..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
İyi bir aşk mektubu yazmak için, neler yazacağını bilmeden oturman, kalktığında da ne yazdığını bilmemen gerekir. -Rouesseua
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > Toplumcu > Hakan Yozcu




30 Eylül 2016
Gulit  
Hakan Yozcu
Köyde çocukların da maskotu haline gelmişti Gulit. Yoldan geçen çocuklar, ona bakmadan edemiyor, ona dokunmadan, okşamadan, sevmeden yapamıyorlardı. Her çocuğun ağzında: - Gulit gel! Gulit gel! Gulit! Gulit! Gulit!... gidiyordu. Gulit arada sırada koyun gütmeye de giderdi. Burhan’ın koyunları vardı. Her koyuna gittiğinde Gulit’i de götürürdü. Gulit de sahibiyle birlikte giderdi. Üstelik de çok mutlu olurdu. Gulit olduğu zamanlar, Burhan pek fazla yorulmazdı. Çünkü verilen bütün komutları Gulit yerine getirirdi: “Gulit koş!” Gulit koşardı. “Gulit, koyunları çevir!” Gulit çevirirdi. “Gulit otur” Gulir otururdu.


:HDE:


Adını Gulit koymuşlardı köpeğin. Tüyleri altın sarısıydı. Kulakları dik bir Alman kurt köpeği idi. Sadece sahibinin elinden yerdi

yiyeceklerini. Başkası verdi mi yemezdi; bakmazdı bile. Hiç oralı dahi olmazdı.

     Sahibi, onu, çok iyi terbiye etmişti. İnsancıldı. Kimseye zarar vermezdi. Ama sahibine zarar vermeye kalkışan olursa onu

kimse tutamazdı. En vahşi köpeklerden bile vahşi kesilirdi. O kadar bağlıydı sahibine. Bu nedenle Burhan’a kimse bir şey yapamaz, kimse bir şey

diyemezdi.

     Sahibinin adı Burhan’dı. Burhan, köpekleri seven biriydi. Onları dost bilirdi. İnsanlardan ayırmazdı. Kendisi ne yerse

köpeğine de aynısını verirdi.
Gulit’in ayrı bir yeri vardı yanında. Akıllı köpekti. Güzel köpekti. Görenin, ona sahip olmak istediği bir köpekti.
Defalarca kaçırılmasına rağmen, tekrar evine geri gelen bir köpekti. Mümkünü yok başka birinin köpeği

olamazdı. Gözünü açmış Burhan’ı görmüştü. Belki de ölene kadar başka birini görmeyecekti.

     Köyde çocukların da maskotu haline gelmişti Gulit. Yoldan geçen çocuklar, ona bakmadan edemiyor, ona dokunmadan, onu

okşamadan, sevmeden yapamıyorlardı. Her çocuğun ağzında:

-     Gulit gel! Gulit gel! Gulit! Gulit! Gulit!... gidiyordu.

Gulit, arada sırada koyun gütmeye de giderdi sahibiyle birlikte. Burhan’ın koyunları vardı. Her koyuna gittiğinde Gulit’i de götürürdü. Gulit

de sahibiyle birlikte koyun güderdi. Üstelik de çok mutlu olurdu. Gulit olduğu zamanlar, Burhan pek fazla yorulmazdı. Çünkü verilen bütün

komutları Gulit yerine getirirdi:

“Gulit koş!” Gulit, koşardı.

“Gulit, koyunları çevir!” Gulit, çevirirdi.

“Gulit otur” Gulit, otururdu.

Ne denirse Gulit, onu yapardı. Bu yüzden sahibi de fazla yorulmazdı. Onunla koyunlara gitmek, ovada yürümek, kır havasını

teneffüs etmek daha bir başkaydı.

Ne olduysa o gün oldu. Burhan, özel bir işi için Mağusa’ya gitti. Koyunlarına bakacak kimse olmadığı için annesi ovaya

götürecekti. Annesi, sert ve otoriter bir kadındı. Türk film yıldızı Aliye Rona karakterinde biriydi. Aklına düşeni yapardı. Düşüncelerinden kesinlikle taviz vermezdi. Çünkü ona

göre en doğruyu, en güzeli kendisi yapardı.

