğrenenler altı,yedi yüz kişiyi bulmuştu. Çok yaşlıların kurslara katılacağı beklenmediğinden bu çalışmanın sonu gelmişti.Yollarda karşılaştıkları “hocam hocam” diye ona paralanıyordu.Bu arada kendisi de Rumca’yı tam bir adalı gibi konuşur olmuştu,onun sertifikası buydu.
Bu gece canı evde yemek istemedi.Tavernaya gitti,balık yedi.İçeride kimseler yoktu,sıkıldı;kalktı Koca kahveye gitti.
Her gelişinde birinin kahvenin en ucunda tek başına oturduğunu görmekteydi.Yanına gitti;”kalinihta(iyi geceler), tikanis(ne

yapıyorsun), dedi.Adam durdu,durdu sadece üç defa;”tiputa(hiçbir şey)diye tekrarladı,başka bir şey demedi.Bir ayağı iskemlede tünemiş bir durumda öyle düşünüyordu.
Biraz sonra,evdeki eşleri için;”dırdırcı karı sokucu arı” diyerek kendilerini masum göstermeye çalışan ne kadar karı kaçağı erkek varsa kahveye düşmüştü.
Onlara,bu düşünen adamı sordu;eşini kaybettiğini,oğlu ve kızının Atina’ya göç ettiğini öğrendi.Bu yaşadıklarından sonra hayata küsmüş;günün yirmi dört saati sarhoşmuş; “siz kendi işinize bakın,bana bakmayın,ben iyiyim” der başka bir şey demezmiş.
Tekrar adamın yanına gitti.İyice yanına sokuldu öğrendiği adıyla seslendi.
”Bak Dimo dayı,kendini salma,bir silkin,toparlan kendine gel.Hiçbir inanışta ölenin arkasından bu kadar yas tutulmaz.Ayrıca gidenin,gitmek isteyenin arkasından bu kadar üzülünmez veya o gidenlere kızılmaz”.
Hiç bir yanıt alamadı,yine devam etti.
”Bedenin,solgun yüzün,şişmiş gözlerin ve lapacı formun;senin yaşamaktan vazgeçtiğini,şimdiden elini ayağını çektiğini gösteriyor. Senin fiziksel ölümünü hızlandırma planından herkes haberdar,bir tek sen değilsin.Hayatın trajedisi ölüm değildir Dimo dayı;ya nedir yaşarken içinizde ölmesine izin verdiklerimizdir”.
Adam sadece:”Hanım öldü” dedi,o kadar.
”Ölmemek insanlar için bir felakettir dayı.Başak için sararıp olgunlaşmamak ve biçilmemek ne ise insan için de ölmemek odur”.

Gözlerini yere diken bu umutsuz adam,öylece dinledi,hiçbir tepki vermedi.
Son bir ümitle:”Bak dayı,ben neyim, nereden geliyorum,burada ne yapmalıyım,nereye gidiyorum,diye kendine bir sor”.
Yine fayda etmedi.
Bir komşusu akşamları gelip koluna girerek,bu hayata küsmüş insanı evine götürürdü.Yolda ona sordu;”kim bu bana sokulup konuşan adam”?
”Köyün tek Türk muallimi”.
”Ya demek öyle”...
Birkaç gün sonra,bir genç okuldan çıkarken yanına geldi.Dimo dayının onu evine yemeğe çağırdığını söyledi,evini tarif etti.
Bir şişe şarap alıp gitti.Her şeyin alt üst olduğu bakımsız bir evdi,pisti,belli etmedi.Küçük bir masaya birkaç tabak yemek hazırlamış;’soslu torik balığı,tarama,pazı kavurması’ filan.Dimo,getirilen şişeye gözünü dikti.
”Onu geri götür,benim sana hediyem olsun,ben artık içmiyorum ve içmeyeceğim”.
“Çok sevindim”.
Demek kararlarını gözden geçirmişti.Yemeğe başladılar ve o anlatmaya başladı.
”Bir defa şunu öncelikle diyeyim,kahvede yanıma geldiğin günün gecesi,artık kırılma noktasına ulaşmıştım ve o gece yaşamımı


sonlandıracaktım;bu nedenle sizi bana Tanrı’nın gönderdiğine inanıyorum.Çocuklar yuvadan ayrılıp kendi ayakları üstünde dursun diye büyütülür.Doğal olarak istedikleri yerde oturma,yaşama hakları vardır,onlara bir diyeceğim yok.Erkekler ve kadınlar yarımdır,ikisi bir bütün eder denir.Doğru değil,biz çeyreğiz, gerisi kadınlar; ya da benim için öyleydi.Bu nedenle eşim ölünce dağıldım gittim,iki yılımı boşuna geçirdim.Şimdi toparlandım,kendime döndüm,bunu sana borçluyum”.
”Dayı,borçlu filan değilsin.Yaşamda en dipte olunan anlarda kişi en güçlü olduğu yanlarıyla karşılaşır.İki yılına üzülme;yaşam,yaşla değil;yaşamakla anlaşılır.Sen bunu sağlamaya yönelmişsin,ne mutlu”.
”Sana nasıl minnettarım bilemezsin;çünkü yarın bağa gidip çalışmaya başlayacağım,biri de gelip gübreleme yapacak.Meğer ben yaşıyormuşum da haberim yokmuş.Bir insan kendini arıyorsa, kaybettiği yere bakmalıdır;acaba hiç tanımış mı kendini diye…”
Konuşmaları bu konulara benzer sürdü gitti.Ayrılırken,yardımı için gene gene teşekkür etti hocaya.Oysa hiç gerek yoktu;çünkü hemen hemen yardım edilen oranda mutluluk duyulurdu ve bu da kişiye yeterdi.
Adada çok sayıda aile arıcılık yapıyordu;ancak kara kovan arıcılığıydı ve verim düşüktü.Üstelik bu kış epey üreticinin arıları ölmüştü.İlkbahar yaklaşıyordu onlara arıcılık kursu açmayı düşünüyordu.
Bir de yaptıkları sucuklarda sanki bir eksiklik vardı ve onun da püf noktalarını kitaplarından araştırıp kendilerine aktaracaktı.
Peynirleri iyiydi, sadece bir iki pratik şey ekleyecekti.

Kalan boş zamanında ve yazın birkaç meraklıyla adada maden arayacaklardı.Önündeki ayların planlamasında bunlar vardı.
Kurban bayramı geldi,yine bir koç aldı,bahçede kesmeye hazırlanırken komşu çocukları geldi;bakmak istiyorlarmış.Babaları onları alıp eve götürmek istedi.”Çocuklar böyle vahşilik görmesinmiş, kan onları bozarmış filan gibi” bir şeyler söyledi.
Hak verdi;fakat biraz da bozuldu
”Bak Nikos size şu kurban işini anlatayım,sen yine çocukları alır gidersin,ben bir başıma işime koyulurum”.
”Şu bir,iki yaşındaki koçu ben kesmesem,kasap kesecek,dağa bıraksam kurtlar yiyecek,bahçede baksam ihtiyarlayıp ölecek;yani koç için kurban olmak kutsal bir kurtuluş bu bir.İkincisi;İnsanlar yapı olarak vahşidir,egoları onları kan dökmeye zorlar,savaşlar bu nedenle çıkar.Engizisyon işkenceleri,Roma’da insanların aslanlara yetirtilmesi, Çin işkenceleri hep bunun içindir.Öyle ki bunları yapamazlarsa, öldürmeli film çevirirler,köpek,horoz dövüştürürler,boğa güreşi yaptırırlar,en azından boks yaptırıp birbirlerini dövdürürler.Üçüncüsü İslamiyet’te böyle insana,hayvana eziyet,işkence,acı çektirme yoktur,örneğin Müslümanlara ait tek bir işkence çeşidi bulunmaz.”
“Hocam,ben yani keserken bakmasalar,demek istedim.Elbet bizde koyun,keçi,domuz kesiyoruz;ama böyle törenli değil,çocuklar görmez,onlara izletmeyiz”.
“Nikos,çocuklar,koçu keserken üzülecekler,onun acısına ortak olacaklar,kanından ürkecekler ve büyüyünce insan öldürmeyecekler. Bunu her şeye uygulayabilirsiniz hırsızdan nefret edersen hırsızlık yapmazsın;yalandan nefret edersen yalan söylemezsin.İnanır mısın

komşum insanın gelişimi,sevgiden daha çok nefretle aracılığıyla oluşur,bu bir tedavidir,doyuma ulaşmadır,hatta onarımdır”.
Konuşmalarından çok etkilenmişlerdi.Baba ve oğulları kalıp izlediler. Kurbanı yüzdü,parçaladı.Komşuya da bir budunu verdi, gittiler.
Hafta sonunda arıcılara kurs türü bir şey başlayacak.Dereköy ve çevredeki arıcılar gelecek,tahta,çivi,araç gereç getirecekler ve kurs sonunda iki tane de örnek fenni kovan yapılacak.
Onlara önce hazırladığı bilgileri verdi.
”İlkçağlardan kalma sepet benzeri bu ilkel kovanlarla bal üretimi yapmak akılcı bir yol değil.Bu tür kovanı açıp ne oluyor diye bakamazsınız.Arıda hastalık olup olmadığını veya arının bal mı yaptığını,yoksa oğula mı geçtiğini öğrenemezsiniz.Oysa fenni kovanı açıp her şeyi inceleyebilirsiniz,güve varsa gerekli önlemi alabilirsiniz. Özellikle,şu ilkel kovanda üretilen balla,fenni kovandaki balın tat,koku,mineral ve vitamin değeri yönünden hiçbir fark yoktur”.
“Hocam,kara kovan balı bize daha lezzetli,doğalmış gibi geliyor, demek yanılıyoruz”.
“Aynen öyle”. Hele hele bu eski kovanlardan toplam iki, üç kilo bal alabilirsiniz;oysa on iki çerçeve konmuş bir fenni kovandan iki defada elli kiloya kadar bal alınabilir”.
“Öyleyse çok para kazanılır baldan.Biz hemen hemen kendi yiyeceğimiz elde ediyoruz gibi”.
“Böyle sonuç alınmasının kimi nedenleri var.Yaşayarak göreceksiniz.Balmumu petekli çerçeveleri kovana koyduğunuzda,arı en çok emek verdiği petek yapmaktan kurtulduğu için hem dinç kalır

hem de çok verimli üretim yapar.Üstelik çerçeveleri defalarca kullanabileceksiniz.”
Akılları epey yattı.En vurucu bilgiyi sona sakladı.
“Kovan girişine küçük tuzaklar konulacak,arıya tutunmuş polenlerin buralara takılıp alttaki küçük kutuya düşmesi sağlanacak. Polenlerin iki günde bir nasıl toplanıp nasıl kurutulacağını ve yine paketleneceğini size göstereceğim”.
“Polen ne işe yarayacak hoca efendi”?
“ Bitkinliğe,kansızlığa,iştahsızlığa,sinir bozukluğuna iyi gelen mucize bir ilaç gibidir.İçinde tam yüz türlü besin olan bu şifa kaynağı baldan yüz kat daha pahalıya satılır.”
“Polen işine çok şaşırdılar”.
Ertesi günü boş bir arsaya gidildi.O,bir kovan yaptı,onlar da bakarak diğerini yaptılar.İki günde her ikisi de bitirildi.Kovanları sıcaktan korumak için en azından kireçle beyaza boyamaları, kovanlarını şarap yapılan yerlerden uzakta,poyraz ve lodos rüzgarlarına kapalı yerlere koymaları gerektiğini de öğrendiler.
Yarın peynir ve sucuk yapımının püf noktalarını konuşmak üzere dağıldılar.
Etin çok bol,adeta bedava olduğu bu adada ne yazık ki sucuklar lezzetsiz ve kupkuruydu.Uzun sorgulamalardan sonra şu gerçeği yakalamıştı.Sucuğun kıymasına çok az yağ koyuyorlardı ve bu besin çabucak kuruyup kesilmesi bile zor, tatsız tuzsuz bir yiyeceğe dönüşüyordu.


Onlara kıymanın içinde en az yüzde kırk yağ koymalarını biraz güç de olsa kabul ettirdi.Çünkü hayvanın yağını yemek istemiyorlardı; onlar zeytinyağına alışmıştı.Ama sucuklarının da çabuk kurmasından şikayetçiydiler.Yağ oranı yüksek olduğunda sucuk zamanla suyunu kaybetse bile yağ onu kurutmayacak ve yumuşak kalmasını sağlayacaktı.
Ayrıca içine koydukları baharatlara tarçın,karanfil,zencefil ve kişniş koymalarını da öğütledi.
Keçi peynirleri için pek bir şey söylenemeyeceğini;çünkü çok beğendiğini; yalnız iki küçük kusrunu belirtti.Birincisi,peyniri keçi sütünü kaynatmadan veya biraz ısıtır gibi yapıp mayaladıklarını bu lezzetini daha da arttırdığı;ama gerçekte seksen derecede,yarım saat kaynatmaları gerektiğini söyledi.Olmaz olmaz derken öldürücü “malta humması” hastalığına yakalanabileceklerini iletti.
İkincisi ise, peynir tazeliğini devam ettirsin diye,yaptıkları gibi,cam kaplarda değil;içi dışı sırlı toprak kaplarda ve karanlık bir yerde bekletmelerinin çok yararlı olacağını nedenleriyle birlikte anlattı.
Köydeki kaşar peyniri imalathanelerini gezdiğini,çok başarılı üretim yaptıklarını söyledi.Evinde kendisi için bu peynirden yapacak olanların var olan bilgilerine şunu eklemelerini istedi.Kaşar yapacağınız sütün içinden de yağını hiç çekmeyin.Kaynatıp hamur haline getirdiğinizde elinize aldığınız bir miktarın ip gibi üç metreye kadar uzadığını hayretle göreceksiniz.Böylece kaşar eskiyip de kestiğinizde yüzeyinin delikli değil;pürüzsüz,dümdüz olduğunu hayretle görecek ve zevkle yiyeceksiniz.Bütün bunları tek tek ve tekrarlayarak anlattı,herkes can kulağıyla dinledi.

Dağılma vakti geldi,herkes ona ufak tefek armağanlar getirmişti.Almam dediyse de güceneceklerini söylediler.Yün kazak, çorap, kavanozda zeytinyağı,peynir,bal,reçel vb. Doğrusu o da çok duygulandı.
Son yıllarda adaya bütün devlet dairelerinin memurluk ya da müdürlükleri açılmıştı.Türk nüfusunun iki yüzü bulduğu söyleniyordu.
Bu arada kaymakam da değişmişti.Yeni gelen genç kaymakam kültüre,eğitime önem veren bir yöneticiydi.Her memura,öğretmene mesleğine uygun bir konu vererek aylık toplantılarda onu sunmasını istiyordu.
Bu yeni idareciyle tanıştıklarında Bulgaristan’da edindiği eğitimi anlatmıştı.Birlikte,onun “bilinç” konusunu işlemesini kararlaştırdılar.Bir ay hazırlanacak ve ayın son cumartesi günü öğleden sonra Çınarlı’ya giderek konferansını sunacaktı..
Okuldan sonra çok boş zamanı kalıyordu.Konferans konusunu çabucak hazırladı ve kaymakama haber gönderdi,sunumu öne aldılar.
Toplantı salonunda önce kaymakam kısa bir konuşma yaptı.Yeni genelgeleri duyurdu.İsteklerini sıraladı.Sonra sözü ona verdi.Önce kısa bilgiler verilecek,anlaşılmayan yerler için soru-yanıt yoluyla tekrarlar yapılacaktı.
“Bilincimiz,bilinç ve bilinçaltı diye ikiye ayrılır.Bilinçaltı,kendi varlığının güvencesini çok şeye sahip olmakta arar. Güce,paraya, bilgiye,karşı cinse sahip olmak ister,bunları elde etmek için çatışmaktan kaçınmaz,zaten yaşamasını çatışmaya,kavgaya borçludur”.


“Burası,insanın arşividir,ne bulursa biriktirir,en küçük bir ayrıntı bile saklı tutulur.Böyle olduğu hipnoz deneyimleriyle anlaşılmıştır.Öyle ki kişi,hiç dikkat etmeden çıktığı bir yerin merdivenlerini hipnoz anında sayabilmiştir.Yine sadece kısa bir süre göz attığı bir sayfalık bir metni,çok sonraları satır satır aynen aktarabildiği bile kanıtlanmıştır”.
“Bilinçaltı çocuk gibidir,bilinç ona ne söylerse inanır ve gerçekle,uydurulmuş olanı ayırt edemez.Bu nedenle bilinç,ufacık bir olumsuzluğu başıboş bırakırsa bilinçaltı onu abartır;adeta pireyi deve yapar.İnsan bu kaynağı doğru yönlendirirse istediği bilgilere ulaşabilir. Yapması gereken tek şey ise;bana şu şu bilgileri ulaştır diye buyurmaktır”.
“Bilinç ise;her zaman bizimledir,daha doğrusu biz oyuz. İnsanın katıksız,bütün ve gerçek halidir.Sevginin,gücün,bilgi ve güzellik gibi her şeyin enerjisini saklar.Çaresizlikte o bütün çözümleri bilir. Kendinizi kirlenmiş hissettiğinizde o tertemiz olduğunuzu söyler. Kimsesizim diye düşündüğünüzde o sizin kimsenizdir”.
“Bilincin kaynağı nedir diye sorulursa,alınacak tek yanıt ’bilincin kendisi her şeyin kaynağıdır’ olur.Yaşam ve bilinç aynı şeydir.Gerisi biçim ve isim sorunudur.Bilinç ruhta birikmiş bilginin bütünüdür.’Bilmek’ biçiminde anlaşılır;bilgi,deneyim,sonuçlandırma kaynağıdır”.
“ Bilinç için söylenen en tepe noktadaki olasılık şudur;’bilinç, ruhtur’.Bu son yaklaşımı destekleyen belirtiler şunlardır.İnsan uyurken bilinci açıktır,dış dünya ile ilişkisi sürer,örneğin kulaklar daima ufacık bir ses için hazırdır.Ancak ameliyat anında uyuşturulan, narkoz altında olan birinin dış dünya ile olan ilişkisi bütünüyle yok olmaktadır. Şimdi bu anda ruh bedenden ayrıldığı için mi bir şey

duyulmuyor,işitilmiyor;yoksa ruh ortada yok da sadece bilinç mi var? Yani bilinç ruh mu,ruh bilinç mi” ?
“ Her şeyin sonsuza kadar birbiriyle bağlantılı olduğu bir evrende bütün bilinçler de bağlantı içindedir.Görünümlerimiz ne olursa olsun insanlar sınırları olmayan varlıklardır.İşte bu toplu bilince ‘evrensel bilinç’ denir ve bu,bütün varlıkların içinde yüzdüğü bilgi okyanusudur”.
“ Kimi koşullarda aralarında bilinen hiçbir bağlantı,etkileşim olmasa bile uzaktaki benzer parçaların birbirini etkilediğine ilişkin araştırmalar devam etmektedir”.
“Örneğin,İmrozdaki zeytinler değişime uğrar ve dalında çürürse,yalnız yakındaki Ayvalık zeytinleri değil;dünyanın başka yerlerindeki örneğin Fransa’nın güneyindeki zeytinler de çürür. Hindistandaki maymunlara sigara içme öğretilirse,Güney Amerikadaki maymunlar hiç öğretilmediği halde,sokaklara atılan ve yanmakta olan sigaraları toplayıp içmeye başlar.Anakarayla İmroz arasında bir gemi çalışsa da bağlantı hiç kesilmese diye bunu gönülden isteyenlerin bu dilekleri birleşir,bunu gerçekleştirecek sorumluların zihinlerine girer ve bir de bakarsınız bir gemi iskeleye yanaşmış düdük öttürüyor,ben geldim diye”!
Özetle bu konuların konuşulduğu söyleşi çok beğenildi, özellikle kaymakam;”hayran oldum” diyerek kutladı,bunların devamını istedi.Başka konularla konferanslara devam edilecekti.
Değişik bir şeyi,bir sorumluluğu başarıyla yerine getirdiğinden mutluluk içinde köyüne döndü.
Canlarımın özlem bahçelerini kokladım bugün yine bir mektupla… Kenarları süslenmiş yazıda neler yoktu ki:”Babamızın

doğum gününü kutluyoruz.Sana üçümüz o çok sevdiğin kurabiyelerden, çöreklerden ve tatlılardan yaptık.İçine çok özlem,çok çok sevgi koyduk.Hepsinin ortalarına da senin o pek sevdiğin yeni açan menekşelerden birer tane diktik.Zarfın içinde ara bul hem bizi hem de sana yaptıklarımızı!”gibi daha neler neler...
Meğer zarfın içine menekşe koymuşlardı,kurumuş;fakat hala mis gibi sevdikleri kokuyordu.Mektuba göre herkes iyi; fakat onun telgrafından sonra herkes geliyoruz havasına girmişti.
Sonbaharda toplanacak ürünlerden bile ekim,dikim yapmayacakmış kayınpederi.Bir de izin çıkmaz da gelemezlerse diye endişe etti,olur ya dünyanın bin türlü hali vardı,savaş filan çıkıverirdi.
Yok yok ,böyle düşünmemeliydi,ortada bir neden bir belirti bile yokken olasılıkları akla sokmak çok yanlıştı. Çünkü insan ruhunun hayal etme özelliği çok güçlüydü.Bu düşünceler ruhtan bedene hemen yayılır; sonra çevreye,sonra da ta uzaklara Bulgaristan’a kadar gider ve kavuşma hayalimizin oluşmasını önler veya zorlaştırırdı.
Hemen bu tür düşüncelerinin hepsini zihninden attı,yaktı,yok etti.Neyse Emine’nin cümleleriyle her şeyi unuttu.
”Bizden çok uzaklarda olsan da hepimiz sana sarılamasak da seslenemezsek de dördümüzün kalbinin de aynı tonda ‘pıtır pıtır’ attığını duyuyor ve mutlu olmaya çalışıyoruz”.
Daha o gece mektubu yanıtladı.Özlemlerini ve burada yaptıklarını uzun uzun anlattı.Özellikle,geçimlerini sağlayan çalışmaları gelinceye kadar aksatmamaları üzerinde durdu.
Okulun son haftasıydı,çıkışta Muhtar Yorgo onu bekliyormuş. Papaz Stello;’o arsayı hocamıza gösterelim’ demiş.Yerini,sınırlarını

muhtar bildiği için gidip gördüler.Şu anda oturduğu eve yakındı, cephesi yola ve güneye bakıyordu.İki dönüm kadar,kuzeyi biraz yüksek,güneyi alçaktı.Bahçe hiç işlenmemiş,ev filan da yapılmamıştı. Çok beğendi ve satın alabileceğini söyledi.Fiyatı da uygundu ve onu parasal yönden hiç sarsmayacaktı. Muhtarla el sıkıştılar;o, sahibinden temsil kağıdı alacak;sonra merkez ilçeye gidip tapuda işlemini yapacaklardı.
Evinin alt katı yazları serindi.Kitaplarını,defterlerini oraya taşıdı.Anılarını yazmaya karar vermişti.Yazıyor,bozuyor,yine yazıyordu.Uykusu gelince biraz kestiriyor,bitki çaylarını,kahveyi tütünü bolca tüketiyordu.
Temmuz ayının ortasına doğru halkta bir telaş başladı.Bir aya yakın sürecek bir sakınma,kimi yiyecekleri yememe perhizine başlayacaklardı.Bu sürede hiç et yemeyecek ve süt içmeyecekler.
Diyet bittiğinde onu da törenlere davet ettiler.Domuzlar kesildi,etli pilavlar yapıldı. Kıymalı börekler,çöreklerin yanında kendi ürünleri olan beyaz ve kırmızı tatlı şarap da vardı.Bu tören ve yemekleri Balkanlarda yaz aylarında her köyde “hayır” denilen bu tür yemekli toplantılar olurdu,onlara benzetti.
Halk hemen bunun arkasından en önem verdikleri dinsel bir töreninin hazırlıklarına girişti.Her yıl 15 ağustos yılın en canlı,en kutsal günü sayılıyordu.Tören yaygın olarak üç güne kadar uzuyordu.Bu “Meryem Ana Eorti Dispena Gies Bayramı”ydı.Birkaç gündür gelen konukların sayısı arttı,iki belki de üç bin kişi filan gelmişti.O dar sokaklar karınca gibi insan kaynadı.Önce kilometrelerce uzayan bir konvoyla müzikli,danslı yürüyüşler yapıldı.
Ada çevrenin çok iyi izlendiği Tepeköy’e kadar çıkıldı.İlahiler söylendi,kilise ve manastırlarda dualar edildi,mumlar yakıldı.700 yıllık
çınar ağacının altında buzukiler çalındı,sirtakiler oynandı.Yenildi, içildi,eski dostlarla söyleşilerde bulunuldu.İkinci ve üçüncü günlerde katılım azalarak devam etti,gelenler dönerlerken yanlarında keçi peyniri,kaşar,domates reçeli ve reçineli ada içkilerinden götürdüler.
Gelecek yılı buluşmak üzere sözleşip ayrıldılar.Eşeğe her adalı gibi yan binmiş doksanlık bir dede; konuklarını hem uğurluyor hem de şöyle söyleniyordu:”Hayat yaratıcı bir süreçtir be çocuklar, sizler bunu bir tekrar süreci gibi yaşıyorsunuz, biraz değişin,değiştirin her şeyi”…
Bu arada,muhtar Tuna’yı evinde aramış bulamamıştı, karşılaşınca sevindi,ona çörek ve yumurtalı bir yemek getirdiğini evde bulamadığı için komşusuna bıraktığını söyledi.Ayrıca satın alacağı arsa sahibinin yetki belgesini gönderdiğini ve hafta başında merkeze gidip alım satım işini bitirmeleri gerektiğini söyledi.
Meryem Ana bayramında ilginç bir insanla tanıştı;Kosta. Ailesiyle birlikte 1915 ‘te Çanakkale savaşları sırasında adadan ayrılmış.Önce Almanya sonra Amerika’ya gitmiş.Her iki ülkede de eğitim görmüştü ve şu anda genç bir doçentti.
Özellikle tıp,biyoloji ve eczacılık üzerinde yoğunlaşmış bir bilim insanıydı..Üç gün üst üste uzun uzun sohbetler ettiler.Hasan’ın en çok “homeopati” araştırmaları ilgisini çekti.
Kosta’nın anlattıklarının bir bölümünü o zaten biliyordu,yine de çok yeni şeyler öğrendi.
Evrendeki her şey yani insanlar,hayvanlar,bitkiler ve diğer tüm cansız diye adlandırdığımız varlıklar,kendiliğinden elektrik verilmiş gibi titreşip dururdu .Bir saniye içindeki salınım sayıları aynı olmadığı için de biçimleri farklı farklıydı

Örneğin;sağlıklı bir insanın ortalama bir titreşim sayısı varmış;bu azalırsa hastalıklar başlıyormuş.Hastaya olumlu duygu ve düşünce terapileri yapılarak ya da o hastalığa uygun yiyecek ve içecekler verilerek titreşimi normal düzeye getirilirse yeniden sağlığına kavuşabilirmiş.
Kosta’nın basit örnekleri çok ilginçti. Çok kahve içtiğinden çarpıntısı olan insana yine kahve verilirse çarpıntısı geçecektir.Yine grip salgınları sırasında bol kuru soğan yenirse;birbiriyle aynı titreşime sahip olduğundan virüsler soğan tarafından adeta bir mıknatıs gibi üzerine çekecek ve hasta düzelecektir.Şunun denemesi bedavaymış; insanlar grip salgını sırasında odalarına,çalıştıkları yerlere birer kuru soğan koyarlarsa gribe yakalanmadıklarını görürlermiş!...
Örneklere katkıda bulunmak için o da Rumeli’den iki örnek verdi.Birincisi donmak üzere olan insanların morarmış organları karla ovulması...Diğeri akşam erik rakısını çok kaçırmış,başı ağrıyan, kendini hasta hissedene bir duble daha rakı içirilmesi... Kosta bunlar tam örnek değilse de konuştuklarına yakın şeyler olduğunu belirtti.
Son yıllarda Kosta ve arkadaşlarının önlerindeki hedef yiyeceksiz,terapisiz insanların titreşimlerini düzeltmek için elektrikli bir makine yapmakmış; ama bu çok zaman alabilirmiş!     
Kosta merakla ona;” senin hikayen ne,niçin buralardasın ”diye sordu.
O da Balkanlardan neden,nasıl göç ettiğini ve ailesinin halen orada olduğunu anlattı.Hatta öyküsünü biraz da adalıların buradan göç etmelerine benzetti.


