..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Hiçbir şey insan kadar yükselemez ve alçalamaz. -Hölderlin
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > İronik > YETER ÖZHAL




17 Aralık 2015
Hasret!  
YETER ÖZHAL
Elimi tutmasından bile tiksiniyordum. Sonunda tek celsede tekmeyi bastım ve bitirdim. Bu hep böyle devam etti. Dış güzelliğimden etkilenen erkekler, bana iltifatlar yağdırıp kur yapıyor, benim ilgimi çekmek için flörtüz davranışlar sergiliyorlardı. Kimi ilgimi çekiyordu, kimi de silinip gidiyordu. Ve hatta aynı anda iki çocukla çıktığım dönemler bile yaşadım. Deli dolu gidiyordu hayat. Gül, eğlen, dans et, sıkıl ve ayrıl. Ta ki üçüncü sınıfta tanıştığım Buse ismindeki kıza kadar. Her şey bir anda değişti.


:ACGA:
Musluğun contası da bozulacak zamanı buldu sanki! Lavabonun içine düşen her bir damla, Hasret’in beyninde atom bombası gibi patlıyordu. O ise koltuğun üzerine yığılmış, başını kendi diktiği yastığa gömmüş yatmaya çabalıyordu. Mutfaktan gelen su damlamasının sesi artık sinirlerini iyice bozdu.

Hayır, yani geçmişte aynı şeyleri yaşamamış olsaydı, neyse diyecekti de, bu acıyı bir kez daha yaşamıştı. Ne diye şimdi yıkık dökük olmuştu ki?
Bir hışımla ayağa fırladı. Ayakları çıplaktı, incecik pijamasının paçaları yürüdükçe bir öne, bir arkaya savrulup durdu. Sinirden âdeta gözü dönmüş gibiydi. Artık bütün gece sinirlerini harap eden musluğun önündeydi. Kaşlarını çattı, onu deliye döndüren, ritmik bir ses tınısıyla ve ısrarla dökülen su damlasına şuursuzca baktı. Mutfak tezgâhının üzerine sıktığı yumruğunu çaktı. Eli acımıştı. Çığlık çığlığa içinden geçenleri savurdu.

“Sen ne gürültücü mahlûksun böyle ya! Bi sus ya, bi sus. Bütün gece kafamı ütüledin. Yeter artık, konuşma tamam mı? Sana konuşma dedim!”
Ve ani öfke patlamasıyla elini musluğun üzerine saldı. Karşısında boğmak istediği kişi varmış da, onu boğuyormuş gibi davranıyordu. Musluğu öyle çeviriyordu ki, kızgın köpek hırıltısına benzer bir ses çıkarmaya başladı. Çevirdi, çevirdi, çevirdi. Musluk su damlatmasını kesince, gözü dönmüş gibi, bir anda elini çekti. Avuçlarının içi kıpkırmızı olmuştu. Nihayet geceden beri şıp şıp damlayarak sinirlerini bozan suyu kesebildi. Zafer kazanmış komutan edasıyla burnunu çekti. Darmadağın olan uzun saçlarını arkasına savurarak, iki gündür ölü gibi yattığı koltuğa geri döndü.

Döndüğünde, koyu yeşil koltuğun önünde bir anlık duraksadı. Şöyle iki elini beline koyup, uzaktan kendine baktı. Geceleri sağa sola dönmekten, altına serdiği çarşaf topak topak olmuştu. Üstüne örttüğü battaniye yerlere sürünüyordu. Yastığı ise içler acısıydı. Derin bir nefes çekti. Başını sağa sola çevirdi. Boğazında düğümlenen hıçkırıklarını tekrar yuttu. Her şeyi kabullenerek yine bilinen çöplüğüne geri döndü. Toprağın üstüne atılan bir çuval gibi koltuğa çöktü kaldı.
Tam karşısındaki devasa camdan dışarıya bakmaya çalışıyordu. E ne de olsa üç gündür burnunu dışarıya çıkarmamıştı. O yokken dünyada neler olmuştu acaba? Şöyle gözlerini kısarak binaların kırmızı kiremitlerinden ufka doğru baktı. Uykusuzluktan ve ağlamaktan gözlerinin içi acıdığı için, sadece içeriye dolan güneşi hissedebildi.
Eliyle sağ kaşını düzeltti. Sonra da parmaklarıyla kirpiğiyle oynadı. Kirpiğine yapışan çapakları çekip aldı oradan. Sanki bunu yapınca içi rahatlamış gibi hissetti ve sırtını koltuğa yasladı. Artık kendine gelmenin zamanıydı.

Her yaşadığı ayrılıktan sonra böyle oluyordu. Bir türlü kendine söz geçiremediği için, kalbini olur olmadık insanlara açıyor ve sonunda üzülen de kendisi oluyordu.
Başını koltuğun başlık kısmına dayadı, ellerini karnının üzerine koydu ve hafiften gözlerini kapadı. Kendisine “Neden Allah’ım?” diye sormaktan da vazgeçti. Çünkü içinde büyüyen bu duygular çok yanlıştı. Bunu baştan beri biliyordu.

Ya da kime göre yanlış? Neye göre yanlış? Duyguydu bunun burası, niye yanlış olsun ki? Boğazındaki düğüm, nefesiyle karışıp içine gömüldü. Gözlerini araladı. Başını iki elinin arasına alarak iyice sıktı. Bir ileri bir geri sallanıp duruyordu. Deliler gibi atak geçiriyordu sanki. Çünkü artık kendisini çözmüştü. Ne yaparsa yapsın bu gerçeği, uydurduğu hiçbir yalan kapatamazdı. Bu kez sallanmayı kesti. Ortada kocaman acısıyla bir gerçek vardı. Ya şimdi bu gerçekle yüzleşecekti, ya da yalan dünyasında kendi kendine savrulup gidecekti.
Göz kapakları o kadar şişmiş durumdaydı ki, elleriyle ister istemez onları yokluyordu. Burnunun etrafına dokundu. Fırfır çektiği burnunu durduramıyordu. Dudakları öylesine kurumuştu ki, diliyle ıslattığında odanın oksijenine çarpıp içine dolan acıyı hissetti. Dudakları pütür pütür olmuştu. Kabuklarını dişiyle söktü aldı.
İnsanın doğası gereği ilk önce kabullenmeme süreci vardır. Oysa iki sene önce de böyle bir ilişki yaşamış ve çok acı bir şekilde de noktalanmıştı. İki sene önce yaşanmış bu duyguların ergenlik olduğunu düşünmüş ve reddetmişti.