     O gün koyunları aldı, ovaya otlatmaya götürdü. Yardımcı olur düşüncesiyle Gulit’i de yanına aldı. Nedense Gulit hiç gitmek

istemiyordu. Kulübesinde oturup, sahibinin gelmesini istiyordu. Burhan’ı bekliyordu. Adeta başına gelecekleri önceden biliyordu. Zorla götürüldü Gulit. Tasması kafasına geçirildi. Oysa sevmezdi tasmayı. Bundan hiç hoşlanmazdı. Çünkü özgürlüğü elinden alınıyordu. Her tasması bağlandığında Gulit, saatlerce havlardı. Onu susturmak

ne mümkündü? Sadece Burhan geldiği zaman susar, ona doğru koşar, yanına gelince de kuyruk sallardı. Burhan eğilir, elleriyle onu

okşar, tasmasını hemen oracıkta çıkarıverirdi. Çünkü köpeğinin dilinden çok iyi anlardı. Gulit, alışkın değildi böyle bağlanmaya.

Esaret demekti bu. Esaret de onun için ölüm demekti.

     O gün tasması boynundaydı Gulit’in. Ne zor durumdu bu, onun için. Koyunların ardından giderken usul usul, ayakları geri

gidiyordu. Çoban köpeği değildi o. Giderse de sadece sahibiyle giderdi. Alışmamıştı böyle şeylere. Hele de şu boğazındaki tasma denen nesneye. Gıcık oluyordu.

Neden boğazına geçiriliyordu sanki? Hayvanların da özgür olmak hakkı değil miydi? O da bu dünyanın bir parçası değil miydi?

O da Tanrı’nın yarattığı mahlûklardan biri değil miydi? Öyleyse neden bu tasma takılıyordu? Neden özgürlüğü elinden alınıyordu?

Bu hak mıydı? Bu reva mıydı? Hayvanlara uygulanan çifte standarttan başka neydi bu?

     O gün ovada verilen komutların hiç birini yerine getirmedi Gulit. Ne denildiyse yerinden dahi kımıldamadı. Oturdu öyle

miskin miskin. Yediği tekmelere de aldırış etmedi pek. Kafasına atılan taşlara da… Kendisine verilen kemiklere de, yiyeceklere de rağbet etmedi. Küsmüştü

işte kendince. Dünya batsa umurunda olmayacaktı. Sahibi yanında yoktu ya; onun da tadı yoktu. Sahibi gitmişti ya; sanki onun da

ruhu onunla birlikte gitmişti. İnadı inattı işte. Hiçbir şeye karışmayacak, hiçbir denileni yapmayacaktı. Yapmadı da...

     Öğle üzeri olmuştu. Kadın, torbasından azığını çıkardı. Domates, peynir, yumurta, zeytin gibi yiyecekler vardı torbada.

Bunlar çıkarıldı, yenildi bir bir. Karın da doyunca bir ağırlık çökmüştü kadına. Koyunlar da zaten karınlarını doyurmuşlar öğle

istirahatine geçmişlerdi. Bazıları yatmış geviş getiriyor, bazıları da oralarda dolanıyorlardı usul usul. Kadın da fırsat bilip uzanıverdi

oracıkta. Gözleri gidiverdi. Uyuyakalmıştı öylece...
     
Biraz sonra başka köpekler de gelmişti yanlarına. Onlar sinsi idi. Düşman idi. Kaç gündür aç geziyorlardı dağlarda. Şimdi

karınlarını doyuracak et bulmuşlardı ya saldırvereceklerdi zavallı hayvancıklara. Nitekim öyle de yaptılar. Saldırdılar, nerde güçsüz,

körpe hayvancık varsa üzerlerine.

     Aman Gulit, yaman Gulit! Gösteriver kendini. Yem etme şu körpecik kuzuları, şu minnacık yavruları bu dağda gezen

başıboş hayvanlara.

Durur mu Gulit? Atmıştır miskinliğini üzerinden. Yem etmeyecektir sahibinin hayvanlarını vahşi köpeklere.

Saldırır o da hemcinslerine. Fırsat vermez onlara. Ama ne yaptıysa da; ne ettiyse de birini alamaz ellerinden. Kaptırır bir körpeciği zalim kurtlara.

