..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Edebiyat yaşamın öncüsüdür, onu öykünmez, ona istediği biçimi verir. -Oscar Wilde
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > İnceleme > Söyleşi > Seval Deniz Karahaliloğlu




23 Haziran 2007
Rüzgara Bırakılan Şiirler: "İpek Yarası" ve Ahmet Günbaş  
Bir laf vardır. Kalemi kılıçtan keskin, ipekten yumuşak kullanmak diye. Elimde tuttuğum “İpek Yarası” da öyle yazılmış bir kitap.

Seval Deniz Karahaliloğlu


. Söze, “Halk Hançeri”nden başlarsak; binlerce yıllık Anadolu Kültürünü, söylenceleri, destanları ve masalları ile Gılgamıştan ve Babil tabletlerinden alıp günümüze getiriyor. Halk masallarına değiniyor, Alaaddin, Kırk Haramiler, cinler gibi masal motiflerine gizlenmiş, çocuk tekerlemelerinin arasına sızan binlerce yıllık bir sözel tarihten bahsediyor. Bu sözel tarihin ana temasını haksızlık, adaletsizlik, istilacılar, barbarlar giderek sömürgeciler, emperyalistler ve kapitalistler oluştururken, “Halk Hançeri”nde halkın bunlara karşı verdiği savaş anlatılıyor. Sürekli kanayan ve kanatılan hassas coğrafyalarda ırk ve mezhep ayrımcılığını sorgulayan, altını çizen, çok güçlü bir anlatım görüyoruz. Yeni dünya düzeni başlığı altında sunulan ırk ayrımına, medeniyetler çatışmasına ve sürekli körüklenen mezhep ayrılıklarına çok ciddi göndermeler var.


:DJAC:
Rüzgara Bırakılan Şiirler: “İpek Yarası” ve Ahmet Günbaş

Seval Deniz Karahaliloğlu

Bir laf vardır. Kalemi kılıçtan keskin, ipekten yumuşak kullanmak diye. Elimde tuttuğum “İpek Yarası” da öyle yazılmış bir kitap. “İpek Yarası”; “Halk Hançeri”, “Güzdirimi”, “İçrek” ve “Geçerken” olmak üzere dört bölüme ayrılmış. Söze, “Halk Hançeri”nden başlarsak; binlerce yıllık Anadolu Kültürünü, söylenceleri, destanları ve masalları ile Gılgamıştan ve Babil tabletlerinden alıp günümüze getiriyor. Halk masallarına değiniyor, Alaaddin, Kırk Haramiler, cinler gibi masal motiflerine gizlenmiş, çocuk tekerlemelerinin arasına sızan binlerce yıllık bir sözel tarihten bahsediyor. Bu sözel tarihin ana temasını haksızlık, adaletsizlik, istilacılar, barbarlar giderek sömürgeciler, emperyalistler ve kapitalistler oluştururken, “Halk Hançeri”nde halkın bunlara karşı verdiği savaş anlatılıyor.
Sürekli kanayan ve kanatılan hassas coğrafyalarda ırk ve mezhep ayrımcılığını sorgulayan, altını çizen, çok güçlü bir anlatım görüyoruz. Yeni dünya düzeni başlığı altında sunulan ırk ayrımına, medeniyetler çatışmasına ve sürekli körüklenen mezhep ayrılıklarına çok ciddi göndermeler var.

Halk Hançeri’nin en çarpıcı şiirlerinden biri de kuşkusuz“Güdümsüz”. “Güdümsüz” de “postal imparatorluğu” anlatılıyor. Yani, şu an dünyaya hakim olan gücü tanımlıyor. Postal imparatorluğunun arka planında, şair yaşadığı dünyaya, topluma, siyasal ve sosyal bilince sorumlulukla bakmak zorundadır, mesajı var. Yaşadığın coğrafyayı, tarihi, sosyal ve kültürel yapılanmayı, bu toprağın insanını es geçemezsin diyen bir tavırla okuyucuya sesleniyor.

“Halk Hançeri”, politik şiir söyleminin ötesinde halkın çığlığı gibi çıkan feryatları yansıtıyor.
Aynı zamanda, sokağın dilini yine sokağa çıkarak yakalamış. Çekinmeden her şeyin adını mertçe koyan muhalif bir tavırla bakıyor olaya. Politize olurken, işin özünü unutup şekilciliğe
sapanları, kişisel çıkarları uğruna politikayı kullananlara da birkaç söz söylüyor.

Birkaç kelime de “Yüksek Hüzün” için etmek gerek. Burada, resmi ve sözel tarih kavramları karşımıza çıkıyor. “Yüksek Hüzün”, 1 Mart 2003 tezkeresine karşı bir duruş olarak yazılmıştır. Üstelik hiç vur kaçlara, laf ebeliğine sapmadan, imalardan medet ummadan, pat diye söyleyeceğini söyleyen bir tavrı var. Mesela, “protez bahtlı gençlik”, “ar damarı çatlamış petrol hatırına” ve “puşt tayfası” gibi sözünü sakınmayan ifadeler yer alıyor. Dilin yedi renginden bir olan küfür ve argoyu da yerinde kullanıyor.

Protest tavrı “Saklı Avaz”, “Linç” ve “Güdümsüz” de devam ediyor. Olayın adını koyarak bahsediyor. Mert bir tarih söylemi var. Artık hesap verme günüdür der gibi. Yani toplum, kendi ile yüzleşmeli diyerek, yakın tarihine bir hesap pusulası çıkarıyor ve şimdi fatura ödeme zamanı diyor.

Bir televizyon haberinden yola çıkılarak yazılmış “Babaç Meydan”, gerçek hayatın içinden bir olayı anlatıyor. Fantezi değil, düpedüz gerçek, sıradanlaşmış, duyduğumuzda kanıksadığımız, umursamadığımız bir haber. Toplumun tepki eşiğini çoktan geçtiğini, çocuk, şiddet, dayak ve ironi ile süslenen oyuncak imgesiyle yüklü bir televizyon haberinden öğreniyoruz. “Oyuncak dağıtırken çocukları dövdüler” cümlesi bizi her şeyi kanıksamış bir toplumun duyarsızlık sınırını nasıl aştığı gerçeğine götürüyor.

Sözde yardım paketleri, göstermelik yardım kampanyalarının ardına gizlenen çıkar çevreleri ve bundan nemalanan, para kazanan gizli mafyayı anlatıyor. Buna estetik görünümlü bir mafyanın kibar yüzüne bir güzelleme de denebilir.

“Güzdirimi”nde, şair sevdiklerini, onda iz bırakanları dizelere konuk ediyor. Can dostlarına bir saygı duruşu gibi. Mesela, kadim dostu şair Özcan Yalım’a adanan “Çürük Mevsim” ve “Sanal” var. Bir kadir bilmezlik, değeri zamanında anlaşılamamanın verdiği kırıklık sezinleniyor şiirlerde. Ortak payda da buluştuğu dostları bir halk türküsünde anlatıyor. “Kış Sayımında”, sahi biz kaç kişiydik kış öncesinde diye soruyor şair. Keşke birimiz tutsaydı defteri derken zamansız kayıplara buruk bir gönderme yapıyor.

“İçrek”, çocukluk, gençlik anıları, çocukluk hayalleri, çocukluğumuzun masalsı kahramanları, kocaman yürekli bir dayı, çocukların taparcasına sevdiği çıkmaz sokağın bir tanecik Nami Dayısı, badem ağaçlarının tepesinde izlenen yazlık sinemalar, Muzaffer Kale, Hüseyin Yurttaş gibi zaman geçtikçe yıllanan can dostluklar, Ender Sarıyatı gibi ansızın yitip gidenler, rüzgara bırakılan şiirlerin izini süren kadirşinas şairler Mithat Çelik ve Yılmaz Cemgil gibi şiir dostları, zamanında kıymeti bilinemeyen Nedret Gürcan gibi küstürülmüş aydınlar, Madam Anahit gibi sessizce yitirilenler, öksüz bırakılan sokaklar. Hepsi bir resmigeçit yapıyorlar “İçrek” de. Yani, “İçrek” bütün bu zengin yaşanmışlığın yeniden temize çekilmesi halidir.

Kitabın son bölümü “Geçerken”. Ahmet Günbaş, kentleri, dostları, tarihi, coğrafyası, kültür ve insanlarıyla geçerken uğradığı yerlerden topladıklarını anlatıyor “Geçerken”’de. “Bursa Sarhoşu”, “Trabzon, İmkansız Çiçek”, “Akçaabat”, “Safranbolu”, “Kastamonu”, “Çağlak”, “Devrek”, Ayvalık ve Edremit’i anlatıldığı “Yeşil Çığlık”, Foça’yı konu ettiği “Kuşluköpük”, Karaburun’ a adadığı “Aşkgüdüsü”, Kaş için yazdığı “Sokulgan Mavi” ve Yazar Mavisel Yener ve Radyo Programcısı İffet Diler’e Allianoi Antik Kenti için yaptıkları çalışmalardan dolayı adamış olduğu “Allianoi” şiirleri yer alıyor. Binlerce yıllık Anadolu Kültürü, zengin mitolojisi ve tarihinden damıttığı özüyle yer alıyor “Geçerken”de. Bir de kumbarasına attığı insanlarıyla.

Son olarak su ile kutsanan Allianoi Antik Kenti var. Su Tanrıçası Nymphe’ler tarafından korunan ve kutsanan kent, günümüzde sularla boğulmaya çalışılıyor. Allianoi, basitçe bir antik kenti kurtarmak değildir. Burada, bir toplumun duyarlılığı ve sorumluluğundan bahsetmek gerekiyor. Benden sonra tufan düşüncesiyle, tarihi katledenlere, tarihi küçük kişisel çıkarları uğruna sorumsuzca talan edenlere karşı saygın bir duruş var. Günü kurtarma çabası içinde, gel geç politik hesaplara kurban edilmek istenen Alianoi’yi kurtarmak için ne yapabiliriz sorusu soruluyor. Bu noktada, aydın sorumluluğu ile geleceğe ne bırakacağız kaygısıyla hareket etmek gerekiyor. Çünkü geçmişlerine sahip çıkamayan toplumların gelecekleri yoktur düşüncesiyle Allianoi’yi gelecek nesillere bırakmak zorunluluğudur bu.

SDK – Söze, kitabın ilk bölümünü oluşturan “Halk Hançeri” ile başlayalım istiyoruz.

