..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Özgürlük sevdası insanın başkalarına duyduğu sevgidir; güç sevdası insanın kendine duyduğu sevgidir. -Hazlitt
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Deneme > Yazarlar ve Şairler > Osman AKTAŞ




4 Nisan 2017
Sabahattin Ali  
Osman AKTAŞ
Barış Abi ara ara çalıp söylediği, birçok kez de Ayten yengemin eşlik ettiği müzik adeta kafama derin bir iz bıraktı ve bir daha da silinmedi. Bunlardan biri de o zamanlar Edip Akbayram’dan, sonraları da Ahmet Kaya’dan dinlediğim Aldırma gönül türküsü. Sabahattin ali ile ilk tanışmamız bu vesileyle oldu.


:AABH:
Ben Erzurum Cumhuriyet Lisesi 6 Edebiyat A Sınıfı öğrencisiyim. Kapı komşumuz 50. Yıl Ortaokulu Beden Eğitimi Öğretmeni Barış Kaya. Müzik zevkimi ondan edindim desem yalan olmaz. Anamın üzerimizdeki deyiş sevdasına Barış Abi ara ara çalıp söylediği, birçok kez de Ayten yengemin eşlik ettiği müzik adeta kafama derin bir iz bıraktı ve bir daha da silinmedi. Bunlardan biri de o zamanlar Edip Akbayram’dan, sonraları da Ahmet Kaya’dan dinlediğim Aldırma gönül türküsü. Sabahattin ali ile ilk tanışmamız bu vesileyle oldu. Üniversiteye başlayınca Sabahattin Ali şiirleri okumak adeta bende hobi haline gelmişti. Heceyi ve sesi bir o zan bu kadar mı güzel kullanırdı. Her hangi bir şiirinde de insan keşke şu dize de şöyle olsaymış demez mi hiç. Demez be kardeşim. Diyemez çünkü yok. Ne bir fazla kelime, ne bir eksik kelime yok şiirinde. Herkesin bilip, diline doladığı aldırma gönül şiirindeki güzellik ancak bu şiirin kendi kelimeleriyle kendini ifade edebilir. Başka kelimeler Orhan Veli tabiriyle “kifayetsiz” kalıyor.

“…
Dışarda mevsim baharmış
Gezip dolaşanlar varmış
Günler su gibi akarmış
Geçmiyor günler geçmiyor
…
İçerde yatan yabancı
Her söz zehir gibi acı
Bütün dertlerin en gücü
Geçmiyor günler geçmiyor
…
Dışarda deli dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Geçmiyor günler geçmiyor”

Bir romancı, bir öykücü, bir şair kalemini hangi alanda kullanıyorsa o alanda bir devrim yaratıyor Sabahattin Ali. Ben “Hasanboğuldu” öyküsünü ne zaman okusam Hasan’la beraber bir dağlı yörük kızına âşık olup, tuz çuvalıyla dağlara tırmanıyorum. Hasan’la beraber ayağım kayıp, o berrak şırıl şırıl beyaz köpükler yayarak akan gür dereye yuvarlanıp, kayboluyorum sevgilimin adımı söyleyen sesini bir ninni gibi dinleye dinleye. Kendime geldiğimde ise Hasan’ın acı hikâyesini kaymakamla beraber gözlerimden yuvarlanan birkaç damla yaşla kutsallaştırmaya devam ediyorum.

“…
Ekmeğim bahtımdan katı,
Bahtım düşmanımdan kötü;
Böyle kepaze hayatı
Sürüklemekten yoruldum.
…”

Evet, Kuyucaklı Yusufl’a başkaldırıyorum düzene. İçimdeki korkuyu bıçak darbeleriyle indiriyorum. Bir ülkede kirli, hırlı ve hırsız karışmışsa, insanlar yanardöner olmuşsa dürüst insanlar artık ya vatan haini ilan edilirler ya da uydurulmuş bir terör örgütüne üye. Kuyucaklı da bu yüzden suçlu ilan ediliyor ya. Yeri gelmişken, Deniz Gezmişler yargılanıp, cezaları kesildiğinde Deniz Gezmiş hâkimlere bakıp gülümser. Hâkim niye güldüğünü sorunca deniz de “Arkanızdaki duvarda adalet yazıyor ona güldüm” der.

