Av Partisi
fim gibi bir metindir bu

AV PARTİSİ

Gökyüzünde ay vardı, çok parlak ve güçlü biçimde asılıydı oraya. Etkisi muazzamdı, yumuşak ve
güzel şeyler fısıldıyordu insanlara. Dağın aşağısındaki esrarengiz düzlükte, tarlanın kenarındaki ağaçlık alanda, pusu gibi alev alev
gizlilik saçan, adeta suç merkezi alanda üç genç alem yapıyordu. ( Oralarda içmek hoş
karşılanmaz)
Gecenin on ikisiydi. Birayla iyice, tatlı tatlı yumuşamışlar, bazen deli deli konuşuyorlar, o gazla
yürekleniyorlar, isyan ediyorlar, konu oradan oraya delirmiş bir çocuk gibi savrulup duruyordu.
Zincirleri; diğer deyişlere baskıları kırma istediği, o koyu alevden arzu bir noktada kalıyor,
başlarını önlerine eğip sessizlikle bekliyorlardı tenekelerin üstünde, kuzular misali. Bilen bilir, içen
güzel konuştuğu kadar atar tutar, çocuklaşır, ağlar sızlar.
Küçük bir ateş yakmışlardı, hava soğuktu çünkü. Geçen yaz da burada içmişlerdi, o zaman mısır
vardı tarlada, adam boyu ve közde mısır pişirmişlerdi.
Her sene bir gelişim oluyordu hayatlarında.
Üç gençten birinin hayatı gelişme gösterirken diğerlerininki yerinde sayıyordu. Bu onların canını
sıkıyordu, açık açık dile getirmeseler de. Muhabbet bu yöndeydi.

Mehmet

Sarışın, mavi gözlü. Uzun boylu. Destansı ve bebeksi bakışları var, kibar konuşur.
Mehmet, köydeki tek zengin adamın, Reşit’in tek oğluydu, Reşit iki kez evlenmiş, altı kızı olmuş,
erkek çocuğu bir türlü olmamıştı, 41 yaşındaydı ve yirmi yaşında bir kız aldı ve ondan Mehmet
doğdu. Reşit iyi biriydi, herkes onu severdi, yardıma ihtiyacı olanlara yardım ederdi. Herkes de
onun iyiliğini isterdi. Devlet adamlarıyla ve siyasilerle arası çok iyiydi. Hiçbir kızını okutmayı
başaramamış, hepsini evlendirmiş; ama Mehmet’i ite kaka eğitimde ilerlemesini sağlamış, ziraat
fakültesine girmesini sağlamıştı.

Ali

Ali, ufak tefek, orta boylu, kara kaş, kara göz, tez canlı, atik, zayıf biri. Hızlı konuşur, büyük
kahkahalarla çocuk gibi güler. Çok coşkudur, hissettiğini belli eder bakışlarıyla, düşüncesini,
acısını, yarasını…
Ali, çiftçilik ve hayvancılık yapan Mustafa’nın oğluydu, birkaç tarlaları vardı, arazi verimsizdi ve
araziyi sulamak için bir yöntem gerekliydi. Tarlalar o zaman işe yarar hale gelebilirdi.
Üç kafadar içerken Ali arazinin bir yerine büyükçe bir havuz yapma fikrinden söz etti, dozerle
eştirmek, branda sermek, havuz anlayacağınız. Başka köylerde bunu yapanlar varmış.
Ali’nin iki abisi vardı, ikisi de gurbette inşaatlarda çalışırdı, köyü sevmezlerdi, gelmezlerdi de.
Zaten gitmeden Mustafa’yla kavga etmişlerdi para meselesinden, Mustafa onlardan para
isteyince iki oğul sözleşmiş gibi karşı çıkmıştı, kimi sebepler uydurarak: “Sen anlamazsın, sen
yapamazsın.” Laflarıyla. “Bir ayağın topal, ötekinde sorun var. Kuru tarlaya para yatırılmaz. Sonra
ona mahkum oluruz.”