     Aç kurtlar, muratlarına tam eremeden Gulit’in mukavemetiyle karşılaşır. Yenemezlerse de onu, bir tanesini yutuverirler

zavallı yavrunun. Arta kalanı bırakırlar oracıkta. Kaçarlar tekrardan dağa. Gulit, zavallı. Gulit biçare. Mağlup saymıştır kendini. Şu

zavallı körpeciği alamamıştır onların elinden. Kuzu leşi yerdedir şimdi. Gulit ise başında nöbetçi.

     Kadın, uyanıverir derin uykusundan. Bir de ne görsün. Bir kuzusu yenivermiş. Yatıyor öyle sere serpe. Gulit, başında, sanki

karnını o doyurmuş. Kuzuyu oracıkta devirivermiş. Hain Gulit! Kalleş Gulit!

     Kadın gördüğü manzara karşısında irkildi. Bütün sinirleri başına geldi.

-Ah Gulit! Zalim Gulit!

-Nasıl yaptın bunu? Nasıl kıydın bu zavallı körpe kuzuya?

-Bu kadar mı cani idin? Bu kadar mı vahşi idin? Yazık değil mi idi o, körpe kuzuya?

Kadın sinirini alamadı. Eline ne geçirdiyse savurdu Gulit’e. Gulit’in başından taşlar yağdı. Sert sert topraklar yağdı. Kıçına ardı ardına tekmeler

savruldu. Vurdukça vuruyordu kadın. Hırsını alamadıkça vuruyordu. Hiddeti gittikçe artıyordu. Arttıkça da vuruyordu. Gulit, sessizdi. Masumdu. Anlayamamıştı

neden dayak yediğini. Onca taşı, onca tekmeyi neden yemişti? Suçu neydi? Nasıl bir kabahat işlemişti bilmiyordu. Kalkmak istedi yerinden. Kalkamadı. Bir şeyler

anlatmak istiyordu anlatamadı. Acı acı inledi sadece.

     Kadın bununla da yetinmedi. Taş, tekme, sopa ne ile vurduysa alamadı sinirini. Yatıştıramadı kendini. Öyle ya, her şeyin doğrusunu o bilirdi. Her şeyin en güzelini o yapardı. Şimdi

yaptığı da doğruydu kendince. Ne yaptıysa öfkesini dindiremedi. Atamadı içinden. Soğuması gerekiyordu. Soğuyamıyordu.

     Elini torbasına attı kadın. Kocaman bir bıçak. Değil bir köpeği, yetişkin bir insanı bile hemencecik deviriveren bir bıçak. Çıkardı. Eline aldı. Din, iman,

vicdan yoktu. Hepsi de oracıkta çıkıp gidivermişti kadının içinden. Acıma duygusu körelmişti. Sevgi namına zerre kalmamıştı içinde. Bir kin vardı. Gittikçe büyüyen,

büyüdükçe artan bir kin. En zalim bir düşmana bile gösterilmeyen, en kötü insanlara bile duyulmayan bir kin vardı.

     O kinin esiri olmuştu kadın. Sanki ruhunu şeytana satmıştı. Önünde yatan bir melek parçasıydı sanki. Sessiz, konuşmayan, hareket etmeyen, mazlum bir

melek parçası. Şeytan emretti kadına:

     -Vur!

     Kadın, tuttu köpeğin ayaklarını, vurdu bıçağı boğazına. Sıcacık, sımsıcacık kan fışkırdı boğazından köpeğin. Mazlumdu, zavallıydı. Ne yapmıştı,

ne etmişti de böyle acı bir sonu hak etmişti?

     Sahibi geldi gözlerinin önüne. Biricik dostu. Vefalı arkadaşı. Ah ne vardı beni böyle koyup gidecek? Şu zalim kadının eline bırakacak? Ne vardı

sanki kendisini de götürseydi gittiği yere. En çok da onu düşündü, şu son anlarında. Gözlerinden yaşlar geldi köpeğin. Ağlıyordu. Bir insan gibi ağlıyordu.

Ne yapacaktı şimdi Burhan onsuz? Birbirlerine de o kadar alışmışlardı ki? Arttık dünyanın da bir anlamı kalmıyordu. Peki, öbür tarafta ne olacaktı? Kendisi gidiyordu.