”Sayın hoca,ikisinin arasında benzerlikler de farklar da var.Adadan ayrılanların ileri sürdükleri şeyleri öğrenmişsindir.Ancak olayın arka planında başka gerçekler de var”
“Birçoğunu öğrendim de sizin ekleyecekleriniz neler”?
“İlki adada her insan kolay kolay yaşayamaz,kendini tutuklu gibi hisseder,boğulur,depresyona girer.Doğa koşulları daha uzun yıllar değişmeyeceğine göre bu durum devam edecektir.Diğer neden ise burada kalırsan ‘senden ne köy olur ne kasaba’ düşüncesidir”.
“Bu olumsuzluklara karşın ada insanının elinde çok önemli,etkin iki referansı vardır,bunlar; Hıristiyanlık ve Hellen uygarlığının torunu olmak. Bunlar sayesinde istedikleri zaman göç ederek Yunanistan veya diğer bütün Avrupa ve Amerika ülkelerine yerleşip yeni bir iş kurabilirler”.
“Yaşlıların göç etmeme nedeni malum,önlerinde yeni bir yaşam kuracak zaman kalmamıştır,onlar evlerinden ayrılamaz. Ancak genç ve orta yaşlılar topraklarını rahatlıkla bırakabilir.Size gelince,sizin elinizde böyle hareket serbestisi sağlayacak referanslarınız yok:tek gidebileceğiniz ülke burası.Bu nedenle adalıların ağlamalarına pek bakma,senin durumun onlarınken çok daha acı ve zor”!”
Hasan ilk defa adalıların durumunu tarafsız bir tutumla analiz eden biriyle karşılaşmıştı.Bilimsel tavırlı birine de doğrusu böylesi yakışırdı.
“Sayın Kosta ,saptamalarınız çok doğru,hem buralılar,hem de benim için”…



2.Bölüm
Şumnu’nun Yörükler köyünde gece kimse doğru dürüst uyumamış ve sabahı etmişti.Çünkü Emine iki çocuğuyla birlikte Türkiye’nin yolunu tutacaktı.Yan yana iki evde büyük telaş vardı. Emine ve Hasan’ın kardeşleri,anne babaları ve diğer yakınları oradan oraya koşuşturup duruyordu.Her kafadan bir ses çıkıyor,onu aldın mı,şunu koydun mu,benden selamı unutma ve benzerleri…
Abdi ağa kızı Emine’yi arka odaya çağırdı,giderken yanında götüreceği yüz altını bir kuşak içine diktirdiğini ve bunu sıkıca beline sarmasını istedi. Emine İki çocukla ağır yükler götürecek durumda değildi;buna rağmen altı bavul ve birçok torbayla yollara düşecekti. Beş araba yola çıkmaya hazırlandı.Köyden uğrayanlarla sarılıp bırakılamamalar,öpüşmeler ve ağlaşmalar epey uzun sürdü.
Kalanlar arkalarından tas tas sular döktü,dualar okudu.Her birinin içindeki gerçek duygu ise,onlar gidiyor ve kurtulacaklar,biz ne olacağız,bir gün biz de böyle uğurlanabilecek miyiz düşüncesiydi.
İki araba yola düştü,birinde eşyalar,diğerinde Avrupa’dan Asya’ya göç edecek bir kadın,iki çocuk ve onları gemiye kadar ulaştırıp yerleştirecek ;Abdi Ağa ve oğlu Veli vardı. Arabalar,Şumnu tren istasyonuna vardıklarında elbirliğiyle eşya ve yükler kompartımana yerleştirildi.
Bulgarların ihtiyar treni bu defa doğuya doğru,Varna limanına gidiyordu.Derken tren birden öttü,Sabahat korkup ağlamaya başladı. Lokomotiften kömürlü, siyah dumanlar çıktı ve ağır ağır ilerlemeye başladı.Tren birkaç yerde durdu kalktı;inenler,binenler oldu. Nihayet üç saat sonra Varna’ya ulaştılar.İstanbul’a gidecek şilepten bozma gemi rıhtımdaydı.Abdi Ağa,ambarda bu kadar eşya ve iki çocukla gitmenin zorluğunu düşünerek kızı ve torunları için bu gemideki pek az olan kamaralardan birini üç katı ödemede bulunarak tutmuştu. Yerleşmeleri epey zaman alsa da oldu bitti.Kıyıdaki bir bahçede son kez birlikte,yolluklardan bazı şeyler yemek istediyseler de yiyemediler, herkesin boğazı düğümleniyordu.
Nihayet ayrılık vakti geldi.Bir fasıl daha ağlaştılar,koklaştılar, helallaştılar.İki yaşlarındaki Sebahat ne olduğunu anlamasa da sakin, sessiz bir çocuk olan Hilmi bile olanlardan etkilenmiş ve sarıldığı dedesinden bir türlü kopamıyor ve ‘sen de gel’ diye yalvarıyordu. Çaresiz kucaktan koptu dedesinin… Son kez birbirlerine el salladılar ve geminin siyah boyalı kapısından içeri girdiler..
Geminin vedalaşmaya devam edecek bir güvertesi olmadığından film burada koptu.Artık birbirini sevenlerin yarısı toprakta öbür yarısı denizdeydi.Gemi üç uzun düdükten sonra kalktı.
Kamarada elbise dolabı,tuvalet,lavabo ve küçük bir masanın dışında ikili ranzalarda dört yatak vardı.Yüksekte yuvarlak lomboz deliğinden dışarısı görülüyordu;ancak iskelenin tersi yönünde olduklarından görülen uçsuz bucaksız bir denizdi! Biraz sonra çocuklar yorgunluktan uyayakaldı.Emine de gözlerini üst ranzanın uzayıp giden tellerine dikerek düşündü.
Hazırlanmak,doğulan yerden kopmak ne kadar güç,ne kadar acı olmuştu.Zorluklar benim bütünlük yolunda geçireceğim sınavlar… Bunun farkındayım,insanın yaşamı adeta kendisinin öğretmeni...Hep bu ayrılıklar,yola düşmeler,bundan sonra göreceklerim,kısaca dış dünyam psikolojimin somutlaşmış görünümü… Hayatımda önüme çıkan her soruna onay veren benim…O zaman Hasan’ın da benim de bundan sonralar için şikayet hakkımız yok…Yaşamımızın dümeni artık

elimizin altında…Böyle kopuk kopuk düşünürken,iki gün iki gecelik yolumuz var,düşünmeyi biraz da sonraya bırak deyip o da uykuya daldı.
Hasan,İstanbul’a geleli iki gün olmuştu.İki yıl önce kapısından döndüğü Sirkecideki Viyana Oteli’ne bu defa konaklamaya gelmişti. Otel,arada dar bir yol olmasa nerdeyse Sirkeci garına bitişikti.Beş katlı,özel mimarisi olan tarihi bir yapıya benziyordu.Koridorları,halı kaplı döşemeleri,duvardaki aplikleriyle çok hoştu.Otelde tam bir sessizlik vardı; çünkü herkes fısıltılarla konuşuyordu.İçinde demir parmaklıklı süslü korunağı olan asansörü bile antika bir görünüm sergiliyordu.Odalar çok süslü,bakımlı ve temizdi.Müşteriler de genellikle Anadolu’dan mal almaya gelen kalantor tüccarlardı.
İki gün burada tek yataklı bir odada kalacak ve sonra sevdiklerine kavuşunca başka bir odaya geçeceklerdi.Erkenden kalktı,kendini dışarıya attı.Yolda sıcak bir salep içti,yanında da o çok sevdiği susamlı simitlerden yedi.Bu defa Sultanahmet yönüne gitti.Burada öğleye kadar oyalandı. Sultanahmet camisini, Ayasofya’yı,Alman çeşmesini gezdi,inceledi.
Üzeri hiyeroglif yazısı dolu tarihi bir taşı incelerken yanına falcı bir kadın geldi,el falına bakmak için yalvardı durdu.İnanmadığı halde sırf ona yardım etmek için el falına baktırdı.
Kadın:”Yerini yurdunu terk eden biri olduğunu,şimdi de üç vakte kadar, gurbetten gelecek üç sevdiğini beklediğini ve yalnızlığın biteceğini ve onlara kavuşacaklarını filan söyledi.Yalnız ufukta kendilerini erken ayrılıkların beklediğini ekledi”.



Neyse falcıya bahşişini verdi,söylediklerine güldü geçti. Gelecekte olanları kimse bilemezdi.İslamiyet’te buna “gayp” dendiğini ve sadece Tanrı’ya ait bir özellik olduğunu çok iyi biliyordu.Spritüel bilgilerine göre ise; insanın geleceği hareketli bir hedefti.Çünkü duygu,düşünce ve eylemlerle insan onu günbegün değiştirmekteydi.
Dönüşünü Sirkeci yönünden yaptı.Hacıbekir şekercisine uğradı,”hindiba” denilen bir şuruptan ilk kez içti,çok nefis bir şeydi. Çocuklarına şeker,çikolata,lokum aldı.
Ertesi günü merak ettiği ve ilk defa geçeceği Anadolu yakası için Haydarpaşa motoruna bindi.Tarihi gar binasına hayran oldu,içini dışını defalarca gezdi.Sonra sahili izleyip Kadıköy’e geldi.Ana cadde biraz canlıydı,ufak tefek kiliseler vardı,yine de bu yaka çok sakindi. Sanki ticaret yapılan değil de sadece oturulan bir yer gibiydi.
Bahariye denilen yerde bir nalbur dükkanına girdi,vitrinde görüp beğendiği inşaat araç gereçlerinden bir su terazisi,çekül,kırmalı metre ve mala aldı.
Ona göre,bilgiye sahip olmak yeterli değildi,sonuçları üreten eylemdi ve mutlaka İmroz’da kendilerine bahçeli bir ev yapacaktı ve bu ev dillere destan olacaktı.Yaşamın ilginç yanlarından birinin de en iyisinin dışında bir şey kabul etmeyenlere,genelde en iyisini verdiğine inanıyordu.Hava kararırken dönüyordu ki güçlü bir lodos çıktı,motor kıyıya çok zor yanaştı.
Aynı saatlerde Karadeniz de çalkalanıyordu Emine,lavaboya koşuyor,çıkarıyor;sonra sırayla çocuklara aynı şeyi yaptırıyordu. Gemide ayakta durmak bile olanaksızdı,herkes ve her şey bir yerlere savruluyordu.Neyse gece yağmur başladı ve sallantı epey azaldı.


Bir an Hilmi’yi;onun geleceğini düşündü,başlarında babaları yoktu,kendisi her şeye ve herkese yetemiyordu.Sakin,ağırbaşlı bir çocuktu ve orta yerde bilgili,bilgisiz insanların arasında yalpalayıp durmuştu. Umutsuz,korku dolu bir çevrede,bir dünyada kendisi bile ayakta durmakta zorlanmıştı.O çocuk ne yapsındı. Doğal olarak çoktan o da kederli yetişkinler ordusuna katılmış bir çömezdi.Bu yaşta dünyanın tepetaklak bir betimlemesi ile bütün gerçek ve boş inançlarını, önyargılarını, düşüncelerini,”mutsuz insanlar kulübü”ne sonsuza kadar girmeye hak kazandıracak kadar yanlışlar edinmişti!
Böyle kötümser duygular içini örtüyordu ve çabucak ferahlamak için düşüncelerini yavaşlatmaya karar verdi,biraz rahatlamıştı.Sabahleyin İstanbul’a varacaklardı, uyumam,dinlenmem şart diye diye kendini zorladı ve uyudu.
Sabah olmuş,çocuklar acıktıkları için uyanmışlardı;çünkü akşamki fırtınadan kurtulmanın tek yolu mideleri boşaltmaktı. Yolluklardan yemeye başladılar.Herkes yanlarına bir şeyler koymuştu tatlısı,tuzlusu ne ararsan vardı.
Doğrusu son iki yılda kız kardeşleri,onun elini soğuk sudan sıcak suya sokturmamışlardı bu da ona boş zaman sağlamıştı.Bu sürede bulduğu her türde kitabı okumuş ve kimi kanılara varmıştı.
Örneğin,her nedenden mutlaka bir sonuç çıktığını;her sonucun ise bir nedenden başka bir şey olmadığını artık biliyordu.Yine her şeyin devinim içinde gelişip ilerlediğini ve bunun asla durdurulamayacağını kavramıştı.Özellikle,çok istenilen şeyin gerçekleşeceğini ve her şeyin gelip geçeceğini de çok iyi öğrenmişti. Beğendiği cümleleri yazdığı defterini bavula koyarken son yazdıklarını bir defa daha anımsadı; ”akıllı insan,ruhunun değerini dünya yaşamına olumlu bir biçimde yansıtabilen insandır”.

Gün ışıyalı epey olmuştu ki gemi Hasan’ın kıyısında beklediği Tophane iskelesine yanaştı.İçerdekinin de dışarıdakinin de kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyordu.Çocukların olanlardan pek bir haberleri yoktu,onlar kuru birer yaprak gibi sürüklenmekteydi.
Derken vapurun kapağı açıldı ve iskeleye seyyar bir köprü uzatıldı. Hasan,deli gibi girdi içeri.Zaten birkaç tane olan kamaraları çarçabuk dolaştı,kapıları hep açıktı.Kimseyi göremedi,heyecanla kapısı kapalı kamaranın kapısını tıklattı.Kapı açıldı,aman Allah’ım gözlerine inanamıyordu,üç çift kara göz kendine bakıyordu.Üçünü birden kucakladı,öptü,kokladı,gene gene;ama gene gene…Emine’yle Hasan’ın gözyaşları birbirine karıştı.Tek uzak duran ve anasının kucağına gitmeye uğraşan Sabahat’tı.Kim bu yabancı adam diye kaçamak bakışlar sergiliyordu.Ne yapsın onu tanımıyordu ki…
Tuttuğu hamalla bütün eşyaları dışarıya taşıdılar,bir yük arabasına yerleştirdiler.Kendileri bir faytona bindi.Galata köprüsünü geçip Sirkeci’ye doğru yöneldiler.Hasan,buranın boğaz olmadığını Haliç denilen bir girinti olduğunu belirtti.
Emine:”Güzel bir koku var havada,bu ne” dedi.
”Bu,İstanbul kokusuymuş ve deniz,hava, Yenicami gibi tarihi yapılar,güvercinler her şey birleşerek bu kokuyu yaratırmış.Ben de duymuştum,hele Tophane’de daha çok fark ediliyor,diyorlar;ancak bana sorarsan bu vatan kokusu Eminem”!
Otelin en üst katında en büyük odalardan birini tutmuştu. Çok sayıdaki bavulları otel görevlisi birkaç defada asansörle yukarıya taşıdı.Odaya yerleştikten ve biraz dinlenilip el yüz yıkandıktan sonra babaları onlara lokantaya gidip yemek yiyeceklerini söyledi.Emine;


“yanımızda çok yiyecek var,gitmeyelim” dese de çok yakındaki Konyalı lokantasına yürüyerek gittiler.
Dördü ele ele tutuşmuştu.Görenler herhalde bu insanlar birbirini çok seviyor;evde bir arada olmaları yetmiyor,dışarıda da birbirlerinden ayrı yürüyemiyorlar diye düşünüyordu.Oysa,herkes kendi dünyasında yaşamaktaydı ve bu dünya herkes için başka başkaydı.Gerçek herkesin bildiği,sandığı gibi değildi.
Yemekleri beğendiler,kendi yemeklerinin tadı vardı.Oradan yürüyerek Kapalıçarşı’ya geçtiler,içerisinin dışarıya göre daha serin ve değişik bir kokusu vardı.
Emine:”Hasan burada her yer ayrı bir kokuya sahip galiba” deyince;o da: ”Evet aynen öyle” diye yanıtladı.
Emine dükkanları hayranlıkla izledi.Balkanlardan sonra,burası başka bir dünyaydı.Hem kendinin hem de çocuklarının giysilerini kendi diken bir terziydi.Hasan çok ısrar ettiği için,Emine kendisi için iki takım etek ceket,iki ayakkabı,bluz filan aldı,ayrıca çocuklar da tepeden tırnağa Türkiye koşullarına göre giydirildi.Yorulduklarında çarşı içindeki minik muhallebiciye girdiler,çocuklar buraya özgü bu sütlü tatlıyı pek sevdiler.Eminönü’nden bakına bakına otellerine döndüler,çok yorulmuşlardı;ancak çok mutluydular.
Herkes biraz uzandı,çocuklar uyudu.Onlar uyuyamıyor,elleri ellerinde,sabit bir şekilde ruhlarının kapısı olan birbirlerinin gözlerinin içine bakıyor ve iki yılın özlemini gidermek istiyorlardı.Duygular ruhun dili,ruhlar ise onların gerçeğiydi…Bir saat öyle bakışıp durdular, içleri ılık ılık olmuş ve erime başlamıştı ki hıçkırıklı bir ağlama krizi tuttu,derken ikisi de bir gülüp bir ağlamaya başladılar,zaten bu iki duygu birbirinin ikiz kardeşi değil miydi… Gece ilerlemişti;ancak ikisi

de geçmişi birer birer özetlediler,mektuplarda söyleyemediklerini söylediler.Sonra da adaya ne zaman gideceklerini ve orada yapacaklarını kısaca tasarladılar.
Hasan,sabahleyin erkenden kalktı,lobide bir kahve içti .Doğruca Kapalıçarşı’nın yolunu tuttu.Emine’nin getirdiği yüz altına kendindeki altınları da ekleyip Türk parasına çevirecekti.
Otele döndü, çocuklar henüz kalkmışlardı.Emine de dinlendiklerini söyleyince yarın Çanakkale’ye gitme kararını kesinleştirdiler.Üstünde epey bir para vardı,İstanbul’da bunları taşımak riskliydi.Çocuklar da kahvaltı edince birlikte dışarıya çıktılar.
Alış veriş ve yolculuk için yetecek kadar para ayırıp büyük miktarını Ziraat Bankası’na yatırdı.
Deniz kıyısından yürüyerek,Galata köprüsünden geçtiler ve Tophane’ye geldiler.Denizyolları gişesinden dört yataklı bir kamaranın biletini aldılar.
Dönüşte çocuklar Yenicami’nin güvercinlerine yem verdi.Mısırçarşısı’nda gezindiler. Tahtakale’ye geldiklerinde Hasan bir,iki dükkana girip inşaatta kullanacağı eksiklerini giderdi. Gönye, iletki, burgu,rende,testere,dekametre ve küçük bir jeneratörle çok çeşitli elektrik malzemesi aldı.Oradan Sultanahmet’e gelince burayla aynı adı taşıyan köftecisinde karınlarını doyurdular.Sabahat köfteyi hiç beğenmedi;”lastik gibi bunlar,dişimi acıtıyor” diye şikayet etti,oysa köftenin özelliği zaten buydu.Hava güzeldi,çocuklara kendinin önceden gördüğü camileri,müzeleri gezdirdi.Yorulmuşlardı otele döndüler.
Öğleden sonra hepsi biraz uyudu.Sonra otelin salonunu indiler,radyo dinlediler,kimi dergilere baktılar,yatma zamanına kadar orada oyalandılar,çünkü karınları acıkmamıştı.Odalarına çıktıklarında çocukların yolluklarından bir şeyler yediler ve dinlenmeye çekildiler.
Emine’ye ve çocuklara adayı anlattı.Otuz kilometre boyunda, on üç kilometre eninde çok büyük bir ada olduğunu söyledi.Meğer Hilmi küçücük bir yere gideceklerini sanıyormuş.Babası orası Şumnu’dan bile çok büyük, içinde dağları,göletleri,yanardağı, çağlayanı,bataklığı olan dünyanın en sulak dördüncü adası deyince yalnız Hilmi değil;Emine de şaşırdı:
”Desene biz bir cennete gidiyoruz”!
”Evet evet, sadece biraz tenha bir cennet sen,ben ve çocuklar”!
”Olsun biz birbirimize yeteriz”.
”Hilmi,haydi biraz Rumca çalışalım,orada arkadaşların hep Rum,ona göre.Türkçe’yi hepsi anlar da yine de çat pat Rumca konuşursan çok hoşlarına gider”.
Kalimera (günaydın,yani iyi sabahlar),kalispera(tünaydın,yani iyi öğleden sonralar), kalinihta(iyi geceler),efhari sto parapoli (çok teşekkür ederim).
Defalarca anlamını bilmedikleri sözcükleri yinelemekten bıkan çocuklar çareyi yatmakta buldular.İkisi de gülerek;“kalinihta papa,ane”! diyerek uyuyacaklarını belirttiler!
Erkenden kalkıldı.Toplanıldı.Otelin hesabı kesildi.İki fayton tutuldu,birine çocuklar bindi;diğerine Hasan bavulları dizdi kendi ancak ayakta gidebilecekti.Tophane’ye geldiklerinde altı siyah,üstü kırmızı boyalı,küçük bir gemi olan “Seyyar” ile yolculuk yapacaklarını

anladılar.Eşyalarını girişte bir yere istiflediler,hepsini birbirine bağladılar.Sonra,dar koridorlardan zorlukla geçerek kamaralarını buldular.Posta da taşıyan gemi bu güzel havada ,öğleye doğru düdük öttüre öttüre rıhtımdan ayrıldı.
Gemi bir,iki üç saat sonra Tekirdağ’a yanaştı,gerçekten dağın yamacına kurulmuş bir yerdi.Yükler indirilecek,posta teslimatı yapılacaktı.Kimse yaz günü gemide durmak istemiyordu.Herkes gibi onlar da kıyıya çıktılar,biraz dolaştılar,çok tatlı,ünlü kavunlarından aldılar,düdük ötmeden gemiye döndüler.
Kısa süre sonra Mürefte göründü,küçük sakin bir yerdi. Sadece babaları indi ve buranın ünlüsü olan şaraplardan muhtara ve bir iki arkadaşına hediye ederim diye aldı.
Şarköy’e gelindiğinde,bu defa hepsi kıyıya çıktı;çünkü ambardan yük indirilecekti.Küçük bir yerdi.Dışı koyu yeşil,içi kan kırmızı,siyah çekirdekli karpuzlardan alıp kestiler,güzeldi.
Sabaha karşı Karabiga’ya geldiklerinde herkes uykudaydı. Nihayet gemi sabahleyin Çanakkale iskelesine yanaştı.Gide gele eşyalarını iskelenin öte yanındaki İmroz motoruna taşıdılar.Motor öğleyin kalkacaktı,tanıdık kaptana bavullarını emanet edip Çanakkale’de gezmeye çıktılar.
Sahilde gezindiler,Hasan onlara savaşların yapıldığı yerleri uzaktan gösterdi,çarşıyı turladılar,çocuklara Bayramiç helvacısından kırmızı helva,kendilerine de cevizli ve susamlı helvalardan alıp yediler. Hapishane yanındaki küçük fırından simit ekmeği,bakkaldan peynir ve üzüm alıp yemek için İngiliz parkına gittiler.


Motorun kalkış saati yakınlaşmıştı.Emine:”Burayı ben bir Türk şehrine benzetemedim, daha çok Balkan şehirlerine benziyor” dedi, eşi de onayladı.
Motora ilk adımlar atıldığında artık onlar için yeni bir hayat başlayacaktı. Emine,eşine döndü, bak:”Bulgaristan’da okuduğum bir kitapta şöyle diyordu:Hayatınızı yaşamanın sadece iki yolu vardır;biri hiçbir şey mucize değilmiş gibi,diğeri ise her şey mucizeymiş gibi… Sence bizimkisi hangisi “?
O,düşünmeden yanıtladı: ”Benim ne diyeceğimi bilirsin, mucize değil derim;çünkü biz bunları yaşamak için sözleşme imzalamışız.Dünyaya gelişmek için geldiğimize göre, büyük,küçük; önemli önemsiz başımızdan ne geçerse hepsi bizim planımızın içinde.Biz artık salt önümüze bakacağız tamam mı”?
Motordaki Dereköylü bir Rum aile yanlarına geldi.Onları eşiyle tanıştırdı.Onlar da öğretmenlerini çok sevdiklerini,hem çocuklarını hem de kendilerini okutup yetiştirdiğini;ancak adada yalnız başına diye üzüldüklerini ve ellerinden de bir şey gelmediğini belirtip ailenin toplanmasından mutluluk duyduklarını filan söylediler.
Bu arada çocuklar geçen gemilere,batıp çıkan yunus balıklarına,martılara bakıyor;’orda da var,orda da var’ diye birbirlerine gösteriyorlardı. Aslında bu yolculuk çocuklar için bir eğlenceydi.Bir çok ilki yaşamışlardı; gemi,motor, tramvay, fayton, otel, daha neler neler…
Nihayet ada göründü.Kendilerini hazırlamış olsalar da kalpleri çarpmaya başladı.Hasanınki “acaba beğenecek mi” diye, Emineninki “acaba beğenecek miyim” diye çarpıyordu.Kaleköy’ün görünüşü güzel değildi; keltoş,basmakalıp,kara bir görünümü vardı, Emine,‘bu da ne

böyle’ diye içinden geçirirken,deneyimli eşi,anlamış gibi atılıp: “Buraya bakıp aldanma içerileri çok güzel” deyiverdi.
Gerçekten manzara biraz sonra sadece masal kitaplarındaki o hayali resimlere benzemeye başlamıştı.Küçük tepeler,yine küçük tepeler,yer gök ağaç,renkler her köşede değişiyor ve insana sadece kendisi için çekilmiş bir belgesel film izletiyor gibiydi.Ard arda beş duyuyla sağlanan izlenimin tek değişmeyen şeyi kekik kokusuydu. Buradaki hava kekikli oksijendi.Emine,az önce söylediklerinden utandı,rüyada gibiydi.
Bu manzaralara ve kokulara alışmış Hasan ise içinden şunları geçiriyordu;iki yıl önce adaya bir çift ayak olarak basmıştım şimdi dört çiftiz! Bu hayali,zihnimde durmadan istemiştim,işte şimdi karşımda…
İskele kahvecisi Teo,uzaktan hocayı görmüş ve birkaç genci yardım etmeleri için çoktan yollamıştı. Dereköylü iki atlı arabası olan komşusu Nikos da Çanakkale’ye mal göndermiş belki bir çıkan olur diye motoru beklemişti,hocayı görünce çok sevindi.Hoş beşten, tanışmadan sonra gençler bir çırpıda bavulları arabaya yükleyiverdiler.Arabanın ”tıngır mıngır” ve nalların “şırak şırak” sesleri arasında yolculuğun son etabı da başlamış oldu.Emine,bu doyulması zor doğayı izliyor;çocuklar da çevrenin çeşitliliğinden etkilenmiş olacaklar,durmadan;”aaa şu ağaca bak,şu tilki mi keçi mi” diye birbirlerini uyarıyordu.
Şimdi evlerinin önündeydiler.İki komşu koşup geldi,yardım etti. Soluklanırken içeriye bir göz atan Emine,ev fena değil idare ederiz diye içinden geçirdi.Akşam olurken komşunun biri rezene,ısırgan otu ve daha bir çok ottan yapılan ”cullama”;diğeri keçi sütü ve peyniriyle un,nane ile yapılan bir tür fırın pidesi olan ”cicirya” getirdi.Emine ilkinin tadına baktı pek bir şey anlamadı;ama cullamayı kendisi de çocuklar da beğendi.Boş kapları geri verirken içlerine birer şişe Mürefte şarabı koyup teşekkür ettiler.
Bir odaya çocuklar için yer yatağı yaptılar,babaları onlara burada çok bol bulunan koyun yünlerinden bumbar gibi yumuşak, kalın birer yatak ve yine adaya özgü iplerle örülmüş battaniyelerden yaptırmıştı.Çok beğendiler,zıplayıp yuvarlandılar,küçük bir güreş yaptılar ve yorgunluktan uyuyakaldılar.
Birbirlerinin yollarını iki yıldır bekleyen anne babaları da odalarına çekildi.Cinsellik,yüksek bir aşkın sonsuz boyutlarında belirmişse titreşimleri çok yüksek olur.Bu,adeta yaşam enerjisinin fizikteki belirişidir;ama sevginin de en yüce anlatımlarının birincisidir. Böyle durumlardaki kavuşmalar yalnızca kuru bir fiziksel birleşme değildir;enerjinin,gücün ve salınımların bileşkesidir.Tazelenip özünü yaşayan bu iki beden dünya dışı bu zevkle katıksız,duru sevgiyi deneyimlemiş olur.Gerçekten böyle bir kavuşma yaşadılar.Hasan karanlıkta Emine’nin kulağına Nazım’ın şu dörtlüğünü fısıldadı:
“Dünyayı görmek için bir kum tanesinde,
Ve cenneti bir yaban çiçeğinde,
Yakala sonsuzluğu avucunun içinde
Ve bir saatin içinde ölümsüzlüğü”…
Sabahleyin herkes erkenden kalktı ve işbölümü yaptı.Babaları üstteki odaları tümden boşaltacak,Emine temizleyecek,Hilmi babasına,Sabahat annesine yardımcı olacaktı.Akşama kadar dinlene dinlene temizlik yaptılar,kalacakları iki odanın işini bitirdiler, diğerlerini daha sonra yapacaklardı.


