Mektup

Bugün 08.12.2023 Cuma… Okuduğunuz bu denemeyi aslında pazartesi gününden beri karalıyorum ama bir türlü bitirememiştim. Bu sefer ki konu gönlün ayinesinden kağıtlara yazılan o içli, içi dolu, özü tatlı mektuplar…


Ben hem mektubu hem daktiloyu hem de bilgisayarı görmüş, kullanmış şanslı bir nesilim. Bu üç iletişim aracıyla ilgili farklılıkları da iyi bilirim. Çoğunuza romantik bir iddia gibi gelecek ama kalemle kağıtlara geçirilmiş bir cümlecik yazıyı, teknolojik aletlerle yazılmış herhangi bir metne değiştirmem. Elbette daktilo ve bilgisayarlarda yazı yazmak, daha hızlı olsa da ben gene de tercihimi değiştirmem. Zaten bu husustaki görüşlerimi daha önce karaladığım “font ile hat arasında geçen yıllarım” başlıklı deneme de dile getirmiştim.

Evet, “mektup” diye bir tür olmasaydı, geçmişin perdeleri hep örtük, kişilere ve olaylara ait bilgilerimiz hep yarım kalacaktı. Aslında her mektup, bir anlamda, tarihi bir vesikadır.” der Seyit Nurfethi Erkal “Geç Kalınmış Bir Gün” kitabında. Mektuplar ki bunlar: İlahî mektuplar, peygamber mektupları, asker mektupları, fermanlar, resmi mektuplar, anne-baba-evlat mektupları, arkadaş mektupları ve yâr mektupları ki beni en çok etkileyen mektuplardır vedahi Edebiyat dünyasındaki mektupların hepsini önemser, değerli bulurum. Zira hepsi bir kalbin ve düşüncenin süzgecinden geçtiği için herkes, mektubunu candan özge ve baş üstünde tutarak en derûn köşelerde saklamıştır…

Mektupları taşıyan postacı, çantasından zarfı çıkartıp size teslim etmesiyle elinize aldığınız ve içinde muhteşem his ve duyguların yoğrulduğu size özel zarfı heyecanla açmak… İçinde bir fotoğraf, ondan bir eşya var mı diye merak edersiniz hemen. Her ne kadar erkekler çok dikkat etmese de kadınların çoğu kâğıdın şeklini, ne renk olduğunu, yazıyı nasıl yazdığını dahi merak ederler. Biz erkekler bir mektup almışsak metindeki sevgi ve coşkuya bakarız. Hatta yazının heyecandan sürçmeleri olmuş mu, uzun mu, kısa mı diye merak ederiz. Bazı mektuplar da sayfalar yetmemiş az gelmiştir. Bazı mektuplar da vardır ki bir cümleciktir! Ah bir cümle diye hafife aldığımı filan sanmayın sakın. O bir cümle deryaya bedel bir damlacıktır ki o tek cümle; “Rotasızlığımın ortasında ölüm yağıyor kelimelerime yani yoldaşlarıma, su…” diye yazılmış olabilir.

Yukarıda anlattığım şey görüntüsüdür işin, yani reklamı. Hiçbir gönül insanının bir eşyanın görüntüsü, maddesi, ağırlığı ile işi olmaz. Yani çoğunlukla dikkat edilse de esas önemli olan, zarfın bir gönle diğerini nasıl taşıdığıyla ilgilidir! Bir gönlün diğerine neyi nasıl yansıttığıyla yani.. Evet, tıpkı bir ayna misali… “Işığı yansıtmanın iki yolu vardır; ışığı yansıtan mum veya ayna olmak.” Kalp sevgiyle atıyorsa eğer, her tik tikta, bir ışık misali yansıyacaktır. Bazen sesi, bazen sözü, bazen bakışı, bazen gözlerindeki ışığı zihninizden bir film şeridi gibi geçirirsiniz satırları okurken. İşte, bu yüzden her mektup; bir kalbin yazıyla muhatabına yansımasından başka bir şey değildir… Hayatın zorluğu ve karmaşası içinde her bir zarf; yolu gözlenen, hasretle beklenen bir nefes arası olacaktır.

Kimler mektup yazmamıştır ki… Başta önderimiz, Allah’ın Resulü, Sevgili Peygamberimizin mektuplarını anmak lazım. Gülüşüne kâinatın tebessüm eylediği Hazreti Muhammed Mustafa’nın kaleme aldığı ve Habeş Necaşisi’ne gönderdiği o kutlu nameyi gelin hep birlikte tekrar okuyalım.