Kuyucaklı Yusuflar, Deniz Gezmişler gibi, kendi okuduklarını bile anlamayan / anlamazlıktan gelen kişiler hep var olacaklar. Bizler yalnızca hangi grupta yer alacağımıza karar vereceğiz. Kendimizi İsmet Özel’in dediği gibi insanların hizasına mı yazdıracağız, yoksa insanları düşünmeden kişisel çıkarları uğrunda harcamaktan çekinmeyenlerin hizasına mı?

“Göklerde kartal gibiydim.
Kanatlarımdan vuruldum;
Mor çiçekli dal gibiydim,
Bahar vaktinde kırıldım.

Yar olmadı bana devir,
Her günüm bir başka zehir;
Hapishanelerde demir
Parmaklıklara sarıldım.
…”

Onursuz insanın özgürlüğü olmaz. İsteneni yaptığı için kendisine sunulan bir avlu sefası vardır ancak. Oysa özgürlük insanların insanca yaşadığı bir dünya yaratmaktır. Eğer bu yoksa tutsaklık da, ölmek de onursuz yaşamaktan iyidir. Zaten Sabahattin Ali de, Kuyucaklı Yusuf’a aynı mantık ve sorumluluğu yüklemiyor mu?

“Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma
…”

Sahi, kim bu Sabahattin Ali? Niye bunca uğraş vermiş ve bu uğraşlar sonucu kiminin gönlünü, kiminin kinini kazanmış.

25 Şubat 1907'de Gümülcine sancağına bağlı olan Eğridere'de dünyaya gelen Sabahattin Ali, asker kökenli bir ailenin çocuğudur. Babası piyade yüzbaşısı Salahattin Bey, annesi ise yine bir asker çocuğu olan Hüsniye Hanım'dır. Salahattin Bey'in askerlikten istifa etmesi sebebiyle aile Edremit'e yerleşir. Böylelikle bir ömrü meskensiz geçiren bir adam için ilk yolculuk yapılmış olur. 1914 yılında I. Dünya Savaşı nedeni ile Salahattin Bey askere alınınca, aile Çanakkale'ye geçer. 1918 senesine kadar savaş bölgesinde kalmak, Sabahattin Ali'yi oldukça etkiler.

Çocukluğunun genelinde annesinin rahatsızlığı, babasının işlerinin bozulması ve ailenin ekonomik durumu nedeniyle Sabahattin Ali erken yaşlarda hayat mücadelesinin içinde yer alır.

Eğitimine İstanbul Üsküdar Doğancılar’daki Füyûzat-ı Osmaniye Mektebi'nde başlayan Sabahattin Ali, ailesinin Çanakkale'ye gitmesi ile Çanakkale İbtidaî Mektebi'ne girer. Okul savaş nedeniyle öğretmensiz kalıp kapansa da, babası ve diğer subayların yardımı ile tekrar açılır ve Türkçe derslerini Salâhattin Bey verir. Aile 1918'de Salahattin Bey'in askerlikten istifası üzerine İzmir'e yerleşir. İzmir'in Yunan işgaline uğraması sonucu Edremit'e, annesinin ailesinin yanına gitmek zorunda kalırlar. Bu süreçte Sabahattin Ali, Edremit İdadisi'ne devam eder. 1921 senesinde eğitimine devam etmek için İstanbul'a, dayısının yanına gelir, ancak bir yere giremeyince bir yıl sonra Balıkesir Dârülmuallimîn'e girer. Sabahattin Ali aslında baba mesleğine devam etmek, orduya katılmak istemişse de, o yıl askerî okula öğrenci alınmayınca bu isteğini hayata geçiremez.

İlk öyküsü “Horoz Mehmet”i bu yıllarda kaleme almış ve şiir yazmaya başlamıştır. Okumayı ve okulunu seven Sabahattin Ali için ilk şikâyet (ya da ilk ihbar) o yıllarda olur ve intihara giden bu yolda, çabuk döndürülse de, okul gözünde soğur. Öğretmenlerinin desteği ile İstanbul Öğretmen Okulu'na geçiş yapar. Son sınıfı burada tamamlayan Sabahattin Ali, 1927 senesinde okulu bitirip Yozgat Cumhuriyet Mektebi'ne atanır. Bir yıl ilkokul öğretmenliği yaptığı Yozgat'ta çok bunalan ve İstanbul özlemi çeken Sabahattin alinin bu yılları “Bir Siyah Fanila İçin” adlı hikâyesinin temelini teşkil eder.

