Ver Elini Gidelim

Bütün ‘ilk’ler şirindir, tatlıdır ve güzeldir! Hatta bütün ilk gözağrıları da öyledir. Adını unuttuğumuz şairlerden biri olan Celâl Sahir Erozan’ın da dizesinde dediği gibi: “Bir genç şair ilk yazdığı şiiri nasıl severse”… diye başlar şiirine… İşte öyledir ilkler, ilk gözağrıları..

İlk yazdığım denemeyi veya öyküyü düşünüyorum. Hatırlamaya çalışıyorum acaba sevmiş miydim? Sonra, ilk yazdığım bir deneme miydi öykü müydü diye düşünüyorum. Sahi ben ilk ne yazmıştım? Bir türlü çıkaramadım. “Yazmak” nasıl başladı? Ortaokuldayken, Türkçe dersinde “Atatürk” ile ilgili bir kompozisyon yazmıştım. O kompozisyondan iyi not aldığımı bu yüzden de sevindiğimi hatırlıyorum. Daha doğrusu o günü hiç unutmadım. Zamanı, mevsimi, yazarken esriyip gidişimi… Okulun üst katında, koridorun hemen başında bir sınıftı bizimkisi. Aylardan kasımdı. Kasım ayı olmasına rağmen güneşli bir sonbahar günüydü. O ders yılında bendeniz sabahçıydım. Güneşin camlardan içeri nasıl süzülerek girdiğini ve içerdeki toz tanelerini nasıl gözle görünür hale getirdiğini dün gibi hatırlıyorum.

O gün, sınıfın tamamı belirlenen konu üzerine temiz çizgili bir kâğıda harıl harıl kompozisyon yazıyorduk. Gerildiğimi hissediyordum. Ben de arkadaşlarım gibi Atatürk hakkında bir yazı yazıyordum. Fakat ben daha çok Atatürk’ün ölüm gününde saat “Dokuzu beş geçe” de yaşanılan hadiseleri kafamda canlandırıp yazmaya çalışıyordum. Dolmabahçe Sarayı’nın o küçük odasında yaşanılanları zihnimde canlandırıp duygusal bir yazı yazıp teslim etmiştim öğretmenimize. Çok yüksek bir not, bir de simit ısmarlamıştı öğretmenimiz Paşa İyi…

Sanıyorum yaşadığım bu olay yüzünden on kasım günleri bende hep bir iz bırakmış. Hele o yıllarda gerçekten halkın samimi yas tuttuğunu görünce hüzünlenmeden edemiyordum. Özellikle komünist öğretmenlerimizin anlattıkları, İstiklâl Harbi’nde yaşanan hadiseler, dönemin gazilerinin konuşmaları buruk bir zamanı idrak ettirirdi bana. Ülkenin alınyazısını Mustafa Kemal’in değiştirdiğini düşünüyordum.

Celâl Sahir, “Bir gemici nasıl Kutupyıldızı’nı gözetler” diyor ya bir yazısında. İşte yetiştiğimiz bu dönemlerde Atatürk’e ve Cumhuriyete hep böyle Kutupyıldızı benzetmeleri yaparlardı yazarlar. Tabii zaman geçtikçe sağduyu yitiminde bu içtenlik, bu şiirsel yaklaşım da sönüp gitti. Atatürk’ü sever görünenler de Atatürk’e düşmanlık güdenler de kof bir söylemde birleşmiş oldular.

Kim bilir ne oldu benim de o gözyaşıyla yazdığım güzelim kompozisyona. Kim bilir hangi eller saf duygularla yazılmış o beyaz sayfaları yırtıp attı bir kenara…

Yukarıda deneme veya öykü dedim ama, ilk denememi veya öykümü değil de ilk bir kıza yazdığım aşk mektubumu hatırlıyorum şimdi. Gözleriyle aklımı nasıl başımdan aldığını yazmıştım. Öyle herkes anlamasın diye de kendi anlayacağım bir lisan-ı hal ile kaleme almıştım… Aydınlık yüzü, kehribar bakışı unutamam. Esasen benim de yazıya başladığım zaman bu zamandır. Yoksa, öncesinde yarım kalmış düzinelerce yazılarım, makalelerim, hikayelerim, öykülerim ve bitiremediğim romanlarım vardı.