“Seslen cinine Alaaddin
masal kuşumu vurmuşlar
uçan halım delik deşik
Seslen cinine kardeşlik
yaralanmış gözde aşklar
büyüsü bozulmuş sevginin
haramiler postu yaymış”

“Halk Hançeri”ni oluşturan şiirler nasıl ortaya çıktı?
Ahmet Günbaş - Tabii “Halk Hançeri”nin yazılış nedeni, Amerika’nın Irak’ı işgal etmesi ve Bağdat’a girmesidir. “Halk Hançeri”nin çıkış noktası, Iraklı bir sivilin bir Amerikan askerinin elini öpmesi ile oldu. Bu, benim yüreğimi çok sızlattı. “Halk Hançeri”nde ben emperyalist barbarlık kadar halkın aymazlığının üzerinde de durdum. Alaaddin Masalları ve Kırk Haramiler gibi Bağdat’ın bende bıraktığı izlerle geçmiş kültürleri yıkamaya çalıştım. Aslında orada gizlenen çok masal var. Biraz daha geriye gidildiğinde orada bir Babil, bir Gılgamış Destanı var. Mezopotamya Uygarlığı vazgeçilmez bir kültür beşiği ve şimdi orada insan insanı yiyor, günde ortalama 100 insan ölüyor. Durum hiç iç açıcı değil. Hüzünkar bir dokunuş oldu “Halk Hançeri” benim için. “Halk Hançeri” yazıldığı dönemde bir dergide, yılın 100 şiiri içinde yer aldı.

SDK – “Güdümsüz” şiirinde “postal imparatorluğu” diyorsunuz.

“Altı üstü postal imparatorluğu
bağcığını sıkılatır birine
mahmuzları apoletlerine değer”

Burada sözü geçen “postal imparatorluğu” kavramını biraz açabilir miyiz?
Ahmet Günbaş – Bütün bunların geri planında ABD emperyalizmi var. “Postal imparatorluğunun” sahibi o. İstediği yerde bölen parçalayan, hır çıkaran, kapıştıran, sonra da seyrine bakan ve bu arada istediğini alan tek kutuplu dünyanın imparatoru şu anda. Ben, bu imparatorluğa da tek tek karşı çıkılmasına da karşıyım. Dünyada top yekun bir barış gücü cephesi yaratılması lazım. Bu küreselleşme çok büyük bir sorun. Bunların karşısına siyasetiyle, kültürüyle, her şeyiyle bir anti küresel birlik olarak karşı çıkılması lazım diye düşünüyorum. Bu şiirde öyle bir anlatım var.

SDK – Mesela, lafını hiç sakınmayan bir tarz var şiirlerde. “Boktan bir kin yer yurt beğenmez” diyebilecek kadar dobra ve sert bir anlatım kullanıyorsunuz.

“Boktan bir kin yer yurt beğenmez
sallar kemendini okyanusaşırı
konuşlar hükmünü keyfe keder
Kös vurur söndürürüz ışıkları
kös vurur titreriz acımızdan
halel gelmez kovboy eskisine”

Ahmet Günbaş – Benim şiirim eleştirel bir şiirdir. Öncelikle şiir vardır. Bunun dışında, şiiri çiğnemeden hemen hemen bütün şiirlerde bu eleştirel tarz ve ironi vardır. Şiiri ironiye ve eleştiriye feda ederseniz, yazdığınız şey bildiriden ibaret kalır. Buradaki sorun, argo olsa bile bazı sözcüklerin kullanılmasıdır. Bunlar hayatta varsa ve seni sözcüğün meramını anlatmaya yetmiyorsa bunları kullanmak zorundasın. Başka dil kalmıyor zaten. Bugün şöyle bir anlayış var. Soylu gelenekçi bir yapı, bir yönelim var şiirde. Şiirde kullanılacak sözcükler çok soylu olmalı inanışı, eğilimi var. Ben bunun karşısındayım. Bir Nazım’ı, şair Eşref’i, Can Yücel’i izleyin. Dışarıda Pablo Neruda’yı izleyin. Bence çok soysuz ve kenarda kalmış sözcüklerin de şiire girdiğini göreceksiniz. Hayatın gerçekleri kadar da doğaldır bu.

SDK – “Yüksek Hüzün”e gelirsek. Burada, resmi ve sözel tarih kavramları karşımıza çıkıyor. “Yüksek Hüzün”, 1 Mart 2003 tezkeresine karşı bir duruş olarak yazılmıştır. Üstelik hiç vur kaçlara, laf ebeliğine sapmadan, imalardan medet ummadan söyleyeceğini söyleyen bir tavrı var. Mesela, “protez bahtlı gençlik”, “ar damarı çatlamış petrol hatırına” ve “puşt tayfası” gibi sözünü sakınmayan ifadeler yer alıyor. Dilin yedi renginden bir olan küfür ve argoyu da yerinde kullanıyor.

“Aslında puşt tayfası buyuruyor
üç-beş dolar doğrayarak şanına
Güya ki bu göz, bu kaş, bu ten
silindir gibi geçecek düşman üstünden
- Mehteran yırtınsa da sultanı sağır –”

Ahmet Günbaş - Tabii, orada hiç bir şey sarkmıyor, şiirden bir şey taşmıyor. Gördüğünüz gibi, amacının dışına taşmıyor. Orada bunları yaparak çok derin ve çok yüksek bir hüznü ele geçiriyorum. Savaşın bir oyun olmadığı açığa çıkıyor. Savaşın oyun gibi algılandığı dönemlerde, savaşın içine giriyorduk. Savaşa girmemekle çok iyi yaptık. Eğer savaşa girseydik, ülkemiz hangi noktaya gelirdi bilinmez.

SDK – “Yüksek Hüzün”le devam edersek, “bastığın yere dikkat et çocuğum, kenar süsü değil” diyor.

“Bayrakları bayrak yapan gözyaşı mıdır?...
Hüzün ki yükseklerde dalgalanıyor.

Bastığın yere dikkat et çocuğum
kenar süsü değil!”

Ahmet Günbaş - Dediğim gibi savaş bir oyun değil. Sınır çizme olayı kolay bir iş değil. Ben sınırları da ciddiye almıyorum. Şairim ya. Benim için sınırların hiç önemi yok. Çünkü her taraf insan dolu.

SDK – Aynı eleştirel tavır “Saklı Avaz” ve “ Güdümsüz” de devam ediyor. Çekinmeden yer ve isim vererek insanları bir yüzleşmeye davet ediyor, diyebilir miyiz? Mesela “Saklı Avaz”da

“Sus mevsimindeyiz Habur

Kapılar ondan solgun, geçmeye kirpi
Öfkeler afur tafur kaynaşıp kudurur
Cemseler, şifreler, şüpheli kimseler
Yılanlar, çıyanlar, akrep tohumları
boz bayraklarıyla sırıtıp geçtiler
En önden gitti cellatla ipi”

Ahmet Günbaş – Sonuçta, benim şiirim toplumsal bir şiirdir. Hayatta ne varsa benim şiirimde de o vardır. Çevremde ne varsa, şiirimde o vardır. 24 saat benim duyargalarım açıktır. Toplumsal bir şiirdir ama şunu da doğrulamak lazım şiirin toplumsal olması doğrudan şiir olması için de yeterli değildir. İlk önce şiir olmasına çalışırım ondan sonra da ötekine uzanmaya çalışırım. Bu şiirlerin hepsinde bir öfke yığını var. Ama çok kaliteli bir öfke var. Sonuçta, bir öfke yüklenmesi var şiirde. Ne için var? Gelecek için var. Özellikle çocuklara bırakacağımız gelecek hakkında benim bazı sorularım var. Bazı kuşkularım var. Beni bu şiirleri yazmaya iten onlar. İşte “Saklı Avaz” da çocuk cesetlerinden bahsediyorum, cesetlerden, çocuk ölümlerinde bahsediyorum.

“Şu bahar var ya bahar
çocuk gözlerine sızan sarmaşık hali
suyeşiliyle çıvgın saklı avaz
hiçbir ceset torbasına sığmaz
Yener kalleşliğin booom! aklını”

Şu an çok hoş bir coğrafyada yaşıyoruz. Dingin bir coğrafyada yaşıyoruz ama şöyle bir çevremizi yoklasak, sağımızın solumuzun bir cehennem olduğunu fark edeceğiz. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” eğilimine girersek, o yılan gelir bir gün sana da dokunur.

SDK – “Güdümsüz” şiirinde,

“Düşman dediğin höykünür damarına basar
öyle yakınsamaz Kore’lerden
kankuruşa Irak/samaz”

diyorsunuz. Nedir bu kankuruş?
Ahmet Günbaş - Kore savaşı için aldığımız bir dış yardım, askeri yardım vardı. Aldığımız dış yardımı orada ölen asker sayısına bölersek ortaya çok gülünç bir rakam çıkar. Onu demek istedim. 1 Mart 2003 tezkeresinde ABD lehine bir karar çıkmış olsaydı, korkunç dış yardımlar alacaktık. Ama bu her şey demek değildir. İnsan hayatı hiçbir şey ile ölçülemez.

SDK - Mesela “Linç” şiirinde,

“Üstüne alınmasın hiçbir meydan
çapaçul bildiriler gönderlerde

Maske de bilmez üç beş eprik slogan
esmede bodur tepelerden bencil köprülere
……

Sen hey mahzun proletarya, şanlı maymuncuk
“cuk” diye oturmadın ki tarihin kilidine”

diyorsunuz. “Linç” den biraz bahsedersek, neler söylenebilir?
Ahmet Günbaş – Hayattaki kaba düşünceye karşı bir duruş bu. Halen içinde yaşadığımız ve giderek bir şiddet toplumu olmamıza karşın bir eleştiri. Bu dünyanın temel sorunu. Sadece Türkiye’nin görünümü değil. Dünyada genel bir şiddet eğilimi var. “Linç” şiiri, çok yönlü ele alınmalı. Ben insanın parça parça lime lime düşünmelerine karşıyım. Çok kaba şeyler tarafından, iyi, güzel ve doğru şeylerin linç edildiğinde birleşiyorum ben. Şiirin derinliğine inildiğinde bu var. Burada, bir takım oluşlara, bir takım sanal kimliklere sığınarak siyaset yapılmamasını öneriyorum. Başlangıcından itibaren “Linç” şiirini derinlemesine incelemek lazım. Gerek “Linç” şiirinde, gerek başlangıçtaki diğer şiirlerde korkunç bir antimilitarist bir eleştiri vardır. Tabii “Linç” de Türkiye’den resimler ve güçlü bir ironi var. “Linç”, tarihin doğru akması, bir kilidin yerine doğru oturması, kapıların doğru açılması ile ilgilidir. Bugün baktığınızda çok büyük bir tehlike var. Son resmi kayıtlara göre, ülkemizde 10 milyon işsiz bulunuyor. Buna lümpen proletarya filan diyorlar. Bu kesim, çok tehlikeli bir kesim. Bu kesimi herkes her biçimde rahatlıkla kullanabilir. Rahatlıkla yönlendirilebilir. Bu kesimi, son yıllarda Türkiye’de “linç kültürü” çerçevesinde kullanıyorlar. Böylece, bunların öfkelerini eritmeye çalışıyorlar. Oysa yapılacak şey bunlara iş alanları sağlamak olmalı. Yani bunlarla, her farklılığı gelişi güzel ezmeye çalışıyorlar. Tabii bunların ağababaları var. Bir ıslıkla oluveriyor her şey. Hatta ceplerine üç beş kuruş girince oluveriyor. Ben bütün cinayetlere karşıyım. Sözü Hrant Dink cinayetine getireceğim. Sıradan bir cinayet değil o. Kim, nerede, ne olursa olsun, burada iyi bir duruş sergilemek lazım bence. Demin de dediğim gibi o gizli efendiler, cinayet şebekelerinin elemanları bu tür insanları kullanıyorlar.