Akşam üzeri süt,tereyağı,keçi peyniri,bal ve adaçayı ağırlıklı sıkı bir ada kahvaltısı yaptılar.Çok yorulmuşlardı,yarına kadar dinlenecek ve yine evi derlemeye devam edeceklerdi.
”Eminem,biliyor musun burada bu adaçayının saplarını kurutup,üç beşini bir kap içinde yakarak evde dolaştırıyorlar.Böylece ailelerinin üzerindeki tehlikeleri, kötülükleri, negatif enerjiyi kovduklarına inanıyorlar,biz de yakalım mı”?
”Nasıl istersen…Ancak umutsuzluğu,yoksulluğu,hastalığı ya da iyilik ve zenginliği yapan zihindir.Onun sahibi biz olduğumuza göre, dizginleri bırakmayıp ne olmayı istiyorsak onu olmaya daima kararlı olacaktık ya,unuttun mu”?
”Hiç unutur muyum,ben o düşüncelerle burada iki yıl yalnız başıma yaşadım”!
Bu arada yine de buruk,keskin,yoğun adaçayının kokusu odaları doldurdu;çünkü Hasan bu ada adetini ilk ve son defa uygulamak istemişti.
Bir değişiklik olsun diye ertesi günü satın aldıkları arsayı görmeye gittiler.Akşama kadar orada kalıp hem piknik yaptılar hem de evin özelliklerini konuştular.Evi tek katlı, bahçenin ortasında ve güney cepheli yapmayı kararlaştırdılar.
Evin önde ve arkada iki verandası olacaktı.Bahçenin yanları ve arkası sebzeye ve meyve ağaçlarına ayrılacak,önü çiçeklik olacaktı.En arkadaki arsadan ayrı köşe gibi görülen bölümü hayvanlara ayıracaklardı.Etrafını duvar ya da telle çevirmeyip,adada kendi kendine yetişen maki türü, pırnal meşeleriyle donatıp kapatacaklardı.


Adada ortak bir su şebekesi yoktu.Bu nedenle bahçenin arka bölümlerinden burgu ile su çıkartacaklar,bu suyu ev ve bahçede kullanabilmek için borular döşeyeceklerdi.Kuyu üzerine kuracakları bir sistemle de suyun kendi kendine akmasına sağlayacaklardı.
Hasan’ın gerçek hedefi,bir rüzgar gülü yardımıyla,hem suyun evin içinde kullanılmasını sağlamak hem de birkaç ampulü aydınlatacak bir elektriği üretecek işlevde bir düzenek yapmaktı.
Bir,iki gün evin planını çizmekle uğraştı,kullanışlı olsun diye sık sık değişiklik yaptılar.Köylerde böyle kabaca bir plan yapıp muhtarlığa vermek ev yapmak için yeterliydi,o da öyle yaptı.
Bir taraftan yeni evlerinin işleriyle diğer yandan oturdukları evin işleriyle uğraştılar.Tarihi Rum evinin alt katını temizleyip düzenlediler.Oturdukları odanın sobasının yerini değiştirdiler, çocukların odasına bir soba daha kurdular,bacalarını temizlediler. Pencere çerçevelerinin aralıklarını hamurlu bezlerle kapattılar. Kışın odunları ıslanmasın diye bahçeye küçük bir saçak yaptılar.
Hasan,inşaat için ilk işin arsanın kuzeyinde bir su kaynağı bulmak olduğunu biliyordu.Bu zor değildi;çünkü adanın neresini kazsanız su çıkmaktaydı.Bir pusulanın iğnesi gibi görev yapan elindeki çatal gibi bir dal parçasıyla arsada dolaştı durdu.Dalın hareketlerine, toprağın üstündeki bitki türüne göre uygun bir yer altı suyu keşfetti.
Ertesi sabah gelen deneyimli üç burgucu da suyun o noktada olduğunu doğruladılar;delme işine başlandı. Burguları derine gittikçe üstten yeni bir demir uzunluk ekliyorlardı. Akşama doğru berrak bir su fışkırıverdi.İçtiler,yüzlerini yıkadılar su hafif,soğuk ve temizdi.Sonra suyun kaynağı bir tapayla körlendi ve birikmesi sağlayacak bir kuyu açıma başlandı.Kuyunun dibini ve çevresini taşlarla donatıp kapatmak

bir haftalarını aldı.Artık,arsalarında inşaat için en önemli şey olan suya kavuşmuşlardı.
İkinci önemli şey atalarından gördükleri gibi sınırlara ayrı, içerilere ayrı ağaç fidanlarını dikmekti.Öyle de yaptılar,Çanakkale fidanlığından sağladıkları meyve fidanlarını;elma,erik,kiraz,dut ne buldularsa diktiler.Köyden edindikleri zeytin,incir, ceviz, kestane ve çavuş üzümü bağ çubuklarını da gözardı etmediler.İş arada bir, fidanlara bakmaya,tutmayanları yenilemeye ve sulama işine kalmıştı.
Adada bol olan şey taş ve kumdu;ama diğer inşaat malzemelerinin hepsi Çanakkale’den getirtilecekti.Buradaki evlerin altı,yanı,üstü hep taştı.Tuna,bunların benzerini değil de temeli taş;ancak duvarları tuğla,çatısı kırmızı kiremitli bir Balkan evi yapmayı düşünüyordu.
Eve döndüğünde çocuklarının sokakta kendilerine arkadaş bulduklarını görünce sevindi,uyum sorunu bile yaşamamışlardı,tabii onların babası kimdi… Sabahat, Katerina ile yaşıttı ve iyi anlaşıyorlar gibiydi.Hilmi de bitişik komşu Nikos’un oğullarına yaşça yakındı; özellikle Spiros zaten çok kafa dengi,neşeli bir çocuktu.Velhasıl göçmenlerin yeni düzenleri az çok kurulmuştu.Komşunun eşi Despina Emine’yi hiç boş bırakmıyor,bir şey gerekirse benden iste ne olur, çekinme diyerek onu güçlendiriyordu.
Bugün,inşaat malzemelerinin ısmarlamak için Çanakkale’deydi.Dünya savaşı sürerken öyle ha deyince inşaat malzemelerin sağlama olanağı yoktu,aylar öncesinden siparişleri vermek gerekiyordu.
Mahmut Ağa’yı buldu,birer kahve içtikten sonra Aynalıçarşı’nın biraz ilerisindeki Salamon’un dükkanına gittiler.Bir ev

için gereken bütün her şey onda ya vardı veya o nereden bilinmez bulup buluştururdu.Mahmut Ağa,Salamon’a hocanın kefili olduğunu istediği her şeyi verebileceğini söyleyip ayrıldı.İkindiye kadar burada malzeme seçti,Yahudi’ye danıştı,pazarlık etti,deftere yazdırdı,ev bitince borcunu kapatacaktı;ama adettendir deyip biraz kaparo bıraktı.Sadece yanına bir top ip,birkaç kazma ve kürek aldı,adaya dönecek motora yetişti.
Emine’yle sabah namazından önce kalkıp arsaya geldiler.Plan kağıtlarını yere serdiler,dekametre ellerinde oradan oraya durmadan ölçerek küçük kazıklar çaktılar.Sonra kazıkların uçlarından ipleri çekip evin temel olacak yerlerini belirlediler.Çok heyecanlıydılar.
“Yaşamın amacı;amacı olan bir yaşamdır,değil mi Emine” diyerek kazmayı kaldırdı ve ;“hayırlı olsun” diyerek toprağa vurdu.
Emine de:”Tabii ki öyle,ev yapana Allah yardım eder,evelallah biz evimizi yaparız” diyerek destekledi.
Bir saat kadar kazdıktan mola verdi,elini yüzünü yıkadı;çünkü eve döneceklerdi,bugün sadece başlamayı,ilk kazmayı vurmayı düşünmüşlerdi.Onlara göre yaşanılan dünya zihinsel bir dünyaydı. Kişi,kendinin yarattığı bu dünyadan hoşlanmıyorsa;hoşlanacağı bir dünya yaratma hakkı insanlara verilmişti.Bu,kendini yönetmenin ta kendisiydi.Kişi zihinsel kalıbı hazırladığında düşünce onun içini isteğe göre doldururdu.Düşünmek denilen şey ise,düşünmeyi kendi algılamamız ölçüsünde kullanmaktan başka bir şey değildi ve onlar bunu yapıyordu.
Sabahleyin Nikos,çift atlı arabasını hazırladı.İki üç kilometre ötedeki kayalıklara gittiler.Hazırlanan temel taşları arabaya yüklendi. Böyle iki sefer daha yaptılar.Yarın da bu kadar taşıyabilirlerse temelin

taşları hazır olacaktı.Gördükleri kimi evlerin duvarları,antik eski kilise,manastır ya da tarih öncesi evlerin işlenmiş,parlak taşlarından oluşturulmuştu.
Bunu Nikos’a sordu.
”Eskiden sadece duvarlar değil temeller de bu taşlarla işlenirdi;çünkü temel kazarken bu taşlar topraktan hazır çıkardı,senin arsadan bile bir dolu bunlardan çıkacak,çoğununun üzerinde resimler,yazılar bile olabilir”.
Bu,adada üst üste birçok uygarlığın kurulup yıkıldığını gösteren önemli bir belgeydi.İkinci gün son taş seferinden döndüklerinde, ısmarlanan kirecin geldiğini gördüler,kirecin üstü ağaç dallarıyla örtüldü,güneş çatlatıp patlatmasın,ferini almasın diye.
Hasan,durmadan temel kazmaktaydı ve işi epey kolaylamıştı. Kazı sırasında çok sayıda antik taş çıkmıştı,bunları bir köşeye yığdı.
Bir gün Çanakkale müzesinden gelen bir yetkili bunları inceledi.Üzerinde bugüne kadar görmediği harflerden oluşan bir kitabeyi götürmeye karar verdi,diğerleri önemsizdi.Müzeci,bu götüreceği taşın üzerindeki yazının İsa’dan 2000 yıl önce kullanıldığını ve bugüne kadar çözümlenemediğini söyledi.Doğrusu bu adalılar çok ilginç insanlardı.Yazıları ne Anadolu,ne Hellen ne de Latin alfabesine benziyordu.
Akşam üstü Kaleköy’den haber geldi.Bir yük motoru, Çanakkale’den ısmarladığı inşaat malzemelerini getirmişti,yarın gelip almasını istiyorlardı.Taşımak için Nikos’un arabası yetmezdi,arkadaşı Hristo’ya da haber saldı,o da gelecekti.Sabah saatlerinde iskeleye geldiler,kahveden iki gönüllü genç de yardım etti,malzemeler arabalara yüklendi ve Dereköy’ün yolu tutuldu.

Evin temelini bitirmek için ailece çalıştılar.Su basmanı denilen ilk beton zemini yaptıklarında okulların açılmasına bir hafta kalmıştı. Havalar soğuduğundan kullandıkları çimentonun donması zorlaşmıştı. Ayrıca,temelin oturması için böyle bekletmeyi ataları Mimar Sinan’dan öğrenmişlerdi! Atık malzemelerden bir köşeye küçük bir kulübe yaptı,malzeme ve araçları içine yerleştirdi,kapıyı çekti.Adada hırsızlık duyulmuş bir şey değildi,bıraktığını yıllar sonra aynı yerde bulabilirdin.
Yeni eğitim yılının ders planlarını yaptı.O zamanki kurallara göre Türk çocuklarının Rum okullarında okumaları yasaktı.Adanın merkezi Çınarlı’da Türk çocuklarını okutan bir öğretmen vardı;ama Hilmi’nin oraya gidip gelmesi olanaksızdı.Kaymakam zorunluluk nedeniyle babasının oğlu Hilmi’nin de öğretmeni olmasına izin verdi.
Bu arada hükumet soyadı kanunu çıkarmıştı,bildirimin son haftasına girildiğinden herkesin uygun bir sözcüğü muhtara yazdırmasını isteniyordu.Uzun uzun düşündüler ve hepsinin doğduğu Balkanların anısına kendilerine,”Tuna” sözcüğünü soyadı olarak seçtiler.
Hilmi, yeni okul giysileriyle pek yakışıklı görünüyordu.İlk gün babasının elinden tutup okula gitti.Onu,diğer çocuklar yadırgamadı, çabucak kaynaştılar,bunda doğal olarak öğretmenin oğlu olması çok etkiliydi.
Haftalar geçtikçe Hilmi’nin günah keçisi olacağı kesinleşti. Babası,eğitimde fiziksel baskıya,şiddete,dayağa taraftar biri değildi; ancak kırk yılın başı bir cetvelle sınıfı uyaracaksa,birinin başına “tık,tık” diye vuracaksa bu, Hilmi oluyordu.O da eve dönerken veya evde;”baba ben bir yaramazlık yapmadığım halde cetvelle başımı yokluyorsun,neden ama,onlara vursana” diye sitem ediyordu.Babası

ona,haklı olduğunu;ancak onlara sert davranır ya da cetvelle “tıktıklarsa” okuldan soğuyabileceklerini ve özellikle Türk öğretmen,Rum çocuklarına dayak atıyor diye dedikodular çıkabileceğini anlattı.
Emine, adaya yeni yeni alışıyordu.Buranın geldiği bölgeden çok farklı özellikleri vardı.Ortalıkta çıt yoktu,sadece ender bir keçi,koyun melemesi o kadar…Her şeye egemen olan rüzgarın uğultusu bile bu sessizliği bozamıyordu.Üstelik böylesi bir uğultunun insana bir ürperti vermesi gerekirken,tam tersine bir güven,bir rahatlık aşılaması çok ilginçti.
Dar ve kıvrımlı sokaklarda yürürken insanı saran şu duygu sanki çok yaygındı;”şu anda başka bir dünyadasın ve sana oranın havasını durmaksızın bir karşılık beklemeden pompalıyoruz”. Bu gizemli;ama canlı havayı hissetmek olağanüstü çarpıcı bir şeydi. Zamanla buna neden olan şeyleri mutlaka bulacaktı.Şimdilik ilk aklına gelen,adaların böyle insanı çarpan mistik özellikler olabileceğiydi.
Emine eve döndüğünde adaya özgü bir zeytin salatası yapmaya kalkıştı,bakalım evdekiler beğenecek miydi.Siyahla da olurmuş; ama o yeşil zeytinle yaptı.Çekirdeklerini çıkardı,ince ince doğradı,bir kavanoza koydu.Üstüne biraz sirke kattı ve asıl tadı verecek baharatlardan birer tutam ekledi;kekik, nane, kimyon, kişniş. Bütün bunların üzerine de bol olarak adanın halis zeytinyağından döktü. Kavanozun kapağını kapatıp salladı,çalkaladı,sonra kaşıkla alarak bir tabağa döktü.Yemeğin yanında herkes yedi ve çok beğendiler.Bu, zamanımızdan 2200 yıl önce yapılan ve İmroz’da çok sevilen “Cato” salatasıydı,bunu komşusu Despina’dan öğrenmişti.
Yetişkinler için yaptığı Türkçe okuma yazma kursu sona ermişti. Bu nedenle hoca eve erken geliyor ve yeni yapacakları evin su

düzeneği ve elektrik üreteci için kitaplar karıştırıyor,krokiler çiziyor, minik denemeler yapıyordu.Su işi kolaydı da öbürü biraz zordu,küçük el feneri ampulü ile elde ettiği sonuç pek verimli değildi.Sürtünmeyle elektrik oluşuyor;fakat hemen yanıp sönüyor,sürekli bir ışık sağlayamıyordu.
Bu işlemler sırasında neyi eksik bıraktığını öğrenmek için,Bulgaristan’da mezunu olduğu okulun fizik öğretmenine bir mektup yazdı,mektubu limana inen birine emanet etti,o Çanakkale postanesine ulaştıracaktı.
Evin oğlu yeni uğraşısı okuma yazma ile ilgileniyor,kızı da yapmayı komşu kızlarından öğrendiği siyah bez bebeklerden yaparak kendini oyalıyordu.
Bazen akşam okuldan çıkınca ya da kimi zaman eve kadın konuklar geldiğinde,koca kahveye gidiyor ve sohbet sırasında akla gelmeyecek ilginç sorularla karşılaşmaya devam ediyordu,Bunları neden okul müdürüne veya diğer öğretmenlere sormazsınız dediğinde; “onlar, bizim yanımıza pek fazla sokulmazlar,yüzgöz olmazlar,kendi şapkalarının altında yaşarlar” diye yanıtlıyorlardı.
İşte böyle bir gecedeydi,kahveye alışkın bir adalı kendi derdini açtı.
”Hocam bizim çocuk İngiltere’de okudu,şimdi Danimarka’da Bohr adlı birinin yanında çalışırmış,mektup yazdığımızda,merak ettik. Oğlum sen ne iş yaparsın dedik,cevabından bir şey anlamadık. Mektup yanımda,bak sana okuyayım”.
Çok okuyup bir şey anlamadığı okumasından belliydi,sanki cümleleri ezberlemişti,çocuğu şunları yazmıştı:

“Atom fiziğini araştırıyoruz.Atomu bölebildiğimiz kadar bölmeye çalışıyoruz ve bu en küçük parçadaki gücün neye yarayacağının deneylerini, araştırmalarını yapıyoruz.Bir de düşüncenin,bu minicik parçacıkları nasıl etkilediğiyle ilgileniyoruz”.
“Bak hemşehrim,bazı madenlerin en küçük parçası olan atomu parçalayınca ortaya çok güçlü bir enerji çıkar.Bunu patlatırsan bir dağın yerini değiştirebilir;ama bomba yapar,patlatırsan insanlığın sonu gelir.Bunları en çok Almanlar düşünüyor.Ayrıca şimdilerde atomun en küçük parçacık olmadığını onun da sonsuz parçacıklara bölünebileceğini buldular.İleride bilim bundan çok yararlanacak.İşte senin çocuğunun işi bu”.
“Hocam,yi hoş da şu bombacılıktan hoşlanmadım,anasına söylemem çok üzülür,keşke göndermeseydik,okutmasaydık diye hayıflanır,durur”.
Diğer bir ada sakininin merakı başkaydı.
”Herkesin adına Mevlana dediği o ermiş mi,peygamber mi,neden kendinin adı için ’Rumi’ dermiş,bize biraz söylediklerinden de desene”.
”Rumi’ demek ‘Batılı’ demek, yani tıpkı size ‘Rum’ denilmesi gibi.O,bir peygamber değil,bir düşünür,felsefeci.Evrenin,insanın nasıl var olduğunu ve Yaradan’ı kendi ruhuna,gönlüne göre yorumlamış ve çok beğenilmiş.Söylediklerinden kimilerini size aktarayım.
“Sen düşünceden ibaretsin
Geriye kalan et ve kemiksin
Gül düşünür,gülistan olursun
Diken düşünür,dikenlik olursun”
Örneğin bu sözlerle Mevlana adeta bu komşunun Danimarkadaki oğlunun madde üzerinde yaptığı araştırmaların zihinde de yapılabileceğini söylemekte.Yani,akıldan bir düşünce,bir duygu geçirildiğinde o artık evrenin malıdır,yok olmaz,sen ölsen bile…Hatta eğer bu düşüncede çok ısrarcı olursan,hele hele başkaları da böyle düşünürse o şeyin gerçekleşme şansı doğar.
Daha iyi anlaşılması için söyle diyelim;mesela adadakiler bu yıl zeytinlerimiz çürüksüz olsa da ağaçlar şöyle tombul tombul,bol yağlı çok ürün verse,borçları kapatsak elimize de para kalsa diye düşünürlerse,bu benzer düşünceler,birbirini çeker birleşir ve ürün hayal edildiği gibi bol ve bereketli olur..
İşte Danimarkadaki çocuk da bunu araştırıyor.Ama bunun tersi de var.İnsanlar,bu yıl ağaçlar hiç zeytin yapmasın,hepsi çürüyüp dökülsün düşüncesine yoğunlaşırsa bu defa o gerçekleşebilir.Zaten bu dünyada var olmanın amacı bu,düşünerek gerçeği bulabilmek,yoksa bedenimiz,ruh ve zihin olmasa hiçbir değeri olmaz;o sadece zihnin bir aracı…
Asırlık Pangalos dede söze karıştı.
”Ben de hatta bu dinleyenler de pek bir şey anlamadık; eh ayıp olmasın diye anlamış gibi yapıyoruz”. Sadece aklıma şu geldi;hani birçok yerde kuraklık olunca yağmur duası yaparlar ve yağmur yağar derler ya,demek olabilirmiş,ben bunu anladım”.
”Tam da böyle dede,bravo”.
Bir delikanlı söze karıştı.
”Akşama ben kapı kapı dolaşıp bu yıl zeytin iyi ürün versin diye düşünün diye tembihlesem öyle olur mu”?
”Yok öyle ısmarlama olmaz,insanların içinden gelecek,buna inanacaklar,bunun üzerinde yoğunlaşacaklar,adeta her şeyi unutup onu düşünecekler,hani insanın gözü dalar ya onun gibi”.
Bir süre sonra okula gittiğinde,müdürden ilçe kaymakamının kendisiyle görüşmek istediğini öğrendi.Merak ettiyse de pek umursamadı,kötü bir şey olamazdı.
Ertesi günü bir değişiklik de olur diye Emine ve çocukları da alıp Çınarlı’nın yolunu tuttu.Burası minik bir köydü,ne var ki devletin yöneticileri buradaydı.Emine,çocuklarla çarçabuk köy turunu bitirdi ve adada ilk defa cami gördü.Ramazan ayı da bitmek üzereydi,bayram geliyordu.Çocuklara yeni,ufak tefek şeyler almak için birkaç dükkandan oluşan çarşısında oyalandı.
Hasan, kaymakamın odasına girdiğinde iki papazın oturduğunu fark etti ve kaymakam onu; adadaki tüm kiliselerin sorumlusu piskopos düzeyindeki metropolitle sonra da İstanbul Heybeliada’dan gelen piskopos Yakovas’la tanıştırdı.
Metropolit,papaz Stello’nun kendisinden övgüyle bahsettiğini söyledikten sonra baklayı ağzından çıkardı.
“Dereköy sakinleri,yüzleri ahirete dönük,dindar,sade,tok gözlü,yani kanaatkar bir hayat sürüyorlardı.Siz adanın değil,ülkenin en kalabalık bu köyünde göreve başladıktan sonra sanki Rumların dünya ve ahiret görüşleri değişmeye başladı gibi kuşkularımız var.Örneğin daha çok mal ve para ve daha güzel bir hayat düşlemeye başladıklarını saptadık.Bunları burada sağlayamayız,çare bir Avrupa ülkesine göç etmek demeye başladılar.Bu da bizi, göçü hızlandırıyor endişesine sürüklüyor.Böyle düşünmelerinde dolaylı bir etkiniz olabilir mi, ne dersiniz yanılıyor muyuz”?
”Ben böyle olsunlar diye özel bir çaba göstermiyorum;ama tarım, hayvancılık, bilimsel gerçekler,dünyada olup bitenler ve inanışlarla ilgili bana bir şey sorduklarında bildiklerimi onlara aktarıyorum.Zeki insanlar olduklarından yanlışı hemen bırakıp doğruyu düşünmeye başlıyorlar.Konu diyelim üretimle ilgiliyse ve sonucu iyi olursa gerçeklerle yüzleşiyorlar;çünkü kazançları artıyor”.
“Örneğin eskiden bir kara kovandan yılda dört,beş kilo bal alırlarken şimdilerde fenni bir kovandan kırk,elli kilo bal alıyorlar”.
Herkes konuşmasını sürdürmesini ister bir davranış içindeydi.O da devam etti.
“Ben,için için kaynayan bir Avrupa’dan geldim,sorduklarında oraların iyi ve kötü taraflarını aynen aktarıyorum,bilinçleniyorlar. Bunların bir kışkırtma olduğunu düşünmemelisiniz.Tersine,herkes oralardan kaçmayı düşünürken onların gitmeye kalkmalarının akılcı ve doğru bir şey olmadığını söylüyorum”.
“Belki benim yapım da etkiliyordur onları;çünkü ben hiç boş durmam hep çalışırım,çalışarak rahatlayan,dinlenen,mutlu olan biriyim.Hiçbir şey yapmadan durursam yorulurum.İnanın aslında bu yaşıma gelinceye kadar ben bir gün bile çalışmadım;yaptıklarımın hepsi birer eğlenceydi.Üzerlerindeki uyuşuk havayı atmak istediklerini geçen yıllarda yaptığımız Türkçe kursları sırasında bana hep söyleyip durdular;onlar da bir arayış içindeydiler”.
Kaymakam araya girerek onlarla bire bir yaşayanın hoca olduğunu ve devam etmesini istedi.
“Şimdilerdeki pratik,yararlı bir projeme değinmek isterim. Biliyorsunuz burada insanlar evlerinde temizliği,yıkanmayı taşıma suyla yapıyor,önümüzdeki aylarda adada ilk görülecek iki şey yapacağım.İnşaatını kendi yaptığım eve su tesisatı kuracağım,yine bu bol rüzgarlı yerde pervane ile elektrik üretip evimde ampulle aydınlanacağım.Şimdi bunları yapmayayım mı,halk görmesin mi”?
“Ayrıca bir Müslüman olarak misyoner filan da değilim.Bizim inanışımızda kaymakam bey de siz de bilirsiniz ki;hiç ölmeyecekmiş gibi çalışılır,yarın ölecekmiş gibi ibadet edilir.Dinde zorlama da yoktur,aracı filan yoktur,herkes istediği gibi düşünür,yaşar kimse karışmaz! Benim söyleyeceklerim bunlar.Sizin sorularınız olursa ve ben bu konuda bir şey biliyorsam,söylerim”.
Her iki din görevlisi ağzı açık dinledi.İçlerinden bu arı gibi çalışkan,bilgili ve becerikli insana hayran oldular.Özellikle kaymakam, bizim öğretmenlerimiz işte böyle der gibi koltuklarını kabartıp gülümsedi ve Metropolite döndü.
“Görüyorsunuz üstadım,her hangi bir göç kışkırtıcılığı filan yok,böyle çalışkan bir hizmet adamı ancak kutlanır”.
Metropolit duygu ve düşüncelerini pek belli etmedi;sadece parlak zekalı bir insanın yarattığı etkili sonuçlar bunlar diye düşündü.
”Hocam bir sorumuz yok.Her şeyi söylediniz.Teşekkür ederiz,sizi takdir etmemek elde değil,Tanrı yardımcınız olsun,Stello’ya selamlarımı iletin, lütfen”
Yakovas hiç konuşmadı,yalnızca dinledi ve notlar aldı.
Çarşıda çocuklarıyla buluştu,konuşulanları Emine’ye anlattı ve kendini kıskananların olabileceğini ve yalan yanlış şeyler söylemiş olabileceklerini belirtti.
Buraya yeni atanan Türk öğretmenin evini buldular,ayaküstü tanıştılar,konuştular.Nevşehirli,evli çocuksuz,genç bir öğretmendi görüşmek dileğiyle ayrılıp Dereköy’e dönmek üzere arabaya bindiler.
Yolda Emine,çocuklara aldığı bayramlıkları gösterdi,ona da bir boyun atkısı almıştı.O ise biraz dalgındı,şu sohbet yine de canını sıkmıştı,ilgileniyormuş gibi yapıyordu;ama onu dinlemiyordu bile. Aklına onca masraf edip ev yapmaya kalkıştıklarında başka bir yere atanma kuruntusu düşmüştü.
Kısa sürede kendini topladı.Gelip giden hiçbir şey insanın olamazdı.Öfke,şüphe,korku insan zihninin koşullarıydı,kişisel değildi,gelir ve giderlerdi.Böyle de oldu ve arabanın ve atların şakırtısını bastıracak kadar yüksek bir sesle bir balkan türküsü söylemeye başladı:
”Aman dayler(dağlar),yol verin a beyler…”
Birkaç gün sonra Papaz Stello ile karşılaştı.Hocanın,Kurban Bayramı’nı kutladı.O da geçenlerde merkeze gittiğini Metropolit’in kendisine selam söylediğini iletti.Kısaca,kaymakamın odasında konuşulanları da anlattı.Stello çok üzüldüğünü cemaatinden bunu beklemediğini,onların asla kendisinden şikayetçi olmadıklarını belirtti.
”İnsanlar,Tanrı’yı sevdiklerini söylerler.Gerçekte bu sevgi değil korkudur,Tanrı’yı sevdiklerini söyleyenler O’nun yarattıklarını sevmekle bunu kanıtlamalıdır,hele hele sizin gibi,çok sevdiklerini söyledikleri biri için “.
”Stello kardeşim,benim yapım ve dünya görüşüm bu.Ben derim ki gelişim,Tanrı’nın belirişidir,gelişimi kabullenmeme,Tanrıyı kabullenmemedir. Kişi ve toplumlar gelişmenin önüne geçemez.Kaldı ki ben insanlar mutlu olsunlar diye onları niye Batı’ya göç etmelerini teşvik edeyim. Maddesel açıdan her şeye sahip olmak,zenginleşmek insanı mutlu etseydi,bütün Batı ülkelerinin bu sürekli mutluluğa ulaşması gerekirdi ve gerçek,hiç de bu değil”.
“Azizim,çok doğru bir saptama bu.Sen hiç üzülme,ben bir soruşturayım,niçin kilise böyle bir şeyler düşünüp de buraya kadar gelmişler.Üstelik öğrenmek istedikleri bir şey varsa,ben senin çalıştığın yerde görevliyim ve sanırım seni en iyi tanıyanım,niye beni çağırmadılar, öyle değil mi”?
Dört kişilik kalabalık bir bayram geçirdiler,herkes mutluydu, bahar da gelmek üzereydi,çocukları kıramayıp bir kuzu ile bir oğlak aldılar onlara oyalansınlar diye…
Bir süre sonra Sabahat iyice kendini oyuna verdi,bütün gün 1800’lerden kalma Koimesis Tis Theotokos Kilisesi’nin bahçesinde kızlarla çizgi oynuyor,ip atlıyordu. Akşam olduğunda eve gelmek istemiyordu.İyi de kimi davranışları da dikkatlerini çekiyordu.Beyaz kabuklu yumurta değil,dışı kırmızıya boyanmış yumurta istiyordu.Hac çıkarıyor,neden paskalya çöreği pişirmediklerini sorguluyordu.Hele hele kızların ona “Sofia” dediklerini,onların da “Sofia” demelerini istemesi onları iyice şaşırtıyor,endişelendiriyordu.Buna bir çare bulmalıydılar.
Havalar iyice düzelmişti.Kurban bayramından sonra öğleden sonraları ve hafta sonları artık hep birlikte ev inşaatına giderek çalışacaklardı.Hıristiyanlık etkisi biraz Sabahat’tan uzaklaşmalıydı! Emine,çok güzel çimento,kireç,kum harcı yapıyor,bunları Hilmi,iki küçük kova içinde babasına ulaştırıyor, Sabahat da kırmızı tuğlaları birer birer taşıyıp babasına ulaştırıyordu.
Nisan ayı geldiğinde duvarlar yükseldi,giriş ve odalar meydana çıktı.Yakında çatının tahta iskeleti ve yer döşemeleri için izinli olarak ormandan kestirilip keresteye dönüştürülen ağaçları almak üzere küçük bir dağ yolculuğu yapacaklardı.
Hafta sonunda bu taşımacılığı bir pikniğe dönüştürmeyi kararlaştırdılar.Yemekler,çörekler yapıldı,bu işi yapan dört hızarlı ve iki arabalı ormancılarla,gün doğmadan Tepeköy’e doğru yola koyuldular.Yolun iki yanında ya zeytin ya da incir ağaçları,boş tepecikler ise böğürtlen, yaban çileği,ahududu ile kaplıydı.Düzlüklerde yeni yeni,bukle bukle olmaya başlamış filiz yeşili asma kütükleri, bayramlarda sıra olmuş öğrenciler gibi dümdüz dizilmişti.
Eminem biliyor musun adada iki yüz binden fazla zeytin ağacı varmış”.
O hiç yanıt vermeden bir süre durdu ve sonra Arşimet gibi bağırdı:
“Buldum buldum”!
“Neyi neyi”?
“Adanın gizemli havasının nedenini.Bunu dört yüz yıllık kutsal zeytin ağaçları ve ayrıca incir ağaçları sağlıyor.Çünkü bu iki ağaç cennetten çıkmadır. Bunlar dünyanın ilk ağaçlarıdır ve tek tanrılı üç dince de kutsal sayılır.Hatta Nuh tufanından sonra bile dünyada ilk biten zeytin ağacıdır.”
“Bu esrarlı güzelliğin nedeni bunlar diyorsun”…
“Yalnız bu söylediklerimden değil,başka şeyler de var”
“Ne gibi”?
“Senin İstanbul’dan aldığın bir kitapta geçiyor.Bu bölgede yapılan kazılarda kırk bin yıl öncesine ait zeytinyağı kaplarına rastlanmış.Yani bu gizemli hava binlerce yıllık bir oluşum”.
“Olabilir”.
“Şimdi ekleyeceklerimi iyi dinle.Antik çağlarda asırlarca yaşayıp kartlaşan,ürün veremeyen zeytin ağaçları kesilir yerine yenisi dikilirmiş.Yalnız bu dikme işinin önemli bir koşulu varmış.Yeni zeytin fidanlarını o bölgede günahsız ya da en az günahlı kabul ettikleri kişilere diktirirlermiş”!
“Yani,bura insanları cennet ürünleriyle besleniyor ve bu nedenle de iyi insanlar,öyle mi”?
“Doğal olarak bu sonuç çıkıyor.İnsan oksijen alıp karbondioksit veriyor.Ancak bu kirli gazı kutsal zeytin ve incir ağaçları özel bir oksijene çeviriyor.İşte bu oksijen deposu hava,burayı böylesine esrarlı,sağlıklı,şifalı bir biçime getiriyor”.
“Senin hayal gücüne hayranım Eminem,bu kurgulamana da bayıldım.Ve seni doğruluyorum,şu mola vereceğimiz yere bak cennetten bir köşe değil mi”?
Arabadan indikleri yerdeki çınar ağacı yedi yüz yıllıktı.Dibinden bir pınar kaynıyordu ve karpuzu bile bir dakikada çatlatacak kadar soğuktu...
Tepeköy’ü geçtikten sonra adanın en yüksek yeri olan yedi yüz metre yükseklikteki “Doruk” tepeye çok yaklaşmışlardı.Keresteler yüklenirken çocuklarla oraya çıkmayı düşünüyorlardı.Pınarbaşı denilen çeşmenin yakınına kilimlerini serdiler,yolculuk ve olağanüstü hava herkesi acıktırmıştı,bir şeyler atıştırdılar.Öğleden sonra kerestelerin yüklenerek iple sıkı sıkı bağlanmaları bitti.Yemek yediler,ateş yakıp ıhlamur,adaçayı kaynatıp içtiler.Dinlenmek isteyen dinlendi, uyumak isteyen uyudu.
Enerji toplayıp Doruktepe’ye tırmanmaya başladılar.En yüksek yerine çıktıklarında herkes şaşırdı.Adanın çepeçevre her tarafı izlenebiliyordu.Ormancıların parmaklarıyla işaret ettikleri yönlere baktıklarında Gelibolu yarımadasını,Limni ve Semadirek adalarını görebiliyorlardı.
Emine;”meğer adada yapayalnız değilmişiz, yakınlarımızda insanlar varmış” diye mırıldandı.
Biraz sonra güneş batışa geçti,ortalık renkten renge girdi;özellikle batı yönü yangın yerine dönmüş,deniz kızıla bürünürken doğudaki tepeler,makiler yeşilden maviye,sonra griye ve laciverte dönüşüyor,insana bitkisel bir gökkuşağı içinde yaşadığı duygusunu veriyordu.
”Eminem çok haklısın,burası saklı,farklı bir dünya;gözlerden uzak olduğundan hiç bozulmamış.Bir de bana arınmışım gibi bir duygu geldi,sende de oldu mu”?
”O da:”Aynen,aynen ”.
Dönüşte patikanın sonundaki ayazmada el,yüz ve ayaklarını yıkayıp kırklandılar.Artık sadece atların nal sesleri duyuluyordu,etraf da çok karanlık değildi; çünkü gök hala açık maviliğini sürdürüyordu. Bu adada kimlik,ad filan önemini kaybediyordu;bunu sağlayan doğayla bütünleşmekti.İnsan burada canlı olduğunu daha iyi hissediyordu!
Hem okul, hem inşaat baba oğlu yorsa da şikayetçi değillerdi. Okuldan çıkar çıkmaz inşaata koşuyor,üst başlarını değiştirip akşam oluncaya kadar çalışıyorlardı.Çatının tahta iskeletini de bitirmişlerdi. Duvarların sıvalarını yapıp kurumaya bıraktıklarında,boş durmayıp çatının kırmızı kiremitlerinin alt tahtalarını diziyorlardı.Bu işte yardımcılar evin annesi ve kızıydı.
Bu arada Bulgaristandaki eski hocasından mektup gelmiş ve elektriğin kesik kesik olma nedenini öğrenmişti.Geceleri,baba oğul elektrik üretmenin denemelerini prototip üzerinde yapıyor ve iyi sonuç alıyorlardı,minik birkaç el feneri ampulü pırıl pırıl parlıyordu.
Kurban bayramında yine bir koç kesip hem dağıttılar,hem de kebap yapıp yediler,çocuklar değil;ama Emine bura koyunlarının Balkanlardakilerden çok daha lezzetli,gevrek,özel kokulu olduğunu, yemeye doyulmadığını fark etmişti.Özellikle işin sırrı eti sebze yemeği içinde değil de külbastı biçiminde doğrudan pişirilip yenilirken lezzetinin daha iyi ortaya çıktığını bilmek gerekiyordu.
Okulun son günleri şarkı,türkülerle ve oyunlarla geçiştiriliyor, kısa kır gezileri yapılıyordu.Bu arada Hilmi çok güzel okuyup yazan bir çocuk olmuştu.
Evlerinin dışı çoktan bitmişti,artık içeride döşeme,çerçeve, kapı,su ve elektrik tesisatlarının yapımıyla ilgileniyorlardı.”L” harfi şeklinde tasarladıkları salonunun kısa bölümünün bütünüyle bir ocaktan,yani şömineden oluşmasını istemişlerdi.Bunun ana malzemesi olan ateş tuğlalarını sağlamak için çok uğraştılar,sonunda Manisa tarafında bir yerde buldular.
Henüz bitmemiş olsa da yakında yeni evlerine taşınacaklardı. Yazın hem oturup hem de ev içinde işlenmeye devam edeceklerdi.Bu amaçla evin içini de dışını da kabaca süpürüp temizlemek için ailece çalışıyorlardı ki onları sık sık yoklayan vefakar komşuları Nikos,yine elleri dolu geldi.Üzüm şırası ile ünlü kekleri olan pandispanya ve ayrıca tuzlu çubuklar getirmişti.Doğrusu çok da iyi geldi,hem konuşup hem de yiyip içtiler.
Elektrik araç gereçlerini gören Nikos bir ara hocaya dönüp sordu.
”Allahaşkına senin bilmediğin bir şey var mı,doğrusu merak ediyorum”.
O,başını kaşıdı,zihnindeki bir şeyi bulmak ister gibiydi, dudaklarından şunlar döküldü.
”Nikos,bilmek bilmeye götürür.Her şeyi bilmekse,hiçbir şeyi bilmemeye götürür”.
”Tamam,anlamını üç gün düşünecek bir yanıt aldım.Peki,bu dur durak bilmeme neyin nesi,sen hiç dinlenmek nedir bilmez misin,be adam”!
”Yalnızca harekete güvenmeli dostum Nikos;zira yaşam sözcüklerin değil;olayların düzeyinde yaşanır.Başka bir deyişle hayat hareketle,değişimle ilgilidir ve bir şeyin devamı durursa ölür.Ve Nikos şunu hiç unutma,ayrıca çocuklarına da öğret;”hayatın asıl büyük amacı bilgi değil;eylemdir”!
Nikos, boş kapları alıp dönerken seslendi”.
“Senin laflarınla başa çıkılmaz;tamam da anlamak için de çok kültürlü olmak lazımdır be kuzum”…
Komşuları gittikten sonra hepsinin başı dönmeye başladı, galiba içtikleri şıra biraz fazla mayalanmıştı,sarhoş mu olmuşlardı ne?
Yaz tatili girilince Nikos’un atlı arabasını ödünç alıp,eşyalarını yeni evlerine taşıdılar.
Eşinin ve çocuklarının yardımıyla önce kuyunun yanına küçük bir kule dikti.Tepesine de çadır bezinden yaptığı dört kanatlı pervaneyi monte etti.Önce su düzeneğini yaptı,rüzgarla dönen pervane dişli ve düz parçalar aracılığıyla,bir dizi boş boya kutularından oluşan tekerlek sistemini hareket ettiriyor ve kuyunun suyuna dalan kutular,sularını bir dışarıya ulaşınca bir kaba boşaltıyordu.Buradan suyu hem eve hem de bahçeye iletecek borular vardı ve işi görecekti.Aynı kule ve pervaneye elektrik üretecek dişli kutusu,şaft ve jeneratörü yerleştirmekse çok güç oldu.
Elektrik elde etme işinde sonuca varmak için belki yüz defa her şeyi baştan denedi ve yine de pes etmedi.Böyle durumlarda aklına hep yürümeye çalışan çocuklar gelirdi.Her gün defalarca düştükleri halde hiç şikayet etmez kalkıp yine yürümeye çalışırlardı. Oysa koca koca adamlar birkaç başarısızlıktan sonra,olmuyor deyip yaptıklarından vazgeçerlerdi ve bu yetişkin bir insana hiç yakışmayan bir davranış olmalıydı. Bunları, kendisi gibi her şeye meraklı oğluna da anlatıyor,onun da ufkunun açılmasına çalışıyordu.
En sonunda başardı;ampuller pırıl pırıl yanıyordu.Tek sakınca vardı o da rüzgar çok hafifse,hoş burada böyle havalar pek enderdi ya,bu durumda ampullerin aydınlatma gücü azalıyordu.Böyle durumlarda,sürtünmeyle doğan elektrik,yine de tek bir ampulü pırıl pırıl yakmaya yetiyordu,o da bilhassa en büyük ampulü yol tarafındaki verandaya taktı,herkes görsün diye.Çünkü durgun havalarda bile diğer ampullerin anahtarlarını kapayınca bu tek ampul yanmaya devam ediyordu.
Adanın bu,tek farklı evinin ünü yayıldı.Buranın taş ve beyaz boyalı evleri yanında en çok,dışı vernikli parlak kırmızı tuğlalı cephesi ve yine aynı renkteki Marsilya kiremitleri hayranlık uyandırıyordu. Tanıyan tanımayan geliyor hem evi hem de bahçedeki elektrik üreten,su taşıyan harika mekanizmayı hayranlıkla izliyordu.
Çanakkale’ye gitti, Salamon’dan aldığı inşaat malzemelerinin borcunu ödedi.Emine’nin yaptığı iki tepsi revani tatlısının birini ona verdi,adam çok mutlu oldu.Emanetçilik de yapan satıcıya yaz için bir de sipariş verdi,oğlu için iki tekerlekli bir bisiklet.
Diğer tatlıyı da Mahmut ağaya götürdü.Epey söyleştiler,ağırlığı Avrupa’nın savaşın eşiğine geldiği konusu oluşturdu.Atatürk hastaydı, yerini İsmet İnönü’nün alacağı anlaşılıyordu.Kurtuluş Savaşı’nda çok şeyini kaybetmiş ülkenin bu savaşta taraf tutarak savaşa girerse bir daha belini doğrultamayacağı endişesi ikisini de üzüyordu.
Mahmut Ağa’nın düşüncesine göre;insanın temel içgüdülerinden biri sevgiydi ve bu olumlu bir gelişmenin simgesiydi; diğeri ise koruma içgüdüsünün abartılmış hali olan korkuydu.Korku kontrolden çıktığında,insanın gelişme gereksiniminin önüne geçiyor ve denge bozuluyordu.Sonuçta insanın yaşaması için taşıdığı güdü bir canavara dönüşüyor ve o beni öldürmeden,ben onu öldüreyim mantığı devreye giriyordu”.
Devamını Hasan getirdi;Mahmut Ağabey,öte yandan kimi insanlar o kadar kuvvetli ve sürekli hayaller kurarlar ki;artık onlar kendi hayatlarını değil,yaşamak istedikleri hayatı yaşadıklarına inanırlar.Bu bir lider olur da inandığı şeyi açıklamada sakınca görmezse toplumu kışkırtarak bir delilik paranoyası içinde dünyayı bir ateşin içine sürükleyebilir.İşte Almanya’da Hitler’in yapmaya koyulduğu de şey bu”.
İkisinin de düşüncesine göre yeni bir dünya savaşı kaçınılmazdı.Savaş çıkarsa ne olup bittiğini izlemek için bir radyo istediğini Mahmut Ağa’ya açtı.O,elektrikle çalışanından burada bulabileceklerini;ancak bu radyonun adada rüzgarla sağladığı akımla çalışmayabileceği kanısına vardılar. Mahmut ağa,bataryalıların ise çok pahalı olduğunu,yine de İstanbul’a giderse onun için ikinci el bir radyo bakmaya söz verdi.
Bugün gelen haber,ufuktaki kara bulutları dağıtan bir müjdeydi,sevinçten uçtular.Hasan’ın annesi,babası,erkek ve kız kardeşi Türkiye’ye göç etmek için yola çıkıyorlardı.Karşılamak için İstanbul’a gelmelerini istemiyorlardı;çünkü eşyaları çoktu;geçimlerine yardım eder diye yanlarında dokuma tezgahı,yün tarama makinesi gibi alet edevatı da getiriyorlardı.Bu nedenle hiçbir yerde konaklamadan sabah bir gemiden inecek,akşamına diğeriyle yola devam edeceklerdi.
Hazırlandılar,önce Çanakkale’ye,sonra Çan’a oradan da Biga’ya gideceklerdi.Gemi yakındaki Karabiga iskelesine yanaşacaktı. İskelede defalarca gidip geldiler;gemi iskelenin solundan Cenevizlerden kalma kalelerin göründüğü burundan birden çıkıveriyormuş. Bakmaktan boyunları ağrıdı,gözleri ufku gözlemekten yorgun düştü.Barınacak pek bir yer yoktu.İskele yanındaki parkta oturdular,bir ara burada yetişen yeşil kabuklu,içi kan kırmızı ; ama pek tadı olmayan karpuzlardan alıp kestiler ve deniz kıyısında, yanlarında getirdikleri kurabiye ve poğaçalarla birlikte yediler.
En sonunda Sabahat bağırdı;”gemi,gemi ”!... Burnunda “Trak” yazan kara,küçük bir gemi yanaştı iskeleye.Kapak açıldı,bir kırılış kıyamet koptu,haykırışlar denizde yankılandı.Bütünden ayrılan dört parça,geride kalan dört parçasına kavuşmuştu! Sarılmalar,ağlaşmalar bitecek gibi değildi,derken bir gemi tayfası seslendi;”gemi sizi beklemez,şu eşyaları iskeleye çıkarın da sonra akşama kadar koklaşıp ağlaşın”. Akılları başlarına geldi,öyle yaptılar.
Hükumet yeni gelen bu göçmenleri yirmi kilometre uzaklıkta bir bucak olsan Dimetoka’ya yerleştirecekti.Kendilerine bir yaylı araba eşyalara da bir de at arabası tutuldu.Yolda hiç susmadılar, bir biri konuştu;bir diğeri.
Yeni yurtlarına çabuk geldiler,buranın bucak müdürü,geçici olarak kalacakları evi gösterdi.Göçmenlere toprak, arsa ve hayvan verilmesi için bir yasa çıktığını ve uygulamasının yakında başlayacağını söyledi,sevindiler.İlginç olanı Tuna ailesinin de bu yardımlardan yararlanacak olmasıydı,bu nedenle uygun bir paylaşımının tasarını yaptılar.
Bir hafta kalıp,şaşkın bir durumda olan bu yeni göçmenlerin yerleşmelerine yardım ettiler.Birlikte yediler,içtiler.Adaya dönme zamanı gelmişti.Buradaki canlarının öbür yarısını da götürmek istediler;fakat kandıramadılar.Hele bir dinlenelim,iyice yerleşelim, çevremizi bir tanıyalım,şimdilerde devlet bizi arar,burada bulunalım sonra geliriz diyerek kabul etmediler.Bu düşüncelerinde de haklıydılar, çaresiz,evlerine dönmek üzere annelerinden ayrıldılar.
Yolda çenesi düştü,Emine’ye durmadan anlattı durdu.
“Kişinin yaşadığını algılamasıyla, neden yaşadığını algılaması arasında çok fark var.İnsanlar,yaşadıklarına akıl erdirirler,fakat neden yaşadıklarına erişme düzeyine bir türlü ulaşamazlar.Halbuki yaşamanın ilk amacı, yakınlarından başlayarak bütün insanlara, canlılara,hatta cansız denilen varlıklara doğru yayılacak bir sevgiyi yüreğinde duymak ve onu bir ömür taşımaktır.Ne var ki böyle biri olabilmek için galiba bir ömür yetmez,bir çok ömür gerek,öyle değil mi Eminem”.
Emine, sevgiyle onun koluna yaslandı ve onunla iftihar ettiğini belirtti.
Bahçedeki meyve ağaçlarının tamamına yakını tutmuştu.Ön bahçedeki çiçekler ise coşmuş,adeta örnek bir bahçeye dönüşmüştü. Hele ortadaki küçük havuzun çevresindekiler,öyle büyümüş ve iri çiçeklenmişti ki havuz bile görünmez olmuştu.Çocuklara aldıkları keçi ve koyun süt vermeye başlamıştı.Sabahları çocuklar onların sütüyle kahvaltı yapıyordu.
Önceleri eski ve yeni komşuları hayırlı olsuna gelmişler, şimdilerde kahveden tanıştıkları bile ufak tefek hediyelerle ziyarete başlamıştı.Tek gelmeyenler okuldaki Rum öğretmenlerdi,sadece okuldayken yarım ağızla “güle güle oturun” diyebilmişlerdi!
Sonbaharın ortalarında bahçedeki bütün çiçekler ve özellikle kasımpatılar boyunlarını büküp kuruma konumuna girmişti!Çünkü ülkenin yalnız kurtarıcısı ve kurucusu değil,aynı zamanda başöğretmeni olan Atatürk ölmüştü.
Okulun önündeki bayrak yarıya indirildi,evcek çok duygulanıp üzüldüler.Okulda öğrencilere, Atatürk’ün bütün insanları kardeş, bir,aynı gördüğünü simgeleyen konuşmalarını ve bununla ilgili olayları örneklerle anlattı.Özellikle Çanakkale’de yaşanan savaşta ölen yabancı askerler için söylediği;”onlar bu topraklarda savaşırken öldükleri için artık bizim evladımız olmuşlardır” yaklaşımı öğrencilerin ilgilerini çekti.Ayrıca birçok gerçek dostları,Nikos ve papaz Stello, Pangolos Dede,Muhtar Yorgo ;Atatürk için okula başsağlığına bile geldiler.
Devletin karşılıksız olarak kendilerine işlenecek toprak, tohum,araç gereç,hayvan ev için arsa yardımı yasası yürürlüğe girmişti.Hoca dilekçesinde tarla,arsa ve hayvanları Biga ya da Dimetoka’da sahiplenmek istediklerini bildirdi.Sadece İmroz’da kullanmak için bir at istedi.Tarla,bağ,bahçenin ekim dikimiyle babası ve kardeşleri ilgilenebilirdi;çünkü onların memur olacak bir meslekleri yoktu,işleri tarım ve hayvancılıktı. Kendilerine verilen inek ve koyunları da onlara bırakacaklardı,adaya sadece atı gelecekti,atla ilgili kimseye açmadığı bir planı vardı.
Bahçenin en arkasında 250 metrekarelik köşe bölümünü hayvanlara ayırmışlardı.Koyun ve keçinin kaldığı mini ağılın yanına, serbest dolaşan tavuklar için geceleri tünesinler diye bir kümes yapmıştı.Onun yanına at için daha yüksek ve korunaklı modern bir tavla yaptı,burası küçük bir çiftliği andırmaya başlamıştı! Uzakta olan tek şey,fenni arı kovanlarıydı ve sık sık balı ve arıları incelemeye tepelere çıkıyordu.
Bu yıl okula,ilk kez bir Türk öğretmen daha atandı,böylece köydeki Türk sayısı yedi oldu.Kütahyalı bir çocuklu ailenin her şeyiyle ilgilendi.İlk geldiklerinde oturdukları ve hâlâ boş olan evi, onlara tuttu,eksiklerini giderdi,adaya alışıncaya kadar her şeylerine yardım etti.Emine de yeni öğretmenin eşini hiç yalnız bırakmadı,adadaki yaşamı her yönüyle anlattı,uyumunu sağladı.
Sabahat’ı bu öğretmen okutuyordu.Öğretmenini çok sevdiğinden sokaktan kurtulmuştu.Yazıp çiziyor,öğrendikçe böbürleniyordu.
Rumlar hızla,köyden göçe devam ediyorlardı.Hele kendi halinde iki çocuklu bir aile vardı ki … Okul yolunda her gün ona “kalimera” demeden yanından geçmezdi,onların Kongo’ya yerleşeceklerini duyunca çok üzüldü.
Caymaları için defalarca evlerine gitti;gerçekleri sıraladı,iklimine, insanlarına, yiyeceklerine alışamazsın,güvenli değildir dediyse de vazgeçiremedi. Senin bağ, bahçe işlerine yardım ederim bile dedi.Adam,yakınlarına çok kızmıştı,kendine ve ailesine kötülük ederek kardeşlerinden intikam alacaktı.Çünkü varlıklı iki kardeşinden biri Yunanistan’da, diğeri Fransa’daydı ve ikisi de yanlarına gelmelerini istemiyordu. Hocanın İlgisine teşekkür etti ve;”insanlar yolculuğa çıkmaz,yolculuk bizi bir yerlere götürür” deyince de yapacak bir şey kalmadı.
Adada ortaokul yoktu,bu nedenle bir ayrılık göründü,Hilmi Kirazlıdaki “bölge yatılı okulunda” eğitimine devam edecekti.Annesi çantasını hazırladı;çamaşır,çorap,kazak,havlu,her şey koydu.Bir taraftan da ”yaşam böyle ne yapalım,birine kavuşur birinden ayrılırsın” diye çocuğuna sarılıp ağladı,vedalaşırken,birbirlerinden zor koptular.
Babası onu okula götürüp yerleştirdi,öğretmenleriyle tanıştı, çocuğu bir meslektaş olarak onlara emanet etti. Hilmi bir türlü babasından ayrılamıyor,biraz daha kalmasını istiyordu;ancak son söylediğinden etkilendi,burada okur sınıfını geçerse ona bir bisiklet alacaktı,anlaştılar.
Ilık bir sonbahar sabahı ada bir haberle çalkalandı.Almanya, Polonya’ya saldırmıştı.Köy zenginlerinin birinde bir radyo vardı ve şimdilik haber aldıkları tek kaynak oydu.Demek Almanlar kendi atasözlerine ihanet etmişlerdi:
”Büyük bir savaş ülkelere üç ordu bırakır;bir sakatlar ordusu,bir yas tutanlar ordusu,bir de hırsızlar ordusu”…
Okul yarı yıl dinlencesine girerken muhtar;hocaya sarı bir zarf uzattı,yedek askerliğe çağrılıyordu,görev yeri Çanakkaledeki Bahriye fırınıydı.Hiç şaşırmadı,kutsal bir görevdi.
Hazırlandı,ne olur ne olmaz,dönmez,başka uzak yerlere gönderilirse diye Emine’ye neler yapması gerektiğini kısaca anlattı. Özellikle hayatını kaybederse çocukları alıp Dimetoka’ya gitmesini vasiyet etti.Emine,sarılıp biraz ağladıysa da çabucak kendini toparladı.
”Desene Hasanım,en eski ayrılığımız üçe birdi,yeni ayrılık Hilmi de sen de olmayacağına göre ikiye iki oldu”, diyerek güya hem onu,hem de kendini teselli etti.
“Eminem,adada küçük kızınla baş başa kalmak da varmış senin kompozisyonunda ne yapalım.Komşumuz Nikos’a her zaman güven, gerektiğinde yardım iste”.
Kalabalık bir genç,yaşlı öğrenci gurubu,dostları adadan askere giden hocalarını uğurladı.Emine,kızının elinden tutup yaşlı gözlerle, evine dönmek için Nikos’un arabasına bindi.
Yedek askerlik yapacağı yer,Çan yolu üzerinde jandarma alayının karşısında tek katlı,gri boyalı,deniz kuvvetlerinin ekmek ihtiyacını karşılayan odunla çalışan bir fırındı.
Sıcakta çalışmak bir hayli zordu.En büyük sıkıntı fırın ağzını kapatan demir kapağın kızarak çok miktarda sıcaklığı dışarıya iletmesiydi.Çaresinin üç katlı bir kapak yaptırıp iç bölümlerde hava kalmasını sağlamak olabilirdi.Kışla olanaklarıyla bunu becerip taktırdı, sıcaklık yayılması azaldı.
Yine büyük kazanlardaki hamurun,küreklerle askerlerin kol gücüyle karıştırılması çok zaman alıyordu.Fırında kullanılmayan bir elektrik motoru vardı,izin alarak onu geniş bir kayış ve şaftla,gemi pervanesi gibi çelik bir dönere aktarabilirdi.Epey uğraştı,sonunda bu düzeneği yaptı.Unla su makine gücüyle karıştırılınca üretilen ekmek sayısı yarı yarıya arttı.Kendisi de çavuşluğa terfi ettirildi ve fırın sorumlusu oldu.
Zaman zaman postaneye gidip ada adresine gelen mektup var mı diye bakıyordu.Kendilerine gelen bir mektupla üzüldü;elinden bir şey gelmezdi ve Emine’ye ne kadar geç anlatırsam o kadar iyi olur diye düşündü.Almanlar,Bulgaristan’ı işgal edince Abdi Ağa’nın çiftliğini,hayvanlarını,ürünlerini elinden almıştı.Emine’nin erkek kardeşini ve iki yeğenini yardımcı yerel kuvvet diye alıp bilinmeyen bir yere götürmüşlerdi ve onlardan hiçbir haber yoktu.Ayrıca üzüntüden mi yakalandığı şeker hastalığından mıdır bilinmez, Emine’nin annesinin gözleri kör olmuştu.
Hafta sonu adaya gittiğinde mektubu verdi.Emine için için ağladı.Onu teselli etti,çağrı yaptıkları halde Türkiye’ye göç etmek istememişler,burada doğduk burada ölürüz demişlerdi,bunları filan anımsattı.En sonunda şu düşünceler üzerinde yoğunlaşıp biraz rahatladılar.
”Gerçeği görmek ve mutluluğu yaşamak;ancak sömürünün bulunmadığı ve bunu gizlemek ya da haklı göstermek için kimi ideolojilerin geliştirilmediği,böylelikle insanın aklını ve sevgisini tam olarak kullanabildiği özgür bir toplum içinde olabiliyordu”.
Dünyaya egemen olmaya kalkmış,aldatılarak Alman olarak kendilerini dünyanın en saf ırkı oldukları yönünde beyni yıkanmış bu ülke insan ve yöneticilerinden acıma duygusu beklemek bir hayaldi. Mektup yazarak kurtulmaları için dua ettiklerini,özlemlerini ve sevgilerini bildirdiler.Biraz da çocuklardan ve buradaki yaşamlarından havadis verdiler.Mektubun ellerine geçeceğini sanmıyorlardı;çünkü onlardan gelen mektup veya postalara el konulduğunu yazmışlardı.
Hafta sonlarında adaya gidiyor eşini ve Sabahat’ı görüyor, eksiklerini giderip dönüyordu.Ülkesindeki iyi haberleri Emine’ye iletiyordu.Örneğin,Türkiye’nin doğrudan bir savaşa girmesini isteyen hiçbir ülkeyi İnönü kabul etmiyordu.Ne Almanlara ne de İngilizlere yüz veriyordu.Bu durumda savaş sıkıntısı çekilse de savaşa katılınmayacak ve belki de yedek askerler terhis olacaktı.
Ayda bir de Hilmi’yi görmeye gidiyordu;okuluna alışmıştı ve dersleri iyiydi.Öte yandan Dimetoka’dan gelen mektupta ise; kardeşi Mehmet’in üç aylık bir temel askerlik kursundan sonra evine gönderildiği yazıyordu.Gelirken getirdikleri aletlerle geçimlerini sağlayabiliyorlardı,bir şikayetleri yoktu,kardeşinin sanı ”Tarakçı Memet” olmuştu.Biraz yiyecek sıkıntısı olmaktaysa da onlar ellerindekini dikkatli harcıyor ve kendilerine gerekecek şeyleri bahçelerinde yetiştirmeye çalışıyorlardı.Kara gün kararıp kalmazdı ya; işte bunlar da yaşamlarındaki olumlu haberlerdi.
Savaş,Avrupa’nın tamamına yayılmış ve Almanlar bütün Avrupa’yı işgal etmişlerdi.Almanlar en sonunda Trakya’da Türkiye’nin sınırı Meriç suyuna dayanınca İnönü akarsuyun üzerindeki köprüyü havaya uçurtmuştu.Almanlar,Türkiye’ye kendi tarafında savaşa katılması ya da Rusya’ya ulaşmak için Karadeniz toprakları ve limanlarından yararlanması baskısını yapıyordu.Türk hükümeti hiçbirini kabul etmeyince,Hitler Anadolu’ya girme cesaretini gösterememişti. Sonunda iki devlet,birbirlerine saldırmama antlaşması yapmıştı.Bu,ülkenin gerginliğini azalttı.Bir ay kadar sonra da yedek askerler teskere almaya başladı,o da adaya döndü.
Okullar kapanmıştı,yine hepsi bir aradaydı.İlk iş olarak söz verilen bisiklet,sınıfını geçen Hilmi’ye alındı,babasının bir iki yardımından sonra,o bisikletiyle yürüdü gitti.Sınıfını geçen Sabahat’a ise bir bebek alındı,yatırınca gözlerini kapatıyor ve “ıngaaa” diye ağlıyor,ikisi de çok mutluydu.
Bu yaz Emine’ye de bisiklet kullanmayı öğretecekti,bunlar bile adada bir ilkti;bisiklet ve kadın bisiklet sürücüsü…
Devletin vereceği atı,maden ararken kullanacaktı.Bu merak komşusu Nikos’ta da vardı ve o,adanın jeolojik yapısını çok iyi bilen biriydi.Ayrıca atı koşmak için Bigalı ünlü arabacı Halil Usta’ya ısmarladığı ve yapılmakta olan bir fayton vardı.Bundan kimsenin haberi yoktu ve bununla aileye sürpriz yapacaktı.Yazları birlikte adanın her yerini gezmeyi planlıyordu.
Kendisine verilen at gelmişti.Çanakkale iskelesinde bile pek esinti yoktu,yaz sıcak geçiyordu.At susamıştır diye çeşmeye götürüp suladı.Kırmızıya yakın rengiyle çok sevimli bir kısraktı,onu motora bindirmek biraz zor olduysa da at sakatlanmadan bu da başarıldı.
Adaya vardıklarında kahveci Teo’ya uğradı.Ne kadar maden öyküsü varsa o biliyordu,onları bir daha tekrarlattı.Dinlendi,ayran içti,Teo;”Bana bak altın madeni bulursan yüzde on payımı isterim” diye takıldı. O da:”Tamam tamam” diyerek kabul etti.Sakin atına binerek köye yollandı.Eve geldiğinde sessizlikten bir şey olduğunu anladı.Yoksa atı gören çocuklar şimdi ortalığı ayağa kaldırırlardı.
Durum anlaşıldı,Hilmi bisikletten düşmüş ve büyük olasılıkla kolu kırılmıştı.Hemen atına bindi,oğlunu önüne aldı,yakındaki Tepeköy’de meşhur çıkıkçı ve kırıkçı Kadara Mama’ya götürdü. Gerçekten kol kırıktı.Uzun bezler hazırlayan kadın,bunları yumurta akına bandırıp bandırıp üst üste sardı.Bir bezle kolunu boynuna astı tembihledi;”bunlar siz köye dönünceye kadar donar,taş gibi olur,bir ay çıkarmasın,süre sonunda gelin açıp,bakarız” dedi.Atın ağır adımlarıyla köye döndüler.
İki at ve çadır,yiyecek,içecekle Nikos ve Tuna günlerdir dağlardaydı.İkisi bilgi ve emeklerini birleştirerek kurumuş dere yataklarını,farklı toprak kesitlerini ve minik fay kırıklarını incelediler. Küçük kürek ve çapalarla taşları kırıp veya burguyla delip üstlerine asit,baz gibi sıvılar dökerek deneyler yaptılar,sonuç pek iç acıcı değildi.Adanın ortasında bolca granit vardı ve bu değerli bir şey değildi.Ayrıca kötü denilebilecek linyitlere de rastladılar.Aramayı bırakacakları gün buldukları pirit (demir) ümitlerini arttırdı, işaretleyip örneklerle köye döndüler,zaman zaman tepeleri,vadileri tarayıp madene aramayı sürdüreceklerdi.
Emine’nin yemeklerini özlemiş,dağda kuru şeyler yemekten bıkmıştı,taramanın üstüne sakızlı muhallebi çok iyi geldi.
Faytonun bittiği haberi geldiğinden Çanakkale’ye geçmesi gerekiyordu.Birlikte gitmelerini istedi,yol üzerinde Tepeköy’e uğrayıp Hilmi’nin alçılarını açtıracaklardı.Nikos’un iki tekerlekli küçük arabasını ödünç aldı,atı ona göre ayarladı.Çıkıkçıya geldiler,çocuğun kolu kaynamıştı,sargıları açtı,kolunu her yöne sallattı;tedavi bitmişti. Bisikletine kavuşacak diye Hilmi çok sevinçliydi;çıkıkçı teyzeye hızlı gitmeyeceğine ilişkin söz verdi. Mama bu işleri üç beş kuruş bahşişle yaptığı halde onlardan para almak istemedi.Bunu tahmin ettikleri için hazırlıklıydılar,küçük bir tepsi revani tatlısını ona zorla kabul ettirip yola koyuldular.
Atı ve küçük arabayı kahveci Teo’ya emanet edip Çanakkale motoruna bindiler.
Yalıhanı’na geldiklerinde bahçede bir fayton pırıl pırıl parlıyordu.Yanına gidip incelediler,el emeği bir sanat eseri,bir mücevher gibiydi.Hepsi çok beğenmişti,o:”Eh hadi alıp gidelim” deyince hiçbir şey anlamadılar,yavru ceylanlar gibi başlarını sağa sola yamultup babalarının yüzüne bakıyorlardı;”canım fayton bizim,onu diyorum” deyince çocuklar babalarının bacaklarına yapışıverdiler. Emine, eşinin sürprizlerine alışık olduğu halde bu defa o da gafil avlanmıştı.
Hocaya sürprizi ise Mahmut Ağa yaptı,çünkü İstanbul’dayken ikinci el, yassı sekiz pille çalışan bir radyo bulmuş ve onun için almıştı. Bir an kendini adada faytonuyla radyo dinleyerek gezdiğini hayal etti; oysa bu bir gerçekti ve yine insanları acaba bir şeylere,yani göçe filan mı tahrik mi etmiş olacaktı! İnsan yaşadığı yere benzer,diye bilirdi acaba kendisi bunun dışında mıydı ?
”Hasan inanır mısın;dünlerin;bugünlerin ruhunda pek yer ve zaman almamasını sağlayan ender insanlardan birisin sen”, diye Mahmut Ağa eşinin yanında onu övdü.
”Mahmut Ağam,herkes şimdide yaşar,bunun başka bir yolu yoktur;ancak bunu bir türlü kabullenemez.İnanın on yıl önceki kendime ve olaylara bakıyorum,sanki az önce,şimdi olmuş gibi hissediyorum;çünkü önce ve sonra yok sadece ‘şimdi’ var.Hani biri demiş ya;hayat üç dakika,ilk ve son dakikayı çekip uzatmışlar.İlkinin üzerine anıları,sonuncusunun üzerine hayalleri yazmışlar,bunları siz benden iyi biliyorsunuz,ben yalnızca,bir öğrenci gibi bunları biraz yaşamıma uygulamaya çalışıyorum”.
“Ben de bravo sana diyorum işte.Çoğu endişe ve stres;ölü bir geçmiş ve doğmamış bir gelecekte yaşamaktan kaynaklanır. Geçmişten duyulan pişmanlık ve gelecekten duyulan korkunun hiçbir değeri,geçerliği yoktur.İyileşmeyi sağlayacak tek şey ‘şimdi’ dir”.
Mahmut Ağa’ya hem arabanın hem de radyonun parasını ödedi.Ayrıca,Emine’nin yaptığı Balkanlara özgü cevizli oturtma tatlısı tepsisini bin bir ricayla kabul ettirdi.
İki hamal faytonu çekerek iskeleye kadar getirdi,on kişi ancak motora kaldırıp yerleştirebildi.Kalkışa birkaç saat vardı,Çanakkale’de biraz gezindiler.Aynalıçarşı’dan evlerine birkaç toprak seramik süs eşyası aldılar mumluklar,kül tablası,kabartma boğaz haritası…
Kaleköy iskelesinde herkes kahveden çıkıp faytonu inceledi, pek beğendi. Atlarının koşumları faytona göre ayarlandı.Emanet küçük araba da faytonun arkasına bağlandı.Yolculuk çok rahat geçti;faytonun yayları olağanüstüydü, eğri büğrü yollarda bir otomobil gibi hiç sarsmadan gidiyordu.Tentesi güneşe göre ayarlanıyordu.Ayrıca tekerleri lastik kaplı olduğundan hiç araba sesi duyulmuyordu,sadece atın nal sesleri, o kadar… Hele renkli süslemelerine, minik aynalarına göz alıcı,fener kabına çocuklar ve Emine bayılmıştı.En altındaki imza ise ona bir sanat eseri havası veriyordu: ”Bigalı Ustaların Ustası / h-a-l-i-l g-ü-n-er”
Eve geldiklerinde radyoyu kurdular;fakat ses çok parazitliydi. Ertesi gün bakır tellerden bir anten yapıp onu bahçenin en uzun,tek ağacı olan kavağın tepesine bağlayınca Ankara radyosunun sesi netleşti.Artık bütün dünya ile iletişim içindeydiler.Ses pek iyi değilse de Avrupa’nın bazı radyoları da dinlenebiliyordu.