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

Allah Resulü Muhammed’den Habeş Necaşisi Ashama’ya.Kendisi’nden başka İlah bulunmayan gerçek hükümdar, mukaddes, selam, koruyucu, kurtarıcı olan Allah’ın övgüsünü sana iletirim.

Tasdik edip şahadet ederim ki Meryem oğlu İsa Allah’ın Ruhu ve Kelimesi’dir.

Kendisine dokunulmamış Meryem’e nasib edilmiştir. Böylece Meryem, İsa’ya hamile kalmış, Allah Teala da Ruh ve Nefesi’nden olmak üzere Âdem’i nasıl yarattıysa onu da öylece yaratmıştır.

Seni tek olan ve eşi bulunmayan Allah’a çağırıyorum.

O’na itaat konusunda karşılıklı yardıma çağırıyorum.

Beni takip et, bana uy ve bana gelen şeye iman et.

Muhakkak ki ben, Allah’ın Resulüyüm. Bu nedenle seni ve etrafında bulunan askerlerini Allah’a iman etmeye davet ediyorum.

Nasihat ve sözlerim size ulaşınca kabul etmenizi tavsiye ederim. Amca tarafından yeğenim olan Cafer’i yanında az sayıda Müslüman grubuyla beraber sana doğru yola çıkarıyorum.

Selam gerçek hidayet yolu üzerinde bulunanlara olsun.”

diyerek mektubun cevabı beklenmiştir…

Kimi zaman da bir müjdelik vesilesi olmuş mektuplar vardır ki onları da anmasak olmaz. Hele hele onlar sevgiliden geliyorsa…

Plinius’tan hanımı Calpurhia’ya, M.S. 100 dolayları: “Mektubunda diyorsun ki yokluğunu ta iliklerimde hissediyorum; siz yanımda yokken biricik avuntum, yazdıklarınızı elimde tutup defaatle başucuma oturduğunuz yere koymak… Beni özlediğinizi ve böylesi bir avuntuyla iç huzura eriştiğinizi düşünmek hoşuma gidiyor doğrusu. Ben de her daim sizden gelen mektupları okuyor ve adeta yeni gelmişler gibi kerrelerce elime alıyorum; ama bu, size olan özlemimi körüklemekten öte bir işe yaramıyor. Mektuplarınız benim için bunca değerli olduğuna göre, sizinle birlikte olmaktan ne büyük bir mutluluk duyacağımı tasavvur edebilirsiniz. Bana elemle karışık bir haz veriyorsunuz ama, yine de mümkün olduğunca sık yazın.” diyerek duygularını dile getirmiştir.

Bir mektup ki yolu hasretle beklenen… gelişi, hem sevinçtir hem hüzün… yakar gönlü, buram buram yol alır gönül kokusu ve yâre ulaşır… mekan kaybolur, zaman yok olur… sadece gönül vardır… hasret ve vuslat, dembedem!

Goethe’den Stein’a, (28 Haziran 1784): “Tüm varlığımla senin olduğum için bilsen ne kadar mutluyum, hele yakında sana kavuşacağım için… Seni her halinle seviyorum, yaptığın her şey seni bana daha çok sevdiriyor.”

Carl Maria Weber’den nişanlısına, (26 Temmuz 1814): “Mektubunda ne kadar güzel ne kadar yürekten ve ne kadar samimisin! Sevgi içinde bir güvenin var. Ah! Seni şu kalbime kondurabilsem… Senin için nasıl çarptığını duyardın. O zaman bambaşka bir adam olurdum. Bütün neşe ve kuvvetimle işime koyulurdum.”

Ve bazı mektuplarda yorgun bedene derman olur! Gözlere fer; gönle nur! Çalışma azmini perçinler, şevkle bileylenir okuyucusu…

Robert Schumann’dan Clara’ya, (18 Aralık 1838): “Beni çok teskin eden ve içten mesut eden son iki mektubunu aldım. Benim gibi zavallı bir sanatkâra yaptığın bu iyilikler için çok teşekkür! Tanrı neşemizi bozmasın. Mektuplarının arası uzarsa, kuvvetim azalmaya başlıyor.”