Mustafa parayla arazi alacaktı, verimli arazi, oğullar borç altına girmek istemediler, Mustafa da;
“Sökük olun gidin evimden!” dedi, onları evden kovmuştu, birkaç yıl önce.
Mustafa’nın iki kızı vardı, evli. Mustafa’nın en son olan evladı Ali, en üstünü, diğerlerini saymaya
bile gerek yoktu. Ali, şampanyaydı en kalitelisinden, diğerleri köpek öldüren şarap.
Mustafa Ali’yi el üstünde tutar, deli gibi korur ve onu çok sever, Ali’ye adeta tapar. Ama belli de
etmez, sarmaş dolaş olmaz hiç. Hep içinden sever, korkar ki Ali de gün gelir diğerleri gibi asi olur,
onu beğenmez, dik kafalı olur çıkar. Ali, yumuşak huylu, Mustafa asabi biri, olur olmaz bağırır
çağırır, deli deli şeyler yapar, tek Ali yumuşatır onu, hastalandı Ali, aylarca hastanede baktı ona,
her gün pasta aldı ona yedirdi parası çok azken. Ali söz dinler, sebat eder, Mustafa ne derse
yapar, Mustafa Ali’nin fikirlerini ilginç ve güzel bulur, başkaları dese asla kabul etmez; ama Ali
dese Mustafa düşünür, karar verir, genelde onaylar Ali’yi. Ali beceriklidir, demirci değildir; ama
kaynak yapmasını bilir, demirci yanında takıldı bir süre, demirci arkadaşı. Ali, sıva yapmayı bilir,
sıvacı yaşlı adamla takıldı bir süre, Ali takım taklavat kullanmasını bilir, su tesisatından çok iyi
anlar, bir ustanın yanında yine sırf merakından çalışıp öğrendi bu işeri. Ali, traktörle tarla
sürmeyi bilir, adamların işini olduğunda onu çağırırlar, parasını verirler. Ali, köpek eğitmenidir
de, kangal köpeklerini eğitip satar, bunu da kendi kendine öğrendi, Ali çok becerikli, azimli bir
genç, yirmi bir yaşında. Ali, çok yakışıklı bir çocuk da, kara kaş kara göz, beyaz ten, ay gibi parlak,
köydeki kadınlar kızlar ona bayılır, onun yanından geçtiklerinde kendilerini bir hoş, sarhoş gibi
ya da uçarcasına yürüyor gibi hissederler, Ali’nin insanı kozmik biçimde rahatlatan, sinirlerini
söküp atan bir enerjisi var.
Köydeki herkes Ali’yi kendi ailesinden bir birey gibi görüp çok sever onu. Ali, önüne bakarak geçer
önlerinden, ona söz söyleyen olursa cevaplar. Çok ciddidir. Gerektiği kadar konuşur, hiç şaka
yapmaz, çok alçakgönüllüdür. Haddini hiç aşmaz. Ali komşu kızlardan birine diyelim şaş kaza
gülümsedi, dünyanın en mutlu kızı o kızdır. Ali’ye temas ettiği için mutludur, Ali’den dostça,
kardeşçe bir gülümseme bile almak zor, hatta imkansız bir iştir. Ali, bir evin açık bahçe
kapısından içeri girmeden önce; “eyyy” diye seslenir, karı kız varsa bahçede oturan, baldırı
bacağı açıksa toparlansın diye zaman verir. Ali, çok ahlaklı, biricik, elmas gibi biri diye bilinir
köyde. Köyde de birkaç kızdan ötesi kalmamıştı. Hepsi ya evlenip gitmiş ya da okuyup şehirde bir
iş bulup çalışmaya başlamıştı. Ali, dost saydığı o kızların gitmesiyle yılansı bir acı saplandı içine,
daha bir yalnız hissetti kendini. Onların bir selamlarıyla mutlu olurdu, dört köşe.

Ali, hayatta ilerlemediğini düşünmektedir bir süredir.
Bu hep vardı onda, orada burada takılır, atardı o düşünceyi kafasından, uzaklara gidip
kaybolmak! Bastırır ya da yok sayardı en çok istediği şeyleri. Ona göre en iyi gelişmeyi kaydeden
Mehmet’tir; çünkü Mehmet köyü terk edip uzaklara, sahil kentine okumaya gitmiştir, üniversite
ortamı, yüzlerce kız ve erkek arasında.
Ali’nin asıl hayali buydu.
İşler dolayısıyla gireceği sınava giremedi ve çok üzüldü, kendine kızdı. Kızıp, “okumayacağım”
dedi, “Sittin sene üniversite okumam be, okuyan işsizlerin hali ortada, babam boşa para
vermesin.” Okuyup gitse ailesini hançerlemiş gibi olacaktı, en korktuğu şeyin gerçek olmaması
için okuma hayalini terk etmişti oysa.
Sığırlar var, sütü sağılır, yoğurt yapılır, tereyağı yapılır, satılır pazarda. Ana ya da baba; olmadı
(genelde) Ali pazarda satar. Ali, yıldırım gibi çevik, açıkgöz ve çok parlak bir gülümsemesi vardır.
Ali, utanmaz, gocunmaz. Ali gerektiğinde lağıma girer ekmek parasını çıkarır ve kirli tulumuyla
sosyetenin, önünden geçer, mini etekli güzel kızların. Gülümser onlara. Çaresiz ve zavallı biri
olarak hissettirmez kendini. Sığırlar çoğaltılır, kurbanlık için, iyi para getirir bu iş.
Ali, gece gündüz çalışır. De, bu onu yıpratmıştı. Küçük yaştan beri böyleydi. Hem de okumuştur,
köylü olmak yıpratıcı işler gerektirir.
İnsan nasıl programlanırsa onu açığa çıkarır. Ali, çok sevildi, ailesinin yanında, biricik evlat,
tamam ama, onun kendine özgü hayalleri, bir yaşam tarzı olmayacak mı? Televizyonda, şurada
burada hayat tarzları görür, özenmez mi, içinde bir şeyler uyanmaz mı? İnsan nasıl
programlanırsa onu yapar; ama ya tersini yapmak isterse? Gelenek görenekle, aileyle kapışır. Kim
kaybeder? Ali, terbiyeli çocuk, de; hiç şeytana uymaz mı? Ali, aykırı şeyler arzulamaz mı? Her
erkek bir yaşa gelince o aykırı şeyler onda canlanmaz mı? Mesela o köydeki güzel kızlardan biri,
eti budu yerinde, Ali, onu ormana götürse…görüverse her yerini. Acayip merak ediyor karşı cinsi.
Çılgınca merak ediyor, daha fazlasını yapmaz, korkar. Ali için için yanan bir çıra gibi bir kızla
oynaşmak istiyor da, bu kalsın, bu suç teşkil eder. Ama onu çıplak görmek ve el
sürmemek suç teşkil etmez. Makul olan bu. Sen soyun, her yerini göster, ben de, sonra bu hiç
olmamış gibi uzaklaşalım. Yalnızlık çeken kızlar bu makul hadiseye onay verir herhalde. Ali’nin
hissettiği işte tam budur!
Yok; Ali dizginler kendini. Bu çok yanlış diye düşünür. Canı çok sıkılır ama.
Boş kaldı mı da gezer, dağlarda tek başına gezer, bazen en sevdiği köpeği dokuzu yanına alır,
bazen günlerce gezer, içindeki enerjiyi böyle atar, içgüdülerini böyle bastırır, uzaklara gitmek
düşüncesini böyle ehilleştirir. Köpeğiyle gezerek iyi hisseder, köyün dağlarını ve şehrin dağlarını
avucunun içi gibi bilir, santim santim. Fırsat bulduğunda gezip durur. Kış ayında de bu fırsatlar
fazla belirir. Kışın avlanmaya da bayılır, buraların en iyi avcısıdır Ali.