Birkaç gün sonra Ankara radyosundan dinlediği bir haber gözlerini yaşarttı.
Alman işgali altındaki Yunanistan açlıktan ölüyor,yok oluyordu. Kuru yiyecek stoklarını Almanlar yağmalayıp götürmüştü.Yunanistan kısıtlı tarım alanlarına sahip bir ülkeydi.Yine de kırsal kesim ölmeyecek kadar bir şeyler bulabiliyordu;fakat böyle bir fırsatı olmayan Atina ve çevresi açlıktan kıvranıyordu.
Türkiye savaştaki kıt olanaklarına karşın,bu insanlık ayıbına seyirci kalmayıp Atina’ya gizlice yiyecek ve gıda yardımı yaparak onların yaşamalarını sürdürmelerine yardım ediyordu.Ne acıdır ki bu seferleri yapan “Kurtuluş” adlı gemi beşinci seferi sırasında Pire limanı açıklarında bir kaza sonunda yüküyle birlikte batmıştı.
Aklına bu yardımı yapan ülkesinin koşullarını çok iyi yansıtan bir olay geldi.Savaştan sonra yaşanmış bu öyküyü kaymakam anlatmıştı. ”İsmet İnönü bir gezi sırasında istasyonda karşılanmış.Muhalifler,bir kız çocuğunun eline buket diye deve dikenlerini sarıp verdirmişler.
İnönü sormuş: ”Bu nedir yavrucuğum”?
Çocuk: “Paşam,yıllardır işte siz bize bunu yedirdiniz”.
Cumhurbaşkanı çocuğun başını okşamış ve şöyle demiş:
“Doğrudur kızım,sana bunları yedirdim;ama senin babasız bırakmadım” !
“Marmaros” adını verdikleri atı faytona koşup günlerce hıza,yavaşlamaya alıştırdılar.Çünkü gerektiğinde faytonu Emine ve Hilmi de kullanabilmeliydi.Sonra ada içinde,herkes defalarca küçük turlar yaptı.Marmaros,artık onları gezdirmeye hazırdı.İlk gezilerini Tuz gölüne yapmayı kararlaştırdılar.
Ada su yönünden çok zengindi,bu nedenle yanlarında su taşımıyorlardı;ama yiyecek gerekiyordu,hoş adada hangi kapıyı çalsalar onları konuk ederlerdi.Kuru köfte,haşlanmış yumurta, kurabiye ve poğaçalarla yola çıktılar,yaklaşık 30 kilometre giderek adanın güneydoğusuna ulaşacaklardı.
Baba ile oğul sürücüydüler,ana ile kız yolcu havasındaydı. Karşılaştıkları her yaya ve arabalı çiftçi el salladı ve gözden kayboluncaya kadar faytonu izledi. Zeytinliköy’den sonra suyu çok tatlı olan barajda biraz dinlendiler,hem kendileri hem de at su içti. Önce uçsuz bucaksız kumdan oluşan Kefaloz kıyısına ulaştıklarında hayran oldular,zaten göl de bu koyun bitişiğindeydi.Tuz gölü,denizin yaptığı bir marifetti ve çok büyüktü,yani birkaç kilometre kare vardı.
Kendilerinden başka yaşlı beş,on Rum da şifalı tuzlanın orasına burasına dağılmıştı.Yer gök siyah,gri renkte,yapışkan,kumlu bir çamurla kaplıydı.
O da ne Pangalos dede de buradaydı! Hoca,onu epeydir ihmal etmişti,görüşmeyeli aylar vardı.Onların yanına konakladılar,şundan bundan konuştular,laf savaşa geldi.Ona radyo haberlerini iletti,bu arada Atina’nın açlığını ve Türkiye’nin yardımını anlattı.
Dede eski günlere gitti ve dedi ki:”İstiklal savaşından sonra; halkın bütünü göç etmeye kalktı,ben önledim,yaşadıklarımı, deneyimlerimi anlattım,Yunanistan’da daha mutlu ve sorunsuz olamayacaklarını kafalarına vura vura bellettim ve bugüne geldik. Şimdi bak,onlar kim bilir hangi sıkıntılar içinde:bizse ılıca ve deniz sefasındayız”!
Hasan bu dedeyi her yönüyle takdir ederdi,Bunu yine belirtti.

“Dede,şimdi de bize bu çamurdan nasıl yararlanılır bunu bellet bakalım”.
”Bu çamuru bedeninizin her tarafına bolca sürüp güneşte 40 dakika kadar bekleyin.Sonra yandaki Kefaloz plajında yirmi dakika su içinde kalarak çamurların yavaş yavaş,kendi kendine sökülmesi sağlayın.Bu,en az yedi gün yapılırsa;bütün romatizma hastalıklarına, ayak,el,boyun kireçlenmelerine,deri görüntüsünü bozan ve düzelmesi zor olan sedef hastalığına çok iyi gelir”.
Meğer bizim dede, her yıl buraya gelir on gün kadar kür yaparmış,bu sayede yaşı 120’ye merdiven dayamış!
Onlar da bu öğütlere uyup çamura bulandılar, katıla katıla birbirlerine güldüler,çamur insan olmuşlardı.Kefaloz’da denize girilince bu,çocukların daha hoşuna gitti.Kıyı,denizin içi tertemiz kumla kaplıydı,sığdı,saatlerce yüzüp yorgun düştüler.Yemeklerini yemeden önce meraktan biraz çamurun tadına baktılar,gerçekten bu çamur değil,üzüm asmalarına hastalık gelmesin diye attıkları kükürte kokan siyah bir tuzdu.
Gölle denizin birleştiği yere giderek göç ederken burada bir süre dinlenen,tuz yalayan,yiyecek de bulan onlarca çeşitteki göçmen kuşları gözlediler.En güzelleri,leyleğe benzeseler de pembe kafalı flamingo ile torbalı pelikanlardı.
Yorgun,güneş yanığı tenleriyle mutluluk içinde hava kararmadan evlerine döndüler.
İnsanlar için yaşamda hedeflenecek iki şey vardı;ilki istediğini elde etmek,ikincisi ise bunun keyfini çıkarmaktı.Yalnızca bilge kişiler ikincisini elde edebilirdi.O da hem kendisi hem de ailesi için bu iki şeyi gerçekleştirmeye çalışıyordu.

Yeni bir öğretim yılı gelmişti.Hilmi’yi okuluna götürdü.Bu yıl da başarılı olursa ona bir kol saati,bisikletine far ve zil almaya söz verdi.
Dereköy’ün Türk öğretmeni sayısı dörde çıkmış,Rum öğretmeni sayısı ikiye düşmüştü.Köyün nüfusu azaldıkça doğal olarak öğrenci sayısı da azalıyordu.Yeni gelen Türk öğretmenlerin biri evli,biri bekardı.Onlara uygun evler buldu.Eşya alımı için birkaç defa Çanakkale’ye gitti geldi.Okulla ilgili bilgileri verdi,planları birlikte yaptılar.
Yeni eğitime başlamadan önce merkez Çınarlı’da yapılan toplantıda kaymakam ondan yeni konferans istedi.Fırsat buldukça bunun hazırlıklarını yaptı.Bu,bir önceki toplantıda konuşulanların devamı gibi olacaktı. ”Düşüncede,fizikte son gelişmeler” biçimindeki konu çok yeni ve eldeki kaynak azdı,bu nedenle Çanakkale Ortaokulu’nun kitaplığına gidip kitap araştırması yaptıysa da dişe dokunur pek bir şey bulamadı.Sadece Hilmi’nin yatılı okulunun iki öğretmeninden bazı yararlı bilgileri kısa notlar biçiminde alabildi.
Konferans konusunu,herkesin anlayabileceği düzeyde sunabilmek için epey emek verdi,zaman harcadı.               
Emine ile merkez ilçeye geldiler.Toplantıya zaman vardı. Öğretmen arkadaşlarına uğradılar,getirdikleri balı verdiler.Yeni haberleri aldılar adaya yeni hem öğretmenler hem de memurlar atanmıştı.Buna karşın İmrozdaki eskiden üç yüz,şimdilerde iki yüz kadar olan,kilise ve manastırların sorumlusu Metropolit hükumet tarafından adadan sürgün edilmişti.Buna üzüldü;“hepimizin bir olduğu gerçeğini insanlar bir türlü anlayamıyor” diye hayıflandı.

Kaymakam bütün memurların hazır olup olmadıklarını kontrol ettirdi.Kendi yönetimsel kimi isteklerini,gelen emirleri kısa kısa açıkladı.Konferansı sunması için sözü Hasan Tuna’ya verdi.
”Maddenin en küçük parçasının atom değil,elektron olduğu anlaşılmıştır.Ayrıca elektronların her biri de yine sonsuz sayıda parçalara ayrılmakta,bölünmektedir.Bu çok yeni ve çok önemli bir buluştur ve orta ve uzun vadede çok büyük sonuçları olacağı anlaşılmaktadır.
Daha da ilginci bir ışın parçacığının hem bir elektron hem de bir ışın dalgası olabilmesidir.Bu parçacık,aynı anda tam 3000 ayrı yerde bulunabilmektedir.Ayrıca bunlar ışık hızından bile hızlı hareket edebilir;benzetme gerekirse tıpkı insanların gözle görünmeyen elle tutulmayan;fakat gerçek olan duygu ve düşüncelerinin hızı gibi…
Yeni bilgilerin üçüncü aşaması ise en şaşırtıcı olanıdır.İnsan o kadar güçlü bir varlıktır ki gözlemleriyle atomun altındaki bu dünyayı,bir bakışıyla,etkileyebilmektedir.Bin türlü olasılık taşıyan bu dalgalar,gözlemleyenin düşüncesine göre değişime uğramaya hazırlar,yeter ki insan içinden bir tanesini değiştirsin!
Diyelim böyle iki ışın parçamız var,bir değişiklik yapmak için bunları birbirinden uzaklaştırdık;biri burada,diğeri Amerika’da olsun.Birine bir şey yapıp ikinci bir değişiklik yapıldığında diğeri de anında aynı değişikliğe uğrayıvermektedir.
Geçen konuşmamızda buna değinmiş, maymun ve zeytin örneklerini vermiştik.Bu nasıl oluyordu, nasıl haberleşiyorlardı,uzun araştırmalar yapılmış,önceleri aralarında örümcek ağı gibi bir ağ var sanılmış! Anlaşılmış ki bu ışınlar iki değil;bir tanedir ve bu nedenle değişim aynı anda gözlemlenmektedir.