Bir mektuptur ama o bile başlı başına bir hediyedir sahibi için. Sanki bir hazine sandığı, sanki bir ilham kutusu… üzüntüye neşe, kalbe sevgi üstüne sevgi okuyanı için bir ilaçtır.

Elizabeth Barrett’ten Robert Browning’e, (10 Ocak 1846): “Bilmem biliyor musunuz, bana kendinizi düşünmemi söylediğinizde, sizi böylesine çok düşünmekten -belki de haddinden fazla- yalnızca sizi düşünmekten arlanıyordum? Bilmem size söylesem mi? Bana öyle geliyor ki dünyada gelmiş geçmiş hiçbir erkek, hiçbir kadın için, sizin benim olduğunuz kadar önemli olmamıştır. … Tanrı’ya emanet olun!”

Sürgünde veya vatanından uzakta da olsa bir dost her daim değerlidir! Canlı şahidi kelimeleri açıp da okumamak olur mu? Olmaz. İşte böyle anlarda, dostun zarflanıp, hal hatır sormaya gidişin adı da mektup olmuştur.

Namık Kemal’den Abdülhak Hamid’e, (3 Mart 1875): “…Okudukça gönlüm karşıma çıkmış da bana teselli verir zannettim. Sahiden Magosa dedikleri zindan-ı cehaletten kurtulmuş da bir meclis-i edeb ü irfan içine düşmüş kadar memnun oldum.”

Bazı zaman da mektuplar, bir itirafnamedir. Bir arınmadır ki içten, saf olarak düşüncelerin teklifsizce kağıda aktarımıdır. Hem dilek, hem istek hem de dualar bu mektuplarda satır satır yer almıştır.

Hüsn’den Aşk’a: “Bismihu subhanehu. İyiyi de kötüyü de yoktan var eden Allah’ın adıyla… Hayat veren ve Rahman olan Allah’ın adıyla başlıyorum mektubuma. O, göğü yerden yüksekte tuttu ve oradan yere rahmet indirdi. İstek sahiplerinin isteğini verdi. Söz sahiplerini meşhur etti. Ümmetin şefaatçisine, onun arkadaşlarına ve evladına selam olsun. Bu mektup canım sevgilime gitsin. Bu öyle bir âh ki göklere ulaşsın. Gönül ıstırabı anlatılmasa da ateş gibi sıcaklığı dışarı vurduğundan gizlenemez. Fakirin mektubunun kâğıdı gönlü gibi buruşuktur. (…) İş sende biter. Tedbiri sen almalısın. Ey ay yüzlü, sözlerim burada son buldu. Allah sonunu hayretsin.”

Aşk’tan Hüsn’e: “Hû ile… Her şeyden münezzeh Allah’ın adıyla… Aklı ve ruhu yaratan, belâ dünyasını imar eden, iki sevgiliyi birbirinden ayıran, Hüsn’ü parlak bir güneş yapan, Aşk’ı onun ateşinde yakan, ümitsize kavuşma ümidi veren, dostluğa alışkın olanları hasrete esir eden Allah’ın adıyla… Temizlerin en büyüğü Fatma’nın babasına ve bütün aile efradına selam olsun. Siyah bir kıvılcım olan bu mektup yüreğimin ateşinin külüdür. Yolu bir cennetten geçer, fakat o cennetin baharının gülü ateştir. Söz her ne kadar canlıların bir özelliği ise de dünya bu, bazen ölüyü de konuşturur. (…) Allah şahidim, canım ise azığımdır. Biraz sabret, feryat etme, bakalım Allah neylerse güzel eyler. Bu mektubumu sakla. Bu canını koruyan bir tılsım olsun. Yeminini unutma.”

Hürrem Sultan’dan Kanunî’ye: “Hazreti Sultanım, Yüz(ümü) yere koyup kutsal ayağınızın bastığı toprağı öptükten sonra, benim devletimin güneşi ve sermayesi sultanım, eğer bu ayrılığın ateşine yanmış ciğeri kebap, göğsü harap, gözü yaş dolu, gecesini gündüzden ayırt edemeyen, özlem denizine düşmüş çaresiz, aşkınız ile divane, Ferhat ile Mecnun’dan beter tutkun kölenizi sorarsanız ne ki, sultanımdan ayrıyım. Bülbül gibi ah ve feryadım dinmeyip ayrılığından (öyle) bir hâlim var ki Hak kâfir olan kullarına dahî vermesin.”