Hasan
Hasan, kumral, açık kahve rengi gözleri var, orta boylu.
Ağır kanlı, düşünceli. Ağır ağır konuşur. Her şeyi içine atar, çok ciddidir, en komik şeylere bile
felsefi gözle bakar, pek az güler, dini yönü baskındır. Saf, çocuksu yanı baskındır,
En adi insanlara bile merhametle bakar, insanlardan nefret etmeyi bilmez. İçine kapanıktır.
Kuvvetlidir, güreşte yenilmezdir.
Hasan, köyün camisinde imamlık yapan Osman’ın oğludur.
Osman, bu köye başka bir köyden geldi, çok yoksulmuş, yiyecek ekmekleri yokmuş. Hep Allah’a
dua etmiş beni kurtar diye, imam hatip lisesi okumuş, sonra imam olarak bu köye atanmış.
İlkokula giden bir oğlu daha var. Üç büyük kızı var, bekar. Zor geçiniyorlar.
Hasan da babasının izinden gidiyor, babası öyle istiyor, imam olarak atanamadı, imam olmak
istediği yok, babası zorluyor, bir camiye atanmak ve koca cemaatle uğraşmak Hasan’ın yapacağı
şey değil, bunu babasına anlatamadı bir türlü. Polis olmak isterdi, belki de kasabada bekçi
olurdu, sınavlara girmeyi kafaya koydu, babasından gizli girecek. İmam olarak atanmak için
sınava girdi, kaybetti.
Hasan’a göre hayatını yaşayan Mehmet’ti, Mehmet öyle anlatıyor ki üniversite hayatını, diğer
ikisinin içleri gidiyor.
Kahroluyorlar ve seviniyorlar kendilerini Mehmet’in yerine koyuyorlar çünkü.
Hasan yatılı okuldu, yatılıda okuyanlar aç kalır diye bir rivayet vardır. Hasan beş arkadaşlarıyla
sabah verilen birkaç zeytine hücum etmişti. Aç kalkarlardı sofradan.
Mutlu hissetmek diye bir şey yoktu. Her konuda açlık hissetmişti o zamanlar. O açlık onda her
türlü olarak gelişip serpilmişti şimdilerde. İnsanın yaşadığı yer ve koşullar ister istemez ondan
bir eziklik geliştirmesine sebep olur, bıkkınlık. Yeni yerler görme heyecanı, uzaklara gitme
dürtüsü içinde hiç ölmez. Köy gibi yerlerde bu ağırlıkla hissedilir, bunu şehirlerde baskı altında
yaşayanlar da hisseder.
Üç kafadar içiyor, uzak, buralardan çok uzaklara gidip yeni şeyler görüp öğrenme ve heyecan
dürtüleri var, yoğun ve ele avuca sığmaz bir hasretlik, keşfetme arzusu. Boyun eğmez bir arzu bu.
Mehmet bir haftalığına geldi üniversiteden, sonra gidecek. Ali ve Hasan’ın yüreklerini de bir
tırpanın ucuyla alıp süpürüp götürecek.
Ali ve Hasan devam edecekler sığ hayatlarına, neşesiz ve zor hayatlarına. Onlar böyle görüyor ve
hissediyor, bir şekilde gebeler buralara, tıpkı beş çocuklu bir kadının berduş bir kocaya çocukları
babasız büyümesin diye katlanması gibi. Korumaktan ve merhametle yaklaşmaktan bıkmaz
kadınlar, analar…
Mehmet’in yokluğu kızgın çılgın kor bir kılıç gibi batacak sırtlarına. Ara ara buluşup içecekler
yine, hayal kuracaklar birbirlerine anlatacaklar. Bunları yapmadan duramazlar ki.
Üç gencin çocuklukları beraber geçmiş. Kucak kucağa, can cana, kan kana, sırt sırta olmuşlar.
Onların arasını hiçbir şey bozamaz.

