En güzel özgürlük düşü, hapishanede görülür. -Schiller |
|
||||||||||
|
İyi insanlar akıllı olur. Neden bilmiyorum, mantıksız bir çıkarım belki ama bu şekilde düşünmek beni şu an rahatlatıyor. O zaman evet, iyi insanlar akıllı olur. Akıllı insanlar ise çevresinde balık tutan ve boş gözlerle bakan bir sürü adam varken yağmurlu bir havada köprünün ortasında ayakkabılarını çıkarmazlar. Ayakkabılarımı neden çıkardığım hakkında bir fikrim yok aslında. Üstümdeki kabanı da çıkarıyorum ama bu bence mantıklı bir hareket. Sudayken şişip rahatsız edebilir. Hayatım boyunca kendime aykırı bir davranış sergileyerek son anlarımda titiz biri gibi davranıyorum. Kabanımı katlayıp düzelttiğim ayakkabılarımın üstüne bırakıyorum. Kotumun arka cebinden sigaramı çıkarıyorum. İçinden bir tane alıp yakıyorum. Daha sonra paketi kabanımın üzerine bırakıyorum. Karanlık sulara bakarken ve ölmemin kaç dakika süreceğini düşünürken yıllarca sigara içtiğim için kendimi içten içe tebrik ediyorum. Nikotin bağımlısı ciğerlerimin uzun müddet havasız kalmaya dayanamayacağını bildiğim için en fazla iki dakika sonra öleceğimi hesaplayarak mutlu oluyorum. Yanımda oltalarının bir uzantısı gibi duran adamlar bana meraklı bakışlar atıyor. Bazıları hiç utanmadan gözlerini dikiyor. Onların bakış açısından ne kadar aptal göründüğümün farkındayım aslında. Ama suya atladığımda adamların yüzünün alacağı şekli görmek için sokak lambasına saçma sapan bir kutsallıkla bakıyor ve kulağa mantık dışı gelen son dileğimi kabul etmesi için yalvarıyorum. Son kez derin fakat isteksiz bir nefes alıp daha kimse beni tutmaya yeltenemeden zıplıyorum köprüden aşağıya. Saniyeler içinde karanlık sulara gömülüyorum. Aniden kaskatı kesiliyor bedenim. Su ölümüne soğuk. Bu iyi bir şey. Hipodermi işimi hemen bitirebilir. Yavaş yavaş batıyorum. Olta uçları, kaçan balıklar, postallar, pet şişeler, ne olduğunu bilmediğim ama belki de kaderi benim gibi olanların çürümüş hali ile özleştirdiğim yosun kitleleri, doğaya baş kaldıran plastik kovalar ve ben. İstanbul’un intihar için en popüler köprüsü olan Boğaz Köprüsü’nde değil, Galata’da suyun dibine tortu gibi çöken; ben. Yağmur altında saatlerce bir şey tutmak için bekleyen olta sahiplerinin balıkları kaçırdığım için küfrettikleri; ben. Suyun yağlı yüzeyinde ışıldayan sokak lambasının göz kırptığı ve alay ettiği; ben. Her şeyin bittiğinden emin olduğu sırada gözlerini karanlıktan sabit ve kutsal olamayacak kadar parlak olan ışığa açan başarısız intiharcı; ben. Dibe doğru yavaş yavaş çöküyorum. Su bulanıklaşıyor. Tuhaf bir lıkırtı dolduruyor kulaklarımı. Deniz lehçesi, suyun içindeki organizmalar konuşuyor sanki. Etrafıma bakıyorum. Öleceğimden emin olduğum için olsa gerek hiç korku hissetmiyorum. Oysa suyun dibi korku filmi tadında. Sanki her an üstüme hızla gelen karanlık bir siluet tarafından yutulcakmışım gibi hissediyorum. Yine de kurbağalama tekniği ile yüzmeye devam ediyorum. Çok geçmeden dizimi bir taş kütlesine çarpıyorum. Dikkatle baktığımda taşların yuvarlak şeklinde dizilmiş olduğunu görüyorum. İçinde sonsuz bir karanlık vadeden bir kuyu gibi. Uzaklaşıp tekrar bakıyorum ve gerçek beni şaşırtıyor. Galata’nın dibinde bir kuyu keşfediyorum. Hâlâ ciğerlerimde oksijen olması, beni vazgeçirip su yüzeyine dönmeye iknâ edecek