Ziya Gökalp’ten kızı Seniha’ya: “Kızım Seniha! Sevgili kızım, bu hafta da mektup alamadım. Fakat ehemmiyeti yok. Mektup alamasam da almış gibiyim. Kalplerinizi bir kitaptan daha iyi okuyabilirim. Mektubunuz gecikmiş olsa ne çıkar? Sıkıntıda olup olmadığınızı anlamak isterim. İnsaniyet artık daimî ıstıraplardan kurtulacaktır. Böyle buhranlı zamanlar büyük mefkûrelerin (ülkülerin) büyüyüp yayılacağı bir zamandır. İnsanları kurtaracak mefkûrelerdir. Mefkûre her memleketi bir cennet yapacak, her millet kendi cennetinde hür ve mesut yaşayacaktır. İstikbalde (gelecekte) artık haksızlık, adaletsizlik, hürriyetsizlik yoktur. Kin, husumet (düşmanlık), tamah, haset yoktur. Fertler birbirini sevecek, milletler birbirini sevecek, dinler birbirini sevecek, medeniyetler birbirini sevecek. Bugün insaniyet köprü üzerinde bulunuyor. Cehennemle Cennet üzerinde bir köprü…”

Ranier Maria Rilke’den Kappus’a (Fruborg, Jonsered, İsveç, 4 Kasım 1904): “…Benden bir şey daha söylememi isterseniz, şunu derim size: Sizi avutmaya kalkacak kişinin kendisi, sizin bazen hoşunuza giden yalın ve sessiz sözcükler arasında zahmetsiz yaşayıp gidiyor. Yaşamı çileler ve hüzünlerle dolu ve çok daha kötü, sizinkinden. Gelgelelim, bir başka türlü yaşasaydı, sizin için o avutucu sözcükleri de bulamazdı.”

Nazım Hikmet’ten Piraye’ye (939 / 5 Haziran): “Sevgili karıcığım, sana bu mektubu Cerrahpaşa Hastanesi’nden, eski yattığım ve şimdi yatmakta olduğum karantina koğuşundan yazıyorum. Dünya! Dün gece bu vakitlerde senin yanındaydım. Mesuttum. Fakat ne kadar mesut olduğumu ancak şimdi o saadeti elden kaçırdıktan sonra anladım. Anlıyorum. Bir tanem. Sevgili karıcığım. Seni perşembeye beklerim. Yine ziyaret günleri hayatıma girdi. Yine ömrümün tek manası var: Ziyaret günlerini beklemek… Tercüme ettiğim romanı, içindeki tek ve yarı kalmış sarı kâatla beraber getir…”

Cemal Süreyya’dan karısı Zuhal’e (12 Temmuz 1972): “Zuhal’im! Hayat, hayatımsın. Bunu bilmeni isterim. En önce bunu bilmeni. Bir de şeyi bilmeni isterim: Benden yanlış yere, yok yere kuşkulanıyorsun. Sana hiçbir zaman hayınlık etmedim ben. Edemem. Kaç yıldır evliyiz, yan yanayız. Hâlâ başım dönüyor senlen, esrikim senlen, seviyorum seni. Her geçen gün daha büyük bir aşkla. N’olur, akkavakkızı, anla beni. Bu sevgimi hor görme. Kendininkine uydur, yakıştır. Bu satırları ilk evimizin altındaki kahvede yazıyorum. Ve ben seni o ilk günlerdekinden daha büyük bir tutkuyla seviyorum. Biz iki ayrı ırmak gibi ayrı yerlerden kopup geldik, kavuştuk bir noktada, yanıbaşımızdan küçük bir kol da alarak büyük bir nehir meydana getirdik; birlikte akıyoruz şimdi. Nicedir bu böyle. Hep de böyle olacak. Denize dökülene, ölene dek. Bizim için tek koşul mutluluk olabilir. Hiçbir şey bozamaz birliğimizi. “Üçüz, gözüz biz.” Sen de öyle düşünmüyor musun? Ne tuhaf, son bir iki ayda sen, benden biraz uzaklaştın, araya mesafeler, tedirginlikler sokuyorsun diye düşünürken, o sırada sen de aynı şeyleri düşünüyormuşsun. Bunlar aşkın halleri, aşkın zaman zaman kişinin önüne çıkardığı ezinçler, üzünçler herhalde. Bunu böyle yorumlamak gerekir. Bir de seviyorum seni. Tek dalımsın. Memo’yla birlikte, ama ondan da öncesin. Bunu böylece bilesin. Bilinmelidir bu. Yalnız seninle güçlüyüm. Sen olmasan bir anlamım olamaz. Sev beni. Her şeyimi sana borçluyum. Sana rastladığım sıralar yıkıntılıydım. Sen onardın beni. Tuttun elimden kaldırdın. Ben de ekmek gibi öptüm alnıma koydum seni, kutsadım. Sen hastanedeyken her gün yazacağım sana. Seni nice sevdiğimi anlatacağım. Yüzüğünden öperim.”