1928 senesinin yazında İstanbul'a gelen Sabahattin Ali, Maarif Vekâleti'nin yabancı dil öğretmeni yetiştirmek için Avrupa'ya öğrenci göndereceği haberi üzerine sınava girer ve sınavda başarılı olarak Almanya'ya gider.

Sabahattin Ali, Almanya'da önce bir bayanın evinde pansiyoner olarak kalmaya başlar, 15 gün Berlin'de, 1 yıl kadar da Postdam'da kalır. Almancasını ilerletmek için özel kurslara devam eder. Bu arada okumalarını yoğunlaştıran, özellikle Ivan Turgenyev, Maksim Gorki, Knut Hamsun gibi isimleri okuyan Sabahattin Ali, “Terkib-i Bend”i tamamlar. Bir taraftan şiir yazımına devam ederken, Berlin'de daha çok aristokrat ve subayların çocuklarının gittiği bir okula başlar. Bu ortama alışması pek mümkün gözükmüyordur ve neticede yaşanan tatsız bir olay ile okuldan ayrılır. Bu ayrılış aynı zamanda Türkiye'ye dönüşle sonuçlanır. 1930 senesinde ülkeye döner ve Bursa'da ilkokul öğretmenliğine atanır. Bu arada Gazi Enstitüsü'nde açılan yabancı dil sınavlarına katılır ve aldığı yeterlilik belgesiyle 1930-1931 ders yılı başında Aydın Orta Mektebi'nde Almanca öğretmenliğine verilir.

1930'lu yıllar ilk toplumsal gerçekçi denemelerinin yayımlandığı ve Nazım Hikmet ile tanıştığı bir dönemdir. Yazı süreci hızla devam etmektedir; ancak ikinci bir ihbar, bu sefer onun tutuklanmasına yol açacaktır. Aydın Erkek Sanat Mektebi'nde bulunan Türkiye Komünist Partisi'nin Kızıl İstanbul adlı gazetesi, onun öğrenciler üzerinde yıkıcı etkisi olduğu ihbarı ile tutuklanmasına neden olur. Söz konusu parti ile ilişkisi olmadığından dava beraatla sonuçlansa da, 3 ay süren tutukluluğu, onun eserlerindeki karakterlerin oluşmasında önemli bir yer edinir.

1931 senesinde Konya'ya atanır. Burada annesi ve kız kardeşi ile birlikte yaşayan Sabahattin Ali, hem Almanca öğretmenliğine devam eder, hem de kalemini işletir. Yazdıklarını bir taraftan da dergi ve gazetelere gönderir. Kuyucaklı Yusuf bu dönemde Yeni Anadolu gazetesinde 15 sayı kadar tefrika edilir, ancak ücreti ödenmeyince tefrika yarım kalır. Sabahattin Ali burada, bir arkadaş meclisinde okuduğu Memleketten Haber isimli şiiri Atatürk'e hakaret içerdiği gerekçesi ile ihbarda bulunulur ve hakkında dava açılır.

26 Aralık 1932 senesinde tutuklanan Sabahattin Ali’nin Konya’dan Sinop’a uzanan tutukluluğu, 29 Ekim 1933'te cezası bağışlanmasıyla son bulur. Sabahattin Ali hapishane düşüncelerini “Duvar” hikâyesinde çok güzel ifade etmektedir.

"Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak, ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir."
Sinop Cezaevi, Nazım Hikmet, Kerim Korcan, Sabahattin Ali gibi birçok yazarın uğrak yeri olarak tarihe mal olmuştur. Sabahattin Ali Göklerde Kartal Gibiydim ve Aldırma Gönül adlı bu güzel hapishane şiirlerini burada yazmıştır. Yüreğindeki yar yarasına merhem olması umuduyla.

“…
Kimseye soramadığım,
Doyunca saramadığım,
Görmesem duramadığım
Nazlı yârimden ayrıldım.”

Cumhuriyet'in onuncu yıl dönümünde çıkarılan Af Kanunu ile hapishaneden kurtulan Sabahattin Ali, önce İstanbul'a sonra da Ankara'ya gider. Niyeti işine bir an önce geri dönmektir.