Konu değişiyor, biri ortaya bir konu atıyor, onun cılkını çıkarana kadar konuşuyorlar, sonra biri
başka bir laf diyor, yeni konu çıkıyor, Ali dedi ki: “Dün bir film seyrettim, acayip güzeldi, bir takım
godomanlar 10 tane evsizi bağlayıp bir ormana götürüyor. Godomanlar 5 kişi, hepsi silahlı.
Evsizleri salacaklar, kaçan hayatını kurtarır, av partisi yapıyorlar insanlarla.”
Sonra.
Ali, dağda kaçak avcıların vurduğu, koruma altında olan keçilerden söz açtı: “Birini vurmuşlar.
Derisin yüzmüşler; ama o esnada bir şey olmuş keçiyi öylece bırakıp kaçmışlar.”
Ertesi gündü.
Amerikalı kadın Zoe ve eşi Charles uzun zamandır sonuç beklediği av ilahesini almıştı. Kaldığı
otelden köye vardı. Orman görevlilerinden iki adam da yanındaydı. Görevliler onları muhtarın
yanına götürdüler. Günler önceden muhtarı aramışlardı; ama daha arayıp sormayınca muhtar bu
işin üstüne gitmedi, unuttu gitti. “Geleceğiz” deyip gelmeyince muhtar bu işe çok sinirlenmişti, o
gün yapacağı çok önemli işleri ertelemişti.
Amerikalı kadın ve eşine rehberlik edecek sağlam biri aranıyordu, geçen sene bu işe bakan 2
eleman başka ile tayin olmuştu. Muhtara sordular, “bu işi köyde yapabilecek biri var mı?” Muhtar
çok düşünmedi, bu işi yapabilecek birkaç kişi vardı ve en iyisi Ali’ydi. Zaten Ali’nin babası ve
muhtar çok iyi arkadaştı.

Muhtar Ali’yle görüşmeye gitti. Ali bu işe hevesli görünmedi. “Yapamam” da diyemedi, para
alacaktı çünkü. Bu işe girmeyi hiç istemiyordu; çünkü sağlam bir sebebi vardı.
Muhtar ısrar edince; “tamam” dedi. Ali, o gece sevdiği kızı, Zeliha’yı kaçıracaktı. Zeliha köyün en
yoksul ailesinin kızıydı. Üç kızın en küçüğü, Ali ona kızgın boğalar gibi aşıktı, aç köpeğin etli
kemiğe aşık olması gibi. Aile kızlarını Ali gibi baldırı çıplak bir çiftçiye asla vermezdi, Ali bunu
bildiğinden kızı kaçırarak alabilme şansını kullanacaktı. Kız razı gelmese de. Kızın haberi yoktu
bu işten. Dağda keçi avı için hazırlık yapıldı köyde.
Amerikalı kadın, eşi, gözetmen olarak iki orman görevlisi ve Ali dağa doğru yola koyuldu.
Ali, dağın zirvesini mesken tutan vahşi keçilerin yerlerini bilirdi. İzlere bakarak takip etmeyi av
köpeği kadar çok iyi bilirdi.
Bugün bu işi mutlaka sonuçlandıracağına inanıyordu Ali ve gece de kafasına koyduğu işi
yapacaktı. Birkaç saat geçti. Ali, keçilere dair hiçbir iz yakalayamamıştı.
Turist kadın ve kocası yorulduğunu ve acıktığını söyledi. Kamp yeri belirlediler, çadırları açıp
kurdular. Güzel, büyük bir ateş yaktılar. Herkes mutluydu, yemek pişirildi, çaylar kahveler içildi.
Karı koca yemekten sonra çadırlarına dinlenmeye geçti.
Çok zaman geçmişti ve karı koca çadırlarından çıkmıyordu.
“Dinlenemedik, biraz daha uyuyalım. Her tarafımız hamladı.”
Ali, çok sinirlendi, orman görevlilerinin de işine gelmişti bu gevşeklik, onlar da uzanıp keyif
yapacaklardı.
“Takma kafana” dedi şişman olan. Bir sigara uzattı.
Öteki ise viskiyi çıkardı.
“Nerden buldun onu?” dedi Ali.
“Kadında birkaç şişe daha var, hediye etti. İç, ısınırsın.”
Ali, viskiye alışık değil. Az içti ve kendinden geçti. Zeliha’yı hayal etti, coşku hissetti. Ama avcı
turistler böyle yaparsa bu iş bugün bitmezdi, yarına sarkardı, “bana ne” diye düşündü, “ben
parama bakarım, yarına sarkarsa iş bakarım çaresine” diye düşündü. Uzandığı yerde uyumuştu.
Kan ter içinde uyandı. Rüyasında bir keçi öldürdüklerini ve keçi isyan ediyor: “Beni neden
öldürdünüz diye, daha yaşayacak günlerim vardı, oğullarım olacaktı” filan.
(Öldürülmeye uygun olan keçi yaşlı erkek keçilerdir) Keçi isyan edip duruyor ve beddua ediyor,
lanetler yağdırıyor. Beni öldürenleri sonsuza dek lanetliyorum, gün yüzü görmeyin, mahvolun,
sevdiklerinizle ayrı düşün, sevdiğinize kavuşamayın!”
Ali, korkunç hissediyordu, paramparça, o keçinin lanetinin tutacağına, bu keçi işinin
mahvolmasına yol açacağına, Zeliha’yı alamayacağını düşündü. Henüz bir keçi görüp
vurmamışken bu işten sıyrılmaya bakacaktı.
“Hava bozacak, müthiş bir fırtına çıkacak” dedi, bu yalanla onları köye götürecek, bir daha da
onlara bulaşmayacaktı.
Ama turist kadın ve kocası geri dönmeyi kabul etmedi, hava raporunu dinlediklerini söylediler:
“Öyle bir şey yok!”
Toparlandılar ve yola koyuldular dik yamaçlardan. Güçlükle ilerliyorlardı taşlı arazide. Ali, bir
çıkar yol düşünüp duruyordu. Onları ekip sıvışmayı. Öyle olmalıydı ki Ali’nin kaçıp gittiğini
anlamamalıydılar. Ali, onları geyiklerin sürekli bulundukları yere götürürken bir ayı ve iki
yavrusuyla karşılaştı. Dişi ayı saldıracaktı, havaya ateş açtılar.
Hava kararmaya başladı. Kamp kurdular. Yine yemek yediler. Ama daha
çok atıştırmalık türünde şeyler. Sürekli yemek yemelerine sinir bozucuydu. Yol boyunca da
sürekli bir şeyler yiyorlardı. Sanki buraya biraz yürüyüp deli gibi tıkınmak için gelmişlerdi, serseriler! Orman görevlisi ikili de sanki açlıktan çıkmış gibi sosislere hücum ediyordu, Ali, sinir
oldu onlara. Onlar ateş başında kafa kafaya verdiklerinde Ali tuvalete gider gibi yapıp oradan
sıvıştı. Dağdan indi.
Hasan’ın evine gitti, ondan gidip turistlerle ilgilenmesini rica etti.
Hasan, onu çok sever ve o da av işinden anlar ve oraları çok iyi bilirdi, keçilerin bulunduğu yeri. Ali
ve Hasan nice gün keçilerin peşinde dolanmıştı, onları seyretmek, gözlemlemek ve haklarında
bilgi toplamak için.
“Peki, sen nereye gideceksin?” diye sordu Hasan.
“Önemli işim var.”
“Neymiş iş, söyle, aramızda kalacak, senin işini göreceğim.”
“Karşı köyden sevdiğim bir kız var, onu kaçıracağım, onu dağa götürüp sahip olacağım.
Nasılsa ondan sonra onu bana verirler, vermek zorunda kalırlar.”
Hasan, onun kimden söz ettiğini anlamıştı. Hasan da Zeliha’ya aşıktı.