SDK – Sonra, “Tek düşürmüş avını soysuz avcısı solböcüsü niyetine linçlincine”
diyorsunuz. Burada altını çizdiğiniz çok güçlü bir anlatım var. Yeni dünya düzeni başlığı altında sunulan ırk ayrımına, medeniyetler çatışmasına ve özellikle körüklenen mezhep ayrılıklarına çok ciddi bir gönderme var diye düşünüyorum.

“Tek düşürmüş avını soysuz avcısı
solböcüsü niyetine linçlinçine

Şunu yaz bir kenara yoldaşcağızım:
Şimdi rağbet ırkı ile mezhebine”

Ahmet Günbaş – Ben bunların hepsine kesinlikle karşıyım. Durumu mezheplere indirgersek, bugünkü modern dünyada mezheplere sığınamayız. Sığınmamız gereken yer, modern bireydir, bilimdir, tekniktir. Onu ifade etmek istedim. Orada, solböcüsü kelimesi bitişiktir ve dar bir düşünceyi ifade eder. Geri çekilen, sinen, ezilmeyi bekleyen, sesini çıkarmayan, işten korkan bir yanı vurgular.

SDK – Bir televizyon haberinden yola çıkılarak yazılmış “Babaç Meydan” var.

“Meydanın da sopası varmış bakırı çıkmış kentte
Korkunun kucağında kamyonla oyuncak

İplemiyor gözü kara uff! pahasına
çırpıbacak koşulup kapılacak

Ekmeğe de böyle saldırmıştı bunlar
suserimini geçip çamurlara bulanarak”

“Oyuncak dağıtılırken çocukları dövdüler” diyen bu televizyon haberiyle ortaya çıkan “Babaç Meydan” dan bahsedelim biraz.
Ahmet Günbaş – Bu haberi hangi kanalda izledim bilemiyorum ama tüylerim diken diken olarak izlediğim bir haberdi. Diyarbakır’da bir meydandaydı. Oyuncak yüklü bir kamyon yanaşmış. Çocuklara oyuncak dağıtıyorlar. Çocuklara sıraya girmeleri söyleniyordu. Çocuk bu. Oyuncak mı görmüş doğunun çocuğu orada, yoksul insanlar. Birden bire bir itiş kakış yaşandı, sırayı bozdular. Görevlinin biri sopasına davrandı ve çocukları dövmeye başladı. Biri oyuncak dağıtıyor, birisi dövüyor. Sanki oyunmuş gibisine. Daha önce de biliyorsunuz, ekmek dağıtılırken, o ekmekler çamurlara bulandı, insanlar o ekmekleri alıp, yediler. Böyle çok korkunç görüntüler var. Düşünün biz bunları hep bir oyun gibi izliyoruz televizyon ekranından. Sanki bunlar hiç olmamış gibi. Sanki seyirlik bir şeymiş gibi. Gerçekliğinden kopuk, halbuki bunlar var. Dikkati oraya çekmek istedim. Çok gizli bir yaradır bende bu şiir. Bir oyuncak için bir sopa. Hatta birkaç sopa. Sonra, şiirde o çocukların oyuncakla olan ilişkisini dile getiriyorum. Büyükler olaya hangi gözle bakmış, onlar olaya hangi gözle bakıyorlar. Çocuğun aldığı uçağın uçamadığını, kız çocuğunun aldığı oyuncak bebeği döverek uyuttuğunu anlatıyorum. Çünkü sopadan kalan izlenim budur. Bunu genelleştirirseniz Türkiye’de bazı hakların nasıl alındığına da getirebiliriz sözü. Meydanlarda yıllardır dayağımızı yeriz, sonra hakkımızı alır evimize gideriz. Çocuklar da büyüklerden öğreniyorlar bunu. Değişen bir şey yok. Çocuklar büyüklerden ne görürlerse onu yapıyorlar. Büyükleri taklit ediyorlar.

SDK – “Babaç Meydan” da “felaketini seç ihtiyacını söyle” diyorsunuz.

“Rivayet edilir ki yok yoktur bu ülkede
-Tırlarca çadır, un, şeker, yağ, kan, serum, doktor,
ilaç ve merhamet kucak kucak –
Felaketini seç ihtiyacını söyle

Azıcık sıkacaksın dişini / Hem lafı mı olur
babaç meydan bu, döver de sever de!”

Ahmet Günbaş - Deprem mağdurları, sel mağdurları hep aynı ortam, aynı dünyanın içindeki insanlar. Aynı zorlukları yaşıyorlar. Deprem bölgesine yardım gider. Ulaşır mı ulaşmaz mı bilinmez. Bu yardımlar alınır birileri tarafından onlara satılmaya çalışılır. Buna benzer birçok olayı deprem mağdurları yaşadı. Bunları yapan insanların kirli yüzünü ortaya çıkarmak için bunları yazdım. “Babaç Meydan” da geri planda devletin sertliği de var. Devlet Babayı, Devlet Ana haline getirdiğinizde onun biraz yumuşadığından söz edebiliriz. Bu meydanın “babaç” olmasının da nedenidir. Anaç meydan demiyorum. Çünkü anaç yumuşak olur daha kucaklayıcı olur. “Babaç Meydan” daki oğlan çocuğu oyuncak uçağı uçuramıyor, daha hayatın başında yaşamaktan irtifa kaybediyor. Çocuklara uygulanan şiddet öğesiyle birlikte daha işin başında sorunlu ve karamsar bir toplum yetiştiriyoruz.

SDK – Gelelim oğlunuz Umut Erdem’e adadığınız “Haki” isimli şiire…

“Nasıl da çoğuldun oğul
Bıçağın kemiğindeki inilti
yadsıyor vuruşkan sahteliği
Ah, keşke aşk kesseydi seni
Bir çift postal sarkıyor mektubundan
bağcığı dağınık fırtınalı
dörde katlanmış yalnızlığı
üşümüş peronlarda trensiz
Çamurunda debelenen sesler tortul
ve kayaçlarımı dolaşıyor
‘Ara beni, diyor’ ara beni. Haydi ara!...
…Koyduysan gençliğimi yerinde bul!’”

Ahmet Günbaş – “Haki”’yi ben oğlum askerdeyken yazdım. Altı aylık bir askerliği olmuştu. Bu şiir sadece oğlumdan ibaret değil. Başka durumlara göndermeler var. Oğlum orada bir sembol. Ona adadım bu şiiri ama ben başka şeyler de söyledim orada. Haki rengi hiç sevmem ve dünya giderek haki renge dönüyor. Haki renk baskıcı, yaptırımcı bir havadır. Savaşı hiç sevmem, savaşmayı sevmem. Bu bir sistem eleştirisi, bir karşın görüştür. Evrensel bir barış var o şiirde. Gidip de dönmeyen oğulların acısı var. Hala yaşıyoruz bu acıyı. Herkes yaşıyor. Anaları çok iyi anlamak lazım. Anne değil mi bu? Hani, bugün “Cumartesi Anneleri” diyorlar ya. Anneleri bütünlemek lazım. Acı bir bütün. Hepsi insan, hepsi can bunların. Onları çok iyi anlamak lazım.

SDK – Sonra, içinde parantezler olan “Afacan” şiiri var. Afacan mı afacan bir çocuk var o şiirde. Öyle değil mi?

“Gel de afacana hak verme
N’apsın Allesen çocuk başına,
bu koygun yalnızlıkta yavrucak
Nereye koştuğunu bilemez
dizlerini filan kanatır”

Ahmet Günbaş – “Afacan” şiirinde benim çocukluğum var. Babasını köyden özleyen bir çocuk. O bekleyişi, o baba yoksunluğunu hissedebilirsiniz. Başka çocuklar da var. Afacan şiiri, “Bey Amca, Hanım Teyze çocukluğum kaçtı bahçenize” diye başlar. Yani, o çocuksu özgürlüğü anlatır. Oradaki yaşam eksikliğinin bir anlamı var. O varoşlarda yaşayan çocukların, bu yoksul çocukların çok çok zaman sonra hayata karşı duruşu var. Çocuklar şakaya gelmez, hayatı çok iyi özümserler, alt belleklerine her şeyi çok iyi yazarlar ve sonra bunun öcünü almaya kalkışırlar. Bakın şiirde son cümlede ne yazıyor. “Şapkayı ters giydirsin adama”. O nedenle, çocuklarla çok iyi ilgilenmek gerekiyor.

SDK – “Afacan”da çok ayrıntılı, altı dizelik parantez içleri var. Neden bu kadar büyük parantezlere gereksinim duydunuz?

(Annesi de temizliğe gidermiş
evcek kirleri birikmişken
Babası da üç vardiya uzaklıkta
hayata hep gecikmeli
Kardeşler desen çul eskisi
iplik iplik kapılarda )

Ahmet Günbaş – O parantez içlerine çok özel bir yaşam soktum. Özelden giderek geneli anlatmak istedim. “Annesi temizliğe gidermiş evcek kirleri birikmişken” der. Bu bir çelişkidir. Düşünün yoksul bir aile. Kendi çamaşırları kirli, her taraf dağınık, her şeye muhtaç ama yaşamak için başkalarına temizliğe gitmek zorunda. Ben bunu bağışlayamıyorum işte. Kendi kirlerinden feragat ederek başkalarının kirlerini temizlemek zorunda. Orada hayatın çelişkisini, bu ironiyi çok özel bir şekilde göstermek istedim. Babası da hep gecikmeli. Fazla mesaiden çocuklarını sevecek zaman bulamıyor. Günde 12 saat çalışıyorsa ve uzun bir yoldan gidip geliyorsa, ne yediği içtiği, ne uyuduğu, ne de çocuklarla ilişkisi anlamlı değildir. Son yazdığım şiirde şöyle bir dize var. “Üç vardiya sev çocukluğumu” Temel sorun bu. Çocukları üç vardiya sevebilmek, bütün dünyaya karşın sevebilmek. Sevemediğin her dakika, her saniye günümüzde sana öfke olarak geri dönecektir. İşte gasp çeteleri, hırsızlık çeteleri, tinerciler, işsiz güçsüz avare takımları, bunların yarattığı terör çeteleri, bunların hepsinde yaşanmamış bir çocukluk vardır. Bu psikolojiyi çok iyi kavramak lazım.

SDK – “Afanacan”da başka bir parantez içi insanı yüreğinden vuruveriyor.

(Çerçöpten kurgulu oyun perisi
Bir uçak kondurmuş dama
Birlikte uçayazmış)

demişsiniz. “Afacan” burada ne anlatıyor?
Ahmet Günbaş – Benim çocukluğumun bir kaç yılı bir Anadolu köyünde geçti. Babam İzmir’de çalışırdı. Köyde toprak damlı bir evimiz vardı. Uçaklar gelir geçerdi alçaktan. Ben zannederdim ki, babam İzmir’e gitti. Çok para kazanacak ve bir uçak alacak, gelecek. Uçak evin damına konuverecek. Çocukluk hayali işte. Çocukların hayalleri çok çarpıcıdır. Uçurtma şenliğinde bir çocuğa, “Bu uçurtma, güneşe gider mi?” diye sordular. Çocuğun yanıtı şu. “İp olsa gider”. Yani, çocuğun hiç şakası yok. İnanmış bir kere.