En son varılan çarpıcı sonuç ise şudur:O zaman her şey bir tanedir,aynıdır;bütünün içindedir.Örneğin;bir kilimin üzerindeki farklı motifler birbirinden ne kadar ayrıysa,atom altı parçacıklar ve evrendeki her şey birbirinden ancak o kadar ayrıdır.Demek ki bizim zihnimiz de bir tektir,hepimizin ayrı ayrı zihni var zannedip yanılmışız!
Bununla ilgili çok sayıda araştırma varsa da bunların en ilginci en son yapılandır.Rastgele iki kişi seçilip birbirlerini akıllarında tutmaları, başka şeyle ilgilenmemeleri istenir.Bir süre sonra bu iki kişi hiçbir şekilde haberleşemeyecekleri yerlere götürülür ve gözlemlenir. Birini, şöyle karnının yanından dürtünce hangi tepkiyi verirse, ağzından nasıl sesler çıkarırsa,uzaktaki öbürü de aynı tepkiyi vermektedir!
Bütün insanların ortak bir bilince sahip olduğuna geçen toplantıda değinmiştik.İnsanlar ilk anda bunu bir bağlılık,esirlik gibi görür;oysa böylesi ortak bir düşüncenin üstünlüğünü kabul eden insan özgürlüğünü kazanır.İşte o zaman insan,Aristo’nun veya Yunus Emre’nin düşüncelerini hissedebilir;herhangi bir zamanda bir insanın başına geleni anlayabilir.Evrensel bilince katılmayı becerebilen insan; olan ya da olacak olan her şeye katılmış demektir.Tek ve egemen araç bu olduğu için…Her kişi evrensel zekanın bedenlenmiş biçimidir.
Yine önceki toplantımızda kısaca değindiğimiz bilinç ve düşünce konularına şu yıllarda Batı dünyasında konuşulup tartışılan aşağıdaki bulguları aktararak konuşmamı bitirmek istiyorum.
Kural şu ki; ’benzer, benzeri çeker ya da çözer’;çünkü evrendeki her şey titreşir,tınlar,çınlar.Titreşimleri birbirine uyanlar,diyelim bir toplumdaki insanlar barış olsun,yağmur yağsın,maaşlar artsın dileğinde bulunurlarsa bu istekler gerçekleşir.Kişisel iyi bir şey