Zeliha

Zeliha 1:70 boyunda, fidan gibidir, adam boyu sapsarı ekin tarlası gibidir. Çok kibar, çok yumuşak,
gülsü bir ses tonu vardır, sanki uçarcasına, yumuşak adımları vardır bakışları gibi. Meleklerin
beyaz kanatlarını aralıyor da aradan gülümseyerek, özüyle, ruhunun en görkemli yeriyle
bakarcasına bir ışık yayar baktığı her şeye, karıncaya, ota, insana, leşi, katile ve bilgeye. Buluta ve
göğün zerrelerine.
Yürekten bırakılan bir nefes gibi içten, incecik, çok sakin, inanılmaz ve son derece fantastik bir
bakış. Ruhaniyet! Evet, ruhaniyet, özel bir ruhaniyet, dünyada eşi benzeri olmayan bir ruhaniyet!
Açık kahverengi gözler, kumral saçlar, gizli bir beyaz kale gibi çeneler.
Hasan, onun kimden söz ettiğini anlamıştı. Hasan da Zeliha’ya aşıktı.
Ali, az uzaklaşınca Hasan kestirmeden fırladı. Gökyüzünde ay vardı, Hasan sansar gibi yaklaştı
cama, ufak bir taş attı. Çok geçmedi, Zeliha cama çıktı. Hasan, durumu ona anlattı fısıldayarak.
“Sağ olasın Hasan. Hayatımı kurtardın. O çulsuzun böyle bir şey planladığını seziyordum zaten.”
Hasan zevkle güldü: “Beni seviyon mu?”
“Elbette.”
“Benle evlenecek misin şehirde iş bulduğumda?”
“Allah nasip ederse. Zaman, bakalım ne gösterecek, hayırlısı. Sen şehirde iş bul önce.”
Hasan, mutlulukla çiçeklenen ve toza dönen bir devasa ışık kütlesi gibi oradan uzaklaştı. Evde sırt
çantasını hazırlıyordu aceleyle, içine bir kurt düştü. Çantasını hazırlayıp evden fırladı, dağa
gitmeden Zeliha güvende mi, değil mi diye kontrol etmek istiyordu. Hani belki Ali bir punduna
getirip onu evden çıkarır, kaçırır diye. Hasan, emin olmak istiyordu. Elinde budaklı bir odunla tek
katlı ve sıvasız eve yaklaştı, evin önündeydi, evin ışıkları kapalıydı. Hasan evin arkasına,
Zeliha’nın yaşadığı odanın tam önüne geldi. Onun da ışığı yanmıyordu. Ali de piyasada
görünmüyordu, “oh!” dedi, içi rahat etmişti. İlerledi, odunu yere atacaktı, samanlığın yanından
geçiyordu, içerde birinin konuştuğunu duydu. Ses çok tanıdık geldi kulaklarına.
“Beni kaçırmayacak mısın?” diye sordu Zeliha, güldü hafifçe, şuh biçimde.
“Kaçıracağım” dedi Mehmet.
“Bak aslanım, Ali bu gece beni kaçırmaya gelecekmiş.”
Güldü Mehmet kaba biçimde: “O beş kuruş etmeyen kirli kıçıyla mı?” Güldü yine. “O fakir salak
bir halt beceremez.”
“O zaman şöyle diyeyim: Babana ne zaman söyleyeceksin beni?”
“Zamanı gelince.”
“Elleme.”
“Hadi bir kez yapalım.”
“Olmaz! Bırak beni. Ben seni ciddi şeyler konuşmak için çağırdım. Ama senin umurunda
değilmişim. Bu iş bitti.
“Direnme! Bak yoksa adını çıkarırım!”

