Anneannem ve Elegans'ın Hikayesi

ANNEANNEM VE ELEGANS’IN HİKAYESİ



Anneannem Girit’te doğmuştu. Ailece mübadele döneminde Türkiye’ye geldiğinde o ve kardeşleri küçük birer çocuklarmış daha. Onun çocukluğu ve genç kızlığı hakkında fazla bir şey bilmiyorum ne yazık ki. O dönemlerde bu tür sorular sormayı düşünemeyecek kadar küçük, büyüdüğüm zamansa bunu düşünemeyecek kadar meşguldüm. Oysa şimdi ona soracağım öylesine çok soru var ki… Ama çok geç… anneannem on sekiz yıl önce öldü.

Anneannem orta boylu balık etinde tipik bir Girit’liydi. Çok iyi Rumca bilir, biz torunlarının anlamasını istemediği zamanlarda annem, teyzem, kardeşleri ve yeğenleriyle Rumca konuşurdu. Ela gözleri göz çukurlarına batmış, ince burunlu, buğday tenliydi. Onun hiçbir zaman en ufak bir makyaj yaptığını görmemiştim. O dönemlerde kadınların tek makyajı dudaklarına sürdükleri ruj ve göz kapaklarına çektikleri kalemden ibaretti. O ruj bile sürmemişti hayatı boyunca dudaklarına, tıpkı annem gibi. En önemli özelliği siyah saçlarının topuklarına kadar uzun oluşuydu. Doğduğu günden itibaren hiç kesilmemiş olan saçları yere değecek kadar uzundu. Saçlarını toplayıp tepesinde büyükçe bir topuz yapardı daima. Sokağa çıkarken siyah paltosunu giyer, başına yine siyah eşarbını takar, çenesinin altında düğümlerdi. Tıpkı içindeki acıları düğümlediği gibi…

Girit’ten anavatana gelirken yanlarında getirebildikleri tek şeyleri anılarıydı. Ölüm korkusunu Girit’te bırakıp gelmişlerdi. Tek iyi yanı da buydu bu göçün. Hep anlatırdı…Geceleri silah sesleri duyulduğunda annesinin ağlayarak kardeşleri ve kendisini duvardaki dolabın içine korkuyla sokup üstlerine yorganları, battaniyeleri örterek nasıl sakladığını. O günleri hiç unutmadı, hayatının sonuna kadar… Silahlardan çıkan patlama seslerini ve annesinin “Sakın ses çıkarmayın, burada olduğunuz anlaşılmasın sakın.” diye sıkı sıkıya ettiği tembihlerini yüreğinde ve hafızasının bir kenarında taşıyıp getirmişti yeni vatan topraklarına.

Çocukluğumda ondan duyduğum anlattıklarının arasında en önemli olan anısı buydu. Bir de tüm çocukluk yıllarımda hiç bıkmadan dinlediğim şiirsel ve masal tadında bir hikayesini hatırlıyorum. Binlerce yıl öncesine dayanan bu hikaye onun en çok sevdiği, anlatmaktan hiç bıkmadığı ve anlatırken adeta kendinden geçtiği bir efsaneydi. O çok severek anlattığı bu hikayeye “Bu efsane binlerce yıl önce yaşanmış gerçek bir aşk hikayesiymiş.” derdi.

Hikayenin içinde geçen bazı kahramanların isimleri çok tanıdık bir destandaki kahramanlardı oysa. Orta okul dönemimde bu hikayedeki kahramanların, Homeros’un İlyada destanındaki kişiler olduğunu söylediğimde, bana kızar ve “Bu aşk yaşandığı dönemlerde Homeros daha dünyada bile değilmiş.” derdi. “Olsa olsa o Homeros denilen adam çalıp yeniden yazmıştır o destanı.” diyerek beni azarlayarak söylenirdi. Bu hikayeyi ne zaman anlatmaya başlasa, adeta büyüsünün bozulacağından korkarak nefes bile almaktan çekinerek, huşu içinde dinlerdim. Ben dinlerken, anneannem ise anlatırken, ikimizde büyülenirdik adeta… Anneannem bana bir gün “Eğer okuma yazma bilseydim, bu hikayeyi yazardım.” demişti. Daha sonra ne zaman anlatsa bana hep “Ne olur sen yaz bu hikayeyi, yazık yok olup gidecek.” deyip durmuştu… İşte size şimdi bu hikayeden biraz bahsetmek istiyorum…

Binlerce yıl önce İda dağında Elegans adında güzeller güzeli bir genç kadın yaşıyormuş. Öylesine güzelmiş ki, güzelliği tüm ülkede dillerden dillere dolaşıyormuş. Elegans’ın güzelliği günün birinde saraya kadar ulaşmış. Sonunda Elegans’ın güzelliği kralı çok meraklandırmış. Kralın güzellere olan düşkünlüğü de tüm ülke ve karısı Hera tarafından biliniyormuş. Kral Zeus’u karısı sürekli takip ettiriyor, onu deliler gibi kıskanıyormuş. Bir gün Kral Zeus vezirini yanına çağırıp, ne edip ne eyleyip Elegans’ı görmesini sağlamasını istemiş.

