..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Herkesin derdi başka. -Orhan Veli
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Eleştiri > Tarihsel Olaylar > Bayram Kaya




22 Mayıs 2013
Kurtuluşun Felsefesi  
Bayram Kaya
Bu yazının oluşma nedeni, Derinlemesine Atatürk 1 konulu şiirimsi bir kompozisyonuma olan sayın şair yorumundan yansıyan diyalektiklerlen yazıldı. "1] 'İttihat ve Terakki Partisi bizi savaşa soktu da, battık' denişli; bir tür söylemler kendi mantığı içinde, yaygın bir anlatımdır. Ama bu türden denişler, bir başka şekilde anlaşılışla da akamettir, verimsizliktir. ..." B- “Cumhuriyet kuruluncaya kadar, camilerde hutbe verişle, Allah'ı ve dinini; toplumun Müslüman kimliğini kullanan, kuvvayı milliye taraflıları, Cumhuriyet döneminden sonra sanki tavır değiştirmişler, sanki geçmişte bunlar, hiç olmamış gibi anlatmaları karşısında insan olarak, düşünen olarak tepki gösteriyorum“ denişli girizgahlarla bu çalışmam oldukça uzun soluklu bir okuma oluşla ortaya kondu. Amaç, Sevgili Gazi hareketini ne doğmatik kılmaktır. Ne de anlamazlarca ve daha ötesi kasti olanlarca dile getirilenler gibi bir tarihsel muazzamayı görmezden, bilmezden gelmekle onu küçümsemektir. Ne ihtişamı göremeyecek, övemeyecek denli, anlama özürlü ve görme kusurlu kibir olacağız. Ne de Sevgili Gazi Hareketini, tarihi nesnellik içinde; kendi şartlarında ikame oluşun bilinci içinde; zorunlu aksamalarına ve natamam oluşlu kesikli ve güncel olanla ikmal edilecek bir sürekli oluşum olmalarını; gözlerden kaçıracağız.


:IIE:
Bu yazım, Kurtuluş Savaşı Öncesi Sırası Sonrası Durumlar isimli; 'Kurtuluşun Felsefesi' yazı dizimin içindeki bir bölümdür.

Kurtuluşun felsefesini, sadece bir bağımsızlık savaşı olacakla anlamak ve algılatmak, ancak cahil bir aydın zavallılığıdır.

Kurtuluş savaşı acil bir durum oluşla öne çıkıp düşman işgalinin herkeste yarattığı infiali seslenilme düzlemine hitap eden bir ortak konsensüstü durum olma nedeniyle; hemen yanında bir ikinci asıl meselede saltanata karşı verilecek olan egemenlik savaşıydı. Bağımsızlık savaşı, saltanata karşı mücadelenin hem kendisiydi; hem kıvılcımı oluşla, gecikmiş bir tarihsel zorunluluğu, bu fırsat duruma; bilinçli bir denk düşürmeydi.

Saltanata karşı verilecek egemenlik savaşı fikri ve siyasi oluşumu 19 yüz yıl da zaten Osmanlı içinde oluşmuştu. Bu oluşum, yayılabileceği kadar aydın ve etkin çevre içine yayılan bir sınırlılık olmaktan öte, gidememişti.

Bu oluşumun sınırlı ve akim kalması tarihsel süreç bağlamında vakti gelmiş bir süreç olmamasından kaynaklı haksız oluşundan ötürü değildi. Aksine, Osmanlı halk kitlelerinin; güncel dünya akışıyla beraber güncel sürece şekil veren ve güncel süreci belirleme meşruti muktedirlikten yoksun oluşuyla, halkın sürece uzak olmasından doğan büyük bir sorundu.

Osmanlı halk kitlelerinin ezici çoğunluğu, toplumsal hayatı düzenlemeye ne katılımcıydı ne de istekliydi. Halk güncel toplumsa hayatı düzenlemeye katılımda bir meşruti etki olmanın bihaberinde oluşla emsallerine göre hani neredeyse dünyada müstesnaydı. Ve geniş halk kitleleri bunu anlamaktan çok çok uzaktı. Halk egemenliğini halka anlatacak bir tek seslenme düzeyi vardı. Bu düzey de, dinsel mantığın söylemiydi.