SDK – Günümüz kent insanının kırılganlığını, yalnızlığı ve çaresizliğini “Otopsi”, “Arasta” ve “Fahişe”de müthiş kırılgan bir dille anlatıyorsunuz. “Otopsi”de isyandan hüzne geçiş var. Özellikle “Otopsi” de dilin hüznü giderek ağırlaşıyor.

“Sardunyası beklermiş pencerede
yaklaştıkça yüreciği hop hop edermiş
Uçuçböceğiymiş ev meselesinde
konması da kolaymış göçmesi de
...
Getirip yatırmışlar solgun bir rapora
Geçmişi sesli adammış doğrusu iyi dayanmış
İntiharı bi gecikmiş bi gecikmiş ki sorma”

Ahmet Günbaş - Evet, bunlara dikkatli bakınız. Hepsi hayatta olan, yaşanan şeyler. Örneğin ben emekli Nedim’i anlatıyordum. Çocukların çok sevdiği, emekli Nedim onlara şekerler veren, masallar anlatan, çocukların yolunu gözleyen, çok muhterem bir kişilik. Çok kısıtlı olanaklarla yaşayan bu insanın aniden ölüverdiğini düşünün. Yoksuldur, hiç kimsenin olmadığı zamanlarda, akşamın kör karanlığında pazarlara gider, artık meyve ve sebzeleri toplar. Evine döner. Bu acıyı kimse bilmez. Birden çok hastalıkları vardır. Bunları da kimse bilmez, çektiği acıyı kimse onaramaz. Bu olmayan bir şey değil. Var olan bir şeyin ortalaması. Ben bunları hissettiriyorum. “Otopsi” de,

“Şekeri tekerine çomak sokmasa
yokuş mokuş dinlemezmiş,
Akşam pazarlarında kızarınca yüzü
geceyi örtünürmüş utancına
Bolkesimli sağduyusu çektikçe çekmiş” diyor.

Burada şeker, onun çektiği ve kimsenin bilmediği şeker hastalığıdır. İkinci dize de gizlice kimse görmeden akşam pazarından nasıl artık meyve ve sebzeleri topladığını anlatır.

SDK – Bu acıları giderek kanıksamaya başladık galiba. Umursamıyoruz bile..
Ahmet Günbaş - Bunlar o kadar çok var ki. Defalarca televizyonda haberlere konu olduğu için artık haberini bile yapmıyorlar. Öylesine kanıksandılar ki, biz bu insanları artık hesaba bile katmıyoruz. Ondan sonra, bir şeylerin nasıl değişeceğine akıl sır erdiremiyoruz. Mesela, yıllar önce Arjantin Cuntasının kimsesiz sokak çocuklarını öldürttüğünü biliyor musunuz? Bir dönem gerçekten sağda solda, sokaklarda yatan, yoksul, kimsesiz çocukları sokaklardan toplayıp öldürüyorlarmış, ortalık temizlensin diye. Bıkmış adamlar, sırf ortalık temizlensin diye yapıyorlar.

SDK – Yani, oraya doğru mu gidiyoruz?
Ahmet Günbaş – Gidebilir. Olaya nasıl baktığınıza bağlı. Eğer baktığımızı görmemeye çalışıyorsak, görmemek için bakıyorsak sonuç oraya doğru gidebilir. “Keşke, bunlar olmasa deriz. Nereden geldi bunlar?” deriz. Geldiler şehirleri kuşattılar, meydanlara doldular, filan. Bu, çok büyük bir sancıdır. Bu, birkaç roman konusudur.

SDK – Yine Otopsi şiirinden bir dize var.

“Güzel ölüsüymüş çocukların Kaf Dağı’na gömülü
Gölgesi düşayak tıklarmış camları
Kuşlar konarmış oyunların fırfırlı ıslığına”

Bu dizeler üzerine biraz konuşabilir miyiz?
Ahmet Günbaş – Çocukla çocuk olan bir ihtiyar düşünün, güzel bir insan. Yaşamaya da meyilli, yaşamı da seven bir insan. Ama bir takım sorunlar onun peşini bir türlü bırakmaz. Başta geçim sorunu filan. Onlara tutsak olur, ölür gider. Ama çocuklarda derin izler bırakır. Benim çocukluğumda böyle insanlar vardı. Hatırlarım. Mesela, benim çocukluğumda Nami Dayı vardı. Aklımda bir gençlik romanı var. Bu romanda Nami Dayı’yı anlatacağım. O, bizim çıkmaz sokağın Nami Dayı’sıydı ve çocuklar onu çok severdi. Çocuklar için daima ceplerinde ne varsa boşaltırdı. Yedirmesi, içirmesi, harçlık vermesiyle o da çocukları çok severdi. Nami Dayı, beni ilk defa balığa götüren adamdır. İzmir Karşıyaka’da deniz kıyısında balık tutmaya giderdik. Sonra, öldüğünü duyduğumda benim için çok acı oldu. “Sulardan Sonra” kitabında “İzmir Düşleri” isimli şiir, Nami Dayı’yı anlatır. Bu şiir ve “Otopsi” bütün Nami Dayı’lara adanmıştır.

SDK – Kitabın ikinci bölümü “Güzdirimi”. Arkadaşlara, dostluklara, yaşanmışlıklara adanan bir bölüm. Mesela, çok özel bir insan, kıymeti maalesef yeterince bilinememiş şair Özcan Yalım’a adanan birkaç şiir var. Bunlardan bir tanesi “Çürük Mevsim”. Neden “Çürük Mevsim” ve Özcan Yalım?

“Elmalar da toparlandı
çürük mevsime kaldık

Bir yarım ısırık tadı anılarda

Üç beş sarhoş yaprak oyalıyor yalnızlık ağacını

Hele yaz gömleğini sıyırıp attıktan sonra
çöl bile uğramıyor yanıma
Ne de kumdaki savrulma…”

Ahmet Günbaş – “Çürük Mevsim” de gerçek üstücü bir yaklaşım var. Şiirde “elmalar da toparlandı çürük mevsime kaldık” der. Aslında çürüyen elmalardır ama ben bu çürümeyi insanlara yüklüyorum. Öyle ki elmalar toparlanıyor bize kalk gidelim diyor. Şiirde öyle bir tersinme var. Özcan Yalım’ın bir dizesi vardır. “Yalnızlığa kuş konmaz” der. “Çürük Mevsim” şiiri, Özcan Yalım’ın bu dizesinden doğdu. “Çürük Mevsim” ile Özcan Yalım’ın yalnızlığına biraz olsun ortak olmak istedim. Şiir ve sanat eseleri geneldir. Burada bütün yalnızlıklara ortak olmak istedim.

SDK – Şair Özcan Yalım’a adanan başka bir şiir “Sanal”. Orada sanki bir kadir bilmezlilik, değerinin zamanında anlaşılamaması gibi bir duygudan yola çıkılarak yazılmış gibi duruyor.

“Ben hep giderdim Özcan Abi
döke saça kederlerimi
Herkesin adına giderdim de
çıtı çıkmazdı kimsenin
Deniz tutmazdı kıyım ne yapsın
Sandalım ağlardı burnumun dibinde”

Ahmet Günbaş - “Sanal” çok buruk bir şiirdir. Özcan Yalım Foça’ya yerleştikten sonra kendi olanaklarıyla orada Foça Halk Kütüphanesinde iki yıldan biraz fazla bir süre şiir programları ve şiir etkinlikleri düzenledi. Ben de İzmir’den Foça’ya şair taşıdım. Özcan Yalım, bu şiir programlarını tamamen kendi olanakları ve çabasıyla gerçekleştirdi. Gerek oradan gerek buradan etkinliğe ortak olanlar maliyetine gidip geldiler, kimseye tek kuruş harcatmadılar. Bu iki seneyi aşan süre içersinde ne Foça Belediyesi bir hoş geldiniz dedi, ne gelen bu kalburüstü şairlere bir yemek verildi, ne de başka bir kurum bu şiir programlarını destekledi. Bu iki seneyi aşkı süre, çok kalburüstü seçkin şairler oradan geldi geçti. Mümtaz ve seçkin bir topluluğa çok güzel konuşmalar yapıldı, şiirler okundu. Ama bu kapıyı açan Foça’da Özcan Yalımdı. Artık bu şiir toplantıları yapılmıyor. Bitti artık. Kütüphane taşındı. Kurudu gitti, her şey. Şimdi Foça Kütüphanesinde bir şey yok. O konuda hiçbir şey yapılmıyor. Biraz o güzel günleri anma vardır “Sanal” şiirinde. “Sanal”ın bir yerinde , “yazlar ne güzeldi Özcan Abi şiirkuşlarını yemlerken avucunda” der.

“Yazlar ne güzeldi Özcan Abi
şiirkuşları yemlerken avucunda
Güz gelir ona da bir yer açardın
Kış bile iliklerdi ceketini
Ansızın kopardı o sapkın fırtına
Kardeş kayalıklarına vururdu leşimi”

Burada şiir kuşları şairlerdir, onları yemleyen de Özcan Yalım’dır. Ve şiir “hayat yine aldandığımız kadar mavi” diyerek biter. Bunun da bir hikayesi var. Mayıs ayında bir gün yine arkadaşlarla Foça’ya Özcan Yalım’a giderken otobüs’ün camında dağlarda mavi mavi açan çiçekler gördük. Merak ettim. Her taraf mavi çiçeklerle donanmış. Nedir bunlar diye. Arkadaşlar bir sürü çiçek ismi saydılar. Otobüsten indiğimizde hiç kimsenin bir şey tutturamadığını anladık. Ebegümecinin çiçekleriymiş onlar. Mor mor açıyor ama camdan mavi görünüyormuş. Biz aldanıp onları mavi görmüşüz. Bu tip aldanma güzel bir aldanma.

SDK – “Sanal” da “Ben hep giderdim Özcab Abi
Menzilim çınlamazdı epeydir” diyor..

Ahmet Günbaş – Bu bana ait bir yalnızlık. Şiir dinletisinden sonra, akşamları otururduk orada bazen. Bir kaç tek atardık, Foça’da günü batırırdık. Benim şöyle bir huyum var. Bir yere gittiğim zaman hemen dönüş biletimi alırım. Neresi olursa olsun, hatta en kısa mesafe olsa bile. İster disiplin deyin, ister korku duygusu ya da güçlü çekim mi demeli bilemiyorum. Sonuç olarak, biraz fazla evcil bir insanım bu konuda. Mesela, saat sekize biletimi almışımdır. On kala sofradan pat diye kalkarım herkes bana kızar. Kimsenin bana kızmasını istemem “ben hepinizin adına gidiyorum” derim. Herkeste böyle bir acı vardır. Hiçbir şeyi doyasıya yaşayamayız, paylaşamayız.