Yutkundu. İki sene önceki ilişkisinin üstünden çok sular aktığını, yaşadığı devasa acılardan ders çıkarttığını, artık değiştiğini kabullendirmişti kendisine. Hatta normal olabilmek için birçok erkekle çıkmış, flört etmişti.
Yaşadığı ilişkilerin uzun sürmemesi için, özellikle büyük çaba sarf etmişti. Birden gözleri yuvarından fırlar gibi açıldı. Evet, düşününce geçen iki senede yaşadığı ve kendisine aşk dediği ilişkilerin, aslında kendi kendini kandırmaktan öteye gitmediğini anladı.
Dehşete kapıldı! Kendi kendine konuşmaya başladı.
“Artık sana hesap sormayacağım tamam mı? Anladım, sen böylesin. Kendimi bu halimle kabul etmenin zamanı geldi galiba.”
İçine öylesine büyük bir nefes çekti ki, sözleri yarım kaldı. Sağ eliyle, sanki sakalı varmış gibi yüzünü sıvazladı. Mırıldanmaya devam etti.
“Tamam, acı ama gerçek. Ben farklıyım. Kendi hemcinslerime de yoğun duygular besleyebiliyorum. Tamam, tamam,” Bu esnada ellerini teslim olmuş asker edasıyla yukarıya kaldırdı. Sonra kaşlarını çatarak konuşmasına devam etti.
“Kendimi kandırmaktan artık sıkıldım. Her yaşadığım ilişki beni böyle darma duman edecekse, bunu sonlandırmam gerek. Artık bir yerden yaralarımı onarmam gerek. Duygularıma gem vurmanın bana bir faydası yok, anladım! Kaçıp saklanmanın, kendime konduramamamın bir gerekçesi yok.”

Yıllardır içine hapsettiği ve kendine bile söyleyemediği duygular bir bir ağzından süzülüp dökülüyordu.
Bundan sonrası çok da önemli değildi. Kim onu nasıl biliyorsa bilebilirdi. Umurunda bile değildi. Evet, doğasında bir karışım fazlası olabilirdi ama değiştirmek için çok uğraşmıştı. Ve sonunda kendine yenilmişti.
Zaten Hasret bunun sancılarını yaşıyordu iyiden iyiye. Kendisini kime beğendirmek zorundaydı ki? Düşündü… Bulamadı. İçini kemiren bu duyguları kendine itiraf etmesinin verdiği bir iç huzuru çöktü üstüne. Günlerdir ayağa bile kalkmaya mecali yoktu. Ama şimdi bedenine enerji hücum ediyordu. 3 gün boyunca evin içinde aç susuz ve sefil bir şekilde ağladı. Cenin gibi yatağının içinde cebelleşip, uyuyamadı. Yapacak bir şey yoktu esasında. İçinde bir sürgün doğuyordu, o da bunun sancısını çekiyordu.

Artık duygularından emindi. Kendisine bunu itiraf ettiğinde ise, nedense rahatlamıştı. Matematik dehâsının aklı hep çalışırdı zaten. Ama ruhu onu bu kez öyle bir noktadan yakalamıştı ki, analitik malalitik hak getire.
Hasret, yıllardır içine hapsettiği duygularını kendisine itiraf edememiş genç bir kız. Üniversite okurken ailesinden ayrılıp, kendine bir ev tuttu. Kendisini tanıdığından beri tavırları ve davranışları hep erkeksiydi. Bunu bu zamana kadar hiç önemsememiş. Oluruna bırakmış ve akışında yaşamış. Matematik mühendisliği bölümünde okurken, aklının ona oynadığı oyunlarla da mücadele edeceğini hiç hesaba katamamıştı. Bir anda gerçek hikâyesine odaklandı. Nereden nereye gelmişti? Hemen gözünün önünde yaşadığı olaylar canlandı.

Kendisiyle konuşmaya başladı. İçinden ve derin bir yolculuğa çıkıyordu. Sessizliğini koruyordu ama bu kez kalbi konuşuyordu. Gözünün önünden yaşadığı olaylar fil şeridi gibi geçmeye başladı.
“İlk aşkım mahalleden Hakan isminde genç bir çocuktu. Hakan’ı tanıdığım dönemde, ortaokula gidiyordum. Henüz içimde çıkmayı hedefleyen coşkun duyguların farkında bile değildim. En kötü deneyimim, Hakan’ın da beni sevdiğini düşünmem olmuştu galiba. İlk aşk, ilk heyecan işte, ya yanlışa sürükler, ya da arayışa!

Hakan’ın parmağına yaktığı kınayı fark ettiğimde, cahil aklım ona konduramadı. Ama ertesi gün gözlerimin önünde, düğün arabasının içinde, gelinin yanında ve smokinle görünce, o yaz tatili burnumdan geldi.
Günlerce ağladım. Ağzıma bir lokma bile süremedim. Oysa Hakan da beni seviyordu, değil mi? Yoksa ben mi çocuk aklımla kanmıştım? Bana nasıl yapardı böyle bir şey? Hâlbuki gerçekler öyle değildi elbette. Hakan benden yaşça büyüktü, hatta birbirimizi tanıdığımızda Hakan nişanlıymış. Bunu sonradan öğrendim. Parmağına yüzük takmıyordu! Niyeyse?
Yaz tatilinde babamın matbaasında çalışıyordum. Telefonlara bakıyor, siparişleri alıyordum. Hakan ise bizim matbaanın tam karşısındaki dükkânda çalışıyordu. Erkek kuaförüydü. Bana karşı çok ilgiliydi. Aramızda yoğun bir duygusal çekim olduğu bir gerçekti. İkide bir matbaaya gelip beni güldürme çabaları, koyu yeşil gözleriyle derin derin bakışlar, elimi tutma oyunları, duygusal sözcükler falan… Henüz 13 yaşında olan ben, ne yapabilirdim ki? Kalbim hem yakışıklı, hem de ilgili olan bu çocuğa aktı gitti.