Dinsel mantığın kendisi, ittifak dönemlerden beri mutlağın alanını oluştura oluştura, mutlak bir yönetimi ortaya koymuştu. Mutlak yönetimler süreç içinde az çok gevşemeler yapsa da dinsel mantık feodal düzenle, iyice bir iç içe olup, mutlağın alanı içinde olmayı; özellikle İslamla ve Hiristiyanlıkla yeniden ve yeniden bir güzel işlemişti.

Dinsel mantığı kullanan çevreler de, bu mantığı ezberlemekle; halk egemenliği kavramını anlamaktan hayli uzak olunca, Osmanlı ahalisinde bu sorun hani neredeyse bir çıkmazdaydı. Dünya 1789 hareketi ile insanlık kültür mirası içindeki mutlaktı yönetim alanında az çok gevşeme yapan düşünme dalga salınımlarını büyütüşle, mutlağın alanına girmeyi başardı.

İnsanlık kültürü, mutlak yönetimler içinde; az az meşruti yönetim nişlerini de ortaya koydular. Böylece meşruti yönetimlerle, mutlağın alanına girilip; insanın pozitif bilimsel aklıda süreçte egemenleşmeye başladı.

Dini anlama ve dini mantıklı kültür, mutlak bir egemenci feodal kültürdü. Dünya bu alanda, meşruti mücadelelerini oturtmuşken; Osmanlı 19 yüz yılın üçüncü çeyreğine değin hala, mutlak bir tanrı gölgesi olan “Ulul emre itaatti” ilkelerle, halife sultan olan; padişahlarca yönetilecekti.

1516-1517 yılları arasında halifeliğin Osmanlıya geçmesi mücbir ekonomik ve siyasi sebeplerle oldukça yararlı bir amaçlamaydı. Hilafet o günler için imparatorluk ülkülerine de çok uygun bir sosyal nedensellikti.

İmparatorluklar döneminin, hani neredeyse sondan bir önceki demi olan, süper nova görünümlü patlamaları, Haçlı din savaşları ile kutsal ittifaklı imparatorlukları kurucu dönemler; sosyal dilli, dini söylemli kontrolleriyle hem başarılı olmuştu, hem kendi sonunu hazırlayan bir tarihsel kaçınılmazlığa doğru olucu gidişattı.

O dönemler hala sosyal totemi nedensellikleri, toplumsal nedenselerin yerine konmasının yeğlenmesi içinde oluşla, sosyal elci söylemler sahte ve yanıltan bir totemi toplumsa söylemler olmuştu. Bu nedenle bu dönemler toplumda dinsel mantıklı, ajitenin kullanıldığı dönemlerdi.

Bir tarihsel dönemin hareketi, ne olursa olsun; doğmuş olanla ve doğmakta olanın kavgasından başka bir şey de değildir. Hristiyanlık ve İslam bir feodal kültür içinde doğmakla 18. yüz yıla kadar olan egemeni imparatorluk kurma misyonlarını tamamlamışlardı. Bu iki moneteist din de, doğmakta olandan ötürü ya kendilerini değişip dönüşeceklerdi; ya da kendi sonlarına boyun eğeceklerdi.

Olan her şey, olumlu ve olumsuz yanlarını bir arada taşırdı. Söz gelimi bir ilahiyatçı olan Luther yeni olan Alman burjuvaziliğinin ideoloji kuramcılığını yapıyordu. Yani Protestan din eylemleri ve din savaşları hareketçisi olan Luther, bir burjuva ideoloğudur. Luther güncelin siyaseti ile 1525 Protestan köylü ayaklanmasında BURJUVAZİYE karşı FEODALLERİN yanında savaştı. Çünkü bir burjuva öğretisi olan serbest pazar ilkesine karşı oluşla feodallerle iş birliği içindeydi.

Söz gelimi 1618-1648 Otuz yıl din savaşının da bu bağlamda içeriklerinin olduğu görülmelidir. İşte Halifeliğin Osmanlı’ya geçmesiyle halifeliğin olumlu olan yanları kadarla halifelik olumsuz yanlarını da Osmanlı’ya taşımıştı. Bu taşınma ile sözgelimi Padişahlar “Allah’ın yeryüzündeki gölgesiydiler”. Başta bu sosyal birleştirici söylem ve ittifakı anlaşma olan eylemsellik; imparatorluk ülküsüne ideolojik bağlamda oldukça katkılı olmuştu.