SDK – Sonra, “Kış Sayımı” var. Sanki bir kaybediliş, insanların yitip gitmesi sezinleniyor.

“( Ateşi bölüşüp dağılmıştık
Yollarda kor izleri )

Sahi biz kaç kişiydik kış öncesinde
camların buğusunda eriyen çentik
Çay mı içtik kahve mi, ne kaldı telvesinde
esrik miydik değil mi, nasıl yollandık eve
….

(Ateşi bölüşüp dağılmıştık
Keşke birimiz tutsaydı defteri )”

Kayıplara bir gönderme var sanki “Kış Sayımı” şiirinde. Ne dersiniz?
Ahmet Günbaş – Maalesef bir arada yaşadığımız, güvendiğimiz insanlardan bir kaçı yitirilince insanlar kendini boşlukta hissediyor. Yıllar geçince, yaş ilerleyince başka bir hüzün sarıyor insanı. “Kış Sayımı”, öyle bir yokluğun ardından yazılmıştır. İşin başında kaç kişiydik, şimdi kaç kişiyiz? Keşke daha çok sıkı sarılsaydık birbirimize, keşke biri defter tutsaydı, biri yoklama alsaydı.

SDK – Kitabın ortasında yer alan ve kitaba adını veren “İpek Yarasından” bahsetmek istiyorum. Çok klasik bir soru olacak ama sahi neden “İpek Yarası”?

“Keyfi kaçık içimdeki sokağın
Ihlamur ikircikli, çınar dalgın
Günaşırı göç telaşı
Mekan tutmuş uçurumu
kırgın bir şiirin ayak izleri”

Ahmet Günbaş – Şiirin arka planında Bursa var. Ben Bursa’yı çok severim. Anılarla ilgili şeyler var. Özetlersek, bu bir ipek molası. Genelleştirirsek, bu şiir yitik zamanların yarasını anlatır. Yani, olması gereken bir yara. Şair içi kanayan bir insandır. Şair olmayan adam bu tip yaralara itibar etmez bence. Ben bütün yaralara nakışlarım bunu.

SDK – Gelelim “İçrek”e. Sıcak dostluklar, çocukluk anıları, sıcak komşuluklar, mahalle anıları, yazlık sinemalar, kocaman yürekli bir dayı var. Söze, “Sinem/acı” yani hem sinema hem de acı ile başlayalım mı?

“Sonunda kavuştum sinemama
seslendiğinde gecenin kemanı
Bir hal oldu paslı tellerime
Dağıtıp ay belleğindeki dumanı
İtiş kakış doluştum akşama
Suareye yetişmekti niyetim
birazcık sitem ettim biletime
yerimi yadırgadım en öne geçtim
bir yıldız parlatıp taktım yakama
Alkışlarla üç filmlik çitleme
Sonunda kavuştum sinemama”

Ahmet Günbaş - Tabii, tabii gitmeden duramadığımız bir yazlık sinema var. Gençliğimizin yazlık sinemaları hepimizin hayatında tatlı bir lekedir. Onsuz yapamadığımız, gitmeden duramadığımız, kapısından bir kişi gitsek, iki kişi olarak çıktığımız sinemalarla koyun koyuna yaşıyorduk. Mersinli’de çok sayıda sinema vardı. Sinemasız yapamazdım. Haftada bir yazlık sinemada bulurduk kendimizi. Ara sıra cambazlık yapar, erik ve badem ağaçlarına sorgusuz sualsiz konuk olurduk. Kimse de bunun hesabını vermezdi. İnsanlarda ve doğada bir cömertlik vardı. Şimdiki çocuklara acıyorum bunların zevkine varamıyorlar. Artık o güzelim yazlık sinemalarda kalmadı zaten.

SDK – Çocukluk anıları deyince, o kocaman yürekli dediğiniz “Büyük Dayım” dan bahsetmeden olmaz.

“Büyük Dayım, KOCAMAN Yürekli Dayım
kıskanırdı dönüşünü fersiz fenerler
Hangi pencereden baksam bir yıldız yağmuru
geceden geceye seker
Sendin harçlığımdaki aslan payım
çelimsiz bayramlarımda erken
sevgi çıkını sersebil kucak
Avlularda kuşmevsim şakıyarak
saçakaltı gülümseyen
Akşamdın sen, akşamın ta kendisi”

Ahmet Günbaş – Evet, çok iyi bir dayı, insanlığı iyi bir dayı, iyiliksever bir dayı, çok sevecen bir dayı, akşamcı bir dayı. Fakat yaptığı iyiliği hiç kimseye göstermeden yapan bir dayı. Büyük bir yürekti. Ben biraz büyük dayıma çektiğimi düşünürüm. Onun anlamlı bir yalnızlığı vardı. İnceliği, iyiliği, iyilikseverliği, akşamcılığı ve çok yakışıklı bir insandı. Benim için dayıların dayısıydı. Büyük bir yürekti. Onu çok severdim. Ben onu yerli film kahramanlarına benzetirdim. Sevgisi çok engindi. İnsan severdi, çocuk severdi. Dayımı iki yönden içimde kendimde yaşatıyorum. İnanır mısınız bu şiirden büyük dayımın çocuklarının haberi yok. Bu benim içimde büyük bir acıdır. Romanı yazılabilecek bir adamdı. Şiirde son dize “Sana doğru koşarken hiç yanılmadım” der. Yani, senden hep iyi şeyler kaptım anlamında. Hayatta doğrulandığı zaman senden öğrendiklerimin iyi şeyler olduğunu anladım anlamında yazılmıştır. Dayım akrabalar içinde çok farklı bir yerde dururdu. Çok özel, ayrı, soylu bir havası vardı. İnce fikirliydi, her lafa karışmazdı, dedikodudan uzak dururdu. Bilge bir adamdı. Kendini saydırırdı. Sevgisini ustaca dağıtırdı.

SDK – Şair dostunuz Muzaffer Kale’ye adadığınız bir “Cinnet” şiiri var. Neden özellikle “Cinnet”?

“Delik deşiktir babanın tarihi
tek kişilik ordular söylencesinde
sancağında kırk bir yama

Ahmet Günbaş – Edebiyatta daha çok anne şiirleri vardır. Bayan şairlerin daha çok anneleri yüceleştiren şiirleri bunlar. Bir de zaman zaman baba figürünü olumsuzlayan şiirler ortaya çıkıyor. Bunlar bir bakıma haklıdır. Erkek egemen toplumda, babalar kendilerini biçilen rolleri oynuyorlar. Onlar da babalarından ne gördüyse, onu uyguluyorlar. Bu tuhaf babalara karşın çok iyi babalar da var. Örneğin, benim babam gibi, Muzaffer Kale’nin babası gibi, Mehmet Atilla’nın babası gibi. Mesela, Mehmet Atilla “baba sütünden” bahseder. Ne inceliktir bu? Bir anne kucağı kadar yumuşak babalar da var. Benim babam da öyledir. Muzaffer Kale’nin bir şiiri çıkmıştı bir dergide. Çok beğenmiştim. Ben de yazmadan edemedim. Ona yanıt vermeden duramadım. İşte bu “Cinnet” şiirinde, intiharın eşiğinde, cinnet geçirmek üzere olan, işsiz bir babayı anlatıyorum. Babaları eleştirirken işin bu tarafını da bakmadan yapmayalım diyorum. Bir babanın gün ışımadan evden çıkması, iş araması, bu iş arama eyleminin günlerce sürmesi, evdeki kadının tafrası, bunlar hep hayatın gerçekleri.

“Kıl payı sabahtır baba
Sabahın ruhu bile duymaz

Yürür gider kırık koçboynuzlarıyla” diyor.

Düşünün herkes uyanmadan kalkıp iş aramaya gider. Gözü iştedir, gözü sabahtadır. O gün işi olmamıştır, belki bugün de işi kalacaktır. Kimi ön kapıdan geri dönecektir. Buna rağmen umutlar tazelemektedir.

“Simsiyah poşetlerde taşınan veresiye hüzün
dökülüp saçılınca ortalığa
karşı konulamaz cinnetine” diyor.

Babalar tek başına yönetmiyorlar bu dünyayı. Her ne kadar erkek egemen bir toplumsak da, babaları da cinnete götüren şeyler var.

SDK – Çok genç yaşta yitirdiğimiz ve “Ölüme Direnen Şiirler” kitabıyla var olmaya devam eden şair Ender Sarıyatı’ya adanan bir şiir “Çilingir”.

“Kimselere kalmıştık ki
çıkageldi Ender
küflü mezar sessizliğinden

“Gidelim dedi, Mersin’e doğru. Haber
verelim Hüseyin’le Ahmet’e.
Öpülesi sakar mavilikte…Gidelim. Ben zaten
‘nereye baksam yüreğim bir körfeze açılır’ (*)
Çok öldük, öksüz kaldı şiir”!

Dedi ve sarıldı karabatak imgelerine

Düştü önümüze o uçarı çilingir”

(*) “Ölüme Direnen Şiirler” Kitabından Ender Sarıyatı’nın bir dizesi

“Çilingir” aynı zamanda, Yılmaz ve Mithat’a da adanmış. Kim bu Yılmaz ve Mithat?
Ahmet Günbaş – Türlü nedenlerle ben 10 yıl edebiyattan uzak kaldım. Buna rağmen döndüm ve kendimi erteleyerek öne çıkması gereken bazı şeyleri öne çıkararak, onların üzerinde çalıştım. İşte yitirdiğimiz şair Ender Sarıyatı’nın “ Ölüme Direnen Şiirleri” de bunlardan biriydi. Bazı şeyleri zamana bırakmak lazım. Onları tarih anlar ya da anlamaz. Zaman sınasın onları. Gerçek sanat yapıtları, gerçek uğraşlar zamanla sınanır. Okuyucuya ulaşır ya da ulaşmaz ama ben Ender Sarıyatı’nın şiirlerinin uzun süre dolaşımda kalacağına inanıyorum. Ender Sarıyatı’nın “Ölüme Direnen Şiirler” kitabı çıktıktan sonra da böyle oldu. İzmir’de basıldı ama maalesef doğru dürüst dağıtımı yapılamadı. Elden ele nereye gittiyse gitti. Onu bilemiyorum. Bu arada Mersin’de Yılmaz Cemgil ve Mithat Çelik adlı iki şairin Ender Sarıyatı’nın kitabıyla karşılaştığını öğrendim. Sonra, 20 -30 kadar kitabı yayın evinden isteyerek bunları arkadaşına dağıttıklarını, onun şiirlerini okuyarak ve üzerine incelemeler yaparak bu şiirleri canlandırdıklarını öğrendim. Hatta bu iki şair arkadaş “Şiirin” diye bir şiir dergisi çıkarıyorlarmış. Ender Sarıyatı için “Şiirin”de özel bir sayı yaptıklarını duydum. Bununla yetinmeyip Mersin’den atlayıp İzmir’e gelmişler. İzmir Kokluca Mezarlığına gitmişler ve Ender Sarıyatı’nın mezarını aramışlar, maalesef Ender Sarıyatı’nın mezar numarası ve yaftası belli olduğu halde mezarı kayıp. Ben bunu biliyorum. Onlar da bulamamışlar. Getirdikleri çiçekleri sahipsiz bir mezara bırakıp gitmişler. Düşünün Mersin’den İzmir’e geliyor. Böyle bir incelikte bulunuyor ve gidiyorlar. Sonuçta, şair Yılmaz Cemgil ve Mithat Çelik’e bu şiiri adamam kaçınılmaz oldu. Yılmaz Cemgil şu anda Mersin’de “Göğe Bakma Durağı” diye başka bir şiir dergisi çıkarıyor. Bunlar hayatı dişe diş yaşayan yoksul insanlar. Yakın zamanda, şair Mithat Çelik’in Katar’a işçi olarak çalışmaya gittiğini öğrendim. Yılmaz Cemgil’de şu anda bir kitapçıda çalışıyor. Her ikisi de çok güzel ve çok derin insanlar. Bana Mithat Çelik’in “Serpene” isimli şiir kitabı geldi. Serpene, meyve ağaçlarının dik durmasını sağlayan çatal değnektir. Mithat Çelik, şiiri bir serpene olarak algılıyor. Şair Mithat Çelik’e göre, hayata dik durmamızı sağlayan serpene şiirin ta kendisidir. Serpene yine Urfa, Siverek dolaylarında bir üzüm cinsine verilen addır. Ama asıl anlamı, ağaçların dik durmasını sağlayan çatal değnektir. Varlık Dergisine de “Serpene” hakkında birkaç satır yazdım.