Sanırım o darbeyle kendime geldim. Onun, gözlerimin önünden gelin arabasının içindeki bana bakışıyla, beynimdeki şimşekler çaktı. Şimdi bilinçaltıma kazınan “Erkeklere Güvenme” sözü, geleceğimi büsbütün şekillendirdi. Bunun sebebi Hakan’dı!
O yaşta yanlış bir harekette bulunabilirdim. Hakan’ın o yoğun ilgisine karşılık verebilirdim. Ama yapmadım. Sadece o yanıma geldiğinde kendimi çok güzel hissediyordum. Çok heyecanlanıyordum. Kalbimin atışı değişiyordu. Onu göremediğimde mutsuz oluyordum. Ona âşık olduğumu, o Pazar günü önümden düğün arabasıyla geçerken fark ettim.
Yaş ilerledi tabi. Lise yılları. Sınıftan bir iki çocukla sinemaya gitmeceler, el ele tutuşup hamburgercide buluşmalar. Bunlar da normaldi. Ama lisede bir haller oldu bana. Büyük değişimler başladı. Ortaokul yıllarında yaşadığım sarsıntının sebep olduğunu düşünüyorum! Belki de değildir, bilmiyorum. En yakın kız arkadaşıma daha farklı ve yoğun duygular beslemeye başladım. İnceden inceye evrimleşiyordum.
Çaktırmıyordum, nedense hep içimde yaşıyordum. Onun tavırları, gülümsemesi, insanlara karşı davranışları, düşünceleri, sevgisi beni ona mıknatıs gibi çekiyordu. Onun yanındayken kendimi süpermen gibi hissediyordum. İnanılmaz, gerçekten inanması zor şeyler.
Geçmiş geçmişte kaldı diyordum. Hep duygularımı kendime saklıyordum. Sümen altı, yastık altı ne derseniz deyin. Kalbimin hissettiklerini aklımla yok etmeyi başarabiliyordum.

Zaman ilerledikçe, bilinçaltıma sürdüğüm gerçeklerimden kaçamayacağımı hissediyordum. Bir gün gelecek, öyle bir zamanda yakalayacaktı ki beni, kaçmak çok zor olacaktı. Çünkü öyle zamanlarda ortaya çıkıyorlardı ki, ben bile kendime yuh diyordum!

Lise dönemi de bitiyordu. Ağır darbeler alsam da, kendimi saklayarak sıyrılıp çıkmanın cesareti vardı. Liseden mezun olduktan sonra İstanbul’un en gözde üniversitesini kazandım. Üniversiteye yakın bir semtte ev kiraladım. Üniversite dönemim çok parlak geçiyordu. Okulun en başarılı ve popüler kızı bendim. Derslerim süper gidiyordu. Sosyal çevrem de oldukça kalabalıktı. Okulun sosyal etkinliklerine katılıyor ve oralarda da çevreme çevre katıyordum. Herkes benimle konuşabilmek için âdeta yarışıyordu. Çünkü ağzım çok iyi laf yapar. Sözcüklere dans ettirdiğimi söyleyenler bile var. Matematik zekâmı konuşturmaya başladığım zaman, etrafımda bana hayranlıkla bakan gözlerin çoğalması da hoşuma gidiyordu. Duygu konusunda da en yakınıma aldığım kişilere sonsuz sevgi ve güven veririm. Benim dostluğumu ve arkadaşlığımı kazanan hiç kimse benden kopamaz. Sevdiğim insanlara çok değer veririm. Sanki etrafıma bir çember çiziyorum. O çemberin içine girenler, bir daha dışarı çıkamıyor. Beni tanıyan kim varsa, benden kopamıyor.

Başımda kavak yelleri esiyordu yani. Lay lay lom geçen yıllar. Üniversitede ilk sene bir çocukla çıktım. Adı Yalçın’dı. İyi çocuktu ama ona karşı hiçbir şey hissedemiyordum. Bir ders yılı beraberdik ama bir anda bitirdim ilişkiyi. Sebebini bile söylemedim ona. Öyle umursamadım anlayacağınız. Bana göre çok fazla seks manyağıydı. Aklı fikri şeyinde derler ya, o da onlardan biriydi işte!

Elimi tutmasından bile tiksiniyordum. Sonunda tek celsede tekmeyi bastım ve bitirdim. Bu hep böyle devam etti. Dış güzelliğimden etkilenen erkekler, bana iltifatlar yağdırıp kur yapıyor, benim ilgimi çekmek için flörtüz davranışlar sergiliyorlardı. Kimi ilgimi çekiyordu, kimi de silinip gidiyordu. Ve hatta aynı anda iki çocukla çıktığım dönemler bile yaşadım. Deli dolu gidiyordu hayat. Gül, eğlen, dans et, sıkıl ve ayrıl.
Ta ki üçüncü sınıfta tanıştığım Buse ismindeki kıza kadar.
Her şey bir anda değişti. Bu zamana kadar içime hapsettiğim duygularımdan, koşarak uzaklaştığım davranışlarımdan beni yakalamıştı. Buse beni anlamıştı. Beni kendine kendine çekiyordu. İlk önce ben de inanamadım. Buse ısrarla bana yaklaşmaya çalıştıkça, ben araya mesafe koymaya, ondan kaçmaya başladım. Sonra bam telime dokundu.
Tanışmamız şöyle oldu. Bir gün, aynı servisle evimize giderken geldi yanıma oturdu. Ben de her zamanki gibi telefonda çıktığım çocukla yazışıyordum. Yanıma oturmasına aldırmadım bile. Başını eğdi, sevimli sevimli gülümseyerek bana bakmaya başladı. İlk etapta “Bu ne saygısız kız, müsaade istemeden yanıma oturuyor, bir de pişmiş kelle gibi suratıma gülüyor,” diye içimden geçirdim. Telefonun mesaj menüsünü kapattım, zoraki bir gülümsemeyle suratına baktım. Ona “Merhaba” der gibi başımı sallayıp, sonra da kafamı cama çevirdim.

Buse bundan hiç etkilenmedi. Servis hızla yola devam ederken, ben mahsus gözlerimi kapadım. Benimle muhabbet etmek isterse, uyuduğumu görür vaz geçer diye umdum. Ama ona böyle oyunculuklar işlemiyordu. Niye mi? Çünkü aniden koluma girdi! Resmen üstüme üstüme geliyordu. Gözlerimi açıp hızla ona döndüm. Kolumu kolundan sertçe çektim.
“Ne oluyor? Bir şey mi istiyorsunuz?” diye sordum. Sorarken de kaşlarım çatık ve biraz da kabaca sordum açıkçası. Buse benim bu tavrımdan hiç etkilenmemiş gibiydi. Gülümseyerek, “Hayır, yanlış anladın. O kadar güzel gülümsüyordun ki, merak ettim kiminle yazıştığını? Ben Buse,” dedi. Elini uzattı.

Onun bu cümlesi bana çok enteresan geldi. Başımı ona iyice döndüm, Buse güzel kızdı açıkçası. Uzattığı eline bir süre garip garip baktım. Ama eli boşlukta kaldı. Çünkü elini sıkmadım. Saçları uzun lüle lüle, gözleri badem gibi, zümrüt yeşiliydi. 1,70 boylarında, esmer güzeli denebilecek bir kız. Ama arkadaşım bile değil, böyle sululuklardan hiç hoşlanmam. Daha sert bir üslup takınarak, “İyi de size ne? Benim sizinle muhabbetim bile yok. Neyi merak ediyorsunuz anlamadım?” deyiverdim.