Emirül müminin olan padişahların yönetme gücü, Yüce Tanrıdan meşruiyetliydi. Yanlış bilmiyor isem Topkapı Sarayı, girişi kapısında da, "Padişahlar, Allah'ın yeryüzünde olan gölgeleri olma" meseleleri yazılıydı.

Bin yıllarca hayatının her alanını dine göre ayarlamış Osmanlı ahalisine siz, her konuyu; dini düzlemde seslenmek ve algılatmak zorundaydınız. Savaşa gitmesini de; matbaayı, ilacı kullanmasınıda, vergi vermesini de, evlenmesini de vs. her şeyi dini bazda açıklamak zorundaydınız. nedensel bilmeleri gerekmiyordu. Dini olucu bilsinler yeterdi.

Osmanlı halkı bunun dışında bir hitap düzlemine açık değildi. Başka tür her bir söylemlerin alan kapsamı, Osmanlı ahalisine “muzır düşünce” oluşla kapalıydı. Bir tanrı adından bahsediliyor gibi padişah adını “destur” demeden ağzına dahi alamazdı. Öğreti ve erdemleri bunu gerektiriyordu. Yararlı bir kul olma, böyle ortaya konuyordu.

Bin yılların ezilmişliğinde ya da mutluluğunda; böyle koşullanmış sosyal yapının üzerindeki bu yöneten, buyuran ve bu buyruklara göre kendisini düzenleyen kuldan (tebaadan) baskıyı kaldırırsanız eğer; ahali ne yapacağını bilemez.

İşte davul zurna eşliğinde var olan ve malumun ilanı olan “saltanata karşı egemenlik savaşı” bağımsızlık savaşıyla birlikte gölge harekât olarak başlamıştı. Önceden süreçsel bir birikim olan bu karşı oluş adımlarını bağımsızlık savaşı eşliğinde, böylesi bir kurtuluşçu geleceğe doğru kademini sağlam atmıştı.

Bu uğurda saltanata karşı oluşun atılan adımlardan biri olan meclisin açılmış olmasını bir yana bırakın; daha 1919 Yılında Sevgili Gazi Sivas’ta iken Sivas kongre sonrasında Heyeti Temsiliye tavassutlu “İradeyi Milliye” “millet iradesi” diye bir gazete çıkarılması kararını, kongre almıştı. Bu şifre mutlağın alanına sokulmanın, mutlağın alanına duhul edilecek olmanın, bilinci ve her bir diğer bilinçlere de dolaylı ve zımni seslenmenin kararıydı.

Evet, bu isim tesadüfi bir isim olmayıp hem bağımsızlık felsefesine, hem de saltanata karşı oluşan halk iradesi egemenliğine gönderme yapan çabalı gayretin, mücadeleci yol haritasıydı. Bu isim, kadro farkında olsa da, olmasa da; malumun ilanı oluşla, açık açık bir mesajdı. Öyle ki bu mesaj dahi, çoğunluk dünyasınca kavranamıyordu.

Bunun teşvikkârı ve açılımı Mustafa Kemal’deydi. Hadi diyelim ki bu mesaj anlaşılamadı. Daha sonraki adımlardan bunu çıkarmamak için kör olmak lazımdı. Bu sadece bağımsızlık savaşının iradesi olmayıp, saltanata karşı millet iradesini ortaya koyan TBMM’nin açılması işi de o zamanlar ortamına, malumu ilan etmekti.

Millet iradesi; “iradeyi Milliye”, ismi kavramı içinde; “milletin kendi azim ve kararı, milletin kendi kurtuluşu olacaktır” deyişle; vatanın ekonomik, siyasi ve fiili kurtarılma azmi, ulusun yönetimsel azmi oluşla; demokrasi, hukuk, yasama, yürütme, yargı gibi erkler ayrılığı işlerliğini tüm kurum ve kuralları olan prensiplerinin o gün şartlarında hakkıyla olmasa da ilke ve esas oluşla temelleri atılacaktı.