SDK – Neden Şair Ender Sarıyatı ve Etki Yayınlarından çıkan “Ölüme Direnen Şiirler” kitabı sizin için bu kadar çok önemli?
Ahmet Günbeş – Bakın, bütün bunlar hesapta olmayan şeyler. Bir şeyler yazıyorsunuz, sanki rüzgara bırakıyorsunuz. Bu yazı gidip bir yere takılıyor, dolaşıma giriyor, sonra bir yerlerde tutunuyor. Ender Sarıyatı’nın şiiri de böyle bir şiir. Bence her yazdığımız yazı da böyle olmalı, hayata tutunmalı. Yazdığımızın zaman direnip direnemeyeceğini çok iyi hesap etmemiz gerekir. Bu çok önemli. Hayatla tartılması gerekir. Sanat, şiir, edebiyat bir sorumluluktur. Ben bunun altını çizerim. Mutlaka sanat eserleri paylaşılmalıdır. Paylaşılmasın diyene şunu derim “o zaman, sen niçin yazdın?”. Çok bencil ve sığ bir anlayıştır o.

SDK – Adını bir yerlerden duyduğumuz ama bir türlü kim olduğunu çıkaramadığımız bir Madam Anahit var ve sizin onun anısına kaleme aldığınız “Madam Anahit’e Ağıt “ şiiri.
Ahmet Günbaş – Madam Anahit kimilerine göre hayatın kıyısında duran, ayrıntı bir insandı. İstanbul’da Çiçek Pasajında, hayatının son yıllarında ise Nevizade Sokağında akordeon çalarak yaşamını sürdüren bir beyaz Rus. Onun için akordeon çala çala ayakta öldü diyebiliriz. Onun ölüm haberini duydum. Bana çok dokundu. İstanbul’a gittiğimde üç defa onunla yüz yüze gelmiştim. Bence Madam Anahit karşılığı olmayan bir insandı. Yaptığı işin de karşılığı yoktu. Hayata tatlı nağmeler uçurup, aldığı üç beş kuruşla geçinmeye çalışan ve çocuklarını geçindirmeye çalışan bir insan. Ben bazı sokakların özellikle bu tip insanların ölümüyle öksüz kaldığına inanırım. İyi yürekli sokaklar da ölür. Bu nedenle,

“Sokaklar da ölür iyi yürekli sokaklar
Sütleri çekilir, memeleri pörsür

Nevizade Sokağı da Anahit’siz
O gün bugün sahipsiz bir ölüdür”

dizeleri Madam Anahit’e adanmıştır. Sanat anlayışımız yeterli olsaydı, burada yerel yönetimlerden bahsediyorum, maalesef bu sanat anlayışı İstanbul’da hiç yok, Nevizade Sokağının başına Madam Anahit’in akordeonlu bir heykelini dikerlerdi. Doğum, ölüm tarihi ve kısa künyesiyle beraber. Kimsenin umurunda değil. “Madam Anahit’e Ağıt”ın bir yerinde,

“Zil zurnadır umursamaz Beyoğlu
Göstermelik bahşişini düşürür” der.

Güya dışardan bakıldığında sarhoşları eğlendiren bir kadındır Madam Anahit. Bazılarına göre, olay budur. Beyoğlu da öyle bir yerdir. Halbuki oraya ne ince insanlar girer çıkar. Yeşilçam oradadır, bütün film merkezleri ordadır. İyi insanlar, şairler, yazarlar oradadır. Sait Faik’in, Orhan Veli’nin izleri oradadır. Ve şiir,

“ Sokaklar da ölür iyi yürekli sokaklar
akordeonlu çocuklarıyla gömülür” diye biter.

Sokakların tarihi sanatla yazılmalı. Oradan kaç şair, kaç yazar, kaç müzisyen, kaç sanatçı çıktıysa, o sokaklar kendisiyle şöyle bir öğünmeli. Ama yaşamalı ve bir iz bırakmalı bunlar.

SDK – Siz gerçekten çok vefalı bir insansınız. Sanatçı dostlara adanmış çok sayıda şiir yer alıyor “İpek Yarasında”. Mesela, “Panzehir” şiirini yazar, şair Dinçer Sezgin’e adamışsınız. Şiirin sonunda parantez içinde “Bağışlayıver kıçı kırık Türkçemi” demişsiniz?
Ahmet Günbaş - Onu ben bilerek yazdım. Biliyorsunuz, Dinçer Sezgin’in birçok rahatsızlığı oldu. Bir çok kez ölümden döndü. Alkolle bir bilek güreşi vardı bir zamanlar. Onu bıraktı ama sigaraya devam ediyor. Çok önemli bir rahatsızlığın ardından, iyi geleceğini umut ettiği için yazdım ben bu şiiri. Dinçer Sezgin herkesi yanıltır. Ondan büyük, yaşamaya meyilli bir direnç var.

“Sen ki alkol deryasına bata çıka
karabataklara parmak ısırtan gemi
Sen ki parça uçurum kıyısı dostluğu
Düşmeye beş kala çoğalan panzehir
Sen ki nice yoğun bakışımlı komalardan
dumanını savura savura çıkan kahraman
Alnı açık tarihlerde alırsın yerini
Hazırsındır söküğünü dikmeye
kırk yamayla bohçalanmış hayatın
Üstelik onca belanın püskülünü kesmek
Her babayiğidin harcı değil
Teklerken adım başı kalb-i viranın”

Düşünün ölümcül bir ameliyattan çıkıyor, kurtuluyor ve sigarasının dumanını savura savura tüttürüyor. Muzaffer bir komutan gibi Azrail’e karşı çıkıyor. Biz de bir alışkanlık var. Biri yaralansa öldü bitti deriz ve bu tip söylemler de yoğunlaşıyor. Ama Dinçer Sezgin her seferinde insanları yanıltıyor. Onda öyle bir güç, öyle bir sihir var.

SDK – Sonra şairle aynı adı taşıyan “Necati Cumalı” var. Şiirde Necati Cumalı’nın bir kitabına gönderme yaparak başlıyor zaten.

“ ‘Ah Urla Viran Urla!’
deyip sivrilttik sitemi
Hasreti bir ince suyla
koysak yoluna gider mi”

Ahmet Günbaş – Necati Cuma’lının şiiri tatlı bir şakadır. Hayata bir şakadır o. “Necati Cumalı” şiiri, Urla’ya Cumalı Evine giderken gidiş dönüşte yolda doğdu. Onun felsefesinden yola çıkarak, Cumalıca bir şiir oldu.

“ ‘Günaydın tavuklar, horozlar!’
Doya doya günaydın
Unutmayın sesini
cama vuran ışığın”

Bu şiirde bir yaşama sevinci var. Duru bir şiirdir, Cumalı’nın şiiri. Şöyle bir elinize aldığınızda ne demek “günaydın tavuklar, horozlar” diye düşünürsünüz. Burada bir doğayla konuşma ihtiyacını hissediyorsunuz. Doğa anaya bir günaydın var burada.

SDK – “Nedret Gürcan” adına adanmış aynı isimli bir şiir var. Kim bu Nedret Gürcan?
Ahmet Günbaş - Nedret Gürcan, Dinar doğumlu, İzmir’de Buca Ortaokulunda okumuş, gençliğinde İzmir’de dergiler çıkarmış, şair yazar Tarık Dursun K. İle beraber “Kervan” dergisini çıkarmış bir aydın. Döneminin çok iyi şairlerinden birisidir ama maalesef kıymeti zamanında bilinememiş şairlerimizden biridir. İhmal edilmiş, unutulmuş, şiirleri ve çıkardığı “Şairler Yaprağı” görmezden gelinmiş çok özel bir insan. Çok iyi bir şair, iyi bir aydın. Nedret Gürcan daha sonra Dinar’a gitmiş orada, kasabada “Şairler Yaprağı” diye bir dergi çıkarmış. Nedret Gürcan 1950’lerin başında ilk kez Dinar’a matbaayı, matbaa makinesini getiren adamdır. Isparta’dan bir matbaa ile bir matbaa ustası getirerek Dinar’a matbaa açmış. Varlıklı bir aileden geliyor, parası da var. Ama bunu yapmayabilir. Parasını daha farklı işlerde değerlendirebilir. O çıkardığı kasaba dergisinde zamanın bütün kalburüstü şairleri yazmış. Bir sürü dostlukları ve mektuplaşmaları var. Dinar’da sadece matbaayı getirmekle ve dergi çıkarmakla kalmamış, konserler düzenlemiş, sinemalar getirmiş, gelip geçen herkesi ağırlamış, ileri görüşlü yaşadığı zamanın ötesinde bir aydın. Sonra da büyük bir haksızlığa ve ıssızlığa uğramış. Şiir Antolojilerinde yer almamış bunun kırıklığını yaşayan küskün bir şair. Ben kendisiyle “Rüzgara Teslim Bir Mektupla” tanıştım. “Erken Ölmüş Şairler Antolojisi”’nin hazırlığı içersindeyken “Şairler Yaprağında” yazıp da erken ölen bir şair vardı. Şair Rabia Bayraktar, üç çocuk annesi, kendisini Kordon’dan denize atmış ve ölmüş. Aydın doğumlu, çok erken yaşta evlenmiş, bunalıma girmiş daha ne gibi sorunları var bilemiyorum. Şimdi ben bu işe başlarken çok doğru bir iş yapmak istedim. Yıllar geçtikten sonra, yazılı şeyler değişiyor. Bazı kayıtlarda Rabia Bayraktar’ın kendisini kalorifer borusuna astığını söylüyor. Bir de eğer yaşıyorsa konuyu Nedret Gürcan’a sorayım dedim. Nedret Gürcan Un Fabrikası - Dinar diye yazdım bir mektup yolladım. Mektup eline geçti. Bana çeşitli dokümanlar ve dergilerden birer tane gönderdi. Telefonlar etti. Şair Rabia Bayraktar’ı anlattı. Böylece aramızda müthiş bir dostluk oluştu. Nedret Gürcan, şu anda Ankara’da Bilkent’te yaşıyor. Bu günlerde, Nedret Gürcan hakkında Dumlupınar Üniversitesinde bir tez hazırlanıyor. Tez araştırması için İpek Yarasında yayınlanan Nedret Gürcan isimli şiirin kullanılması konusunda benden izin istedi. Böylesine de ince bir insan. Ben de bunun lafı bile olmaz dedim.