Daha buraya on binlerce mektup örneği alabilirim ama buna gerek yok. Gerçekten bir dost, arkadaş aile bireyleri ve yardan gelen mektupta bir selam bile olsa onların ellerinin değdiği, gözyaşlarının düştüğü kağıtta bakışları ile yazılan şey bir mektup, bir mektuptur.

İşte öyle tarifsizse muhabbet gönülde ışıyorsa, o zaman mektup gönül ayinesi değil, belki de bizatihi gönlün kendisi olmuştur. Hürmet, muhabbet ve dua ile bezenmiş bir can gibi… Asla okunmasına doyamazsınız. Binlerce defa okur hatta ezberlersiniz.

Mektupların bu zamanda bu çağda canlı olduğunu filan düşünmüyorum. Belki olmalı ama değil işte. Kitle iletişim araçları o kadar çok gelişti ki ve insanlara ulaşmak o kadar kolay ki artık. Bu rağmen bir şeylere üşenen, bununla ilgili gurur yapan, “ben böyleyim” “sen değiş” diyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çok elbette. Çağın ruhuna uygun kopartılan birçok şey de olduğu gibi bunda bile maalesef ne bir hikmet, ne de bir bereket filan kalmadı.

Oysa hiç zahmetli olmasa da tıpkı kâğıt ve kalemle gönlün kağıtlara aktarılıp zarflanmış, el yazısıyla yazılmamış olsa da bir mail, bir whatsaap mesajı da güzel ve özel olabilir.

Evet, mektup bahsi, dediğim gibi çok uzun saatler konuşabileceğimiz bir konu ki sadece Voltaire’in on sekiz bin mektubu, Goethe’nin Stein’e bin beş yüzü aşkın mektup ve not gönderdiğini öğrendiğimde konunun derya deniz olduğunu anlamıştım.

Aşk, sevgi, gönül, çocuk, kar, yağmur ve hepsinin efendisi insan… Şiir, hikâye,
deneme; her bir kitap bile bir mektuptur! “Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.” Demiş üstad Cemil Meriç! Ben ise her kitabı bir mektuba benzetirim, zarfının açılmasını bekleyen… kimini yalnız okumak güzel, kimini birlikte; kimini bir gönle bir gönül ekleyerek, kimine bir gönle bin gönül… Bazen mekânın bizzat içinde olmak, zarfın içinde kalmak istersiniz. Bazen de bir pencere genişliğinde dünyaya açılabilmek… Her mektup, yazdığınız ve okuduğunuz o emin olun sizden bir parçadır… Sizin kelimelerinizle sizi anlatmıştır. Sırf bunun için bile değerlidir. Bunu bilmek gerekir. “Kim ki mektubu yalnız ak kâğıt üstünde kara yazı zanneder, aldanmıştır. O, gölgesi kâğıda düşmüş bir yürektir ki dokunanı yakar!” dendiği gibi yazılmalı ve okunmalıdır her mektup, gerisi hikâye…

Kalın sağlıcakla…


Yûşa Irmak hakkındaki bilgilerin basılmasını istiyorum.
Eğer basılmamasını istiyorsanız tıklayın.

  Yûşa Irmak kimdir?
Felsefe ve edebiyat aşığı! Yayıncı, gazeteci ve kitapsever...

 


Bu yazıyı basmak istiyorum.

İzEdebiyat'da yayınlanmakta olan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Tüm yazılardan birinci dereceden sayfa düzenleyicileri sorumludur. Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.

Yazarların izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin —kısa alıntı ve tanıtımlar dışında— herhangi bir biçimde basılmaması/yayınlanmaması önemle rica olunur.

© 2000-2002, İzlenim.com - Tüm hakları saklıdır.