Hiç bozuntuya vermedi. Yüzündeki gülümsemeyi bir an bile olsun silmeden bana bakmaya devam etti. O kadar sakin bir tavrı ve konuşma stili vardı ki, ben ne kadar sertleşsem de O daha yumuşak ve naif bir karşılık veriyordu. Ses tonunu bile değiştirmeden bana cevap verdi.
“Benim ilk senem. Hiç kimseyi tanımıyorum. Açıkçası okula ilk geldiğim gün seninle kantinde çarpışmıştık. O kadar telaşlı ve aceleciydin ki benden özür dileyip, sonra da koşarak arkadaşlarının yanına gittin. Ardından seni bindiğim bu serviste de gördüm. Ama sen beni fark etmedin. Servise ilk ben biniyorum. İçerisi dolmaya başlarken, sabah sabah hiç kimse gözlerini açmadan servise biniyor. Başını bir yerlere dayayıp evinden çıktığı gibi gözlerini kapatıp uyumaya devam ediyor. Senin servise biner binmez ilk cümlen “Günaydın” oluyor. Sen servise binice uyuklayan herkes birden uyanıyor ve bir anda içerisi coşuyor. Çok farklı bir enerjin var. Sadece dikkatimi çektin,” dedi ve dikkatlice bana bakmaya başladı. Öyle bir bakıştı ki bu, insanın kalbini delip geçen bir bakış. Öyle kolay kolay etkilenmeyen ben, açıkçası onun bu cesaretinden etkilenmiştim. Farkında değildim, başımı kaldırıp ileriye doğru baktığımda dikiz aynasından kendimi gördüm. Ağzım açıkta kalmıştı. Hemen kendimi toparladım. Bana yaklaşana değil, benim yaklaştığıma yönelirim ilkemi devam ettirmem icap ediyordu.
“İyi. Ben böyleyim, ne diyebilirim ki size?” Diyerek kestirip attım.
Buse’de gram üzüntü belirtisi yoktu. Gözleri çakmak çakmak olmuştu ama hiç çaktırmıyordu. Benim bu umursamaz ve başımdan savma tavrım karşısında etkilenmemiş görüntüsü vermeye çabalıyordu. Ben başımı tekrar cama doğru çevirmeye başlarken, bir anda koluma dokundu. Koluma dokunur dokunmaz hafifçe ona baktım. Başımı sinirle “ne var?” der gibi salladım.
“Bu hiç adil değil,” dedi.

Buse gizemli gizemli konuşarak beni merak hastalığına bulaştırmaya çalışıyordu. Anlaşılan benim insan psikolojisi de okuduğumu bilmiyordu. Gözlerindeki benimle tanışma isteği, sözlerindeki tuzaklar, tenime dokunuşundaki şeytani istek beni dehşete düşürdü. Doğruyu söylemek gerekirse, kaçma konusunda uzman olan ben, nedense onun elektriğine kapıldığımı hissediyordum. Yine umursamaz bir tavırla, “Ne adil değil?” diye sordum.

“Sabahları ilk günaydın kelimesini senden duyuyorum. Bu yaklaşımın çok hoşuma gitmişti. Belki sohbet edebiliriz diye düşünmüştüm,” dediği anda ilk tepkim şöyle oldu.

“Olabilir. Benimle ilk kez konuşuyorsunuz ama nedense 40 yıllık arkadaş gibi senli benli oldunuz. Ben böyle hızlı samimiyet gösterilerinden hiç hoşlanmam,” dedim.
Gözlerinin içine bir anda kara bulut çöktü. Benim bu kadar sert ve soğuk olabileceğimi hiç düşünmemişti anlaşılan. Göz kapakları aşağıya indi. İçinde kopan fırtınaların sesini duyar gibi olmuştum. Ama yine bozuntuya vermeden nazikçe yanımdan kalktı. İnsanın içini titretebilecek bir gülümsemeyle bana baktı.
“Özür dilerim.”

Arkadaki koltuğuna gidip oturdu. Çantasını da kucağına koydu. Belli ki kalbini kırmıştım. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Camdan dışarı baktığını fark ettim. Çaktırmadan göz ucuyla ona bakıyordum. Öylesine heyecan yaşıyordu ki, göğsü bir inip bir çıkıyordu. Galiba biraz fazla ileri gitmiştim.

Sonra… Her şey kendiliğinden gelişti. Olaylar su gibi akıp gitmeye başladı. İnanmakta zorlandığım şeyler yaşamaya başladım. Aradan üç gün geçti. Kendimi affettirmek için ondan özür diledim. Çünkü gerçekten çok kaba davranmıştım. Aynı servisle gidip geldiğimiz için biraz daha samimi olmaya başladık. Servis koltuklarında herkesin oturduğu yerler bellidir. Ben şoförün hemen arkasındaki koltuğa otururdum. Buse ise en arka koltuğun cam kenarına. Günler geçti, sohbetlerimiz arttıkça servise ilk binen o olduğu için, benim oturduğum koltuğa oturmaya başladı. Herkes uyuklarken, biz birbirimizi daha iyi tanıyabilmek için hayatımızdan, hoşlandığımız şeylerden bahsediyorduk. Espri anlayışımız bile aynıydı. Zekâ konusunda benden alt kalır yanı da yoktu. Üniversite’de Fizik bölümü okuyordu.

Zaman ilerledikçe benim üyesi olduğum gruplara girdi. Öyle bir döneme girdik ki, Buse bana sanki onun erkek arkadaşıymışım gibi davranıyordu! Beni herkesten kıskanmaya başladı. Sabahları mesajla beni uyandırıyor, aç olup olmadığımı soruyor, kimlerle ne yaptığımı, nerelere gittiğimi merak ediyordu. Hatta öyle bir dönemdi ki, bana hesap bile soruyordu! Duygularımı 21 yıldır saklamayı başarmıştım ama Buse öylesine cesurca ataklar yapıyordu ki, ister istemez, bazen zoraki, bazen isteyerek, bazen de şaşkınlığımın esaretinde ona ufak tefek yakınlaşmalarda bulunuyordum.
Bu hikâyeyi başlatan ben değildim. O’ydu! Ama nedenini anlayamadığım bir şekilde, o kadar karşılık vermemek için direnmeme rağmen, ben de kendimi yavaş yavaş kaptırıyordum. Bu heyecan kasırgasında, beynimde ilk çakan şimşeklerin çıkış noktası o gün oldu.
Bir Eylül Perşembesinde, dört arkadaş benim evimde ders çalışmak için toplandık. Buse de geldi. Hep beraber yemek yiyorduk. Benden ekmeği uzatmamı istediğinde, ağzından öyle bir kelime çıktı ki, herkes orada dona kaldı.