Memurluktan kaydı silinen Sabahattin Ali, yeniden memur olabilmek için bir dilekçe verir. 7 aylık bir inceleme sonucunda kendisinden kanaatlerini değiştirdiğine dair bir kanıt istenir. “Benim Aşkım” adlı bir şiir yazarak Atatürk'e sevgisini belirttikten sonra dilekçesine "Muvafıktır" yazılır. Önce Neşriyat Müdürlüğü'nde büro şefliğine atanır, daha sonra 1934 senesinde Talim ve Terbiye Dairesi'nde ikinci sınıf mümeyyizliğine verilir.

Düzenli bir hayat ve belki de bir yuva sıcaklığı, yerleşik bir hayat özlemi ile evlenmeye karar verir. 1935 senesinde Aliye Hanım ile evlenir ve bu evlilikten kızı Filiz dünyaya gelir. Sabahattin Ali için bu mutlu günler Ankara'da devam etmektedir. Mümeyyizlik kadrosu kaldırılınca Neşriyat Dairesi'nde ikinci sınıf Kalembaşılığı’na getirilir. Ayrıca bu dönemde Ankara ikinci Ortaokulu'nda Almanca öğretmenliği yapar. 1936 senesinde 'Ali' soyadını alır.

1937 senesinin başında askere çağrılan Sabahattin Ali, ailesi ile İstanbul'a gelir. 2 ay er, 6 ay öğrenci olarak eğitim aldığı Harbiye'den sonra 1938 başlarında yedek subay olarak Eskişehir'e gönderilir. Terhisinden sonra Ankara'ya gelir.

II. Dünya Savaşı nedeni ile önce Sarıkışla, ardından da İstanbul'da yeniden görev yapmaya başlar. İstanbul'da iken “Kürk Mantolu Madonna”yı yazılmaya başlamıştır.

1938 senesinde, Ankara Musiki Öğretmen Okulu Türkçe öğretmenliğine atanan Sabahattin Ali, daha sonra bu okulun yerini alan Devlet Konservatuarında, önce Karl Ebert'in asistanlığına daha sonra da dramturgluk görevine getirilir.

Sabahattin Ali yıllar içerisinde hep gözlenen ve şüphe ile bakılan biri olmuştur. 1941 senesinde bir akrabasının düğünü için gittiği Edremit'te, bir sabah gezintisi sırasında tuttuğu notlar, onun casus olarak suçlanmasına sebep olmuştur. 1935-1945 yıllan arası en verimli dönemi olurken, 1944 senesinde Nihal Atsız tarafından “İçimizdeki Şeytan” adlı romanından ötürü başbakana yazılan mektup ve ardından Ali'nin açtığı dava onun düzenini bozar. Mahkeme, sonuçta Atsız'ı mahkûm etse de bunu izleyen günlerde Sabahattin Ali şahsına yapılan saldırılardan yakasını kurtaramaz. Hayatını yazarlık yaparak kazanmaya karar verir ve Konservatuardan ayrılır.

Konservatuar'dan ayrıldıktan sonra İstanbul'a gelen Sabahattin Ali; Gün dergisinde hikâyeler, LA Turquie ve Yeni Dünya gazetelerinde siyasal fıkralar yazar. Muhalif seslerin susturulduğu 1945 senesinde gerçekleşen olaylar neticesinde Sabahattin Ali tekrar işsiz kalır. Bu olaydan sonra önce Gerçek gazetesinde, daha sonra Aziz Nesin ve Rıfat İlgaz ile Marko Paşa, Malûm Paşa, Merhum Paşa, Mazlum Paşa gibi gazetelerde çalışır.

Buralarda yazdığı yazılardan ötürü hakkında 'neşren hakaret' davaları açılır. “Topunuzun Köküne Kibrit Suyu” adlı yazı Aziz Nesin'e ait olmasına rağmen sorumluluğu üzerine alır. Davalardan biri kesinleşince 3 aya mahkûm olur. İstanbul ve Üsküdar'da günlerini doldururken, 1947 Eylülünde hapisten çıkar, ancak “Adalet Koridorlarında” yazısından dolayı hakkında tekrar dava açılır. 19 Aralık tarihinde tutuklanıp, Sultanahmet'te 12 gün hapis yatar.

"Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli; hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?" diye sorar kendine; artık gücü kalmamıştır. Hapishaneden sonra Zincirli Hürriyetteki yazısının ardından kovuşturmaya uğramak artık son nokta olur ve bir kamyon alıp nakliyeciliğe başlar. Sürekli gözlem halinde olmak, onda pek çok değişikliğe sebep olur; sokaklarda tebdili kıyafet dolaşmaya başlar. Çareyi yurtdışına çıkıp hayata yeniden başlamakta gören Sabahattin Ali, Fransa'ya gitmek için pasaport ister, fakat kendisine pasaport verilmez. Bunun üzerine kaçma planlarına başlayan Ali, Amerika'dan getirtilen baskı makinesini satarak borçlarını öder ve kalan parayı da Ankara'ya ailesine bir mektupla gönderir.

“…
Başım dağ, saçlarım kardır,
Deli rüzgarlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.

Şehirler bana bir tuzak;
İnsan sohbetleri yasak;
Uzak olun benden, uzak,
Benim meskenim dağlardır.
…”

Hapisteyken tanıştığı Hasan Tural isimli biri, onu Ali Ertekin ile tanıştırır. Yapılan plan sonucu; Edirne'ye peynir götürmek için yine cezaevinden tanıdığı şoför Salim, Ali Ertekin ve Sabahattin Ali yola çıkarlar. 31 Mart'ta Kırklareli'ne hareket edilip Kızılcadere köyüne gelindiğinde Sabahattin Ali ve Ali Ertekin yola kendileri devam ederken, kamyon Salim ile geri gönderilir. Bu tarihten sonra Sabahattin Ali'den bir daha haber alınamaz. Pek çok kişi onun yurtdışına çıktığını düşünürken, 16 Haziran 1948 tarihinde bir çobanın bulduğu cesedin Sabahattin Ali'ye ait olduğu tespit edilir. Bulunan cesedin dağılmış olması kimlik tespitine izin vermediğinden geride pek çok soru işareti kalır.

6 ay süresince devam eden incelmelerde, Bulgaristan'a adam kaçıran bir şebekenin izlenmesi sırasında, Ali Ertekin bu işle ilgisi olduğu gerekçesi ile tutuklanır ve ifadesinde, "Söylediği sözler bende nefret uyandırmaya başlamıştı" diyerek millî duygular içerisinde Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf eder. 4 yıla mahkûm olan Ali Ertekin Af Kanunu ile hapisten çıkarken, geride pek çok söylenti kalmış, bu işin arkasında kimlerin olduğu ve Sabahattin Ali'nin gerçekten kaçarken mi öldürüldüğü, bugün bile üzerinde tartışılan bir konu olarak kalmıştır.

“…
Yarimi ellere verin;
Sevdamı yellere verin;
Yelleri bana gönderin;
Benim meskenim dağlardır.

Bir gün kadrim bilinirse,
İsmim ağza alınırsa,
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır”

Sabahattin Ali'nin hikâyeciliğinde ön planda olan gerçekçilikte, babasının etkisi şüphesiz önemlidir. İlk yazdığı kompozisyonda babası ile çıktıkları avı anlatır. Ancak bu anlatımda, "Sabah güneşin ilk ışıkları penceremize vururken... " şeklindeki başlangıç, babasının tepkisine neden olur: "Ulan, der, biz ava çıktığımız zaman daha güneş doğmamıştı. Sen nasıl olur da, güneşin ışınlarından söz edersin! Bu bir aldatmacadır. Yalancısın sen! Kimi aldatıyorsun! Yazacaksan doğru dürüst yaz. Yalan dolan istemez!" Bu aldığı ilk derstir ve özellikle Anadolu'ya yöneldikten sonra yerini bulur. Kendi ile sürekli bir hesaplaşma halindeki Sabahattin Ali, kendini aldatma çabasını dahi yazılarında itiraf eder. Kendini ortaya koymaktan çekinmezken de kahramanları genellikle kendisidir. "Benim kanaatimce sanat, insana insanı ve hayatı ve bunların manasını öğretmekle muvazzaftır." sözleri onun sanat anlayışını özetler mahiyettedir.