gibi görünüyor. Ama istemiyorum. Bu yüzden karanlık kuyuya giriyorum. Ellerimle duvarlarını yokluyorum. Asırlardır birikmiş yosunlarda kayıyor parmaklarım. Gözlerimin açık yada kapalı olması hiçbir şey fark ettirmiyor. Ölümcül bir karanlık ile ilerliyorum kuyuda. Şu ana kadar nefesimin tükenmiş olması gerekli diye düşünüyorum. Bir anda nefes aldığımı fark ediyorum. Açık havada nefes aldığım kadar rahat nefes alabiliyorum. Tam buna şaşırmışken, bir şey omzumdan tutup beni çekiştiriyor. Kuyu duvarları ellerimin altından hızla kayıyor. Su renk değiştiriyor. Berrak ve pırıl pırıl sudan dışarı yeşil bir bahçeye fırlatılıyorum. Birkaç dakika sonra kendime geliyorum. Etrafımda uzun ağaçlar var. Dallarda bir sürü kuş cıvıldıyor. İki tane sincap bana bakarak ceviz kemiriyorlar. Balıklar suyun üstünde zıplayıp bana gülümsüyorlar. Gerçekten de gülüyorlar. Seslerini duyuyorum ve başka bir kıkırdama sesi daha var. Gölün kenarına yaslanmış suyun içindeki üç tane çıplak kız bana bakıp gülüyorlar. Saçları altın rengi ve tenleri bembeyaz, yanakları ve dudakları kıpkırmızı kızlar. Aman Tanrım! Ölmüş olmalıyım ve bu kızlar melek denilen yaratıklar olmalılar. Kutsal bir güzellik ve zarafet. Hayatımda bir çok günah işlediğimi biliyorum. Hatta en sonunda en büyüğünü işledim yani intihar ettim. Ama hiç bu şekilde bir sona lâyık olabileceğim aklımın ucundan bile geçmedi. Ayağa kalkıp kızların yanına doğru gidiyorum. Çığlık atıyorlar, gülüyorlar ve birden suya dalıyorlar. Çıplak olan bedenlerinin üst kısmı suyun içine girince dışarı çıkacak olan çıplak kalçalarını merakla bekliyorum. Bir yandan da böyle kutsal meleklere bu bakış açısıyla bakmanın bir sınavdan ibaret olabileceğini düşünüyorum. O sırada bembeyaz sırtlarının üzerinden ışıl ışıl su süzülüyor ve mavi pullarla kaplı kuyruklar suratıma su sıçratıyor. Kızlar sudan kafalarını çıkarıp tekrar gülümsüyorlar ve aniden gölün ortasına bakıp suskunlaşarak uzaklaşıyorlar. Ben daha deniz kızı olayının şokunu atlatamadan, gölün ortasından iri bir balık yükseliyor. Garip bir balık. Galata’da tutulmayacak cinsten. Kocaman bir kafası ve patlak gri gözleri var. Neredeyse boyu iki metre. En azından görünen kısmı iki metre. Üzerindeki pullar yosun tutmuş. Kalın dudaklarının üstünde beyaz noktalar var. Balığı süzerken gözlerinin üzerimde olduğunu fark ediyor ve dehşetle sonuna kadar açılmış ağzımı kapatıyorum. “Seni kuyunun içine getiren nedir?” diyor bana çok kalın ve sanki eko yapan bir sesle. Balık konuşuyor ve bu çok normalmiş gibi bakıyor bana. Cevap vermek için kekeliyorum. Tereddüttüm üzerine sakince başını sallıyor ve bekliyor. “Ben..ben..suya atladım. Dibe doğru battım. Sonra kuyuyu gördüm. Sadece merak ettim. Bir göz atmak istedim.” Bunları ben mi söylüyorum? Tanrım! Dev bir balıkla konuşuyorum! “Siz insanların bu kadar uzun süre suyun altında kalabildiğinizi bilmiyordum. Neden solungaçlarınız yok o halde?” diye gayet mantıklı bir soru geliyor balıktan. “Ben sanırım tamamen istisnayım. Irkımdan başka birinin bu kadar süre su altında kalabileceğini sanmıyorum. İnanın ben de bilmiyordum. Yani ben sadece öldüğümü ve cennete geldiğimi düşünüyordum. Burası Cennet mi?” Lütfen evet de bay balık! “Hayır.” İşte ‘hayır’ cevabı ile kalbime bir korku saplanıyor. İnsan ölünce ruhani bir