Zeliha, ona tokat attı. Mehmet onu itti, Zeliha yere düştü. Mehmet, leopar gibi atılıp üstüne çıktı.
Onu ele geçirmek için bütün gücüyle harekete geçmişti. Zeliha, beline sakladığı bıçağı çıkarıp
onu bıçakladı karnından. Mehmet inledi acıyla. Her şey birden gerçekleşmişti, çok vahşi ve sert,
bilinç yoktu bunda, ani bir öfke patlaması gibi, iki beden, iki enerji birbiriyle çarpışmış, biri
bıçaklanmıştı. “Ahhh!” dedi. Sesi soluğu kesildi. Mehmet yerde çuval gibi yatıyordu.
Hasan, fırlayıp samanlığa girdi. Zeliha ağlıyordu, şoktaydı: “Onu öldürdüm! Onu öldürdüm! Katil
oldum!
Hasan, çakmağını çaktı. Baktı Mehmet’e. Sonra kıza.
Mehmet, canlandı birden, gözlerini açtı, Hasan’ın bir omzunu tuttu can havliyle, dedi ki: “Gardaş,
babamı çağır, ölüyorum! Hastaneye yetiştirsin beni!”
“Ya demek öyle, kıza tecavüz edecektin!?”
“Kafam güzel!”
“Gebersen iyi olmaz mı?!”
“Köye geldiğimden beri askıntı bana. Geçen seneden beri. Bana içini döker, okumuş bir adamla
evleneceğim diye anlatıp dururdu. O gün kafam güzeldi. Birlikte olduk.”
Zeliha söz girdi: “Beni alacağını zannedip birlikte oldum senle. Yavşak! Ben ailemin yüzüne nasıl
bakarım, ne olacağım şimdi demiştim, sen sırt üstü uzanmış sigaranı içiyordun, tamam,
evleneceğiz dedin ya!”
Hasan dedi ki: “O halde bu işi jandarma, mahkeme çözer, ben gidip babana haber vereyim.”
“Yapma Hasan. Bırak gebersin namussuz!” dedi Zeliha, “o zengin, olan bana olur. Karışma bu işe,
gebersin, çek git sen, sorumluluk bana ait.”
“Olmaz. Sen katil değilsin. Tecavüz ediyordu, bıçakladın, ben de şahidim, hakim seni haklı görür,
ceza almazsın. Alsan bile az olur.”
“Adım çıkar. Kahpe derler. Yapma Hasan, karışma, bırak, gebersin.”
“Onu başından düşünecektin.”
“Hasan, gözüne kurban olayım yapma! Zorda kalan kıza yapma bunu. Her kız hata yapar. O beni
kandırdı, suçum yok. Kulun kölen, köpeğin olayım sonsuza dek, yakma başımı. Bana vurgunsun,
eğer bu işi kimseye bildirmezsen senin olurum sonsuza dek, çek git, cesedi ben gömerim bir yere,
yarın buluşuruz, senin olurum, bana istediğini yaparsın, yalvarırım sana razı gel. Bebeklerimiz
olur. Tarlanda bahçenden köle gibi çalışırım, anan baban hasta olursa bakarım, kaçıp gitmem,
soğan ekmek yesek isyan etmem, başımın tacı ederim seni. YALVARIRIM SANA; REZİL ETME BENİ
ELALEME! Beni namuslu ol diye var ettiler, eğittiler, yaşattılar. Aksi olacaksa öleyim daha iyi. Aksi
seçeneğim yok.”
“İyi, güzel; ama sen başkasının oldun, bakire değilsin, Mehmet’in altına yattın, sen kirlendin. Seni
gelin olarak alamam ki, seni evime sokamam ki. Korkunç bir şey bu.”
Hasan, çömeldiği yerden kalkmıştı,
Zeliha, arkadan sessizce yanaştı, kedi gibi çevik ve vahşi bir hırsla… bıçağı sapladı.
Hasan, yere yıkılırken; “ah anam!” dedi acıyla, saman balyasının birine tutunmaya çalıştı:“Zeliha,
ne yaptın!” dedi Hasan. Öfkeyle değil, şaşkınlıkla soruyordu. Bunu hiç beklemiyordu; çünkü bir
kızın “kahpe” yerine konmasının, konacak olmasının nasıl bir travma olduğunu, olacağını sittin
sene bilemezdi.
Zeliha, bıçağı çıkardı sırttan ve yandan sapladı bu kez. Bir kez daha.
Hasan, yere yığılıp kaldı.
Ali, dışarıdan sesleri duymuştu. Samanlığa daldı.
Çakmağı çaktı ve manzarayı gördü, yüzünü ekşitti.
“Zeliha ne oldu burada? Ey rabbim bu nedir böyle?!”
Gözlerine inanamıyordu.
Ali, evde anasıyla bir tartışmaya tutulmuştu, anası; “neden turistleri bırakıp geldin, bize para
lazım?” diye çıkışmıştı.
Tartışma uzamış da uzamış, Ali kafasındaki planı geciktirmek zorunda kalmıştı.
Zeliha, ona bakmıyordu, başı önündeydi, taş gibi soğuk ve duygusuzdu, aklını kaybetmiş gibi.
“Ah Zeliha ahh, neden yaptın bunu!?”