SDK – Şair Nedret Gürcan’a adanan ve yine aynı isimli şiirde mitolojik terimlerin çokluğu ön plana çıkıyor. Mesela,

“Ezgisi Marsyas’ın flütünden gelir
şiire çiçek açtırmaktan sabıkalı

Kolları Maindros suyundan taşkın
Gelenia’nın anahtarı onda saklı,

Sustukça ipeğin uykusunu uyur
yanlış anılarla kanlı bıçaklı” diyorsunuz.

Neden mitolojik terimlerin altını bu kadar kuvvetle çiziyorsunuz.
Ahmet Günbaş – Nedret Gürcan benim için Mitolojide yer alan kahramanlardan birisidir. Değeri bilinmemiş bir kahramandır o. Marsyas, mitolojide efsanevi bir çobandır. Maindros, Büyük Menderes’in eski adıdır. Gelenia, Dinar’ın eski adı. Şimdi eski kent tamamen depremlerle çökmüş, aşağıda toprak altında yatıyor. Nedret Gürcan, işte bu zincirin bir halkası olarak yer alıyor. Düşünün zengin bir insan. O devirde bunları yapmak zorunda değildi. Dedesinden o zamanın parasıyla 5000 lira gibi çok ciddi bir para alıyor. Ondan sonra bu parayla, ilk matbaayı kuruyor ve dergi çıkarıyor. Yani, aslında çok ciddi işler başarmış, çok ciddi bir insan ve bir kahraman olarak mitolojik zincirin halkasında yer almayı hak ediyor.

SDK – Şair Sina Akyol’a adadığınız bir “Varsıl” şiiri var. “Varsıl”da

“Benim oğlum Sina okur
Döner döner yine okur
Bir sözcük bozdursa zahir
Nice şair doyurur” diyorsunuz.

Ahmet Günbaş – Sina Akyol sözcükleri çok dikkatli ve tasarruflu kullanan bir şair. Söyleyeceğini az ve öz olarak söyleyen biri. Ben Sina Akyol’un şiirinde en çok yalınlığı üzerinde duruyorum. Sina, yalın söz söyleyen bir şair. Şiirsel boşluğu fazladır. Sina’da sözcük disiplini var. Şiirinde çok basitmiş gibi görünen bu şiirsel boşluklar okuru yorar. Bu insanı öyle bir çarpar ki üzerinde saatlerce düşünürsünüz. Bir iki kelimeye dünyayı sığdırır. İki kelimeyle işi bitirir. Şiire yüklediği yoğun anlam insanı şaşkına çevirir. Okuduktan sonra çözmek için üzerinde saatlerce kafa patlatmak gerekir ve onun şiirlerinde birden çok anlam çıkarabilirsiniz.

SDK – Gelelim Haydar Ergülen’e ve “Şiirsakal”a.

“Şiirsakalından takalım dünyaya be Haydar
Yakışır ihtiyarcığa
Nah şöyle kamburu kadar
‘40 Şiir ve 1’lik tespih verelim eline
kutsal ikindi avlusunda
şakırdatsın alabildiğine” dizeleri üzerine biraz konuşalım mı?

Ahmet Günbaş – Ben Haydar’ın şiirini de sakalını da çok severim. Onun ilk önce şiiri ile karşılaştım, sonra da sakalıyla ve sakalının kendisine çok yakıştığını gördüm. Bir zamane dervişi olduğunu duyumsadım. Dünyadaki bu yoğunlaşmaya ve şiddet eğilimine bakarak Haydar’ın sakalına dünyayı takmayı yeğledim. Taksak acaba ne kazanırız? Dünyayı yumuşatabilir miyiz, dünyaya ve insanlara şiir yükleyebilir miyiz? “Şiirsakal” Haydar’a öylesine bir dokunuştu. Yani, herkes kafasını yorsun bu işlere diye.

SDK – Bir de şair Hüseyin Peker var. Hakikaten sizin söylediğiniz kadar “Erkenci” mi?

“Çer-çöp kondurmaz kentine
kuştüyü şiirleriniz uykudayken

Bıçağı alenidir gettosu gizli,
yarasıyla konuşur dem be dem

Parkları emzirirken görmüşler onu
bir de Ender’e ağlarken”

Ahmet Günbaş – Hüseyin Peker gerçekten erkenden kalkar. Şiirini sokakta arayan ve sokakta kuran bir adamdır. İmge dolu bir adam. Onun çok tatlı ve farklı bir dili var. Olayı çok iyi görmek lazım. Herkes uyurken o işinin incelikleriyle meşgul bir insandır. “Kendini park gibi hisset ve çocukları kendine çağırdığını düşle” demek istiyor. Burada bir parkın, çocukları bir anne gibi emzirmesi vurgulanıyor. Hüseyin imgesel bakımdan çok zengin bir şairdir. Parklardan bahsederken kimsesizliğin, yoksulluğun emzirilmesinden bahsedilir. Hep o kesim insanlarını taşır şiirlerine. Genç yaşta yitirdiğimiz şair Ender Sarıyatı’nın yakın arkadaşıdır. “Ölüme Direnen Şiirler” kitabını çıkarmadan önce, ben Hüseyin Peker’den çok yardım aldım.

SDK – Sonra bir İzmir aşıklısı, İzmir için “ölürüm” diyen ve gerçekten İzmir için ölen bir insan var. Siz ona “Mavi Serüvenci” demişsiniz. “Mavi Serüvenci” şiirinde Ahmet Piriştina için

“Mavi bir lir gömülüymüş balçığında Meles’in
şarkısı tellerinde çınlarmış hala
Pagos’un eteklerinde bilmem kaç asır
Almış onu Mavi Serüvenci başucuna koymuş
Homeros çıkagelmiş gümüş sakalıyla
Körfez küskün atlarıyla çağrıya uymuş
dizginini salıvermiş mavisinin”

diyorsunuz. İzmir’in efsane başkanı Ahmet Piriştina için neler söylenebilir?.

Ahmet Günbaş – Ahmet Piriştina, İzmir için çok büyük işler yapmış bir insandır. Sanırım Priştina hakkında sadece ben şiir yazdım ya da yazan varsa da ben bilmiyorum. Hiç gözüme de kulağıma da çarpmadı. Ahmet Piriştina, ölümünü kabullenemediğim insanların başında geliyor. Ben hala onun ölümünü kabullenemiyorum. Ahmet Piriştina daha İzmir’e gerekliydi ve İzmir için yapacağı çok şey vardı. Şu anki İzmir Büyükşehir’in yönetimini düşünüyorum da bir de onun zamanındaki yönetimi düşünüyorum. Onun daha kıvrak, daha pratik, bir iş yaparken yaptığı işin başka yönlerini de düşünen bir mantığı vardı. Özellikle sanat yüklü bir adamdı. Kusura bakmasınlar, şu anki Büyükşehir yönetiminde aynı özellikleri göremiyorum. Adamlar sanatla ilgili bir toplantıya bile gelmiyorlar. Ne varsa, Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ’da var. Bir tek Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ gerçekten sanata ve sanatçılara samimi olarak ilgi gösteriyor, sanatçıları destekliyor, toplantılara geliyor ve toplantılarda sonuna kadar kalıyor. Diğerleri toplantıya göstermelik gelip hemen kaçıyorlar. Hiçbir şey dinlemiyorlar.

SDK – En ilginç şiirlerden biri de “İlenç”. Mahmut Gölgeli’nin ani ölümü üzerine Şair Hüseyin Yurttaş’a adanmış bir şiir “İlenç”

“Sesinin kandilinden anlıyorum
Kısıyor fitili görklü günlerin
Daral gelmiş anne yüreği
nasıl çırpınırsa kafesinde
işte öyle!...”

Ahmet Günbaş – Bilgi Yayınevinin editörü vardı Mahmut Gölgeli. Biliyorsunuz, benim iki kitabım da Bilgi Yayınevinden çıktı. Mahmut Gölgeli, Hüseyin Yurttaş ile bizim çok sevgili ve ortak bir dostumuzdu. Bütün yayın evinin her şeyini beyninde taşırdı, çok pratik, çok zeki bir adamdı. İki üç sene oluyor sanırım. Birden bire uyurken, uykuda kalpten öldü. Hiç ölmeyeceğini düşündüğümüz bir adamdı. Birdenbire gitti. Ben, bunu aşırı yorgunluğa bağlıyorum.

SDK – Gelelim “Şiirtepe” şiirini adadığınız Ataman Avdan’a ve “Şiirtepe”ye.

“Şiirtepe dedim de
pek yakıştı ıssızlığıma

İlk kez ürktüm doruğundan
diline düştüm uçurumun”

Ahmet Günbaş – Ataman Avdan daha 18’ine gelmeden Fanzin çıkaran bir çocuktu. Şu anda İstanbul’da Uluslararası İlişkiler okuyor. Ben onunla tanıştığım zaman, onun Ege Kent’te benim oturduğum yerin biraz aşağısında oturduğunu öğrendim. Ataman gerçekten zeki bir insan. Dost olarak, birçok büyük insana değişilmez. Ege Kent Tansaş’ın altında bir çay bahçesi vardır. Biz Atamanla orada buluşurduk. Gel zaman git zaman oraya Şiirtepe adını verdik. Sonra İstanbul’a gidince bu şiiri yazdım.