Sahibi olmayacaktı. O geride kalıyordu. Gözleri yaşlar içinde kapanmaya başladı. Daha hiç bu kadar mazlum olmamıştı. Hiç bu kadar çaresiz, hiç bu kadar kimsesiz,

hiç bu kadar sessiz olmamıştı. Yığılıp kalıvermişti Gulit olduğu yere.

     Oracıkta öyle bıraktı kadın köpeği. Akşama doğru koyunlarını alıp köyün yolunu tuttu.

     Burhan, evde bekliyordu. Geldiğinde Gulit’i evde bulamamıştı. Bulamamıştı ya içine bir alev düşmüştü. Neredeydi? Kiminleydi? Ne yapıyordu?

     Biraz sonra anası geldi. Öğrendi acı gerçeği:

     -Anaaaaaaa! diye haykırdı Burhan. Sen ne diyon? Sen ne yaptın ana?

     Arabaya atladı Burhan. Hemen ovaya koştu. Bir köşede yığılmış gördü Gulit’ini. Yerde yatan bir köpek değildi. Burhan’ın kendi canıydı. Hayatıydı.

Şimdi canı da, hayatı da elinden alınmıştı. Kıvranmış yatıyordu yerde Gulit. Belli daha ölmemiş can çekişiyordu. Gözlerinde yaşlar vardı zavallı hayvanın.

Belli ki ağlamıştı. İnsan gibi içlenmişti.

     Ağladı Burhan da onu öyle görünce. Beddualar etti anasına. Haykırdı. Lanetler okudu.

     -Ellerin kırılsın ana! Dünyan başına yıkılsın ana! Nasıl kıydın, nasıl yaptın bunu ana?

     -Senin oğluna bunu yapsalar, napardın ana?

     -Senin canını yaksalar ne ederdin ana?

     Beddualar, beddualar yağdırdı. Sonra neden pişman oldu söylediklerinden. Ne de olsa anasıydı. Varlığının tek sebebiydi. Onu dünyaya getirendi.

Analara dil uzatılmaz, laf söylenmezdi. Özür diledi Yaradan’ından. Kendisini affetmesini istedi.

     Gulit için yapacak artık bir şey yoktu. Daha fazla acı çekmesini önlemek gerekiyordu. Burhan cebinden tabancasını çıkardı. Yaşlı gözlerini

kapadı.

     - Affet beni Gulit! diyebildi.
     Kısa bir süre sonra gökyüzünün sessizliğini bir el silah sesi bozdu:
-     Bang!


     


     



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın toplumcu kümesinde bulunan diğer yazıları...
Emanet

Yazarın öykü ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
"Kuzucuk Köyü"nde Sabah Kahvesi
Sevgisiz Sevgi
Düşen İlk Yağmur
Ritsa Gölü Efsanesi
İran’dan Acı Bir Aşk Hikâyesi
Aksilikler
Bağdat Hurması
Nasılsın?
Ulu Çınar
Son Dua

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Minik Bir Şaire Rastladım [Şiir]
50. Yaş Şiiri [Şiir]
Yağmur [Şiir]
Yollarım Sana [Şiir]
Nar Gözlüm [Şiir]
Kazan Mesnevisi [Şiir]
Sen Bilirsin [Şiir]
Bırakıp Gitme [Şiir]
Yaşayan Ölü [Şiir]
Analar [Şiir]


Hakan Yozcu kimdir?

1964 doğumluyum. Kuzey Kıbrıs'ta yaşıyorum. 1988 Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldum. 20 yıl çeşitli okullarda edebiyat öğretmenliği yaptım. Uzun yıllar Yenivolkan ve Güneş Gazetelerinde köşe yazarlığı yaptım. Şu an Habearkıbrıslı ve Güncelmersin Gazetelerinde yazıyorum. Birçok internet gazete ve sitelerinde yazılarım yayınlanıyor. Şiir, öykü ve tiyatro oyunları yazıyorum. Bu alanlarda çeşitli ödüllerim var. Kendime ait basılmış "Güzel Bir Dünya" ve "Mesela Başka" isimli iki adet öykü kitabım var. 7 tane tiyatro oyunum var. 6 yıl Kıbrıs Türk Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü görevinde bulundum. Halen Başbakan Yardımcılığı Ekonomi, Turizm, Kültür Ve Spor Bakanlığı'na bağlı Müşavirim.

Etkilendiği Yazarlar:
...


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2019 | © Hakan Yozcu, 2019
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.