“İkisi bana tecavüz edecekti!” diye parladı, kuduz bir köpek gibi hırlamıştı sanki. Başını tekrar
önüne çevirdi.
Ali, kızın elinde saklı tuttuğu bıçağı fark etmişti. Aniden yaklaştı ve bıçağı onun elinden çekip
aldı. Bıçağı beline koydu, çakmağı söndürdü ve iki eliyle kızın boğazına yapıştı.
“Ali, yapma!”
“Bütün konuştuklarınızı duydum. Hani benim olacaktın? Hani benim için ölürdün! Seni kahpe!”
Kız, can vermeye yaklaşmıştı. Ali, ellerini çekti. Kız nefes nefeseydi, soluk almaya başladı
öksürerek.
Ali, katil olmak istemiyordu. Böyle bir kahpe kız yüzünden katil olamazdı. Dostları aklına gelmişti
çünkü. Onları hastaneye yetiştirmeliydi.
“Dua et kızım! Bunlar ölmesin. Ölürlerse hapiste çürürsün!”
“Ben kötü biri değilim. Olaylar öyle gelişti! Mehmet beni evlilik vaadiyle kandırdı. Hasan da onu
kurtarmaya çalıştı. Mehmet’in babası bize ekip biçtiğimiz araziyi verdi. Tapusunu verecekti.
Oğlunu bu hale getirdiğimi duyarsa zırnık vermez. İkisi de ölümü hak etti.
“Tamam; ama herkesi öldürüp zeytinyağı gibi su yüzeyine çıkamazsın, tatlım.”
“Adım çıkacağına canım çıksın ya da bana kötülük yapanlarınkinin. Bırak ikisi de ölsün, ikisi de
yürekli değildi. Senin olurum. Bebeklerimiz olur.”
“Yok ya, olur mu böyle şey, aynısını Hasan’a da dedin, ne edeyim seni, hadi her şeyi unuttuk, sen
gidip başka birinin altına yatarsın, kuyumu kazarsın, senden her şey beklenir. Kuş beyinli değilim
ben.”
“Bak Ali, liseyi birlikte okuduk, fena yanıksın bana, babam beni okutacak güce sahip olsaydı
çekip gitmiştim buralardan, benim gibi eziksin sen de, gel bu ezikliği birlikte aşalım.”
Ali, ona meyleder gibi oluyordu, ona duyduğu kutsal ve karşı konulamaz aşkı (fiziksel çekimi)
hatırlamıştı, o lise günlerini, tatlı lise günlerinde hep ona yakın olmak istiyordu ve Zeliha ondan
uzak duruyordu. Onunla sevişmeyi istiyordu, hep bunu düşünüyordu.
“Ben cesetleri gömerim, sen toz ol, yarın buluşuruz, kimse bulamaz onları, beyaz bir giysim var,
onu gelinlik niyetiyle giyerim, ormanda buluşuruz, bana istediğini yaparsın, her türlü, sınır yok.
Sonra aileni bize yollatırsın, beni istetmek için. Yıllardır benimle sevişmek istediğini biliyorum.”
Ali, hemen onun üstüne çıkmak ve her yerini öpmek istiyordu.
Zeliha’nın eteği, bluzu kan içindeydi, elleri, yüzünün bir kısmı.
Yüzü gözü kana bulanmış bir Afrika köpeği gibiydi Zeliha, işi yarım kalmış.
Çakmağı söndü Ali’nin. Hemen, hırsla, deli bir şehvetle yaktı çakmağı.
Zeliha, eteği yukarı çekti, beyaz, aysı baldırları göründü.
Ali’nin gözleri bacaklara, baldırlara kilitlendi, ona hücum etmek istiyordu. Çarpılmıştı. Zeliha,
pembe uzun eteği daha da yukarı çekti, bacaklarını yana ayırdı, kırmızı külot göründü. Ali
nerdeyse ona hücum edecekti, Hasan’ın inlemesini işitti:“Ölmek istemiyorum Allah’ım, ben ne
kötülük yaptım da bunu yaşattın bana?! Ana beni afeti, böyle bırakıp gitmek istemezdim sizi.
Eşhedü enla…”
Ve Mehmet’in inlemesi duyuldu: “Oy anam oy, anam, ölüyorum! Baba nerdesin, yetiş! Oğlunu
kurbanlık öküz gibi deştiler… Baba, her kötülükten beni korumaya çalıştı, ana sen de öyle. Köpek
leşi gibi geberiyorum. Rabbim beni affet!”
Hasan ona şöyle dedi: “Bizim de kaderimiz buymuş Mehmet, yapacak bir şey yok, üzülme,
şahadet getir, Allah seni bağışlayacak. Yalnız, keşke böyle ölmeseydik, bizimkilerin ne büyük,
kutsal hayalleri vardı.”
Mehmet ona şöyle dedi: “Elini uzat Hasan, çocukluğumuzda el ele tutuşurduk, dereden geçerken,
sonbahar günüydü, akşam oluyordu, sel vardı. O günü hatırladım şimdi, gökyüzünde ay vardı, bir
çakal ulumuştu ormanın derinliklerinde, ödümüz patlamıştı. Birbirimize bakıp aniden kahkaha
patlatmıştık korkudan.”