istenirse diyelim bir ev,para gibi;senin gibi düşünenlerin bütün enerjileri birikir ve isteyenin gücüne göre,en çok arzulayana ulaşır.
Tersi de olur kötülük,düşmanlık düşünürsen,bunlara yoğunlaşırsan,böyle düşünenlerin hepsi bir yerde toplanır ve o kişi üzerine yığılır.Bu olumsuz şeyleri düşünenler zayıf titreşimli kişilerse,bu defa olumsuzluklar onların üzerine döner;yani silah geri teper.İslamiyetteki beddua olayı gibi;sen güçlüysen lanetlediğin zarara uğrar;yok o daha güçlüyse bu defa lanet seni yakar!
İnsanların birbirlerini etkilemeleri sınırsızdır.Sen hastaysan, senin titreşimini düzenleyecek iyi biri gelir,senin yanında oturursa, hiçbir şey demese bile,senin titreşimlerindeki tıkanıklığı çözer ve sen iyileşirsin.Bu nedenle toplumlar hasta ziyaretine çok önem verir ya da üzülen birini teselli etmeye çalışır”.
Kimilerine anlatılanlar ilginç geliyordu,bunu sordukları sorularla belli ediyorlardı.Ancak bir bölümü,içlerinden,yahu bunlar uyduruk şeyler diye geçiştiriyor;fakat ayıp olur diye dışa pek de vuramıyorlardı! Bir kısmı ise bunlara o kadar yabancıydı ki söylenenlerden hiçbir şey anlamıyordu.
Kaymakam son olarak söz aldı.Bunları anlamak için bilgisel bir alt yapının gerektiğini belirtti.Adada memurların boş zamanlarını okumayla değerlendirmelerini istedi.Tuna’nın yine çok iyi hazırlandığını,onun bu konularda tek olduğunu ve kendisine teşekkür ettiğini söyledi.
Sonra Hasan, kaymakamla baş başa bir görüşme yaptı.Ona adanın milli eğitim memuru olarak merkeze gelip gelmeyeceğini sordu.O,yerinden ve evinden memnun olduğunu belirtip teşekkür etti.Israrını sürdürdü;ancak bir sonuç alamayacağını anlayınca yeni konferanslar sözü alıp Dereköy’e dönebileceğini söyledi.
Faytonlarına kurulup evin yolunu tuttular.Konferansı izleyen Emine,eşini övdü.
”Çok iyiydin, seninle gurur duydum”.
Bu sözler ona ilaç gibi geldi ;çünkü bir tatlı söz bir kış gecesini bile ısıtmaya yeterdi.O da kaymakamın teklifini anlattı ve kendilerinden değerli hiçbir şeyinin olmadığını ve onlardan ayrılmayacağını söyledi.
Kış günleri birbirine benzer şekilde geçerken bu sıradanlığı Sabahat’ın hastalığı bozdu.Ateşli bir hastalık geçiriyordu,on gün kadar Çanakkale’de hastanede “penisilin” tedavisi gördü.Annesi hep yanındaydı,o da zaman zaman gidip geldi.Adaya döndüler;fakat kız bazen baygınlık benzeri sıkıntılar geçiriyordu.
Okuldayken öğrendiği bir iyileştirme tekniğini uygulamaya karar verdi..Zihin bir aletti ve onu istediği biçimde kullanabilirdi.
Öncelikle Sabahat’a kendisinden ona:enerji,kuvvet,şifa vereceğini,onu hasta yapan mikropları kovacağını onun anlayacağı düzeyde anlattı.Ondan sadece “peki baba beni iyileştireceğine inanıyorum ve ben de sana yardım etmek istiyorum” deyip buna inanmasını istedi.
Çocuğun,gözlerini kapalı,beş dakika sırt üstü sessizce yatmasını sağladı.Sonra kendisi de gözlerini kapadı,bütün düşüncelerinden arındı,sadece yaptığı şeye yoğunlaştı sol elini kızının beyin,kalp ve diğer organlarının on beş santimetre üstünden gezdirdi,gezdirdi.Aynı anda kendi beyninden beyaz,parlak ışıkların çıkıp eli aracılığıyla çocuğun alnının ortasından içine,zihnine işlediğini hayal etti, olumlu, pozitif duygu ve düşüncelerinin ona ulaşmasını istediğini içinden yineledi durdu.Birkaç dakika sonra gözlerini açtı,zihnindeki ışınları sildi.
Her gün bunu sabah akşam tekrarladı,on beş gün sonra kızının hiçbir şikayeti kalmadı.
Çocuk,babasına o kadar inanmıştı ki bir süre sonra,okulda çürük dişi ağrıyınca hemen babasının odasına koşup haykırmıştı;“baba çabuk,çabuk gözlerimi kapattım,elini şu ağzıma doğru tut,dişim çok ağrıyor”!
Papatya,gelincik ve kına çiçekleri açarak baharı müjdeliyordu. Emine de eşi gibi köyde tanınan,sevilen biri olmuştu.O,yalnız insanları, doğayı,çiçekleri değil;her şeyi seviyordu;çünkü ona göre sevgi,yapısı gereği sevgi doğururdu.Rum komşularına ve konuklarına şöyle diyordu :
”Sevenin,sevilmemesi sevginin mantığına aykırıdır;böyleyse bu,o kişinin sevgisi değil,bencillik kaynağı egosunu gösterir”.
Emine adadaki insanları neden sevdiğini de kendine şöyle açıklıyordu.Onlar, güneş doğmadan kalkan,750 ton buğday ile arpayı,1000 ton zeytini,600 ton zeytinyağını üretmek için toprakla boğuşan insanlardı.Adada tam 850 bağ vardı.On binlerce hayvanı denetlemek için durmadan hareket halinde olmaları gereken varlıklardı.
Bütün yaşamlarını çalışmak alıyordu.Savaştan,kavgadan, sürtüşmeden kaçan,yalnızca barışı bilen,seven insanlardı.Burası,hani masallarda anlatılan, nerede olduğu kimsenin bilmediği “mutlular adası” olmalıydı.500 yıl Osmanlı devleti sınırları içinde hiçbir sorun çıkarmadan yaşamaları da bunun kanıtıydı.
Dünya savaşının sebep olduğu kimi ekonomik koşullar yüzünden okulu bir ay erken kapanan Hilmi,ortaokul mezunu olarak Çanakkale’de babasıyla buluştu.
Özlem giderdikten sonra,koluna “Nacar” marka bir saat alındı,güneşte ayna gibi parlıyordu.Bisiklet zili ve farı da kutusunun içindeydi ve yürürlerken zili iki de bir ,”çını çın” diye çalınca,duyanlar bisiklet geliyor diye bakışıyordu.
Adaya döndüler,çocuk faytonu özlemişti,iskeleden köye kadar o sürdü,çok da güzel beceriyordu.
Anne,oğluna sarıldı,kokladı,öptü;”aman da sarı sarı bıyıkları da çıkmış “ deyince çocuk utandı.Yolda babası söz vermişti, takdirnameli karneye ek bir armağan olarak ayrıca,ata adına verdikleri, “Marmaros” çağlayanına gidecekler ve arabayı sadece o kullanacaktı,öyle de yaptılar.
Kır yemeklerini alıp yola düştüler,kuzeye doğru gidiyorlardı.Yer altı kaynaklarının oluşturduğu suyu tatlı göletin ve çevresinin manzarasından ayrılamadılar,yeşilin,maviye karışmış her tonu gözlerini doyurdu.Sonra karşılaştıkları kızılçam ormanı büyüleyiciydi, ağaçların çok keyifli,mutlu olduğu yapraklarının parlaklık ve canlılığından belliydi.Ada tavşanlarıyla sincaplar adeta faytonla yarıştılar,onlar da böyle bir taşıtı ilk görüyordu.Eski bir değirmene yaklaşınca konakladılar,patika yol bitmişti,buradan öteye yaya gideceklerdi. Atı,otlamaya bıraktılar.
Otuz,kırk toprak basamak çıkınca birden çağlayanla burun buruna geldiler.Köpüklü sular kışın kadar olmasa da 20 metre yukarıdan aşağıya süzülüyordu.Üstü,yanları ya yeşil çimenle,ya da mavi,sarı, kırmızı çiçeklerle süslenmişti.Bütün bunlara suyu tatlı bir içme suyu olduğu eklenince buraya cennetten köşe bir köşe demek abartılı olmazdı.Buz gibi suyundan avuçları yardımıyla içtiler.Yanlarına çocuklar için yedek giysiler almaları çok yerinde olmuştu;çünkü suyun yere vurduğu bölümde oynarlarken sıçrayan sulardan ikisi de sırılsıklam olmuştu.
Yenildi,içildi; babaları çalgısını konuşturdu;Emine güzel sesiyle şarkılar söyledi. Akşam olmadan dönmek üzere harekete geçtiler.
Ertesi günü Teo yeni motoruyla onlara deniz turu yaptıracaktı. Faytonla köyden çıktılar bu defa batıya doğru yöneldiler.Üç gölet geçildi.Kıyıya yaklaşınca arabadan inildi,at bağlandı.Denize açılacaklarından herkes heyecanlıydı.bu;tenteli,kapalı yeri olan,epey büyük,içten takmalı motoru olan bir tekneydi.Emine, yeni tekneye hediye olarak renkli,kalın ipliklerden minderler örmüştü,Teo bunları çok beğendi,konukların oturması için yaydı.Biraz sonra doğuya doğru denizin üzerinde seken ince bir taş parçası gibi uçmaya başladılar,bu insana coşku veren hoş bir şeydi.
Bir süre sonra kıyıya çıkıldı.Burası küçük,herkesin bulamayacağı bir yerdi,bu nedenle olacak adı “gizli koy”du.Kıyı tamamen fosillerle kaplıydı;ayrıca bin bir çeşit plankton,deniz yıldızları,şeytan minareleri,taraklar,midyelerle mahşer yerini andırıyordu… Çocuklar toplamaktan bıkmadılar.Biblo yapmak için kucaklar dolusu kabuk tekneye taşındı.
Deniz çok sığ,parlak ve temizdi;biraz açıklarda derinleşse bile tekneden denizin dibi izlenebiliyordu,sonsuz bir akvaryum içinde gibiydiler.Herkes,seyir için teknedeki yuvarlak camlardan alıp suyun yüzeyine tuttuklarında içerideki canlılığa şaşırdılar.Burada her renk ve büyüklükte balık adeta fokur fokur kaynıyordu.Hareketsiz olanlar sadece küçük kayalara yapışmış süngerler ve kumun üstündeki kırmızı,gri deniz yıldızları,midye ve taraklardı.Ağır yüzerek geçen bir kaplumbağa ailesi kağnıları andırıyordu.Batıya doğru bu berraklık millerce uzuyordu.
Hasan, Teo’ya;”bura çevrilerek bir deniz müzesi gibi kullanabilir” dedi.
O da;” hangi birini yapmalı ki hocam,buranın her yeri böyle” diyerek zenginliği vurguladı.
Tekne gezisine sırasında,uzaktan Kaleköy’ün Venedik kale yıkıntıları ve tam bir yelkene benzeyen “yelken kayası”nı da izlediler. Emine ve çocuklara çok anlattığı Kaşkaval kayalıklarının kıyısında çapa atıp demirlediler.Hepsi bıkmadan,bu görkemli doğa harikasını uzun uzun incelendiler.
Emine’nin,gerçekten peynir kalıbına benzeyen taşların doğa tarafından değil de insan eliyle işlendiğine inanası geldi.Çünkü çok usta taşçılar sanki milimetrik ölçülerle burada bir sanat eseri yaratmışlardı.Hasan,ilk gelişinde burayı kıyıdan izlemişti,denizden daha etkileyici göründüğünü fark etti.
Teknede ikindi kahvaltısı yapıldı.Motor yine büyük bir gürültüyle ilk hareketine geçip denizde süzülmeye başladı.
Dönüşte süngerci kayıklarına rastladılar.Bunlardan ikisi Türkçe okuma yazma öğrettiklerindenmiş.Kayıktan kayığa konuştular, buralarda yirmi beş çeşit değerli süngeri,aletsiz olarak,ciğer gücüyle dalarak çıkarıyorlardı.Eskiden yirmi,yirmi beş aile on beş ton sünger çıkarırken şimdilerde çıkaranlar azalmış.Onlara çeşit süngerler verdiler,banyo için,mutfak ve boya için her biri çok doğaldı.Çocuklar deniz koleksiyonu yapacak kadar harika ürünlere sahip olmuşlardı.
Bu kadar uzun süre denizde kalmaya alışık değillerdi.Tenleri yapış yapış olmuş tuzla kaplanmıştı.Teo,dönüşü balık yakalamaya ayırmıştı ve o çok ustaydı bu konuda.Kaşık denilen yemsiz bir olta türüyle tam beş tane iri levrek yakaladı.Acemi baba oğul da üç lüfer tutabildi.
Teo,onları kıyıda bıraktı,balıkların hepsini onlara hediye etti.Yaşadıkları unutulmaz bu gün için Teo’ya teşekkür ettiler.
Faytonlarına atlayıp köye dönerlerken,yorgunluktan Sabahat uyuyakaldı.Hilmi sürücü olduğundan babasıyla,anası da ara ara kestirmiyor değillerdi.Tuzdan arınmak için hepsi banyo yaptı.Balıkları telden yaptığı kafesli sepetle kuyuya sallandırdı babası;soğukta dursunlar diye.Deniz onları aç kurda döndürmüştü,bir şeyler yer yemez bu defa üzerlerine mutlu bir uyku yorgunluğu çöktü,yatıştılar.
Hilmi,hangi okula giderek eğitimine devam edeceğine karar veremiyordu.Lise,öğretmen okulu,ziraat,torna-tesviye okulu gibi okullar arasında kararsızdı.Onlar çocuğa,kendi isteklerine yönlendirip okul seçtirerek sonradan mutsuz olmasını istemiyorlardı.Ancak zaman daraldığından çocuğun karar vermesi amacıyla; hedeflerini eleyerek hangisinin kendini en çok gururlandırdığını,istek yarattığını, heyecanlandırdığını bulmasını istediler.Görecekti ki o istediği meslek ya da okul onda bir merak uyandıracak,enerjisini harekete geçirecek, tutku hissettirecekti.
Öyle de oldu ve oğulları Bursa Ziraat Mektebi’ne gitmeye karar verdi.
Bir yaz daha,tatlı anlık anılarla geçip gitmek üzereydi…
Annesi yine yatılı okuyacak oğlunun bavulunu nemli gözlerle hazırladı.Baba,oğlun yolculuğu başladı.Faytonlarıyla limana geldiler, her zamanki gibi kahveciye arabasını,atını emanet etti ve kalkan motora yetiştiler.
Sabah kalkan otobüs gece yarısı Karacabey’de mola verdi. Şoför iki,üç saat kadar uyudu.Gün doğmadan yine yola çıktılar,en sonunda Uludağ uzaktan göründü.
Bursa ildi;ama büyük bir kasaba görünümündeydi.Bir otobüs garajı bile yoktu,araçlar yolcularını Ulu Cami’nin arkasındaki çamurlu bir arsada indiriyordu.Caminin önünden ana caddeye çıkıp karşıya geçtiler.Yukarıya doğru sokak içlerinde olduğunu öğrendikleri otellerden ilk karşılarına çıkan iki katlı ahşap bir otele yerleştiler.
Biraz dinlendikten sonra ünlü Kapalıçarşı’ya gittiler.Hilmi’ye kalın bir palto ile kışlık ayakkabı,kaşkol aldı.Kendine bir şapka,eşine bir manto ve atkı aldı.Sabahat’ında artık,annesinin örüp giydirdiği kazak ve hırkalardan kurtulma yaşı gelmişti;ona da kırmızı renkte şapkası da olan bir palto aldı.
Sabahleyin,biraz şehre uzakta olan,uygulama bahçesi büyük ziraat okulunu buldular.Çocuğun kaydını doğal olarak yatılı olarak yaptırdı.Şanslarına Bulgaristan’ın Cuma’sından daha önce göç edip Biga’ya yerleşmiş bir aileni oğlu okulda müdür yardımcısıymış, tanıştılar,söyleştiler.Hilmi’yi ona emanet etti.Hafta sonları azar azar versin diye biraz para bıraktı.Oğluna da okulda bir sıkıntısı olduğunda Mehmet hocaya gitmesini öğütledi.
Okul yarın açılacaktı.Bu gece de otelde kalıp yarın geleceklerdi.Bursa’ya döndüler.Heykel denilen meydan yürüyerek Yeşil semtindeki türbeleri gezdiler.Sonra otobüsle Çekirge semtine gittiler.Osman Bey,I.Murat gibi padişahların türbelerini gördüler. Çocuk biraz dışarısını tanısın,aklı dışarıda kalmasın,kendini derslerin versin diye onu gezdirirken;kendisi de her şeyi ilk defa görüyordu.
Akşam olunca buranın ünlü yoğurtlu “İskender kebabı” ndan yediler,doğrusu çok lezzetli ve doyurucuydu.Yürüyerek otellerine gelip dinlenmeye çekildiler.
Sabah erkenden kalkıp okula yollandılar.Yolda ona öğütlerde bulundu;geleceğinin nasıl olacağını bilemeyeceğini;fakat mutlu olacakların,insanlara nasıl hizmet edeceğini arayıp bulanların olduğunu söyledi.Bu yoldan ve doğruluktan ayrılmamasını tembihledi. Adayı unutmamasını ve özellikle anasını mektupsuz bırakmamasını istedi.
Okulun açılış töreni yapıldı.İstiklal Marşı söylendi,öğrenciler sınıflarına yöneleceklerdi.Öpüşüp ayrıldılar,bu defa Hilmi ağlamadı;bu da çocuğun gurbete alıştığını ve büyüdüğünü gösteriyordu.
Kendisi de Mehmet hocaya teşekkür edip sevgi ve saygılarını iletti.Bursa’ya döndü,otelden eşyalarını alıp ilişkisini kesti.
Öğle otobüsüyle sürdürülecek,uzun Çanakkale yolculuğu birazdan başlayacaktı.Gece yarısından sonra Çanakkale’ye vardı.Yalıhanı’na gidip öğleye kadar uyudu,ancak dinlenebilmişti.Öğle motoruna yetişip kapağı adaya atmayı becermişti.
Adanın içlerine doğru yol alırken,bir adada yaşadıkları halde ne kadar hareketli bir yaşam sürdüklerinin düşündü.Zaman geçmez denilen adada,onlar zamana yetişemiyorlardı…
Evdekilere yolculuğunu,Bursa’yı,çocuğun okulunu anlattı. Armağanlarını verdi.Sabahat kırmızı paltosuyla birlikte yatmakta ısrarlıydı,kabul ettiler.
Sabah okula gittiğinde okul müdürü Panayot’un, Yunanistan’a atandığını öğrendi.Hasan için de kendisi için de sürpriz değildi ;son yıllarda müdürle bu konuyu sıkça konuşmuşlardı.Eşi artık burada kalmak istemiyordu.Gitmezlerse bunalan kadının eşini terk etmesi bile olasılıkların içindeydi.Müdürle öğretmenlerden daha samimi ve her ikisi de incelik ve terbiyeyi elden bırakmadan işlerini yürütmüşlerdi.
Ertesi gece müdürü ve ailesini yemeğe davet etti.Bahçedeki havuzun kenarına göz alıcı bir yemek masası hazırlamışlardı.Birlikte yiyip içtiler,geç vakte kadar oturdular.Söyleşiler sırasında müdürün eşine hak verdiğini açık açık söyledi.Bir kişinin olumsuz enerji yüklenmesinden değil bütün ailenin;semtinin,bölgesinin ve ülkesinin az ya da çok etkilenmesinin kaçınılmaz olduğunu bilgelerin hemen hemen kanıtladıklarını;örneklerle anlattı.
Müdür;mutluluk dışında her şeyin bir başka şey uğruna üstün tutulduğunu çünkü hedefin o olduğunu söyleyip Hasan’ın bu mutluluğu burada yakaladığını,üstelik ada insanına bile bunu aşılamaya çalıştığını belirterek,halkı adına teşekkür etti.Bir çok olumsuzlukların içinde onlar için bir şans ve umut kaynağı olduğunu belirtti.İki dost gibi ayrıldılar,Emine yaptığı yollukları yarın eşiyle göndereceğini ve küçük bir Çan halısını hatıra olarak kabul etmelerini rica etti.Yarın onları iskeleye kadar faytonlarıyla götüreceklerdi.
Köyden yüz kadar Rum da uğurlamaya katıldı.Motor gözden kayboluncaya kadar sallanan eller Tunaları da duygulandırdı,kendi maceraları akıllarına düştü.Göç,ayrılık nerede,kim tarafından yaşanırsa yaşansın aynıydı,acıydı,belirsizlikler taşırdı ve ancak her şeyin doğal olduğuna inanan her göçü rahatlıkla mutluluğa çevirebilirdi…
Hafta sonunda Bulgaristan’dan gelen mektup büyük bir sarsıntı yarattı.Altı ay arayla Emine’nin anne ve babası vefat etmişti.Emine,yaşamın burada başlayıp bittiğine inanıp kendini aldatan biri değildi.Yine de çok kederlendi,zaten yıllardır birbirlerini görememişlerdi,artık kavuşma umudu bütünüyle yitip gitmişti. Cenazelerinde bile bulunamıyorum diye ağlayıp durdu.
Onu teselli etmek için çok uğraş verdi.Kimi sıralamalar bile yaptı;insanların son karar gereği eceli gelip öldüğünü,beklenen programı bitirdikleri veya bitirmelerinden ümit kesildiği için öldüklerini ve başkaları için olan görevlerinin bitmesi nedeniyle öte alemde yaşamak için gittiklerini anlattı.Onların hem kendi programlarını hem de yakınlarına karşı olan görevlerini tam anlamıyla yerine getirdiklerine inandığını söyledi.
Ne var ki ruh bedenin her noktasından haberdar olduğundan bir defa Emine’nin keyfi kaçmıştı,ve hastalandı.Ona çok iyi baktı; soyut,somut güzel şeylerle besledi.Savaşın gerilediğini hatta bitmek üzere olduğunu sonra da geride kalanların hepsini buraya getirmek için var gücüyle uğraşacağını yemin billah anlattı durdu, gelecek hayallere inananlara aitti.
Birkaç kilo kaybeden Emine nihayet ayaklandı,Hilmi de mektubunda sınıf birincisi olduğunu yazınca iyiden iyiye düzeldi ve evi çekip çevirmeye başladı.
Şubat ayının başı olduğu halde havalar düzelmişti.Yarıyıl dinlencesinde olan Hilmi ile birlikte kışı geçiren arıları inceliyor, zedelenen kovanları onarıyorlardı.Ziraatçı olacağı için çocuğunun her şeyin pratiğini yapmasını istiyordu.İlk ve sonbaharda kovanlarından yarım tona yakın bal alıyordu.Yemek ve hediye etmek için birazını ayırıp kalanını satmaktaydılar.Bu para eve yeni eklemeler yapmaya, hayvanların ve bahçenin bakımına yetip artıyordu.
Bahçeye ikinci bir kuyu açtırmak için yerini saptamış,burgucu ustalarına haber salmıştı.Yeri uygun mu diye oraya doğru yöneldi. Geçen sonbaharda bahçeye takur tukur koymak için bir kulübe bile yapmıştı.Çatısı dün akşamki fırtınada bozulmuş mu diye bakacaktı. Ayrıca,sonbaharda arka bahçeye çit görevi yapsın,tavuklar kaçmasın diye defne çubukları dikmişti.Eve döndüğünde bu çubuklar büyüyor mu diye inceleyecekti.Emine ile Hilmi de yanına geldiler.
Emine;”sana karışık,bitki çayı yaptım” deyip bir bardak uzattı.Çömeldi,içti;tam bardağı geri verirken Emine bombasını patlatıverdi:
”Hasanım,bir haberim var,nasipse bir çocuğumuz olacak,ebeye de gidip doğrulattım”.
Bardak elinden kaydı, düşüp parçalandı,”uğurdur,uğurdur” sözleri gürledi gitti.
”Çok sevindim çok,buranın yerlisi bir çocuğumuzun olmasını hep istiyorduk ya”!
Hilmi’ye kol atıp bir Balkan oyunu oynamaya başladı,bir taraftan da ağzıyla müziğini söylüyordu,çocuk babasını hiç böyle görmemişti,neler oluyor diye sormadan…
”Bir kardeşin olacak Hilmi,kardeşin”…Yalnız küçük olan Sabahat kıskanabilirdi;ona alıştıra alıştıra söylemeyi kararlaştırıp üçü birden oynamayı sürdürdüler.
Hilmi,29 şubat doğumluydu ve ona dört yılda bir gerçek yaş günü yapıyorlardı.Diğer yılları 28 şubatında küçük yaş günleriyle geçiştiriyordu. İşte bu amaçla,faytonun kış kaputunu takıp şöyle bir turlayacaklardı.Uygun bir yerde konakladıklarında yiyecekleri kek ve kurabiyeleri yanlarındaydı.Hilmi bisikletiyle arabanın arkasından gelecekti,sıkıca örtündüler.
Emine ve çocukların görmediği,bize çok yakın sonra geliriz deyip yanından hep geçtikleri en yakın komşu köylerinden Zeytinlikköy’e gideceklerdi.
Köy,doğrusu çok düzenli ve bakımlıydı,yağmur suları aksın diye ortadan yarık Arnavut kaldırımlı sokakları tertemizdi.Beyaz taş evleri Dereköy’ün evlerinden mimari yönünden daha farklı bir güzellikteydi,oturanların tamamı Rum’du.Barajı en tatlı suya sahip köydü. Çeşmeleri yan yana iki borudan oluşuyordu,musluk yoktu,su öylece alttaki yalağa akıyor,fazlası toprağa temizlenmek üzere geri dönüyordu.Böyle bir çeşme yakınında,kilimlerini yayıp oturdular,yiyip içmeye başladılar.
Yanlarına iki oğlağı olan dört beş yaşlarında bir çocuk sokulmuştu.Keçi yavruları o kadar güzeldi ki biri siyahlı beyazlı,diğeri kahverengi beyazlıydı.Onları sevdiler,çocuklar hoplayınca oğlaklar da hopluyordu.
Emine,çocuk yediklerimiz gördü diye düşünüp Hilmi’yi ona da vermek için çağırdı.Dönüşte Hilmi şaşkındı.
”Anne,anne ne oldu biliyor musun,bana neden burada yemek yiyorsunuz diye sorunca bugün benim yaş günüm dedim,o ne dedi bil bakalım;’benim de yaş günüm’,o da 29 şubat doğumluymuş, adı; ’Dimitris’,buraya Zeytinlikköy demiyor ’Aya Todori’ diyor”.
”Rastlantının bu kadarına pes doğrusu”!
Hilmi çok istediği için Dimitris’i bisikletinin arkalığına bindirip gezdirdi.O, yıllar sonra,Türkiye’de yaşayacak ünlü Rum Ortadoks lideri Patrik Bartholomeos olacaktı!..
Hava serinleyince toparlandılar,neredeyse yarım asırdır adanın en ünlü dibek kahvesini yapan “Madamın Kahvesi”ne geldiler. Kahveci onları güler yüzle karşıladı,kahvelerin şeker ölçüsünü sordu. Kahveleri içtiler,çok beğendiklerini söyleyip kalkacaklardı;ancak kahveci para almıyordu.
”Biz sizi,yıllardır ismen tanıyorduk,bizim dışımızda hayran olunup sevilen ilk Türk siz oldunuz,korkarım öyle de kalacaksınız,bir ikincisi olmayacak.Faytonu görünce siz olduğunuzu anladık,sizi tanımak onuru bize yeter”…
Hepsi çok duygulandı;hoca,kahveciye sarılıp kucakladı! Kahvede oturanlara ellerini sallaya sallaya ayrıldılar köyden.
Okula yeni bir Rum müdür gelmemişti ve kendisi müdür yardımcısı olarak müdürlüğe vekalet ediyordu.Bu nedenle sık sık merkeze gitmek zorundaydı.Bir gün Stello ile karşılaştı,onun da işi vardı,birlikte gideceklerdi.Yolda Stello dert yandı.
“Selanikteki anne ve babam hasta görmeye gidemiyorum. Savaşta işgal altında kaldıklarından yoksul duruma düştüler,ben de yardım edecek durumda değilim”!
”Çok üzüldüm,Bak Stello ne kadar para gerekliyse ben vereyim”.
”Adada birkaç zengin dostum var;ama biz din adamlarının böyle borç para istemeleri görülmüş şey değil,çok ayıptır,bu yüzden sıkıntımı sizden başka hiç kimseye açamadım”.
”Papazın ellerini iki eliyle tutup adeta yalvardı.Onlardan isteme,ben kimseye söylemem,aramızda kalır,ne zaman istersen ödersin”.
Stello’nun gözlerinden ikişer damla yaş Hasan’ın ellerine düştü.
İkisi de işlerini bitirdikten sonra dönüş yolu göründü.Epeydir aklını kurcalayan bir şeyi papaza açtı.
”Stello, bu küçük adada niye bu kadar çok sayıda kilise ve manastır var,neredeyse köy başına otuz,kırk tane düşüyor”?
”Her rüyasında bir şey gören,bir adağı olan,önce yoksulken sonra zenginleşen,mum diker gibi manastır yaptırmış da ondan.”
“Demek,her önüne gelen manastır dikmiş”.
“Bazılarının oluşumlarıysa çok ilginçtir. Örneğin,l538 yılında Preveze deniz savaşından dönen Barbaros Hayrettin Paşa,fırtınaya tutulur ve gemileri adanın koylarını sığınır.Bu sırada çok sevdiği gözdesi Rum karısı ‘Kolyap’ hastalanır ve ölür.Cesedini denize attırmaz,adaya çıkarır ve Tepeköy’e gömmek ister.
Tüm ada halkının katıldığı muhteşem bir tören yapılır.Barbaros çok duygulanmıştır,dönüşte padişahı Kanuni’ye anlatır. Kanuni; ’madem orada böylesi iyi insanlar oturuyor,İmroz halkı bundan böyle vergi vermesin,orayı kendine vakıf yaptım’ diye ferman eyler.
Halk bu cenaze bize şans getirdi,padişahın malı olduk,artık sırtımız yere gelmez.Böyle olmasını sağlayan mutlaka o gömdüğümüz ermiş kadın,diye düşünür.Mezarının yanına hemen bir manastır yapıverirler.Al sana herkesin bildiği ünlü ;Kolyap Manastırı”.
“Gerçekten güzel bir öykü”.
Eve geldiklerinde zarfın içine koyduğu paraya papaza verdi.Stello çaresizlik içinde de olsa almak zorunda kaldı.
Günlerini arılarla,bağ bahçeyi budamayla geçiriyordu.Bu yıl büyüyen şeftalilerin daha çok ürün vereceği belliydi.Bademin tomurcuğa kalktığı parlaklığından belli oluyordu.Marmaros’un nallarını onardı.Keçilerden birinin memesinde bir şey çıkmıştı, tedavisiyle ilgilendi.Kuyuya dalıp çıkarak su taşıyan minyatür yel değirmeninin küflenip çürüyen teneke kutularını değiştirmek epey zamanını aldı.Nane,maydanoz,tere kalitesini bozmuştu,hepsini kökledi, kuytu bir köşeye yeni tohumlarından ekti.Küçük bir sera yapmayı tasarladı,acaba kapalı bir yer yapsa,içinde soba yaksa,kimi yazlık ürünler yetiştirebilir miydi.Ortalama 250 gün kadar hava güneşliydi,denemekte yarar vardı.
Hava sıcaktı,Emine’yi ve kızını alıp güney kıyılardaki bakir bir koya gittiler.Hilmi bu yaz bir çiftlikte staj yaptığından yanlarında değildi.Adanın eni on, on beş kilometreydi;ancak kuzeyinde daha bir soğukça bir iklim sürürken,güneyi çatır çatır yanıyor,esinti bile para etmiyordu.Deniz suyu da adeta güneşle inatlaşıyor gibiydi;çünkü su çok soğuktu;ancak suyun içinde hareketli yüzer,yürür,oynaşırsanız soğuktan etkilenmiyordu insan.
Hepsinin omuzları ve burunları yanmış kıpkırmızı olmuştu.Hiç de sürpriz sayılmayan havanın değişmesi yaşanmaya başladı,hava lodosa dönmüştü.Alabildiğine mavi giysili askerler,beyaz miğferlerini giymiş bölük bölük kıyıya hücum ediyordu sanki! Toparlandılar sefa bitmişti,birazdan denizin içinde ne varsa,ot,yosun hepsini kıyıya yığmaya başlardı.Ne iştir ki hava poyraz olunca bu defa kıyıya yığdığı her şeyi içine alıp kendi temizliğini yapıyordu.Bir günde defalarca değişen,poyrazla lodos arasında gidip gelen bu hafifmeşrep rüzgarla sevişmesini bilmeyen ne denizinde yıkanabilir ne balık tutabilirdi.
15 Ağustoslarda yapılan “Meryem Ana”yı anma törenleri iyice bir bayrama dönüşmüş ve adı da kısalmıştı; ”Panagia Şenlikleri”;ayrıca süresi neredeyse bir haftaya uzamıştı.Savaştan bunalan,dış gezi yapamayan ve özellikle milyonlarca insanın savaşlarda bir hiç uğruna ölmelerine tanık olan binlerce kişi güzel yaşamanın,anılarının peşine düşmüş,paraya değer vermez olmuştu…
Bu özel günlerde birçok insanla tanışıyordu;çünkü halk ondan övgüyle söz ediyordu.Bunlardan biri de Amerikadaki “Pennsylvania Üniversitesi” tarih profesörlerinden “Kosta” idi. Bahçelerinde ikindi kahvaltısına gelecek kadar sıcak kanlı biriydi.1920 yılında on yaşındayken ailesiyle buradan Amerika’ya göç etmişti.Çok uzun söyleştiler.Söylediklerinin çoğunu bildiği halde,bilmiyormuş gibi saygıyla dinledi.
Kosta: ”Homeros’un İlyada adlı destanında adanın adı çok geçer,nedeni Zeus’un erkek kardeşi deniz tanrısı Poseidon’un buralarını mekanı olarak tutması.Tektonik olayların çok görüldüğü Ege havzası bir deprem bölgesi olduğundan aynı tanrı,depremin de sorumlusudur.Ayrıca bu tanrı Avrupa ile Asya’yı birleştiren ve kavimlerin geçiş yolu olan boğazlara yakınlığı nedeniyle atların da sahibidir.Tanrı karakter olarak hırsın ve gücün sembolüdür.Siz uzun yıllardır buradasınız,bu huy adalılarda var mı”?
”Var,var,yalnız onlarda değil bize bile bulaştı”!
Kosta devamla: ”Eski Luwi dilinde adı;‘Yüce Ana Tanrıça’ anlamına gelen ’İmaura’ iken sonraları Hellen diline uydurularak önce ‘İmros’ ; sonra ’İmbros” olmuş.Bir yeni bulgu da adaya ilk gelenlerin Atina’nın ilk yerlilerinden göçmenlerin olduğu.Bunun önemli kanıtı Hellen dilini Atinalılar gibi İon lehçesiyle konuşmaları”.
“Ben yıllar önce onu fark etmiştim,Atina radyosunu dinlerken”.
Kosta’yla gelecek yıl söyleşmek üzere vedalaştılar.Gelirken hocaya adanın madenlerini gösteren bir harita da getirecekti.
Bahçelerindeki koyunlar üç,keçiler iki olmuştu,tavuk ve horozları saymıyorlardı bile,bir de at olduğundan hepsini komşulara emanet edip uzun süreli bir yere gidemiyorlardı.En çok özleyip gitmek istedikleri yere tabii ki Dimetoka’ydı.Oradakiler de hayvan baktıklarından gelemiyorlardı.Zaman zaman Hasan tek başına onlara uğruyorsa da uzun süre kalamıyor bu da sevgileri bölüşmeye yetmiyordu.
Dimetoka’ya mektup yazıp;akrabalık yolunda otların bitmesine izin vermeyelim;bir siz gelin;bir biz gelelim gibi laflarla onlara sitem ettiler.Etkili olmuşlardı ki kısa süre sonra gelen mektuba göre yarın onları Çanakkale’de karşılayacaklardı.
Geldiler,hiç görüşmemiş gibi sarılıştılar.Çanakkale’de uzun süre kalıp dolaştırdılar.Sahilde,çarşıda,Çimenlik Kalesi’nde.Bir ara motorla karşıya geçip Kilitbahir Kalesi’ni,Cahidi Sultan Türbesi’ni gezdiler.
Onların da burasını bir Türk şehrine benzetemediklerini söylemeleri bir rastlantı değildi,gerçekten bu tarihi kentin görünümü böyleydi.
Şimdi motordaydılar ve Hasan’ın anne babası,kaptan ve yolcuların oğullarına gösterdiği içten sevgi ve saygıyı hemen fark ettiler,göğüsleri kabardı.
Hepsi bir faytona sığamıyordu;eşyalar,Hilmi ve Sabahat için bir araba daha kiraladılar.Büyük dede ve babaanne,adanın yollarını, çevresini Balkanlara benzeterek biraz hüzünlendi,gerçekte onun amacı sözü geride kalanlara getirmekti.
”Beş yıldır süren savaşta neler çektiklerini bile bilmiyoruz,bizi üzmemek için anlatıp yazmıyorlar”.
”Anacağım,ne yapalım elimizden bir şey gelmiyor,savaş bitsin hepimiz buraya toplanacağız göreceksin”.
Evlerine gelince hava birden değişti,babası her şeyi çok beğendi.
”Oğlum siz burada kendinize bir dünya kurmuşsunuz vallahi, şaştım kaldım! Burası sadece bir ev değil,bir çiftlik,bir kasaba,pes doğrusu,ah Abdi Ağa sağ olsaydı da görseydi damadının,kızının becerilerini”!
Kardeşi Mehmet de:”Ağabey bizim böyle bir hanemiz olacak mı diye düş kurmalı mıyım,ne olur söyle”!
“Tabi olacak,niye olmasın! Yalnız sakın hayallerini olmuyor diye kovma,canlı tut ha,yoksa yaşamının hiçbir anlamı kalmaz”.
Yorulan babaanne biraz uzandı,bir yanına Hilmi’yi,bir yanına Sabahat’ı aldı onlara babalarının çocukluğunu anlatırken üçü de uyuyakaldı.
Onların Dimetoka yaşamları sorgulandı,eh fena değildi,bağ bahçede ürettiklerini yiyorlar,kalanını Mehmet Biga pazarında satıyordu.Devletin verdiği hayvanların sütü ve ürettikleri peynirle yağın fazlası bile iyi para ediyordu.Kalan zamanlarda getirdikleri araç gereçlerle kasabanın ip,yün,yapağı işlerini yaparak harçlıklarını çıkarıyorlardı.
Kendilerine ev yeri olarak verilen girişteki arsaya şimdilik üç göz oda yapmışlardı ve yetiyordu,iyi günler ileride diyerek morallerini bozmuyorlardı.
Bir hafta kaldılar.Zeytinlikköy,Çınarlı ve Marmaros Şelalesi’ni gördüler.Bahçe ve hayvanlar bizi bekler,komşulara pek yük sürmeyelim diyerek yola düştüler.
Hasan,onları Çanakkale’den otobüse bindirip uğurladı,bir miktar para verdi.Bir sandık dolusu zeytinyağı,zeytin,bal,reçel ve kavurmayı da beraberlerinde götüreceklerdi.
İskele kahvecisi eski dostu Teo,haber göndermişti,çok sıkıntısı olduğunu ve ona bir yol göstermesini istiyordu.Dönüşte uğradı,adam dertliydi.Çanakkale’de yaşayan iki tembel oğlu vardı.Çalışmıyorlar, ana ve babalarına el kaldırıyor,babalarının günlük kazançlarını zorla alıyorlardı,ne yapacağını,nasıl davranacağını bilemiyordu.
İkisini de kurslardan tanıyordu,kahvenin önünde otururlarken yanlarına gitti,hemen toparlandılar.Biraz hoş beşten sonra lafı ailedeki sürtüşmeye getirdi.Bu davranışların hiçbir dinde olmadığı gibi,biri dışında hayvanlarda bile görülmediğini vurguladı.O konuştu onlar kös dinledi.
“Size bir insan,bir hayvan öyküsü anlatacağım,yine de ders çıkaramazsanız,gidiş kötü “Allah yardımcınız olsun” demekten başka diyeceğim kalmayacak. Ha hemen belirteyim;kötülük bize tutulmuş olan bir aynadır ve güçsüz,eksik yanlarımızla ilgili resimler sunar,belki de siz bu evreyi geçiriyorsunuz ve dilerim artık doğru yol bulmak üzeresinizdir”.
“ Vaktiyle yaşayan beş kişilik mutlu bir aile vardır,ana,baba, oğul,gelin ve torun.Derken babaanne ölür,büyükbaba da elden ayaktan düşmüştür ona hizmet etmek geline zor gelmeye başlamıştır.Eşine resti çeker;ya ben ya baban! Adam gece gündüz düşünür eşini ve çocuğunu kaybetmekten çekinir ve babasını gözden çıkarmaya karar verir.Akşamdan babasına;’dağa oduna gideceğim, sen de gel biraz hava alırsın’ der”.
“Sabah erkenden atları koşup babasını ve oğlunu alarak dağın yolunu tutar.Arabayı yüklemiş,babası ise ağacın altında uyuyakalmıştır.Çocuğunu alıp dönüş yoluna başladığı sırada,oğlu: ‘Baba dur,dedemi unuttuk’ der.Babası:’Unutmadık oğlum,bıraktık, insanlar böyle yaşlanınca dağa götürülür,yanına biraz su yiyecek konur,eh artık yaşarsa yaşar ve en sonunda kurtlara kuşlara yem olur,bu nedenle üzülme’ der.”
“Çocuk şaşkındır ve ağlamaya başlar:’Baba,babacığım ben seni çok seviyorum, ihtiyarladığında seni böyle dağ başına getirip imkanı yok bırakamam,bırakamam,o zaman ne yaparım bilemiyorum’ diye haykırır.Adamın aklı başına gelmiştir,babasını almak için geri döndüğünde ihtiyarı türkü söylerken bulur;onu niçin buraya getirdiğini,kötü niyetini bir bir anlatır,ağlayıp sızlanır bağışlanmasını ister”.
“Baba yüreği işte bağışlar.Oğlu sorar,’baba çok merak ettim,seni ölmen için orada bıraktığım halde niye endişelenmeyip türkü söylerdin’ der. Babası:’Oğul,oğul ben babama böyle bir şey yapmadım ki! Onun için dönüp beni alacağından emindim’ der”!
“Şimdi biraz siz de ben de soluklanalım.Bu arada bu öyküden ne anladığınızı biraz ruhunuza sorun,yanıtını alın.Sonra ikinci öyküye geçeceğim”.
“Çocuklar,örümceğin ağı onun bir tür evidir,avlanma sahasıdır. Bilirsiniz çok da ince ipliklerden oluşur,bir dokunmada bozuluverir, hayvanlar arasında yuvası en zayıf olan hayvandır örümcek.Böyle olmasında insanların alacağı çok dersler vardır.Hiç çalışmaz,yaptığı sadece bir ağdır,sonra oturur bekler,telgrafın telleri titreşsin de avımı tutayım diye…”
“Bu kadar da değil aile bağı en zayıf hayvan olarak yaratılmıştır. Dişi örümceğin çiftleştikten sonra yaptığı ilk iş eşini yemektir.Fakat o da uzun bir ömür sürmez;evlatlarının yumurtadan çıkmasını göremeden ölür.Yumurtalardan ilk çıkan ise,henüz çıkmamış olan kardeşlerini yer.Böylece ana,baba ve evlatlar arasında bütün bağları ölümcül ilişkilerden oluşan bir yuvanın zayıflığını varın siz düşünün”!
”Çocuklar,aklınız yoksa yandınız;ya kalbiniz yoksa,o zaman zaten yoksunuz ki !...Anlayana sivrinsek saz;anlamayana davul zurna bile az gelir çocuklar,bana müsaade;Tanri sizi inşallah islah eder!...”
Yanlarından kalktı.Teo’ya seslendi.”Hoşça kal adanın en iyi,en merhametli babası”…
Sonra faytonuna bindi ve atına seslendi;”haydi evlat deh”!
Teo’nun iki oğlu hocanın arkasından bakakaldı!
Emine’nin karnı burnundaydı.Doğum belirtileri başlamadan Çınarlı’ya gideceklerdi;oraya,haftada iki gün Çanakkale’den doktor geliyordu;ayrıca orada devamlı ebe ve sağlık memuru vardı.
Ön verandada karanlıkta oturuyorlardı.Gökyüzü çok parlaktı, elini uzatsan beyazlığına dokunabilirdin,hala cırcır böcekleri ötüyor,”yaz bitmedi, bitmedi” diyordu.Geçmişten bu güne eğriler çizdiler.Buraya geleli tam on bir yıl olmuştu.Sokaklarının binlerce yıl önceki kokusu ve dokusu onların evlerine hatta üstlerine bile sinmişti. Tam bir adalı olmuşlardı.Ada dışına çıksalar bile,içlerinden bir ses,tabii ki ruh,deli gibi “dön dön,yalnız burada kal,yalnız benim ol” diye bağırıp çağırıyordu.Aynı duyguları son yıllarında Balkanlar’da duyamadıkları için buradaydılar.
Ve ana karadan uzakta olduğu için bakire olarak kalabilmiş bu adaya gelmelerinde ne büyük bir isabet olduğunu düşündüler. Mutluluğun;endişe,saldırı ve anlaşmazlıklarla yer değiştirmemesi için benliklerinden daha büyük bir enerjiye hiç gereksinim duymamışlardı.Her şeyin çözümünü hayatın akışına aynen uymakta bulmuşlardı.Bu,onlara haz eriyordu ve olası ki adadaki insanlara da haz olarak misliyle yansıyordu.
Yaptıkları başka bir şey daha vardı,bunu ikisi de Balkanlar’da öğrenmişti;ellerinde herhangi bir şeyden ne kadar az da olsa,her zaman daha azına sahip birilerini bulup onlara vermeleriydi.Ve bunu büyük bir sevinçle,hiçbir pişmanlık duymadan yapıyorlardı.
Malın, mülkün mutluluk vermediğini,bunların yalnızca birer emanetçisi olduklarının farkındaydılar.Kaldı ki,”veren elin toplayan el” olduğunu onlarca kez yaşamışlardı.Sahip oldukları tek şeyin hayatları olduğunu çok iyi biliyorlardı ve bunun tek formülü belki de buydu. Ancak onlar yaşamın parantez dışını Balkanlar’da,parantez içini İmroz’da öğrenmiş ve uygulayıp başarıyı,mutluluğu yeniden yakalamışlardı. Bu arada mutluluğun,varılacak bir istasyon değil,bir yol biçimi olduğunu genç yaşta öğrenmişlerdi.Uykuları geldi,yattılar.
Sonbahar gelmiş,okullar yeni açılmış ve Hilmi henüz gitmişti ki bir telgraf geldi,kardeşi Mehmet yüksek bir merdivenden düşmüş ve ağır yaralanmıştı.Dört gün izin alarak üçü birden telaşla Biga Hastanesi’ne koştular.Kapalı olan bilinci yeni açılmıştı.Belkemiğinde hasar yoktu;ama kol ve bacağı kırılmıştı,iyileşecekti.
Yolculuktan mıdır heyecan ve üzüntüden midir,hastane ortamından mıdır birden Emine’nin doğum sancıları tuttu,her şeyde bir hayır vardır demeye kalmadan doktor ve ebeler onu doğuma alıverdiler.
Başak sarısı saçları olan,şimdilik ela gözlü,ağzı burnu hokka gibi,beyaz tenli bir kızları doğuverdi .Bu,aynı zamanda büyük sürprizdi,geleceğin iyi olacağının bir müjdesiydi çünkü…
Tam on bir yıl önce,Bulgaristan’dan kopup böyle bir 29 Ekim günü yeni bir yaşam için anayurduna ilk kez ayak basmıştı.Burada tutunabilmek için gerekli ikinci kuşağın ilk evladı,ne mutluluktu ki yine bir 29 Ekim günü doğuyordu.Bu durumda onun adı;düşüncede var olan her şey,insanı umut içinde yaşatan her şey,ruhunu güçlü tutan her şey,her şey… anlamında olmalıydı;Ü l k ü…
Kaymakamlığına cevaplı bir telgraf çekip durumu anlattı. Gelen yanıtta izninin 10 gün daha uzatıldığı bildiriliyordu.İki gün sonra Emine iki kızıyla Dimetoka’da;o ise,hastanede kardeşinin yanındaydı. Bir hafta sonra Mehmet koltuk değneği ve birinin yardımıyla ayağa kalkıp birkaç adım atabilecek duruma gelince hastaneden alınıp evine getirildi.      
İki gün sonra adaya dönmek zorundaydılar.Hayvanlarına bakacak,eviyle ilgilenecek olan eski komşusu Nikos’a Biga’nın ünlü hediyeliklerinden “Karpuzoğlu” peynir tatlısı,peynir ve tahin helvalarından aldı.
Bu arada çok ilginç bir şey yaşadı.Devletin,göçmen olduğu için ev yapsın diye bağışladığı Bigadaki arsayı görmeye gitti.Hükumet binasının yanından dik yokuşu tırmandı,yol düzleşince elindeki krokiye baktı,hiç boş arsa yoktu.Sonra anladı ki verilen yerin içinde çatısı ve çanı olmasa da içinde kocaman bir kilise vardı.Ne garipti, adada kiliselerle,papazlarla iyi geçindiğini biliyorlarmış gibi kendisine bir kilisenin arsası bağışlanmıştı!
Kazazede iyileşmişti.İzinlerinin de sonu gelmişti,dönüş yolu göründü.Parçalanmış iki aile bir kere daha,göz yaşları içinde birbirinden ayrıldı.
Motora geldiklerinde Boğazın kabardığını gördü,açıklar kim bilir ne kadar dalgalıydı.Akşam üzeri fırtına biraz hafifleyince yola çıktılar;ancak çalkantı çok fazlaydı.Emine’yi ve bebek Ülkü’yü deniz tuttu,çıkarmaya başlayacaklardı ki adanın ebelerinden olan bir yolcu çeşitli otlardan bulantıyı kesen şurubundan anneye içirdi.O rahatlayınca bebek Ülkü de rahatladı.O sallantıda ikisi de uyuyarak yolculuğu bitirdiler.
İskeleye gelince kahveci Teo koştu geldi,onları arkadaki odasına götürdü.Nane limon kaynattı,bol köpüklü kahveler içirdi, çörekler ikram etti,dinlenmelerini sağladı.
Bir ara hocaya az görüşelim işareti yaptı.
”Tanrı aşkına bizim hayırsız çocuklara ne dedin,ne yaptın! İkisi de çalışıyor,uslu birer adam oldular.Hakkını ödeyemem”.”
“Sana bir gün onlara söylediklerimi anlatırım,şimdi karanlık basmadan biz yola çıkalım.Sonra hak,ödeme filan bunları bırak,bak sen haftalardır arabama göz kulak oldun,atıma baktın,daha ne olsun”.
Faytonunu hazırladı,yorgun argın yine de mutlu bir şekilde evlerine kavuştular,üstelik üç kişi gidip dört olarak dönmüşlerdi !
Okulla ev arasında mekik dokuyordu,hiç boş zamanı kalmamıştı. Emine,bebekle ilgilendiğinden,bağ bahçe,hayvan bakımı işleri de kendine kalmıştı.Yılbaşı yaklaşıyordu ada halkı “noel” hazırlıklarına hız vermişti.Geldiklerinden beri,durmadan peynir helvalarını pek beğendiklerini söyleyip “biz de altında kalmayalım istiyoruz” diye şakalar yapan Nikos’la karısı emzikli Emine’ye durmadan sütlü tatlılar,badem ve tereyağı ile yapılan çok lezzetli “efibadem” kurabiyelerinden taşıyordu.
Ülkü,bayağı ele avuca gelecek duruma gelmişti,görünüşe göre onu en çok Sabahat seviyor gibiydi. ”Anne güldü,anne elini salladı, yok utandı,yok altı kokuyor” lafları hiç bitmiyordu.
Yılbaşının iki gün sonrası Dimetoka’dan gelen bir telgrafla,önce şoka girdiler;sonra çözülüp oynamaya başladılar;çünkü akla ziyan bir şey olmuştu.Mehmet’in yılbaşı çekilişinde 1 lira vererek aldığı yarım bilete tam 50.000 lira çıkmıştı.İstanbul’a gidip ikramiyeyi almaları için ağabeyinin gelmesini istiyordu.
Kışın ortasıydı ya,olsun güle oynaya gidecekti.Emine kendisini merak etmemesini burada güven içinde olduğunu söyleyince,utana sıkıla merkeze gidip Kaymakama durumu anlattı.Nikos kapıda arabada bekliyordu.Kaymakam anlayışla karşıladı,hatta hoşuna bile gitti: ”Okulda bir aksaklık olacağını sanmıyorum,zaten siz derse girmiyorsunuz,size 10 gün izin;fakat iki şartım var biri,bir konferans daha isterim öbürü bir kilo peynir helvası” deyince ;”ikisine de söz,teşekkürler” diyerek fırlayıp çıktı.Kaleköy iskelesinin yolunu tuttular,işler yolunda giderse faytonu geri götürmek için komşusu Nikos yanında gelmişti.
Dimetoka’da bir bayram havası yaşanıyordu.Mehmet bir bastonla rahat rahat yürümekteydi.Babası:”Alınacak parayla şu evi büyütün,başka bir ev yeri daha alın.Tarla edinin hele bir de herkesin kiralayıp para vereceği;traktör,biçerdöver oldu mu yeter.Kalanı ile ne isterseniz yapın” diyordu.Oysa bu o kadar büyük bir paraydı ki bu, Mehmet,bütün hayallerini gerçekleştirebilirdi.
Mehmet,bir ara ağabeyine sarıldı: ”10.000 lirasını sana vereceğim,diğer düşüncelerimi yolda sana anlatırım”.
Karabiga’dan Seyyar gemisine binerek İstanbul’a doğru yol çıktılar.Mehmet düşündüklerini ağabeyine bir bir sıraladı.
”Ben,öncelikle evlenmek istiyorum,böyle bir acelem yoktu; ama senin evini gördükten ve o kazadan sonra fikrimi değiştirdim. Bahçe içinde bir ev yaptırayım istiyorum.Hazır paraya dağlar dayanmaz;elbette biçerdöver,traktör,batöz,pulluk,tohum ekme makinesine de varım,bunlar bizim geçimimizi çok kolaylaştırır”.
Mehmet,biraz duraladı,soluklandı,belli ki bir bomba patlatacaktı.
“Şimdi sıkı dur ağabey bir ‘Amerikan Buic’ otomobil ve ‘Harley Davitson’ motosikletim olmalı,ben zenginliği ancak bunlarla tadabilirim.Konu komşuya,akrabaya armağanlar aldıktan sonra kalanını bankaya koyarım,işte bu kadar”,deyip bitirdi kurduğu düşlerini…”
O,son araba ve motor bombalarına epey bir şaşırdı.Bir şey söylemeden önce düşündü taşındı,ne diyeceğini bilemiyordu.Aşağı tükürse bıyık;yukarı tükürse sakaldı adeta! Öncelikle en az birinden caydıracak bir statüyü denemeye karar verdi.
”Bak kardeşim seni tanırım bu paranın seni baştan çıkarmayacağını en azından tahmin ediyorum;fakat dünyada insanın giydiği en etkili elbisenin para olduğunu onun;bayağılıkları,alçaklıkları, utanmazlıkları,terbiyesizlikleri güzelce örttüğünü de çok duydum, gördüm. Erkeği de kadını da baştan çıkaran en önemli şey;araba.Bu bütün dünyada böyle,herkes anlatıp duruyor,Avrupa ve Amerika’da evden bile büyük hayalin araba sahibi olmak olduğunu.Gel motor alalım;fakat şu araba sevdasından en azından şimdilik vazgeç.Evlenip çoluk çocuğa karışınca yeniden gündeme alırız,ne dersin ha ?
Öte yandan bir olasılığın bir kez bilince düştükten sonra,bir daha asla yok olmadığını bildiğinden kardeşini caydırmanın çok zor olacağını da düşünmüyor değildi.
”Ağabey gel beni mutsuz etme,senin adadaki evini çok beğendiğimde neler konuşmuştuk,sen unutsan da ben unutmadım. Hayallerini kovma;çünkü onlar gitti mi sen kalırsın belki;fakat artık yaşamıyorsun demektir,diyordun.Gel bana karşı çıkarak,kıyma,beni öldürme”!
Bu durumda söylenecek bir söz,yapılacak bir şey kalmamıştı. Çaresiz kardeşinin bütün hayallerini gerçekleştirmesi için yardım etmeyi kabullendi.Gece ilerlemişti,ikili ranzada altlı üstlü salıncak gibi sallanan gemide uyumaya yöneldiler.
Ertesi günü,Mehmet öğleden sonra Bankalar Caddesindeki Ziraat Bankası’ndan parayı çekti,içinden 10.000 lirasıyla ağabeyine bir hesap açtırdı.İki bin lira da yanına aldı,kalanını aynı banka hesabında bıraktı.Kalan para,o kadar büyük bir paraydı ki Biga şubesinden üç gün önceden bildirimde bulunarak parasını;ancak parça parça çekebilecekti.
Aynı gün,Tophanedeki bir Yahudi’ye römorklu bir traktör, harman makinesi ve diğer tarım aletlerini,bir ay içinde teslim edilmek koşuluyla ısmarladılar.Noterde yaptıkları sözleşmeye göre,satıcı telgrafla malların geldiğini bildirecek,verilen kaparonun dışındaki tutarları Mehmet Bigadaki bankadan havale olarak çıkaracaktı.Parayı alan satıcı,aletlerin hepsini Karabiga gemisine yükleyecekti
Sonra,Kapalıçarşı’ya gidip biraz alışveriş yaptılar.O,bir şey istemiyordu,sırf kardeşinin gönlü olsun diye bir güneş gözlüğü almasını istedi;çünkü paranın önemli bir bölümünü zaten ona veriyordu.Yengesi Emine’ye,anacığına,kız kardeşine altın takılar, babasına ve kendisine saat,Hilmi’ye çanta,pardösü ve Ülkü ve Sabahat’a da minik,mavi taşlı süslü altın birer bilezik aldı.
Yorgun düşmüşlerdi,her zaman konakladıkları Viyana oteline doğru yollandılar.Çalınır korkusuyla paraları birkaç parçaya ayırıp çoraplarının içine koydular ve oraya buraya atılmış gibi yaptılar.
Sabah Taksim’e çıkıp otomobil satıcılarını dolaştılar,aradıkları markadan yoktu.Yahudi bir satıcı böyle bir arabayı en erken iki ay sonra getirebileceğini söyledi;yapılacak bir şey yoktu; kabul ettiler, noterde ön ödemeler ve diğer koşullar imza altına alındı.İşin en hoş yanı otomobilin Dimetoka’da teslim edilecek olmasıydı.
Ta,akşama doğru motor satan bir Rum satıcı buldular,ne var ki elindeki motorlar küçük modellerdendi.İstediği güçteki Harley Davitson motor yoktu.Ağabeyi,kendini tanıtıp adamla uzun uzun Rumca konuştu ve böyle bir motoru ısmarlamaya ikna etti.Yalnız motor gelince satıcının adına paranın bütünü banka havalesiyle ödenecek ve o da motoru bir sandık içinde gemiye yükletecek ve onlar da Karabiga’da teslim alacaklardı.Bir nevi trampa gibi.Bir miktar peşinat ve diğer şartlar,yine noterde imzalandı.
Gece olmadan Beyoğlu’na geldiler,kardeşini tepeden tırnağa giydirdi.Yedek giysiler de aldırdı.Acıkınca “Çiçek Pazarı”na oturup yediler,içtiler.Saray muhallebicisinde kardeşi Mehmet’e söz verdiği için yerini bir garsondan öğrendikleri “Abanoz” sokağına yolladı.Şunları da eklemeyi unutmadı:


”Sana iki saat süre,oraya git,bekarlığın,gençliğinin tadını parayla her şeyi yapan kadınlarla çıkar,paranın istenildiğinde ne çabuk tüketilebileceğini gör,öğren, gel.Ben seni burada bekleyeceğim,yalnız üstündeki paranın fazlasını bana bırak”…
Ertesi günü Tophane’den Karabiga’ya gidecek Seyyar vapuruna binerlerken Mehmet’in ayaklarının geri geri gittiğini,her şeyi ağırdan almasından anladı.
”Ne oluyoruz oğlum”?
”İstanbul çok güzel,buraya doyulmaz,biraz daha kalsaydık,diye düşünüyorum.Aslında hep burada yaşamak lazım ya”!
“Olur mu oğlum,belli gün izin alıp buraya iş görmeye geldik.Sen sapıttın bile ne haber”! Gördün mü bak,para insanın nasıl aklını çeliyor”.
”Sen geçende ne diyordun bana; para ne iyidir,ne de kötü;bu onu kullanana bağlıdır”.
”Tamam,tamam bakalım senin için hangisi olacak göreceğiz”.
Kamarada kalan paraları saydılar,toplam bin beş yüz lira harcamışlardı.Tasarladıklarının hepsini alsa da paranın yarısından çoğu artıyordu.
Bir gece Dimetoka’da kaldı;yaptıklarını,ısmarladıklarını anne, babasına anlattı,Mehmet herkesin armağanlarını verdi,herkes çok beğendi.Babası araba için pek bir şey demediyse de motor için, iki tekerli tehlikeli bu araç için ağabeyine epey sitem edip mırın kırın ettiyse de her defasında Mehmet araya girip babasını yumuşattı


Sabah adaya dönmek üzere Dimetoka’dan ayrıldı,bir terslik olmasın diye, malları teslim alırken uyanık olmalarını istedi. Fatura, gümrük izni gibi belgeleri incelemesi için kardeşine sıkı tembihlerde bulundu,aynı şeyleri tekrarladı durdu.
Böyle şeylerde dolandırılmak,suçlu duruma düşmek işten bile olmadığından yeni göçmenlerin pek haberleri yoktu;endişeleri bu yüzdendi.
Yorgun;ama mutluydu.Özlemle onun yolunu gözleyen eşine kızlarına,yuvasına kavuştu.
Bir terslik yoktu.Sadece,Ülkü soğukalgınlığı olmuş ve çabuk düzelmişti.Babasını özleyen,biraz da kardeşini kıskanan Sabahat kucağından inmiyor,amcasının aldığı bileziğe ve babasının getirdiği oyuncak beşiğe bebeğini yatırmış oynuyor,bir taraftan Hacıbekir şekerlemelerinden atıştırıyordu.
Emine,otomobil ve motor haberinden biraz endişe duydu;ne var ki kendileri için ayrılan para için de mutlu oldu,içine daha bir güvence geldi,çünkü bu çok büyük bir paraydı.Örneğin bu parayla binlerce dönüm toprak alınabilirdi o zamanlar…
Hafta başında merkeze gidince kaymakama tatlısını verdi, teşekkürlerini yineledi.Postaneye uğradığında mektuplarının geldiğini gördü.Yazılanlara göre, Balkanlar’da Alman askeri kalmamıştı;fakat geride hastalıklar,sakatlar,yağmacılar ve dağ eşkiyaları bırakmıştı.
Balkanlar’da mal,can,ırz güvenliği kalmadığından yaşanacak yer olmaktan çıkmıştı.Akrabaların yaşlıları göçü pek göze alamadıklarından kalacaklardı.Gençler ve çocuklar ise,yolların biraz daha güvene kavuşması için yazı veya sonbaharı beklediklerini yazıyordu.Günü geldiğinde hepsi Türkiye’ye göç etmeye hazırdı.

Geleceklerin ikisi Emine’nin erkek ve kız kardeşiydi.Ayrıca içinde evli ve çocukları olan iki yeğeni daha vardı.Emine,bu göç haberlerinden havalara uçuyordu.
Bir mektup yazdılar ve Türkiye’de kimi kanunların değiştiğini,mesela göçle oradan gelecekler için Türkiyedeki akrabalardan güvence mektubu istendiğini bildirdiler.Bu konuda hiç merak etmemelerini,Tunaların herkes için güvence yazısı vereceği garantisini de eklediler.
Kendini okul işlerine ve söz verdiği konferansa verdi.Bunun hazırlığı da uzun sürecek gibiydi.
Bu arada kardeşi Mehmet yazdığı mektupta bütün tarım makinelerinin geldiğini,şimdiden ürün toplama zamanı tüm makinelerin gün gün kiralandığını bildiriyordu.
Siyah Buic arabanın büyük sükse yarattığını,Habeş adlı Bigalı bir şoförden arabayı kullanmayı iyice öğrendiğini ve yakında ehliyet de alacağını yazıyordu.Ayrıca arabayı adaya getiremeyeceği için onun gelip bu muhteşem icadı görmesini istiyordu.Hele motora bayılacaktı.Ben ikisinin de ustası oldum,okullar kapanınca hepiniz gelin sana da şoförlüğü ben öğreteyim diyordu.
Bu arada biri on,diğeri on beş dönüm çok sulak iki tarla ve ev yapmak için büyük bir bahçeyi babası da beğendiği için satın aldığını bildiriyordu.Evin planı için mutlaka ağabeyini bekleyecekti.
Kardeşine yazdığı cevapta iyi haberlere sevindiğini;ancak yaza gelebileceklerini söyledi.Bulgaristan’dan gelen müjdeli haberleri de ekledi mektubuna.


Konferansı için araştırmaya ve konuşma metninin yazımına devam etti;söz verdiği bu konferansın konusu; ”aura” denilen bedenin çevresindeki enerji kümesiydi ve toplantı günü geldi. Dinleyenler arasında yarı yıl tatili nedeniyle gelen Hilmi yine vardı.
Kaymakam doğrudan sözü ona verdi.
“ Aura,bütün canlıların çevresinde doğuştan var olan ışıklı bir kümedir.Cansız denilen maddelerin bile böyle enerji salınımları vardır.Aura yeni bulunmuş bir şey değildir,binlerce yıldır bilinmektedir.Mağara resimlerinde belirsiz olmakla birlikte Bizans,Mezopotamya uygarlıklarında ve hâlâ ayaktaki kilise ve manastırların duvarlarında kimi kutsal kişilerin başları üzerinde zikzaklı şekiller bu aurayı belirtmektedir”.
“Bedene on beş santimetre uzaklıkta fiziksel bir ışın demeti, onun dışında ise bütün bedeni saran elips biçiminde ikinci bir ışık demeti olan ruhsal bir aura vardır.Bu,titreşim gücünü aşamayan her türdeki tehlikeyi,hastalığı,ruhsal kötülükleri bir ayna gibi yansıtıp uzaklaştırır,yani kişiyi koruyan bir ayna gibidir”.
“Bunu merak edenler,sakin bir ortamda,loş bir odada,boy aynasının karşısında dikilerek görebilir.Aynada başın otuz santim kadar yukarısına yoğunlaşıp kısık bir gözle bakılırsa bir an için beyaz,mavi ışıkların yanıp söndüğü fark edilebilir”.
Konferans sonunda sorulara verdiği yanıtlar daha çok ilgi çekti.
“Örneğin;bir iki yaşına kadar bebeklerin,insanların auralarını gördükleri ve bu nedenle kimi insanlardan korktukları,kimilerine ise gülümsemeleri nedeninin bu olduğu…Yine sağlıklı insan auralarının parlak ve canlı renklerden,hastaların ise mat ve cansız renklerden oluştuğu gerçeği”…
“Özellikle hayvanların normal bakışlarıyla insan auralarını gördüğüne herkes inanıp onayladı.Çünkü bunun kanıtı olan örneği çok kişi yaşamıştı.O da şuydu;bir köşede yatan herhangi bir sokak köpeği gelen geçen kimi insanla hiç ilgilenmezken;yanından geçen tanımadığı başka birine birden havlayıp saldırmak istemesinin nedeni, bu insanın aurasının farklı olmasıydı”.
En can alıcı soruyu kaymakam sordu.
”Bu anlattıklarınızı öğrendiğimizde yararlanacağımız bir alan var mıdır”?
”Evet,Kaymakam Bey,kendinize veya isteyen birine sağlık için enerji göndermeniz olasıdır.Ayaktayken,derin birkaç soluk alınıp verilir,gevşenilir.Başta beyaz,bedende mavi bir ışığın döndüğüne konsantre olunur,sanki ışıktan bir yumurta içinde bulunuluyor gibi düşünülür.Gözler kapalı bu hayale üç beş dakika devam edilirse şikayetlerin kalktığı görülür.Bu düş hasta olan başkaları;hatta çok uzaklarda olanlar için bile kurulursa onlar da şifa bulabilir”.
Konferans bitti,kaymakam kısa bir konuşma yaptı.
”Bildiğiniz gibi Hasan öğretmenimizi her sunumundan sonra kutluyor ve onunla övünç duyuyorum.Adada Türk sayısı 500’e ulaştığı halde böylesi bir bilgi,deneyim aktaracak ikinci bir memur,müdür bugüne kadar çıkmadı ve ben hala çıkacak diye ümit ediyorum.Hocama bir kez daha teşekkür ediyorum ve maaşla ödüllendirmesi için Bakanlığa yazı gönderdiğimi duyurmaktan kendim adına mutluluk;onun adına onur duyuyorum” .
Hasan da hem kaymakama,hem de dinleyicilere teşekkür etti ve konferansa son verildi.
Kaymakamın odasında ülkede yeni yeni tanınmaya başlanan Rize çayı içtiler,çok beğendi,buruktu;ancak içimi çok hoştu,dönerken ben de bir paket alayım diye düşündü.
Laf lafı açtı,kaymakam biraz üzgündü,meğer yakında çok genç olan kardeşini kaybetmişti,bu yüzden sitemkar ve isyankardı. ’Niye böyle oluyor’ demeye getirdi.Ona şunları sıralayıp avutmak istedi:
”Doğadaki eşitlik,mutlak bir eşitlik değildir.Sadece fırsatları değerlendirmede eşit konumda,aynı statüde olanlara eşit ve hakça davranma biçimindedir”.
“Böyle olunca aynı konumdaki iki insandan biri,fırsatları değerlendiremezse arınıp kendini pekiştiremezse o;ilahi evrensel kurallar çerçevesinde kendisine biçilen ömrü sonuna kadar yaşar.Burada denilebilir ki,sanki o kişi hedefine ulaşsın diye hoşgörü gösterilmektedir”!
“Diğeri,kendisine verilen süreden çok önce ulaşabileceği düzeye erişmiş,arınmışsa yaşam süresi sanki öne alınmaktadır.Böyle durumlarda halk şöyle diyerek olayı çözmeye çalışır;’iyiler erken ölür’.Erken olgunlaşmış da gitmişse öte dünyalarda elbette mutludur;mutsuzsa,yarım kalan şeylerinin olduğunu düşünüyorsa; kaldığı yerden yine sizin ailenizin bir ferdi olarak dünyaya geleceğini savunan çok sayıda Asyalı bilge var.Batı da buna reenkarnasyon (yeniden doğuş) diyerek incelemelerini yoğunlaştırmış durumda.Bir de bu yönünü düşünüp kendinizi teselli edin lütfen”.
Kaymakam: ”Çok orijinal düşünceler edinen birisiniz,size imreniyorum hocam” diyerek beğenisini dile getirdi.
”Kaymakam Bey,inanın bunu unutacaksınız,hem bilir misiniz ‘insan’ sözcüğünün anlamı bile böyle olduğunun kanıtıdır;çünkü ‘insan’ın anlamı ‘unutan’ demektir” diyerek,sohbeti bitirdi ve izin istedi.
Dönüşte Hilmi babasına: ”Benim babam sensin diye ne kadar şanslı olduğumu düşünüyorum babacığım.Okula dönerken senin kitaplarından bazılarını götürmek istiyorum”.
”Götür,götür kendini geliştir,bu dünya savaşından sonra yeni bir dünya kurulur sen bu dünyanın insanı olacaksın,boynuz sonradan çıkar;ama kulağı geçer,dilerim ki sen beni geçersin”.
Bu sözler Hilmi’nin çok hoşuna gitti,omuzları kalktı,karnı içine girdi şöyle bir çevresini süzdü…
Adada yeni bir 15 Ağustos şenliği var.”Savaş bitti ve ben ölmedim sevinci” yaşayan insanlar Tepeköy’ün bir iki metrelik dar yollarında tıkış tıkış yürümeye çalışıyorlar.
Haklıydılar,daha bir hafta önce dünya bir ilki yaşamış; Amerika,Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atom bombası atmıştı.Bir anda kitle halinde yüz binlerce kişi ölüverince Japonya teslim olmuştu.Gerçekte ölüm her yerde ölümdü,ister yüz binlercesinin toptan,ister siperde tek tek,patır patır… Aralıklarla birbirinin,yakınının ölümünü görerek yaşamak bile bir tür ölümdü. Örneğin II.Dünya Savaşı’nda Avrupa’da sadece Yunanistan’da 250.000 sivil insan hayatını bu yolla,bu türde,acı bir şekilde kaybetmişti.
Dimetokadaki kardeşi Mehmet,kendi kasabasında ve çevre köylerdeki ürünleri harman makinesi ve batözle bir çırpıda kaldırıp rekorlar kırmış paraya bile doymuştu.Sıkıldım,yoruldum,adalıları özledim,bir iki gün ara vereyim diyerek motoruna atlamış ve adanın bayramına yetişmişti.
Çok sevindiler.Hemen ağabeyini ve Hilmi’yi motorun arkasında gezdirip alıştırmaya başladı.Sonraki günlerde ağabeyine, motoru kullanmayı öğretti.Gerçekte özlem filan bahaneydi,o motorunu göstermeye gelmişti,imkan olsa Buic’i de getirecekti ya!
Hafta sonu içi sıkılıyordu ve biliyordu ki sıkılmak;ruhtan gelen ve bir deneyimden öğrenilecekleri öğrendiğini ve artık başka bir serüvene gitme zamanının geldiğini gösteren bir işaretti.
Harley Davitson motora atladı,kardeşi de arkasına bindi.Bir saat kadar engebeli dağ yollarında gezdiler,hiç sarsıntı yoktu, yalnız asfaltta değil bu tür yollar için de düşünülmüş bir motordu bu.
”Ağabey epey ustalaştın,istersen motoru sana bırakayım birkaç ay kalsın kışın alırım,otomobil bana yetiyor”,teklifinde bulundu.
”Hayır hayır hem çok seri bir motor,başımıza iş açarız;hem de toz toprak içinde motoru üzmek,teknik olarak uygun olmaz”, karşılığını aldı.
3. Bölüm
Son günlerde Hasan nedense iyice hırçınlaşmıştı.Her şeye çabuk kızıyor, herkese söyleniyordu.Emine yoruldu diye yorumluyor,biraz dinlenmesini öğütlüyordu.O ise ;”size öyle geliyor,benim bir şeyim yok” gibi yarım yamalak sözlerle isteklerini geçiştiriyordu. Emine: ”Kendine,bize, kardeşine haksızlık ediyorsun,ne bu surat,hiç konuşmuyor,salt öyle düşünüyorsun,sade söylediğin ‘canım sıkılıyor,canım sıkılıyor’; neden canını sıkıyorsun,söyle de biz de bilelim”?
“Bunun duygusal bir şey olduğunu,sıkıntıyı insanın kendisinin yarattığını anlayıp ikimiz,birbirimizden yıllarca ayrı iken defalarca yaşayıp böyle durumlardan kurtulmadık mı,sıkıntıyı çözmedik mi ? Yaşamımızdaki bütün diğer sonuçlar gibi kendimize özgü zihinsel ve fiziksel çalışmalarla bunu da yarattığımızı nasıl unutursun ? Ne olur ‘ben çok iyiyim,ya da iyileştim’ diye yüksek sesle defalarca söyle,hatta haykır biz de duyalım ve üzerindeki bu karabasan dağılsın,yok olsun”!
O,hiç yanıt vermedi,bahçeye çıktı,biraz orada oturdu.
Sabah kalkıldığında düzelmiş gibiydi.Derken çorba niye soğuk diye masaya bir vurdu,her şey dağıldı,herkes bir tarafa fırladı,çocuklar şaşırdı,kardeşi üzüldü.Böyle bir davranışını daha önce hiçbiri görmemişti.Emine bağırdı:
”Bana bak, kendine gel Hasan,ne var,ne oluyorsun ? Yıllardır bana;kötü bir ruh hali,hırçınlık,sezgisel olarak insana olumsuz bir şey yaratmak üzere olduğunu bildiren erken uyarı sistemi gibidir,diye söyleyip durdun.Şimdi;ele verir talkını(öğüdü),kendi yutar salkımı(verdiği öğüdü unutur) hesabı,aynısını yaşıyor ve bize de yaşatıyorsun ve bilesin ki hepimizi çok;ama çok üzüyorsun,yeter artık”
Tuna,yine hiçbir yanıt vermedi…
Motora atladı,virajlı dar yollarda son hızla gitmeye başladı.
Köyün dışına henüz çıkmıştı ki birden alçak duvarlı Rum mezarlığının arkasından ürkmüş bir keçi sürüsü yolu bölüverdi. Keçilerin çobansız adada yaşamaları çok hoş diye düşünürdü;meğer değilmiş!
Fren yaptı,bir daha,bir daha;ancak duramadı,sağ yana doğru dönen motor önce keçilerin arasına daldı;sonra duvarı aşarak mezarlığa fırladı.
Kendine geldiğinde ne kadar zamanın geçtiğinin farkında değildi.İlk şoku atlatmış gibiydi,ama gözleri kapalıydı.Önce acı acı böğüren yaralı keçilerin seslerini duydu demek bilincim yerinde diye avundu.Gözlerini açtı,bir mezar taşının üzerindeki yazıları bulanık da olsa görüp okudu:
”Birçok şey yapmak istedi,ama bir şey yapamadı.”Bu haldeyken bile ölüyü teselli etmek istercesine:“Gelişmede son yoktur;her son sanılan ise gerçekte bir başlangıçtır” diye seslenmek istediyse de sesi çıkmadı.
Oturmaya gayret etti,oturamadı,kendini kımıldatamıyordu.Sık sık nefes almaya başladı,çok büyük bir bitkinlik ve susuzluk hissetti. Başı dönüyor,ağaçların dallarıyla toprak yer değiştiriyordu.Tatlı bir uyku ve uyuşukluk benzeri duygular bütün bedenini sardı…
” Galiba her şey bitti” diye mırıldandı !…
S o n














****************************************************
Biz Ada’da demdeyiz
Deniz Yıldızı’nda
Yakamozda …
Kalimera dedik
Çilingir Sofraları’na
Kaldırdık burcundan kadehleri
Güneşin kızıllığına…
Yudumlayıp Madam’ın kahvesini
Ver elini Barba Yorgo’nun yeri…
Biz Ada’da demdeyiz
Biz Ada’da her gece
Şarap tanrısı gibiyiz…
Naci Kaynar-l992
(Gökçeada-Aylık Gizemya Gazetesi Kurucusu)






















Yıl ;1934-1935
Yetişkinler Türkçe Okuma Yazma Kursuna Katılmış Adalı
Rumlarla Bir Hatıra…











………………………………………………………………………………………………………….
(Oturan tek erkek;Öğretmen Hasan Tuna;arkasında eşi Emine;önünde küçük kızlara Sabahat’la görülüyor).




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Ergün Öner kimdir?

Çok okuyup durmadan yazan biriyim.

Etkilendiği Yazarlar:
Yaşar Kemal,Kemal Bilbaşar,Murat Menteş


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Ergün Öner, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.