“Döndüm daldan kopan kuru yaprağa
Seher yeli dağıt beni, kır beni
Götür tozlarımı burdan uzağa
Yarin çıplak ayağına sür beni

Ayın şavkı vurur sazım üstüne
Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne
Gel ey hilal kaşlım dizim üstüne
Ay bir yandan sen bir yandan sar beni
…”

Kaleme aldığı eserlerine bakıldığında; ilk yazdıklarında aşk teması öne çıkarken, sonraları toplumsal sorunlara yönelik olarak köy ve köylüler, doktorlar ve hastaneler, cezaevi ve tutuklular ile aydınlar ve yöneticiler eserlerinde sıklıkla işlenmeye başlanır. Konuşma diline yakın, yalın bir dil kullanmasında, halka yakın olma ve onun anlayamayacağı kelimeleri kullanmama etkilidir. Öykülerini bir olaya dayandıran ve olayı da bir durum gibi algılayan Sabahattin Ali'nin olayları toplumsal ağırlıklıdır.

“…
Her sabah ilk ışıklar gözlerimi oyardı,
Uyanan taş duvarlar iniltimi duyardı.
…”

Çalkantılı bir hayatın içerisinde yaşadıkları ve uğradığı ihanetler onu yalnızlaştırmış, tabiata daha fazla sığınmasına sebep olmuştur. Bütün eserlerinde yer alan anlaşılmama, bir köşeye çekilme, ya da olayları kabullenme şeklinde ortaya çıkan küskünlük diyebileceğimiz soyutlanma hali, ömrüne yayılan bir yaşanmışlıktır. Bulamadığı cevaplar ile çaresiz kalırken, yaşanan ve benimsenen hayatın teferruatlarla çevrili oluşu, onun istediği doğal hayata ve özgürlüğe engel olması nedeniyle çaresizliğini artıran bir etkendir. Bu doğal olma halini karşılıklı ilişkilerde de arayan Sabahattin Ali için, tüm yazdıklarında samimiyet kendini belli eder.

“…
Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı.
Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı.
…”

Mustafa Kutlu'nun, "Gözleri sulh içinde yaşanılan, mazlumların seslerinin işitilmediği bir dünyaya açılsaydı; herhalde lirik, pastoral, coşkun şiirler yazardı. " sözleri Sabahattin Ali'nin şairliği de göz önüne alındığında, onun coşkulu, duygulu ve hassas kişiliğini öne çıkarıyor. Eserlerinde aşkı da masalımsı bir yorumla ifade ederken, bazı tiplemelerindeki dengesizlik, yalnızlık ve biraz da irade noksanlığının göstergesi olarak ifade bulur.

“…
Bazen kendi kendimin elinden kurtulurdum,
Kalbimi bir çamurda çırpınırken bulurdum.
…”

Yazıya erken yaşlarda başlayan Sabahattin Ali'nin yayımlanan ilk öyküsü, 1928 senesinde Irmak dergisinde çıkan “O Arkadaşım” adlı öyküdür. Daha sora Çağlayan dergisinde şiirleri ve öyküleri yer alır. Kitaplarına giren öykü ve şiirleri ise Yedi Meşale dergisinde yayımlananlar arasındandır. İlk toplumsal gerçekçi öyküleri Resimli Ay'da, yayımlanır, ilk kitabı “Değirmen” 1935 yılında çıkar. Bunu 1936'da “Kağnı” izler. Ölümünden önce 5 kitapta toplanan öykülerinin diğerleri ise; Ses, Yeni Dünya ve Sırça Köşktür. İyi bir gözlemci olarak, kullandığı halka yakın dil ile pek çok eser verirken, romanları arasında bir seri olarak düşünülmüş ama devamı gelmemiş olan “Kuyucaklı Yusuf”, önemli bir yer tutar. “Kürk Mantolu Madonna” ve “İçimizdeki Şeytan” ise sevi ve aydınlar arası iç çatışmaları yansıtması açısından etkileyici diğer romanlarıdır.