Hasan şöyle dedi ona: “Elin nerde Mehmet, göremiyorum? Gözlerim bozuldu. “Mehmet ağlıyordu,
Hasan da ağlıyordu.
Ali, Hasan’ı ve Mehmet’i kardeşten öte severdi, Tamam, Zeliha’nın üstüne atılacaktı, o kırmızı
külotu dişleriyle çekip koparacaktı ve dudaklarını o mahrem… Bu arzu için ölürdü.
Kararı kesindi; ama önce Hasan ve Mehmet’i kurtarmalıydı.
Dilinden şu dökülüverdi: (Zeliha’nın Mehmet’le yaptıklarına misilleme olarak, hesaplaşma isteği,
içerlediği için, kıskandığı için, onu yaralamak için, onu iyice tahrip etmek için)
“Merak etme. Yavaş yavaş çürüyeceksin hapiste. Ben Hasan’ın da seni sevdiğini biliyordum, onu
kafaya aldığını. Yalnız, üçüncü kişiyi bilmiyordum, onun Mehmet çıkması çok garibime gitti.
Üçüncü kişiyi açığa çıkarmak için yalan attım, Hasan da sana bunu yetiştirdi ve sen de Mehmet’i
çağırdın olup biteni anlatmak için. Foyanı ortaya çıkardım. Karşında akıllı, çok zeki bir adam var
güzelim.” Güldü.
“Bırak; ölsünler! Gömeriz onları. Kimse bulamaz. Ben de senin olurum. Yaşar gideriz bu köyde.
Onları kimse bulamaz. Çocuklarımız olur. Ne olursun Ali. Beni dinle ne olursun, yakma beni.”
“Yok, bir dördüncü kişi daha vardır belki. Yedek. Değil mi?” Güldü: “Hapiste çürüyeceksin kızım.
Boşuna yalvarma bana. Av partin sona erdi. Sona erdiren de benim.”
Ali’nin parmağı kaydı, çakmağı söndü, Ali çakmağı çaktı, çakmak yanmadı. Uğraşıyordu onu
yakmak için: “Yan be namussuz!”
Zeliha, çoktandır yerde gözüne kestirdiği iri taşı iki eliyle tutmuş ve yıldırım hızıyla havaya
kaldırmış karanlıkta hazır bir cehennem atmacası gibi bekliyordu, Ali’nin tam önünde.
Ali, çakmağı çaktığı an karşısında iri taşı iki eliyle kaldıran Zeliha’yı gördü, ortaçağda yaşayan,
dünyayı yok etmeyi planlayan karanlık şatodaki büyücü gibi, zifiri şato gibi parlayan bir dev
yumruk gibi. Zeliha, öfkeyle taşı indirmişti, Ali kıpırdayamadı bile. Bakakaldı sadece.
Ali, can havliyle sürünerek kaçmaya çalışırken; “Zeliha’m ben seninle…Kahpe de
olsan…ben…ben..bebekler…” diyebildi sadece… Zeliha, ona taşı bir kez daha indirdi, bir kez
daha, defalarca, sonra bıçağı alıp defalarca sapladı. Sonra diğerlerine sapladı bıçağı, defalarca.
Orası kan gölüne dönmüştü, Zeliha’nın üstü saçı başı, her yeri ince ve koyu kan damarlarıyla
kaplıydı, sümüksü ve kaygan kan damlaları.
Şimdi cesetleri nasıl yok edecekti?
Samanlığın arkasında boş bir yer vardı, kazma ve kürek alıp kazmaya başladı. Sabah olmadan
üçünü kazdığı çukura atıp üstlerini kapatacaktı. Elini çabuk tutmalıydı. Geçmiş manzaralar
kafasında dönüyordu, seviniyordu, içinden sevinçle güldü, şöyle düşündü: “Hapiste çürüyeceksin
ha, sen çürü toprak altında, çok zekisin, çok akılsın, gördük… Siz yapsanız bir şey olmuyor, kız
yapsa adı kahpe oluyor?! Kusura bakmayın, kahpe olarak nam yapacağıma sizin toprak altına
girmeniz çok daha iyidir… Ali, keşke sen yürekli çıksaydın da dinleyeydin beni…”

Not 1: Bu öyküde geçen keçi öldürme (Av İhalesi) olayı ülkemizde gerçekleşmiştir.
Not 2: Hikayelerimde paragraf kullanmamaktayım.

İsa Kantarcı


İsa Kantarcı hakkındaki bilgilerin basılmasını istiyorum.
Eğer basılmamasını istiyorsanız tıklayın.

  İsa Kantarcı kimdir?
yazar

Etkilendiği Yazarlar:
jack london

 


Bu yazıyı basmak istiyorum.

İzEdebiyat'da yayınlanmakta olan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Tüm yazılardan birinci dereceden sayfa düzenleyicileri sorumludur. Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.

Yazarların izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin —kısa alıntı ve tanıtımlar dışında— herhangi bir biçimde basılmaması/yayınlanmaması önemle rica olunur.

© 2000-2002, İzlenim.com - Tüm hakları saklıdır.