“Sevgilim ekmeği uzatır mısın?”
Ve ben o an, o kelimeyi duyup duymadığıma tam olarak emin bile olamamışken, Buse’nin aşkla bakan göz bebekleriyle burun buruna geldim.

Sevgilim mi? Ben mi?
Koşarak uzaklaştığım, kendime bile itiraf edemediğim, hep bastırdığım o duyguların tam da karşımda olduğunu fark ettim. Ya buna karşılık verecektim, ya da yine kaçacaktım! Eğer kaçmayıp, kalbimin o sırlı kapılarını açarsam her şey biterdi. Okul hayatım, sosyal çevrem, ailem, geleceğim… Her şeyim! Ama yine kaçmayı başarırsam, bu özenle kurduğum ve koruduğum yapı parçalanmayacak ve hayatıma kaldığım korunaklı duvarların arkasından devam edecektim. Elim ekmek sepetine uzanmakla uzanmamak arasında giderken, kalbim de ellerimin arasında sıkışıp duruyordu. Duymazdan gelmek ve bu duyguyu hissetmemiş gibi oyun oynamak o an benim elimdeydi. Masanın etrafındaki Çiğdem, Erol, Güven ve Refika şaşkın gözlerle bana bakıyordu. Onlar benim en yakın dostlarımdı. Benim içimi dışımı bilen, 3 yıldır aynı sıralarda dirsek çürüttüğüm, erkek arkadaşlarımın hikayelerine tanık olan ama tavırlarımdaki erkeksiliği de bilen, bunu pek fazla önemsemeyen, ailemi bile tanımış insanlardı.

Çiğdem’in bana bakışlarındaki anlamı, sözcüklerle ifade edebilmem o kadar zor ki! Hani, inanmak istemeyen, duyduğunu kabullenemeyen ama yine de “acaba?” sorusunu soran bir bakış vardır ya, böyle karma karışık bir bakışla bana bakıyordu. Çünkü Buse hayatımıza bir anda girmiş ve tam da ortasında duruyordu. Öyle içli dışlı olmuştuk ki, bu kadar az zamanda, böylesine samimiyet herkesi şüphelendirmişti. Erol, Güven ve Refika’yı söylemiyorum bile.

İşte o anda bir karar vermem gerektiğini anladım. Ya oyun oynamaya devam edecektim, ya da “Evet arkadaş, ben Buse’yi çok seviyorum ama cinsel anlamda ona karşı hiçbir şey hissetmiyorum. Sevgi bu ya, sevgi… Nasıl engel olabilirim ki? Kalbimden akıyor işte, bırakın da seveyim! Ne düşünüyorsanız düşünün,” diyecektim.
Ağır ağır elim ekmek sepetine gitmeye başladı. Asırlar geçiyordu sanki. İnsanların boğazlarına dizilen lokmaları görebiliyordum. Sepeti Çiğdem’e uzattım, çünkü hemen yanımda oturuyordu. Buse de onun iki sandalye yanındaydı. Ağzımdan dökülecek kelimeleri zapt etmekte zorlanıyordum. Yutkunduğumu çok iyi hatırlıyorum.

“Buse, sevgili arkadaşım… Erol masanın başından buraya nasıl uzansın?” dedim.
Erol’un karmaşık yüzü bana garip garip bakıyordu. Çiğdem uzattığım sepeti elimden alırken, bana neler olduğunu çözmeye çalışıyordu. Erol bir anda kendine geldi ve gülümsedi. Buse masada esen soğuk rüzgârları dağıtmak için hemen ustalıkla bir hamle yaptı.
“Erol ne kadar uzakta olursa olsun bana o sepeti uzatırdı. Sen niye verdin ki?” dedi.

Erol ortaya atılan bu yemi çok güzel yedi. Buse’nin arada çok sevdiği arkadaşlarına “Sevgilim” dediğini duymuştu.
“Kızım sen de önüne gelene sevgilim diyorsun, ne bileyim. Ben de Güven’e söyledin sandım,” dedi.

Soluk borumda biriken nefesi nasıl dışarıya saldığımı hatırlamıyorum bile. O anlar kurşuna dizilmek gibiydi. Ellerim ve kollarım bağlı, sadece silahtan çıkan kurşunu bekleyen, saniyelerin bir asır gibi aktığı anlar. İkinci kez yutkunuyordum. Masada her şey yoluna girmişti ama benim yediğim gol 90’da kalmıştı. Buse neşeli ve esprili tavırlarıyla bizim çocukları kahkahalara boğarken, ben yediğim lokmaların boğazımdan dizim dizim geçtiğiyle kalıyordum.

İlk tohum atılmıştı. En yakın dostlarımın içinde yaşadığım şok dalgasından kurtulamamıştım. Artık bu saatten sonra bu dört kişinin Buse ve bana karşı bakış açısı her an değişebilirdi. Sükûnetimi koruyarak, adımlarımı o şekilde atmam gerekiyordu.

Evde, okulda ve okul dışında her an dibimde olan bu insanlar bir şeylerden şüphelenirse ne yaparım korkusu sarmıştı içimi. O Perşembe günü, burada kendi varoluşumu inkâr ettim. Artık bu gerçeğin devamında, trajik oyunların sahneleneceğini biliyordum. Buse’yle o gün elimden geldiğince yakın olmamaya gayret gösterdim.
Ama o hiç kimseyi takmadı. Bana sevgilisiymişim gibi davranmaya devam etti. Tatlı tatlı atışmaları, bana yakınlaşmaları, flörtüz tavırları hiç dur durak bilmeden devam etti. Gecenin ilerleyen saatlerinde de beni zora sokacak konuşmaları oldu. Çiğdem’in içine düşen kuşku kırıntıları, onu tetiklemeye başladı. Bakışlarındaki itham eden ifadeleri görmemek için aptal olmak gerekiyordu. Ben bu bakışları fark ederken, Buse hiç kimseyi takmadan samimi davranışlarına devam etti. Çiğdem daha fazla dayanamayarak, Buse’ye benimle nasıl tanıştığını sordu.

Buse de gayet rahat bir tavırla, “Okulun ilk açıldığı günlerdi. Hasret kantinden simit almış, hızla size doğru koşarken benimle çarpıştı. Özür diledi ve size doğru koştu gitti. Ardından okul servisinde gördüm onu. Aynı servisteydik. Gittim yanına oturdum, onunla konuşmaya çalıştım. Çok cool bir tavırla beni yanından sepetledi. O kadar soğuk ve umursamazdı ki, içimden bu kızın nasıl bu kadar çok arkadaşı olabilir diye düşündüm. Sonra da onunla Fen-Edebiyat Fakültesinin koridorunda karşılaştık. Bana merhaba dedi. Ufakcık, ayaküstü konuştuk. Benden özür diledi. Ardından okulun dağcılık kulübünde gördük birbirimizi. O gün bugündür arkadaşız,” dedi.