SDK – Ve sıra geldi son bölüme. “Geçerken”e . “Geçerken”de neredeyse yok, yok. Bütün Anadolu’dan tarih, mitoloji, coğrafya, kültür, gelenekler hepsi bir bölüme sığmış öyle değil mi?
Ahmet Günbaş – Geçerken’de, “Bursa Sarhoşu”, “Trabzon, İmkansız Çiçek”, “Akçaabat”, “Safranbolu”, “Kastamonu”, “Çağlak”, “Devrek”, Ayvalık ve Edremit’i anlattığım “Yeşil Çığlık”, Foça’yı anlattığım “Kuşluköpük”, Karaburun’ a adadığım “Aşkgüdüsü”, Kaş için yazdığım “Sokulgan Mavi” ve yazar Mavisel Yener ve Radyo Programcısı İffet Diler’e Allianoi Antik Kenti için yaptıkları çalışmalardan dolayı adadığım “Allianoi” şiiri yer alıyor. “Geçerken” de yer alan şiirler gittiğim yerlerde bende ne kalmışsa onu konu alır. Yani, ben bu yerlere nasıl bakmışsam öyle ortaya çıktılar. Mesela, ben Bursa’yı çok severim. “Bursa Sarhoşu” 2002 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar Şiir Yarışması Üçüncülük Ödülünü almıştır. Sonra, Trabzon’a ilk kez 2005 yılında gittim. “Trabzon İmkansız Çiçek”i oraya bu şiiri hatıra ettim. Akçaabat’a beni çağıran dostlarıma “Akçaabat” şiirini yazdım. Safranbolu’ya bir şenliğe gittik. Orada şair Hüseyin Avni Cinozoğlu var. Ona Safranbolu’nun tek şairi diyebilirim. İyi dostumdur, görüşürüz. “Safranbolu” şiirini Hüseyin Avni Cinozoğlu’nun “ey bütün zamanlara yenilen kalbim” dizesinden yola çıkarak kaleme aldım. Kastamonu’ya gittik. Rıfat Ilgaz Şiir yarışması jürisindeydik. “Çağlak”, Akhisar’da her yıl yapılan şenliğe adını veren deredir. Çağlak şenliğine hiç de gidesim yoktu ama bana telefon eden bayan bana öyle bir şey söyledi ki “Yaaa, Ahmet Bey siz merak etmeyin biz sizi aldırırız” dedi. Ben onu telefonda, rüzgara söyler aldırırız olarak algıladım şiir olarak. Sonra çektim gittim. İyi ki gitmişim. Çok güzel geçti. “Devrek” e gelince, Devrek’e hiç gitmedim ama orada dostlarım var. Hani, bazen gitmek gerekmiyor. Şiir sizin adınıza yola çıkıyor. “Yeşil Çığlık”, Ayvalık ve Edremit yöresini, Kazdağlarını anlatan bir şiiridir. Küçükkuyu 1. Zeus Şiir Günleri için yöreye gittiğimde yazdığım bir şiir. Tarihiyle, doğasıyla, insanıyla kavramaya çalıştığım bir yer oldu benim için. “Kuşluköpük” de Foça’yı anlatırım. “Aşkgüdüsü”nde Karaburun var. “Sokulgan Mavi” ise Kaş Kitap Günlerinden kalma bir şiir. Ve son olarak Allianoi var.

SDK – Allianoi’ye ayrı bir parantez açma gereğini duyuyorum. Bu şiir Yazar Mavisel Yener ve TRT’de Radyo Programcısı olarak çalışan İffet Diler’e adanmış bir şiir. Alliaoni şiirinde,

“Suca konuşalım burada / Suca çağsayalım
Suca bakışalım ki bundan böyle
başka dil girmesin aramıza…başka keder
mermerin nabzından sorsunlar bizi
Ay bükümlü çeşmelerin başında
şarkılarıyla halkalansın Nympheler
Gül şarabıyla dolduralım testimizi
mahcup bir dağ yeli hoşça otursun
üç beş zeytin dalı eğilsin soframıza
Pirüpak aşklarla kutsanalım

Soran bizi mermerin nabzından sorsun” diyorsunuz.

Alliaoni Antik Kenti, günümüzde dünyanın en iyi korunmuş Antik Fizyoterapi merkezlerinden biri olarak biliniyor ve dünya kültür mirası içinde yer alıyor değil mi?

Ahmet Günbaş – Allianoi, Bergama’nın 18 km. kuzeyinde yer alan antik bir termal kent. Antik dünyanın en önemli tedavi merkezlerinden biriydi. Tarihçi Aristides’in anılarında geçiyor. Alliaoni dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir kent. Çünkü fizyoterapinin yapıldığı başka antik termal bir kent yok ve ayrıca kazılarda bu tedavi merkezinde ameliyatların da yapıldığı ortaya çıkarılmış. Allianoi kentinin kazılması, açığa çıkarılması ve kurtarılmasında kazı ekibi başkanı Ahmet Yaraş ve ekibinin çok büyük katkısı var. Ben Allianoi’ye üç defa gittim. Orada kısa ömürlü bir baraj yapma uğruna asla feda edilemeyecek bir dünya mirası olduğunu gördüm. Bugün dünyada eşi benzeri olmayan Allianoi Antik Kenti, kısa ömürlü bir baraj yapma uğruna tamamen yok edilmeye çalışılıyor. Şiirde geçen

“Allianoi! Allianoi!
Antik bir acıyı ne bastırır
böyle ayaktayken kıvrımlarına kadar
Yeniden gömecek barbarlar seni
suyu suyla vuracaklar”

dizelerini, bazı yetkililer üzerlerine alınmış. Umarım bazı yetkililer bu şiiri bir kez daha düşünürler ve Allianoi’yi sularla boğmaktan vazgeçerler. Dünya Mirası kapsamına alınan Allianoi için sonuç umarım olumlu olur ve antik dünyanın en önemli termal merkezi olan ve eşi benzeri bulunmayan Allianoi Antik Kenti sular altında yok olmaz. Bu şiir, Alliaoni Antik Kentini kurtarmak için büyük bir özveriyle çalışan Yazar Mavisel Yener ve TRT’de Radyo Programları yapan Radyo Programcısı İffet Diler’e adanmıştır. Biliyorsunuz, Mavisel Yener Allianoi Kenti’ni konu alan bir gençlik romanı yazdı. “Mavi Zamanlar” 2003 yılında Tudem Edebiyat Ödüllerinde Birincilik Ödülüne layık görüldü. İffet Diler, Allianoi için hazırlanan belgesellerde gönüllü olarak çalıştı, sesini verdi, seslendirme yaptı ve Allianoi için düzenlenen çok sayıda organizasyonun arka planında çalıştı. Mavisel Yener ve İffet Diler gibi Alliaoni için çalışan çok sayıda gönüllü sayesinde bugün Allianoi hala ayakta ve onu boğmaya hazırlanan sulara ve zihniyete karşın direniyor.

SDK – Söyleşiyi kitaba adını veren “İpek Yarası” ile bitirelim istiyoruz.

“Ey çinisiyle devinen kuş
aşkla balkıdığın göller kurumuş
Ey aymaz savruluş…kör adım
tül tül derip sakladığım
bir kozaya sığdırdığım cıvıltı

İpek yarasıymış…Anladım!...”

Son olarak, “İpek Yarası” için neler söylenebilir?
Ahmet Günbaş – Ben İpek yarası ismini bilerek kullandım. Çok geniş bir anlam aralığında “İpek Yarasını” çok çeşitli yerlere çekebilirisiniz. “İpek Yarası” çok doğurgan bir imgedir. Hani, ipeğin yarası mı olurmuş diye sorarlar ya. İnanın oluyor. “İpek Yarası” çağdaş bir yaradır. Kim artık nasıl anlarsa anlasın. Bana göre şiir sürekli bir kanamadır. Kanama bittiği zaman şiir de biter. Şair gelirken çokları daha yeni gitmiş oluyor. Sanatçı için de bu böyle. Sanatçı duyarlılığı içinde dönerken birçokları daha gitmemiş dahi olabiliyor. Şiir insani yanımızı öne çıkarır. Şiir insani yanımızla bir hesaplaşmadır. Neslimiz giderek tükeniyor. Bizim gibi kaba saba olmayan insanların ya da bu kaba sabalık içersinde kendine ince bir yol açmaya çalışan insanların nesli tükenmesin diye yazdım. Kimse yüz vermiyor artık şiire, öyküye, tiyatroya, operaya, baleye, klasik müziğe. Ben işte bir parça bu damarın, bu neslin sürmesi için bunlara eğilim duyan bir iki insanın ortaya çıkması için “İpek Yarasını” yazdım. Şair Haydar Ergülen’in çok sevdiğim bir lafı vardır. “Yazmış bulundum” der. Ben de “İpek Yarasını” yazmış bulundum.











Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın söyleşi kümesinde bulunan diğer yazıları...
Bir Varmış Hiç Yokmuş
"Beni Ben mi Delirttim?" : Ferhan Şensoy
Sineklidağ"ın Efsanesi : Keşanlı Ali"nin İbretlik Öyküsü
Tek Kişilik Oyunların Efsane İsmi : Müşfik Kenter
Yağmur Yağıyor, Seller Akıyor, Kral Übü Camdan Bakıyor
Yazıyla, Resimle ve Fotoğrafla Geçen 60 Yıl: Fikret Otyam
Mustafa Kemal'in Latif'i
Caz Fotoğraflarına Aşık Bir Usta : Aykut Uslutekin
Dekor Tasarımcısı "Bezemeci" Değildir : Tayfun Çebi
Ruhi Su İle Birlikte 40 Yıl : Sıdıka Su

Yazarın İnceleme ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Ermişler Ya da Günahkarlar, İyilik Ya da Kötülüğün Dayanılmaz Lezzeti…
'Kafkas Tebeşir Dairesi'nin Sebeb-i Hikmeti... ''
Romanya Ulusal Tiyatrosundan Bir Baş Yapıt : Fırtına
Uluslarararası İzmir Festivali 20. Yaşını Kutluyor.
Ahmet Adnan Saygun"un Mirasını Taşıyan Onurlu Bir Sanatçı : Rengim Gökmen
Anton Çehov'dan Arthur Miller'a, Modern Zamanlarda Düşlerin
Commedia Dell"arte İşliği : Michele Guaraldo, Simone Campa ve Korsanlar
Avustralya"dan Çanakkale"ye Bir Anzak Öyküsü ve Korkut Uluğ"un Resimleri
Sahibinden Az Kullanılmış "İkinci El" Stratejiler
Cemal Süreya"dan "Üstü Kalsın" : Hakan Gerçek

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
İbneler ve Çocuk Cesetleri [Şiir]
İhtiyaçtan [Şiir]
Komşu Çocuğu [Şiir]
Deli mi Ne? [Şiir]
Tutkunun Rengi Artık Kırmızı [Şiir]
Sakız Reçeli Seven Yare Mektuplar [Şiir]
Bir Bardak Soğuk Suyun Hatırına… [Şiir]
Bir Nefes Alıp Verme Uzunluğunda… [Şiir]
Lord'umun Suskunluğunun Sebeb-i Hikmeti... [Şiir]
Pimpirikli Hanımın, Pimpiriklenmesinin Nedeni… [Şiir]


Seval Deniz Karahaliloğlu kimdir?

Bazı insanlar için yazmak, yemek yemek, su içmek kadar doğal bir ihtiyaçtır. Yani benimki ihtiyaçtan. Bir vakit, hayatımla, ne yapmak istiyorum diye sordum kendime? Cevap : Yazmak. İşte bu kadar basit.

Etkilendiği Yazarlar:
Etkilenmek ne derecede doğru bilemem ama beyinsel olarak beslendiğim isimler, Roland Barthes, Jorge Luis Borges, Braudel, Anais Nin, Oscar Wilde, Bernard Shaw, Umberto Eco, Atilla İlhan, İlber Ortaylı, Ünsal Oskay, Murathan Mungan,..


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2019 | © Seval Deniz Karahaliloğlu, 2019
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.