yerlere gidiyor olmalı. Konuşan balıklar ve deniz kızları sanırım hiç bir dinin ölüm sonrası yaşamında geçmiyor. Daha fazla okumalıydım! Genel kültür eksikliği işte demek böyle zamanlarda insanı sıkıştırıyor. “Burası Graceland. Cennet değil. Buraya senin ırkından kimse gelemez. Yada şimdiye kadar hiç gelmedi. Şimdi bir bakalım. Seni bırakamam. Eğer bırakırsam tekrar kendi dünyana gidip ırkından bir çok kişiyi ardına takıp buraya getirirsin. O zaman burası şimdiki halinden çok daha farklı bir yer olur. Bunu istemeyiz. Ama seni burada aramızda tutmak da çok tehlikeli bir şey.” İşte buna biraz alınmıştım. Önyargılı davranmak dev bir balığa hiç yakışmamıştı. “Sen insansın.” “Anlıyorum. Peki benimle ne yapacaksınız acaba?” “Sanırım bu diyarda daha önce pek fazla uygulanmayan bir kararı uygulayacağız. Seni Ölüm’e vereceğiz.” “Evet, tabi haklısınız. Ben zaten öldüğümü sanıyordum. Bu durumda o kadar kötü bir son değil. Yani en azından hazırlıklı olduğum bir son.” “Ölüm’e haber verildi. Birazdan burada olacaktır. İşimizi zorlaştırmadığın için sana minnettarız yabancı.” “Bizzat Ölüm mü gelecek yani?” “Evet.” İşte bu oldukça ilginç. Ölümün daha çok bir kavram olduğunu düşünürken şimdi maddi bir bedende onu görecek olmak beni fazlasıyla heyecanlandırıyordu. Acaba elinde tırpanıyla siyah cübbeli Azrail mi gelecekti? Bir anda ortaya çıkan kara bulutlar ormanın üzerinden göle doğru kaymaya başladı. Hızla yaklaşıyordu ve yaklaştıkça tedirginliğim artıyordu. Nerden bulaştım ben bu işe? Doğru düzgün ölmeyi bile beceremiyorum diye içimden geçirirken ağaçların arasından karanlık bir siluet dışarı çıktı. Göz hizamda sadece geniş bir karanlık görüyordum. Kafamı yukarı doğru kaldırdığımda bunun dev bir ayı olduğunu gördüm. İstemeden etrafıma bakındım. Tırpanlı karizmatik bir varlık arıyordu gözlerim. Sonra ayı konuştu ve ben olduğum yerde donakaldım. “Selamlar olsun, Deniz Alası. Beni çağırdığını işittim.” Siyahtan da siyah bir sesti bu. Bilmiyorum nasıl tarif edilebilir. Boşluk gibi. Huşu ve korkuyu aynı anda hissettiren bir ses. “Selamlar olsun, Ölüm. Evet, doğru işittin. Diyarımıza bir insanoğlu adım attı. İstemeden buraya geldi. Tek çözümün seni çağırmak olduğuna karar verdim.” “Anlıyorum. Benim için gayet mâkul bir karar. Peki saygıdeğer Unique ne diyor bu işe?” Adının Deniz Alası olduğunu öğrendiğim dev balık bir anda surat astı. İnsansı mimikleri verecek cevabı olmadığını açık ediyordu. “Saygıdeğer Unique’in haberi olmadı. Onu böyle ufak bir sorun için rahatsız etmek istemedim.” İşte yine beni aşağılamıştı. Sadece ufak bir sorun! Bu balık kaba olmayı çok iyi başarıyordu. Ölüm isimli garip ayı yüzünü buruşturdu. Hatta kaşlarını çattı. Bana bir kere baktı ve kafasını tekrar Deniz Alası’na çevirdi. “Anlıyorum, Deniz Alası. O halde madem Unique’in hışmından korkmuyorsun, sorumluluğu kabul et. Ben de insanı alıp gideyim.” Hakkında konuşulan ‘insanın’ ben olduğumu bir anda kavradım. Kaçmak için etrafa bakacak oldum ama sanki görünmeyen bir güç tarafından olduğum yerde tutuluyordum. “Sorumluluğu kabul ediyorum.” Ölüm, bana bir kere daha baktı. Devasal pençesini bana doğru uzattı ama aniden tereddüt ederek yarı yolda durdu. Buna en çok şaşıran Deniz Alası olmuştu. Bir an önce bu işin bitmesini istediği her halinden belliydi. “Sorun