İlk vurgunu yediğim bu iklimde yazdıklarımın hiçbiri kaybolmadı. Onları bilgisayarımın emin bir yerinde hala saklı tutarım. Reşat Nuri Güntekin’in de dergilerde kalmış bir yazı dizisi var. (Çalıkuşu romancısının gazetelerde, dergilerde kalmış o kadar çok yazısı var ki! Bugüne kadar derlenmemiş olması yürek yakıcı.) İlk gözağrılarını anlatıyor, ilk aşkını, ilk yazısını, meslek hayatında ilk gününü. O, ilk yazısını, ‘yayımlanmış’ ilk yazısı kabul etmiş.

Belki bu yöntem daha doğru. Ama ben öyle sayamıyorum. Yayımlanması uğrunda kapı kapı dolaştığım onca yazı çizi… Hem artık bir yazar olmaktan da umudumu kestim. Çoğu insan okuma yerine video seyretmeyi daha kestirme yol olarak görüyor. Celâl Sahir: “Benim o gün yüreğimde solar bütün duygular”… diyor bir şiirinde. Bende solmadı hiçbir şey ama zaman geçtikçe, galiba soldular yazdıklarım. Çünkü hayatını değiştirmek istediğimin hayatını değiştirmeye hakkım yoktu. Yazının çizinin hayatı değiştiremeyeceğini de artık anladım. Zira “Hayatı değiştirmek isteyenlerin kimsesi yoktur.” diyor yazar katılıyorum ben de bu söze. Büsbütün solmak, büsbütün mutsuzluk da değildir tabii ki. Hatırlıyorum o şiir yazıp gönderdiğinde ya da bir şiire ses verdiğinde kalbimin nasıl yerinden çıkacak gibi heyecanla çarptığını. Anlaşılmak… Ahh! Anlaşılmak! Nasıl güzel bir duygudur namusuz bilemezsiniz! Yazdıklarımın solmasına anlaşılmamak neden olmuş demek ki. Oysa yakın tarihlerde hakkında düşündüklerim, gözlemlerim, sevgim, aşkım, adanmışlığım, coşumlarım, nefes nefese kalışlarım, kendi yarıçapımdaki sevinçlerim ideal hayalleri yüzünden hayal ideallere evrildi. Onsuz geçen yıllarımın karanlık koridorlarında yaşadıklarımı bir ben bir de Allah bilir…
Ziya Osman Saba “iyiliklerinin nasıl da ve ne kadar insafsızca tırpanlandığını” yazdığı bir esirini okuduğumda her dönem her zaman yaşanan şeylermiş bunlar deyip yaşamaya devam ediyorum…

Diyor muyum?

Diyorum! Ama, fakat ve lakin işte…

Ziya Osman sonsuz iyilik özlemini dile getiriyordu okuduğum bu kitabında. Ama, kötülük mihrakları da boş durmuyor! Bu tipler hem toplumu hem de bireyleri, sevenlerini nasıl da birbirine kırdırabilmek için, ikiliklerin nasıl çıkartıldığına dair güzel tespitlerde bulunuyor… Oysa benim onunla bir ‘iyilik edebiyatı’mız her zaman sözkonusuydu. İyilik edebiyatı nedir diye sormayın. Yalnızca Ziya Osman Saba değil, birçok şair, birçok yazar, iyilik özleminde yazılar kaleme almışlardır. Onların eserlerini, Türkiye’yi bugünkü karmaşaya sürükleyenler okumadıysalar suç bizim değil. Zaten onlar dün de bugün de okumayı değil, bol keseden konuşup vaad vermeyi tercih edenlerdir. Bazıları da okumuş gibi yaptılar; o da ayrı bir yazım konusu. Bazıları ise, ezberden söyleyip, okuduklarını kanıtlıyorlar, ama okuduklarının özünü duymayarak hayatlarına maalesef devam ediyorlar.

Her ne ise, şu dize de unutulmuş şair İhsan Raif Hanım’dan ona gelsin:

“Aşk kâfidir, ver elini, düşünme, gel gidelim!”

Ben yine inanmak istiyorum: Sevgi kâfidir, merhamet kâfidir.

Öyle değil mi?


Yûşa Irmak hakkındaki bilgilerin basılmasını istiyorum.
Eğer basılmamasını istiyorsanız tıklayın.

  Yûşa Irmak kimdir?
Felsefe ve edebiyat aşığı! Yayıncı, gazeteci ve kitapsever...

 


Bu yazıyı basmak istiyorum.

İzEdebiyat'da yayınlanmakta olan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Tüm yazılardan birinci dereceden sayfa düzenleyicileri sorumludur. Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.

Yazarların izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin —kısa alıntı ve tanıtımlar dışında— herhangi bir biçimde basılmaması/yayınlanmaması önemle rica olunur.

© 2000-2002, İzlenim.com - Tüm hakları saklıdır.