Esasen bunları tüm kurum ve kurallarıyla kurucu felsefede beklemek tam bir yanılgı ve insafsızlık olurdu. Çünkü demokrasi gibi bir araç; girişen, yeni yeni olan sosyo-toplumsa bağıntılara göre ortaya konurdu. Güncel girişen sosyo-toplumsa bağıntılarınız yoksa ve kurumlaşmamışsa, bunları nasıl demokratikçe düzenle ihya ederdiniz.

Hele genel çoğunluk olacakla; Allah’ın gölgesindeki hazır reçeteli direktiflerle yönlenmeye alışmış; olmakla padişahsız edemeyen bir yapıya; demokrasiyi kazandırma, bu yapıya demokrasiyi teslim edip, sahiplenmesini beklemek; o günden bugüne olan sosyal tarihsel oluşan hareketler içinde bu olmazlıkları çıkarmanız çok ta zor olmasa gerektir.

Daha sonra İradeyi Milliye pekişmesini bir kez daha vurgulamak için 1922 yılında ‘Hâkimiyeti Milliye’ de denen; ‘Milletin egemenliği’ sözü, Cumhuriyetin ilanından önce bir kez daha gazete adı oluşla dile getirilip; bilinçse hazırlık ve bilinçsel dönüşümlerine gayret edildi. Egemenliğin ulusun olma mesajı da gerektiği kadarla verilmiş oldu.

Yukarıdan da söylediğim gibi: “Kurtuluşun felsefesini sadece bir bağımsızlık savaşı olacakla anlamak ve böylece algılatmak, ancak cahil bir aydın zavallılığıdır”. İşte bunun kodlarını kurtuluşun düşüncesi hareketleri içinde adım adım okumak ve somutça görmek; çok çok olasıdır.

Kurtuluşun ana felsefesindeki akıl, yolun kodlarını yürüme zemini üzerine bir bir döşemişti. Bundandır ki bir gazete isimleri de mücadele içinde rast gele ağızdan çıkan bir söylem değildiler. İradeyi Millet ve Hakimiyeti millet gibi isimler kongre üyelerine ya da halka ruh okşayıcı gelmiş olabilirdi.

Ama hiç kuşku yok ki bu kavramlar Mustafa Kemal'in ve kimi arkadaşlarının kafasında dönüşümsel fırtınalar kopartıyordu. İradeyi Milletin herkese görünür açık yüzü, işgale direnmek ve bağımsızlık hareketi iken; genel gidişat olan bağımsızlığın paralelindeki gebeliğin ulusal egemenlik formasyonu, birincisi gibi asıl olandı.




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın tarihsel olaylar kümesinde bulunan diğer yazıları...
Çanakkale; Kuruluşun Felsefi Önsözü

Yazarın eleştiri ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Kurtuluşun Felsefesi (Açkı 3)
Bir Parantezin Anatomisi
Şiir ve Estetik
Diktatör Olsam Meydanlarda Gezer Miydiniz?

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Aslına Yüz [Şiir]
Vah ki Vah [Şiir]
İsis Dersem Çık Ereşkigal Dersem... [Şiir]
ve Leddâllîn, Amin [Şiir]
Görmez Şey [Şiir]
Dehalet [Şiir]
Tekil Tikel Tükel [Şiir]
Mavi Yare [Şiir]
Zafer Kazandım Diyenlerindir [Şiir]
Değmeyin İşte [Şiir]


Bayram Kaya kimdir?

Dünyayı yaşantılaşan çabalar içinde duygunun önemi hiç yitmezse de, payı giderek azalmaktadır. Sosyo toplum bazlı, genel bir açılımla başlayan çalışmalarım da; bilim felsefesi içinde olunma gayreti güdüldü. Bu nedenle yazıların tarisel, sosyo toplumsal evrimli ve türlü doğa bilim verileri güdülü çalışma olmasına gayret edildi. Genel felsefem içinde bir bilgi; ne kadar çok bağıntısıyla söylüyorsanız, o bilgi o kadar bilinir bilgidir.


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Bayram Kaya, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.