nedir? Neden hâlâ bekliyorsun? Kabul ediyorum dedim.” Ölüm kafasını göğe kaldırdı ve tekrar indirip balığa baktı. “Geliyor.” dedi. Bu Deniz Alası için yeterli bir açıklamaydı. Beni tutan güç tarafından ele geçirilmiş gibi orada duruyordu. Oysa kaçmak istediği her halinden belliydi. Ölüm’ün gelişiyle kararan hava bir anda aydınlandı. Kuşlar cıvıldamaya başladı. Ağaçların arasından güneş doğmuşçasına bir ışık buketi yayıldı. Hayal edemeyeceğim kadar güzel bir yaratık göle yaklaşmaya başladı. Bu efsane tek boynuzdu. Bembeyaz, gerçekten tamamen beyaz bir at. Alnında altın rengi dönerek sivrilen tek bir boynuzu vardı. Upuzun, beyaz ve ipek gibi yeleleri yürürken salınıyordu. Bu diyarın tanrısı olmalıydı. Sanki yanından geçerken tüm canlılar ona saygıyla selam veriyorlardı; ağaçlar, kuşlar, çiçekler…her şey. Zarif adımlarla yanımıza geldi. İşte o sırada Galata’dan atlarken yüz ifadelerini görmeyi çok merak ettiğim balıkçılar geldi aklıma. Hemen dönüp Ölüm’e ve Deniz Alası’na bakıverdim. Gülmemek elimde değildi. Öyle bir korkmuşlardı ki suratlarının aldığı şekli görmeliydiniz. Tekrar Unique isimli bu güzel yaratığa baktığımda gözlerimin ışıl ışıl olduğunu hissettim. Onun ışığı sanki herkesin üzerinde yansıma yapıyordu. “Selamlar Deniz Alası ve Selamlar Ölüm. Burada benim bilgim dışında bir kararı uygulamaya cüret etmeniz beni fazlasıyla endişelendirdi. Size olan güvenimi sarstınız. Ama yine de bir açıklamanız olduğunu düşünüyorum.” Dönüp hiçbir şey söylemeden Deniz Alası’na baktı. Zavallı balık suyun içine gömülüyordu. Sanki gitgide küçülüyordu. Artık gözüme hiç korkutucu görünmüyordu. Devasallığından eser kalmamış gibiydi. “Saygıdeğer Unique, amacımız seni rahatsız etmemekti. Deniz kızları insanı kuyuda bulmuşlar. Bu nedenle buraya getirildi.” “Tabi ki senin emrinle ve yok edilmek üzere.” dedi Unique. Deniz Alası itiraz edecek oldu. Fakat tek bir kelime daha söyleyemedi. Unique’in gözleri bu seferde Ölüm’e çevrilmişti. “Deniz Alası beni çağırdı. Ben ise size danışmayı önerdim. Ama kararı kesindi. Sorumluluğu üzerine almayı kabul etti. Bizi affedin Saygıdeğer Efendimiz.” Ölüm’ün üzerindeki karanlık bulutlar gitmişti. Daha az heybetli görünüyordu. Kafasını öne eğmiş neredeyse ağlamaklıydı. “Sevgili perilerim, yanıma gelin. Aklımdan geçenleri okuyun ve gereken cezayı uygulayın.” Unique’in çağırdığı minik, kanatlı periler bir anda ağaçların arasından ışıklar saçarak uçarak geldiler. Kanatlarını hızla çırpıyorlardı. Ellerindeki asaları Ölüm’e ve Deniz Alası’na doğru uzattılar. Sessizce cezalarını bekleyen bu iki heybetli yaratık değneklerden çıkan bir ışık patlamasıyla normal boyutlarına geri döndüler. Deniz Alası suya dalarken bir karış boyundaydı. Ölüm ise normal bir ayı boyuna döndürülmüştü. “Büyü güçlerinizi yanlış kararlar almak için kullandığınız için ve beni danışmanınız saymadığınız için artık bu ormandaki diğer büyüsüz canlılardan bir farkınız kalmadı. Geldiğiniz yere geri dönün.” Ölüm dört ayak üzerinde koşarak ormana karıştı. Deniz Alası ise göle daldı ve bir daha çıkmadı. Gelişen olaylara yabancı kalarak izlediğimi düşünürken Unique’in bakışlarını bana çevirmesiyle tamamen bu atmosfere dahil edilmiş oldum. Heyecandan buz kesmiştim fakat aynı zamanda içimden sıcak bir şeyler akıyordu. Huşu içinde