Çiğdem bana baktı. Birini evime kadar almışsam, o benim için çok kıymetli biri demekti. Çiğdem bunu çok iyi bilirdi. Buse’yle bu şekilde tanışmış olmam, onu dibimize kadar soktuğum gerçeğini açıklamıyordu. Benim konuştuğum insanların çoğuna nasıl gudubet davrandığımı da ezbere biliyordu. İçimde bir şeylerin değişmiş olma olasılığını gördü. Bunun sebebini merak etmeye başlamıştı.

“Aslında Hasret ‘in çevresi çok kalabalıktır ama yanı başındaki insanlar üçü beşi geçmez. Üniversitenin kampüsündeki herkes onun arkadaşıdır. Ama evine yalnızca biz girebiliriz. O ailesiyle sadece bizi tanıştırdı. Soğuk bir insan gibi gelir ama onu tanıdıkça âşık olursun. Ama onun o naif yüzünü sayılı insan görebilir. Sadece çok sevdiği ve gerçekten değer verdiği insanlara açar kendini,” dedi.
Son cümle çok manidardı. Resmen Buse’ye alda at der gibi pas verdi. Buse bu tuzağa düşmedi.

“Farkındayım canım. İlk senem olduğu için açıkçası her şeyden korkuyordum. Ailem Ankara’da, ben burada kalıyorum. İstanbul büyük bir şehir, güvenebileceğim insan da yok. Hislerime güvenerek Hasret’le arkadaşlık kurmaya karar verdim. Annemin duaları kabul oldu. Annem ben buraya gelirken, ne olursa olsun, arkadaşını dostunu çok iyi seç. Sen okuyacağım diye giderken, bir bakmışsın yoldan çıkmışsın, derdi. Allah’a şükür sizlerle tanıştım. Hasret, sen, Erol, Güven, Refika… Annemin babamın yokluğunu aratmadınız. Hepinizden Allah razı olsun,” dedi.
Bir anda ortam değişti. O sisli hava dağıldı. Bu kız bunu nasıl başarıyor hiç anlamış değilim. Oklar bize çevrilmişken, bir anda ortalığı toparladı. Refika ona sıkıca sarılıp, “Ah canım benim. Görüyorsun işte, biz böyleyiz. Ders çalışmaktan başka ne biliyoruz ki. İçimizde en aktifimiz Hasret’tir ama onun da uğraşıları ortada. Dağcılık, edebiyat, dans kulüplerinden başka bir şey bildiği yok. Bizden sana zarar gelmez, merak etme. Hep yanında olacağız.”
Konu konuyu açınca “Sevgilim” kelimesi de gümbürtüye gitti. Herkes o kelimeyi unuttu, bir tek ben hariç!

Eylül’ün Perşembesi Buse ve benim için milat oldu. Ben kaçtım o kovaladı. Ben uzak durmaya çalıştıkça o üzerime üzerime geldi. Aramızdaki o büyülü duygu selini yıkmak farz olmuştu. Ya kendimi toparlamalıydım, ya da o girdabın dibine doğru kendimi atmalıydım. Zaten iki seçenekten başka bir şansım da yoktu. Kendimi denemeye başladım.

Buse’nin yoğun ilgisi, beni kendine sevgili etmesi aslında benim de hoşuma gidiyordu. Çünkü içimdeki bastırılmış duyguları coşturuyor, kendimi bulmamı sağlıyordu. Arada sırada, kimsenin bizi göz hapsine almadığı anlarda ona ufaktan kurlar yapıyordum. Onu kızdırmak çok hoşuma gidiyordu. Birlikte kısa seyahatlere çıkıyorduk. Hafta sonları yürüyüşlere gidiyorduk. Birlikte çok eğlenmeye başladık. Bir dakika bile ayrılmak istemiyorduk birbirimizden. Her an yan yana olmak, gözlerimizin içine bakmak, sözlerimizle birbirimizi mest etmek istiyorduk.
Bütün bu aktiviteler duygularımızı tavan yapıyordu. İçimizden akıp giden hislere engel olmak bile istemiyorduk. Kimselere çaktırmadan aramızla gözlerimizle telepatik konuşmalar yapmaya başladık. İlk başlarda o beni kıskanırken, zaman ilerleyip ben de ona kendimi kaptırmaya başlayınca benim de kıskançlık krizlerim başlamıştı. Tuhaf bir boyuta doğru ilerliyorduk. O bana öylesine hayrandı ki, onu her şaşırtmamda bana daha da yakınlaşıyordu. Zekâmın, gözlemlerimin, altıncı hislerimin ne kadar kuvvetli olduğunu fark ettikçe, nefesi biraz daha bana değiyordu. Bana yaklaştıkça, güven duygusu aşılamaya başladı. Bana yakınlaştıkça, ağzının ne kadar sıkı olduğunu, yaşadığımız bu garip duygu selinin sadece ikimizin arasında kalacağını beynime kazıyordu.
O da benim gibiydi. Yani aynı hisleri taşıyorduk. Belki cinsel olarak hiçbir yakınlaşmamız yoktu ama kalbimiz tenlerimizin altında birleşmişti.
Bazen onun cesur ataklarına şaşıp kalıyordum. Resmen aramızdaki duygular içinden dışarıya fışkırıyor gibiydi. Öyle zamanlar geliyordu ki, benim dostlarımla yaptığım neşeli sohbetleri bile kıskanıp, sadece ona ait olduğumu çevresine ilan edercesine konuşmalar yapıyordu. Ben de onun ortaya attığı kelimeleri ve cümleleri düzeltmekle uğraşıp duruyordum.
Onun bütün yüklerini sırtıma aldım. Her şeyimle öylece teslim oldum.
Geceleri birbirimizi düşünmekten uyuyamaz olduk. Sabah kalktığımızda birbirimizi bir an önce görebilmek için servise koşar olduk.
Sonra…
Benim korkularım başladı.