Vezir hemen Elegans’ın nerede oturduğunu, gününü nasıl geçirdiğini öğrenmiş ve bir gün Elegans göl kenarına gittiğinde Kral Zeus’un onu görmesini sağlamış. Kral Zeus daha ilk gördüğü anda Elegans’a vurulmuş. Yüreği Elegans’ın aşkıyla yanıp tutuşmaya başlamış. Artık ne geceleri uyuyabiliyormuş ne de gündüzleri huzura kavuşabiliyormuş. Aşk ateşiyle yanıp tutuştukça ülkeyi de hiddetiyle kasıp kavurmaya başlamış. Hera kocasındaki bu değişikliğin farkındaymış fakat sebebini bir türlü anlayamadığından onun da tüm huzuru kaçmış, o da saraydakilere kan kusturmaya başlamış. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın Zeus’un ve vezirin ağzından hiçbir şey alamıyormuş. Sürekli sarayın falcısına fal baktırıyormuş. Falcı da doğru dürüst bir şey söylemediğinden Hera iyice küplere biniyormuş.
Hikaye böyle başlıyor ve Elegans’ın yüreğine düşen aşk acısıyla devam edip gidiyor… Kral Zeus’un aşk tanrısı Eros ile arasında başlayan anlaşmazlık Elegans’ın hayatının cehennem azabına dönüşmesine sebep oluyor. Elegans’ın çektiği acılar kimin için? Bu hikayedeki kahramanların amacı ne? Smyrna’da ve İda’da neler oluyor? Elegans neden beddua ediyor ve bedduası ne? Elegans’ın dramı sonunda nasıl çözüme ulaşıyor? Bu hikayedeki sır ne ve nerede gizli?
Bu hikaye öylesine uzun ki burada kısaca anlatmam imkansız. Başlı başına bir kitap olacak kadar sürükleyici ve heyecanlı. Ben bu hikayeyi yazmaya karar verdim. Anneannemin dediği gibi eğer yazmazsam bir gün yok olup gidecek. Elegans’ın bedduasını belki benden başka bilenler vardır ama ben bu güne kadar anneannemden başka hiç kimseden duymadım. Bu nedenle de yazmaya karar verdim. Anneanneme verilmiş bir sözüm vardı ve sözümü yerine getirmeye çalışıyorum şimdi.

Senin yerine ben yazıyorum anneanneciğim, sen rahat uyu... okuma yazma biliyorum ve geçmişin korkularını ancak onunla dinlendirebildiğin bu güzel hikayeyi yazmaya çalışıyorum, aynen senin anlattığın gibi. Kim bilir belki bir gün herkes okur…



Samile İlter.İzmiR.11.05.2007


[[K]] [[/K]]


Samile yener hakkındaki bilgilerin basılmasını istiyorum.
Eğer basılmamasını istiyorsanız tıklayın.

  Samile yener kimdir?
Samile İlter Küçük yaşlardan bu yana okumayı çok sevdi. Bulundukları semtteki ilkokulun bir kütüphanesi olduğu için, kendini hep çok şanslı görüyordu, bu bir lükstü o semtte okuyan çocuklar için... öyle ya 1960'lı yıllarda kaç mahallenin ilkokulunda bir kütüphane vardı?. Kütüphaneye neredeyse her gün gider, raflardan kitapları büyük bir zevkle alır okur okurdu. Dede Korkut, Ömer Seyfettin, Halide Edip sonra yabancı yazarlar, daha biraz büyüyünce de klasiklere başlamıştı. En çok sevdiği şeydi okumak, her şeyi unutur, kendinden geçerdi. Her kitapta başka bir dünya vardı çünkü, her kitap başka bir insan tanımaktı ve her kitapta başka bir yüzüyle tanışırdı insan yaşamın. Kısacası hayatın ta kendisiydi her öykü, ve o da bu öykünün bir parçasıydı...

Etkilendiği Yazarlar:
Cronin,Tolstoy,Dostoyevski,Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, Bekir Coşkun,

 


Bu yazıyı basmak istiyorum.

İzEdebiyat'da yayınlanmakta olan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Tüm yazılardan birinci dereceden sayfa düzenleyicileri sorumludur. Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.

Yazarların izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin —kısa alıntı ve tanıtımlar dışında— herhangi bir biçimde basılmaması/yayınlanmaması önemle rica olunur.

© 2000-2002, İzlenim.com - Tüm hakları saklıdır.