gözlerimi ayıramadan bakmayı sürdürdüm. “Sevgili insan, buraya nasıl geldiğini biliyorum. Hepsini kalbinden okuyorum. Seni geri gönderiyorum. Bunu, sana bahşedilen bir lütuf olarak kabul etmen şartıyla. Sakın yaşamını sana geri verdiğimi unutma ve bana saygısızlık ederek tekrar aynı düşüncelerin kalbine dolmasına izin verme. Kalbinden geçenleri biliyorum. Bu yüzden bir daha buraya gelmeyeceksin ve bir daha seninle karşılaşmayacağız. Unutma ki ruhundaki kuyu karanlıkla dolu gibi görünse de eninde sonunda Cennet dediğin yere çıkıyor. Şimdi lütfen suya gir ve bırak deniz kızları sana yolu göstersin.” Konuşmak istedim ama kekeleyeceğimi biliyordum. Yine de sadece teşekkür etmek geldi elimden. Bana gülümseyen deniz kızları suya girdiğimde beni tuttular ve aşağıya doğru hızla yüzdürdüler. Tertemiz berrak sudan karanlık kuyunun ortalarına kadar beni getirdiler. Sonra kuyudan yukarı yüzmeye başladım. İşte yine Galata’nın bulanık suyundaydım. Bir anda ciğerlerimin yanmaya başladığını hissettim. Yüzeye doğru çıkıyordum ama bilincimi kaybediyordum. Gözlerimi tekrar açtığımda konuşan bir adamın sesini duydum. İtici biri gibi geliyordu. Hep önyargılı olmuşumdur. Nerden çıkarıyorum itici olduğunu? Daha tanışmadım bile adamla. Belki zavallı biridir. Yada gözüme keskin bir ışık doğrultan patavatsızın tekidir! Görmeye başlıyorum. Parlak ışık bana bir şey anlatmak istiyormuş gibi yanıp sönüyor. Bunun hâlâ benimle dalga geçen sokak lambası olduğunu anlıyorum. Sonra adam konuşuyor. “Tamam, hadi kalk bakalım. Yuttuğun suları çıkardık. Ama kalkmazsan zatüreden öleceksin. Tut bakalım elimi.” İlginç bir an. Nasıl oldu da beni kurtardılar? Bu adam kim? Balıkçı mı? Oltasına mı takıldım? Ama adam, oltasına dünyadaki en şişko lüfer bile takılmış olsa balığı yukarı çekemeyecek kadar yaşlı görünüyor. Tanrım! Yaşıyorum. Unique beni geri gönderdi. Her şeyi bir anda hatırladım. Kafamın üzerinde dikilmiş duran adama gülümsüyorum. Adam beni kaldırmaya çalışıyor. Ah konuşan balıklar, periler, tek boynuzlu at, az daha beni yutacak olan sihirli bir ayı ve ahhh deniz kızları… Tekrar görebilme umuduyla kafamı denize doğru çeviriyorum. Ama onun yerine bir kova dolusu balık görüyorum. Bana bir şey söylemek istiyormuş gibi bakıyorlar. Bütün balıkçılar tepemde beni izliyor. İşte fırsat bu fırsat. Ayağa kalkıyorum ve daha onlar ne olduğunu anlayamadan kaptığım tüm kovaları denize fırlatıyorum. Şoktan çıkan bir kaç balıkçı arkamdan dört beş metre koşuyor. Sonra yerden kaptıkları taşları fırlatıp küfrediyorlar. Ben deli gibi çıplak ayak koşuyorum. Çok mutluyum. Tekrar doğmuş gibi hissediyorum kendimi. Ciğerlerim hiç sigara içmemişim gibi oksijenle dolu. Evime dönüyorum. Bir şeylere en baştan başlamak için. Graceland’den çok uzaklardayım ve biliyorum ki bundan sonra kesinlikle balıkçıların en büyük düşmanı ben olacağım. Güliz Dülgeroğlu
İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.
|
|
| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık | Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi | |
Book Cover Zone
Premade Book Covers
İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim
Yapım, 2024 | © güliz dülgeroğlu, 2024
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır. Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz. |