Bu iş böyle devam edip gidemezdi. Tamam, soluksuz bir yolda koşuyorum ama bu işin sonu nereye varacaktı? Biz birbirimize koşulsuz sevgiden başka ne verebiliriz ki? Düşündükçe kahrolmaya başladım. Günler ilerledikçe içinden çıkılmaz bir hâl almaya başladı. Kafamda deli sorular dönerken, zaman geçtikçe kendimi yargılamaya başladım.
O benim karşımda mutluluktan pervane olurken, ben içimde büyüttüğüm korkularımla baş başaydım. Hep kendime sorduğum soru bu kez beni esir alıyordu. “Bundan sonra ne olacak?”
Ne yaparsak yapalım, bu iş böyle devam edip gidemezdi. Ya bir yerde tıkanıp kalacak, ya da bir duvara toslayacaktı. Bir şeyler düşünmem gerekiyordu. Dört yanım sarılmış gibiydi. Bir yanımda beni çılgınca seven ve koşulsuz bir sevgi sunan Buse, diğer yanda çevremdeki yargılayan ve bir şeyler çözmeye çalışan meraklı arkadaşlar.
Sonunda bir karar verdim. En iyisi bu olacaktı. Hem kendi kendimi yemelerim bitecekti, hem de suçlayan gözlerle bakan insanlara da bir cevap olacaktı. İçimi kemirip bitiren suçluluk duygusunu da bitecekti. Ahlâksızlık yaptığımı düşünerek, bir arafın içinde kaybolmamı engelleyecekti. Geceler boyu düşündüm. Kalbimi, aklımdakiyle hayata geçirmeye ikna etmeye çalışıyordum. Her şey bu kadar mükemmel giderken ve benim ayaklarım yerden kesilmişken, kendime dur demenin vakti gelmişti. Çünkü mutluluk bana haramdı!

İçim kan ağlasa da, kalbimdeki yangını söndürmek bana kalmıştı yine. Yeni bir oyun oynamam gerekiyordu. Kendimi suçlu ilan etmiştim. Yargılayan da bendim, yargılanan da. Son gece, üzerime yine o çelik zırhı giydim. Ertesi gün son 7 aylık sürecin bittiğini, artık yeni bir aşamaya geçildiğini ilan edecektim.

Sabah…
Buse karşısında hiç tanımadığı bir Hasret’le karşılaştı. Daha doğrusu ona pek göstermediğim yüzümle. Arada sırada ve ucundan azıcık gördüğü bu yanım, onu hemen korkuttu. Bazı şeyleri göstere göstere yapmam icap ediyordu. Yani eski erkek arkadaşımla yaptığım telefondaki sohbetler gibi mesela. Örneğin eski erkek arkadaşımla buluşacağımı bilmek söylemek gibi. Bile isteye canını yakmaktı planım. Benim biseksüel olduğumu, aklım eserse bir erkekle de çıkabileceğimi, aslında ona beslediğim tüm duygularımın dostluktan öteye geçemeyeceğini, asla sevgili olamayacağımızı, duygusal olarak benim buraya kadar verebileceğimi görmesini sağlamalıydım.

Her gün başka bir yöntem buluyordum. Farkındaydım, içi çok yanıyordu. Öğrendiği şeyleri hazmedemiyordu. Kıskançlıkları tavan yapmıştı. Ama artık onun da süngüsü düştü. Aramızda psikolojik bir savaş başladı.
O da eski erkek arkadaşını bana karşı kullanıyordu. Bu sefer benim canım acımaya başladı. Kıskançlıktan gözümün döndüğü dönemler oluyordu. Sinirlerime hâkim olamadığım günler. Acının dibine batmıştık. Aramızda sürüp giden bu psikolojik harp, öyle bir çıkmaza girmişti ki ipin ucunu ikimiz de kaçırdık.

Yine bir hafta sonu gezisine gitmeye karar verdik. İki günlüğüne bu savaşı ertelemiştik. Çünkü karşılıklı canımızı yakma girişimleri hep birimizin pes etmesiyle yarım kalıyordu. Kalp ağrılarımız o kadar büyümüştü ki, birbirimizi otomatik olarak affetmeye başlamıştık. Çünkü kahretsin ki kopamıyorduk.

O iki gün, beynimin içine kaynar suları döken tavrı geldi.
Ağva’ya gittik. Dere tepe gezdik, yürüdük, eğlendik, çok yorulduk ve kalacağımız otele geldik. Gruptaki herkes uyumak için odalarına çıktı. Biz de kendi odamıza girdik. O odaya adımımızı atar atmaz süngülerimiz bir anda düştü. Ayrı ayrı olan yataklarda yatmak yerine, tek kişilik yatakta beraber uyumayı tercih ettik. Buse’nin yaydığı aşk havası öylesine yoğundu ki, gözlerine baksam oracıkta kaybolup gidecektim. Pijamalarımı giyerek yatağa uzandım. O da banyosunu yapıp yanıma geldi. Elleri ve ayakları buz gibi olmuştu. Geldi, arkasını dönerek yanıma uzandı. Bütün bedenini benim bedenime yasladı. Saçları yüzüme değiyordu. Hayatımda ilk defa böyle bir şey yaşıyordum. Nefes alırken onun kokusu içime giriyordu. Ne yapmalıydım? Bir aydır eziyet çektirdiğim kız yanımda, resmen al seninim der gibi yatıyordu. İçimdeki ahlâk bekçisi devreye girdi. Ona dokunmadım bile. Bana ne yaparsa yapsın, ben ne hissedersem hissedeyim kesinlikle onunla cinsel anlamda bir şey yapmayacaktım.
O gece ne kadar zor bir geceydi. İkimiz de dağ gibi tedirginliklerimizle, yüzümüzü birbirimize dönmeden, vücudumuz birbirine dayanmış bir şekilde uyumaya çalıştık.

Pazar günü gezimizin son günüydü. O gün yine doğa gezisi yapıp, evimize geri dönecektik. Sabah uyandığımda, yüzünü bana dönmüş, öylece masum masum uyuyordu. Bir müddet onu izledim. Sonra daya fazla dayanamayarak uyandırdım.

“Buse, uyan hadi birazdan çıkmamız gerekiyor. Kahvaltımızı yapalım,” dedim. Yemyeşil gözlerini açıp bana baktı. Bana bakarken, “Yanımdasın ama bana dokunmuyorsun bile” der gibiydi. Onun kalbinden geçirdiği şeyler gözüne yansır yansımaz, ani bir hareketle yataktan fırladım. Soluğu banyoda aldım. Ben elimi yüzümü yıkarken, o da eşyalarını toparlıyordu.
Gezimizin son günü olduğu için toparlanıp aşağıya indik. Kahvaltımızı yaptıktan sonra da minibüse bindik. Neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Elinde telefonla sürekli biriyle yazışıp durdu. Benim ona “Kiminle yazışıyorsun?” demeyeceğimi bildiği için, meraktan çatlatmaya kararlı bir şekilde davranıyordu. Alabildiğine gizemli, alabildiğine gizli kapaklı dolaplar çeviriyordu.