Irmak, Servet-i Fünun, Hayat, Meşale ve Güneş dergilerinde de şiirleri yayımlanan Sabahattin Ali'nin bu şiirleri “Kurbağanın Seranadı”na girmiştir. İlk yayımlanan şiir kitabı ise “Dağlar ve Rüzgâr”dır. Bu ilk şiir kitabındaki hâkim hava halk edebiyatı tarzı olup şiirlerin çoğunluğu koşma biçimi ile yazılmıştır. Özellikle hapishane günlerinde kaleme aldığı özgürlüğe özlemini dile getiren şiirleri ilgi uyandırmış, bu şiirler daha sonraki yıllarda bestelenmiştir. En çok dillendirilmiş şiiri, 1977 yılında Kerem Güney tarafından bestelenen “Hapishane Şarkısı V (Aldırma Gönül)” olurken; “Leylim Ley, Dağlar Dağlar, Ben Yine Sana Vurgunum, Hapishane Şarkısı I (Göklerde Kartal Gibiydim)” diğer bilinen bestelenmiş eserleridir.

Sabahattin Ali, okuma merakı ve öğrenme arzusu içinde ilerlettiği Almancası ile pek çok çeviri de yapmıştır. Antigone, Fontamara, Üç Romantik Hikâye, Minna Von Barnhelm çevirileri arasında yer alır. Sabahattin Ali'nin bunların dışında bazı derlemeleri de bulunmaktadır. Markopaşa Yazıları ve Ötekiler, İki Gözüm Ayşe ve Mahkemelerde bunlardandır.

Birçok besteli bestesiz şiir, birçok öykü, birçok roman ve çeviri eserler bırakan Sabahattin Ali’yi ölüm yıl dönümünde özlem ve takdirle anıyoruz. Ruhu şad, mekânı cennet olsun. Bir vatan haini daha bu dünyadan göçmüş oldu. Vatanseverlere müjdeler olsun. Şairin Son Mektup şiiriyle bitirelim:

“Ey yâr, bu mektubu aldığın demde
Kara topraklara verdim kendimi
Her şey bana engel oldu âlemde
Bir coşkun nehirdim, yıktım bendimi

Benim gönlüm doğuşundan deliydi
Başka dünyaların şaşkın seliydi
Bunun böyle olacağı belliydi
Her şey biter sel yerine döndü mü
…
Yıldız olur sana ışık tutarım
Bülbül olur pencerende öterim
Yer altında belki rahat yatarım
Yer üstünde çektiklerim dindi mi

Şimdi yaşamayı tatlı bulursun
Koşarsın, gülersin, tez yorulursun
Bir gün olur yine bana gelirsin
Deli gönlün yaşamaya kandı mı”

3 Nisan 17
Gölcük
Osman Aktaş



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Yazarın deneme ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Alın Yazıları - Mekân Düşüncesi
Hapı Yutmak
Bir Tutkudur Şiir
Köşebent
"Ruhunu Dile Getiren, Ama Ne Yazık Ki, Ruha Dokunamayan…"

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Beytü'l Girdap [Şiir]
Hüzün [Şiir]
Ehl-i Beyt Aşkından [Şiir]
Pastorize Yıllar [Şiir]
Ha (Ya) Lime Tüten Gece [Şiir]
Bakış Açısı [Şiir]
Bir Veda Partisinde Veda Hutbesi [Şiir]
K. D. V [Şiir]
Bir Kızı Sevmekle Ülserim Azar [Şiir]
Yalnızlık [Şiir]


Osman AKTAŞ kimdir?

1965 Erzurum doğumluyum. Gazi üniversitesi T. D. E mezunuyum. Sırasıyla Van, Bartın, Antalya,Bursa, ankara Bodrum'da öğretmen olarak görev yaptım. halen Kocaeli'nde görev yapıyorum. 30 yıldır şiirle uğraşıyorum. Şiir,öykü ve eleştiri yazıları yazıyorum. Kitaplarım: ayArsız, Uludağ yayınları, 2007 (şiirler) bermudayı tek geçmek Cinius Yayınları 2016 (şiirler) asimilat(ör) Cinius Yayınları 2017 (politik denemeler), (D)oku(n)muştuk Cinius Yayınları 2017 (Kitap tanıtım ve eleştirileri)

Etkilendiği Yazarlar:
Can Yücel,Cemal Süreya,Attila İlhan,İsmet Özel,Ataol Behramoğlu,Ahmet Telli,Murathan Mungan,Edip Cansever,Oktay Rifat,Paplo Neruda,Bertol Briechk,Mayakosky,Yuhannis Ritsos,Nazım Hikmet Ran,La Martin,Arthur Rimbaut,Tagore,Octovia Paz


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2018 | © Osman AKTAŞ, 2018
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.