Gezimizin ilk durağı eski bir köşktü. Minibüsten indik, köşkün bahçesine doğru yürümeye başladık. Gruptakiler rehber eşliğinde yürürken, biz de yan yana onların arkasından gidiyorduk. Aramızda hiçbir konuşma geçmedi. Sonra bir şey oldu!

Buse gülümseyerek hızlıca birine doğru yürümeye başladı. Neler oluyor demeye kalmadan, başımı kaldırır kaldırmaz uzun boylu yakışıklı bir çocukla karşılaştım. Buse ve o birbirlerine sarıldılar.
“Canım nerelerdesin? Çok özledim seni!”
Kumral genç adam Buse’ye sımsıkı sarılmış sevgi dolu sözcükler söylüyordu. Buse de ona hayranlık dolu gözlerle bakıyordu. Oracıkta kalakaldım. Resmen şoka girmiştim. Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Bana doğru yürüyorlardı. Nihayet karşıma dikildiler. Buse yanındaki adamı benimle tanıştırdı.

“Hasret, bu erkek arkadaşım Kemal. Kemalcim bu da üniversiteden arkadaşım Hasret.”
Ellerimiz uzandı, tokalaştık. Suratıma yerleştirdiğim lanet olası bir gülümseme, içimden okuduğum beddualar eşliğinde benden müsaade istediler. Birlikte az ilerideki çay bahçesine gidip baş başa oturacaklarmış!
Onlar el ele çay bahçesine doğru gülerek yürürken, ben gruptaki diğer arkadaşlarımın gittiği yönü bulmaya çalıyordum. Köşkün merdivenlerinden çıkarken, attığım her adım beni yerin dibine sokuyordu. Herkes zevkle fotoğraf çektirirken, ben girdiğim şoktan çıkamıyordum. Nasıl olabilirdi ki bu? Daha dün, elimde fazla tuttuğum telefon yüzünden bana kızmıştı. Hatta eski okul arkadaşımla yazıştığımı söylediğim ve ona gösterdiğim halde, “Seni boğarım bak!” diyerek kıskançlık triplerine girmişti.
Yarım saat köşkü dolaştık. Rehber artık toparlanalım dediğinde bile ortalıkta görünmüyordu. Herkes minibüse bindi, ben de dâhil. Harekete 2 dakika kala, gözlerinden mutluluk akarak içeriye girdi. Gülümseyerek yanıma oturdu. Hemen telefonunu eline aldı ve bir şeyler yazmaya başladı.
O gün anladım ki, bir ay boyunca uyguladığım operasyon karşılığını bulmuştu. Ben sessizce camdan dışarıyı izlerken, o da gülümseyerek mesajlar yazıyordu. Minibüs ağaçların arasından ilerlerken, bundan sonra yine yalnız kaldığımı da anladım.

Artık kesilen o parça, yama kabul etmeyecekti. Kim yama yapmaya kalkarsa kalksın, bir yerlerinden sökülecekti. Aklımın, vicdanımın, irademin emrettiği gibi olmalıydı her şey. Kalbim ne derse desin, artık bitmişti bu iş!
Sonradan öğrendim ki, Buse bana inat böyle bir şey yapmış. Ben eski erkek arkadaşlarımla konuştukça, o da bana inat eski defterlerini karıştırmış. Ama bu inat işi artık çıkmaz bir sokakta sıkışıp kaldı.
Kazanan, O oldu! Ben kaybettim…

Sevgi denilen şey hangi savaşın diğer yüzüdür? Aşk, kalbinin seni sorgusuz sualsiz götürdüğü sonsuz sokaklar mıdır? İnsan kiminle kendini iyi hissediyorsa, onun yanında mı kalmalıdır? Yoksa olacak iş var, olamayacak iş var diyerek kendini kör kuyulara mı atmalıdır? İnsan bir kere kendini öldürür. Acımadan, geri dönüşü olmadan! İnat, böylesine acıları nasıl barındırır bünyesinde? O tertemiz duygular, bir anda nasıl nefret duygusuna evrimleşir?

Korku denilen duyguların esaretinde, yıllardır beklenen aşk denilen duygu seli nasıl olur da engellere takılır? İnsan aklı nelerle mücadele içine giriyor? Bu kalp, hangi yolcuların emanetidir?
Buse, gözlerimin önünde benimle savaşırken bana yenildi. Hani, kazanan O oldu, ben kaybettim demiştim ya! Bu benim kendi kendime verdiğim korku savaşıydı aslında. Kendi kurguladığım oyunun başrolünde ben vardım ama ikinci başrol de onundu. Oyun çok iyi oynandı. Ben yine başarılı bir operasyonla, duygularımın esiri olarak ortadan sıvıştım. O, benim oyunumun içine girdiğinin farkında olmadan, gerçek olaylar yaşıyormuş düşüncesiyle benden koptu. Hem de benden ölesiye nefret ederek. Benimle mücadele ederken, yorulduğunu söyledi.

Bana, “Artık pes ettim!” dedi.

“Ben de senin gibi yapacağım,” dedi.

“Artık uykusuz kalktığım sabahlar olmayacak,” dedi.

Beni unutmak için, kalbinin içindeki yamaları başkalarıyla tutturdu. Ve ben, dalından kopmak üzere olan bir yaprak gibi savrulmaya başladım. O ise keskin iradesiyle yoluna devam etti. Ben gecelerin uykusuz neferi oldum. O ise yeni ve umutlu bir geleceğin yelkenini açtı.
Ben kendime yenildim, o ise…
Dün evlendi!”

Şimdi Ahmet Kaya'dan "Acılara Tutunmak" şarkısını dinleyerek unutmaya! çalışıyorum.



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Yazarın öykü ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Gün Doğdu Seherden
Evimin Kapısı
Sandıkta Kalan Anılar
Hikaye Yazmak İsteyenlere Sekiz Tüyo
Balta
İntikam
Uykunda Bile Dinlemelisin.

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Zamanın Boşlukları [Şiir]
Yokluğun [Şiir]
Kendime Mektup! [Şiir]
Git, Ama... [Şiir]
Hayır Desende [Şiir]
Unutamıyorum [Şiir]
Dar Sokaklar [Şiir]
Ahhhhhh,yalancı Yarim! [Şiir]
Unuttum [Şiir]
Sinsi Bir Kış [Şiir]


YETER ÖZHAL kimdir?

Yazmak yaşam biçimim, çizmek ise suskunluğumun çaresi.

Etkilendiği Yazarlar:
Etkilenmiyorum, sadece okuyorum.


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2021 | © YETER ÖZHAL, 2021
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.